Genelkurmay Başkanlığı “Başbakan Erdoğan’ın önerisine uyarak” Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Bekir Coşkun’un “paşa”lı yazısı için suç duyurusunda bulunmuş. Öncelikle söyleyeyim, dünyanın bütün demokratik ülkelerinde başkanlar, başbakanlar, cumhurbaşkanları, liderler ve diğer siyasetçiler, onlarla birlikte “topluma mal olmuş” tüm şahsiyetler-figürler eleştirilir, karikatürleri çizilir, benzetmeler yapılır ve bugüne kadar da bunu yapan gazetecilere dava açıldığı çok nadiren görülmüştür. Bizde ise medyaya karşı alınganlığın, tek tek köşe yazarlarına laf yetiştirmenin, siyasi işleri bir yana bırakıp onlarla çekişmeye girişmenin haddi hesabı yok, giderek de daha kötüye gidiyor.
İLK EŞCİNSEL BAŞKAN!!
Bir hatırlatmayla diğer ülkelere son örneği vereyim; daha üç gün önce ABD’nin dünya çapında en çok satan dergilerinden Newsweek kapağına Başkan Obama’yı koymuş, “İlk gay başkan” başlığını atmış, Obama’nın kafasının üstüne de “gay derneklerinin simgesi olan gökkuşağı renklerinden bir hare” yapıştırmıştı.. Bunu yapmasının nedeni de Obama’nın “eşcinsel evliliklere destek verdiğini” açıklamasıydı.
Başkan Obama’nın “dünyanın en güçlü ülkesinin Başkanı’na ne hakla gay dersiniz, sizde edep, ahlak yok mu? Hepinizi dava edip süründüreceğim” dediği duyulmadı, soruşturma isteyeceğini filan da sanmıyorum. Aynı şeyi bırakın Türkiye’de bir derginin yapmaya cesaret etmesini, Newsweek bizim Başkan’a (alışalım, yakında bu da olacak) yapsa onu da mahkemeye verirdik.
EN AĞIR HAKARETLERDE SESSİZLERDİ
Başa dönelim, Genelkurmay Bekir Coşkun hakkında “TSK personelinin şeref ve haysiyetini rencide ettiği, kamu görevlisine hakaret ettiği” iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuş, Savcılık da soruşturma başlatmış. Bunu duyunca ilk akla gelen şey olaydaki gariplik.. Bugüne kadar birçok gazetede (manşetlerle) ve TV programlarında TSK’ya en ağır hakaretler yapıldığında, sanki “darbe iddialarıyla yürüyen soruşturmalar bitmiş de karar verilmiş gibi” aleni olarak suçlama cümleleri söylendiğinde veya örneğin “demokratik açılım” sürecinde Reşadiye’de 7 askerimizin şehit olmasıyla sonuçlanan PKK saldırısını sanki ordu “kendine karşı düzenlemiş” iddiaları zirvelerden dillendirildiğinde Genelkurmay hiç alınganlık göstermemişti, şimdi bu ne düşüncesi.. İlk akla gelen bu..
İkincisi; yüzlerce personeli ve Genelkurmay eski Başkanı’na varana kadar çok sayıda generali aylar, yıllardır hapisteyken, “cami bombalama” dahil akla hayale gelmeyecek suçlamalar karşılarına çıkarılmışken.. Bu suçlamalarla ilgili “dijital kayıtların sahte olduğu” ve buna rağmen “bilirkişiye gönderilmelerinin mahkeme tarafından engellendiği” tutuklu personeli tarafından haykırılırken, Genelkurmay’ın “prestij ve haysiyeti” bir köşe yazısıyla kaybettiğine inanmasındaki çelişki.
YAZIDA HAKARET YOK Kİ..
Ve üçüncüsü de Bekir Coşkun’un yazısı mahkemenin önüne gittiğinde “TSK personelinin şeref ve haysiyetini rencide edici bir ifade” bulamayacakları.. Normal şartlarda (yazıyı okuyun, bakın) o yazıda TSK’ya hakaret yok, hayvanlar dünyasını çok yakından tanıyan ve her gün onlarla saatler geçiren biri olarak söyleyeyim ki; yazar tamamen köpeklerle ilgili konulardan söz ediyor, tek mesele köpeğin adının “paşa” olması ki bu da çok sık rastlanan bir köpek ismi. Mecazi olarak yazar başka bir şey düşündüyse bilemeyiz ama yazıda böyle olduğunun bir kanıtı yok.
Ve Genelkurmay’ın bu anlayışına göre rahatlıkla “fabl” türü yazı yazan herkese “aslında siz insanları kastediyor ve hakaret ediyorsunuz, bakın köpeğe-kediye insan isimleri konmuş” benzeri iddialarla dava açılabilir. Mesela benim kedilerimden birinin adı “Ulvi”, şimdi aynı isimdeki kişiler “şeref ve haysiyetimiz rencide oldu, sahibi yemek versin diye elini yalayan kediye benim adım nasıl verilir” suçlamasıyla hakaret davası mı açmalı?
Yemin ediyorum, La Fontaine veya Andersen hayatta olsalar ve bu olayı duysalar gülme krizine girerlerdi.. Mevcutta olanlar yeterken Genelkurmay da “köşe yazarlarına ekstra baskı” havasına girmemeli, Türkiye’de bu aşırı hassasiyete hak veren hakimler bulunsa bile AİHM’de asla kabul ettiremezler.
19 Mayıs’ta büyük yürüyüş ve şölen!
Bu haberi ilk kez geçen hafta Okan Bayülgen’in Kanal 8’deki başarılı programında duydum (izlediğim iki talk şov programından biridir) ve anlatanları da, onları akıllı konuşmalarıyla kutlayan-destekleyen Bayülgen’i de çok takdir ettim. Sonradan “Türkiye Gençlik Birliği” üyesi olduklarını öğrendiğimiz üniversiteli iki genç “19 Mayıs’ta Beyoğlu Tünel’den başlayacak olan onbinlerce gencin katılacağı büyük yürüyüşten ve yürüyüş bitiminde Maçka Küçükçiftlik Park’ta yapılacak İnti İlimani, Karmate, Grup Çığ, Cherkezi Orkestra (benimkiler, kaçırmamalıyım) ile Mir Sanat Topluluğu’nun sahne alacağı dev şölenden” söz ediyorlardı.
Bu yıl ve gelecek yıllarda (stadyumlarda yapılan) resmi 19 Mayıs, 23 Nisan, 29 Ekim törenleri kaldırıldığına ve bunların yerine “halkın coşkulu eğlencelerle milli bayramları kutlayacağı” söylendiğine göre, bu görev herkese ve tabii öncelikle “Atatürk’ün geleceği emanet ettiği gençler”e düşüyor. Ne mutlu ki onlar da bilinçli şekilde görevlerini yapmak için var güçleriyle çalışıyorlar.
Türkiye Gençlik Birliği 19 Mayıs etkinliklerini üç ayrı programla düzenleme kararı almış: 1) 17-18 Mayıs tarihlerinde yapılan (bugün de var katılabilirsiniz) Uluslararası Gençlik Sempozyumu.. 2) 19 Mayıs’ta Tünel’den başlayacak yürüyüş.. 3) Şölen.. Ki bu şölene ABD Başkanı Bush’un kafasına ayakkabı atan Muntazar El Zeydi de katılacakmış.
Sevgili okurlarım, sevgili gençler, hepimize düşen de 19 Mayıs’larınıza sahip çıkmak ve bu programlara katılmaktır. Özellikle yürüyüşü sakın kaçırmayın, bize bu ülkeyi kazandırmak için canını veren atalarımıza borçluyuz bunu!
Türkiye de ‘mezhep ayırımcılığı’na mı gidecek?
Başbakan Erdoğan kendi istediği bir konudan söz ediyorsa “insanların dinine-inancına karışılmayacağını, bunun haksızlık ve mağduriyet yarattığını” hep söylemiş, hatta yıllar öncesinde kalan olayları bile hatırlatarak geçmişte din konusunda bir baskı olmuşsa bunu halka şikayet etmiştir. Ama “siyasi olarak ‘rakipleri aleyhinde kullanmak istediği’ bir koz bulmuşsa” kendisi başkalarının dini-inancı üzerinden siyaset yapmayı (üstelik hala laik rejimi olduğu iddia edilen ve “herkesin dini-inancı kendine ait” bir ülkede) maalesef haksızlık veya yanlış saymıyor.
Örneğin hemen her fırsatta (referandum öncesi ve seçim öncesinde de) Kemal Kılıçdaroğlu’nun “mezhebi” üzerinden, sanki bu mezhebi dışlayarak ve olumsuz bir özellik gibi sunarak yaptığı konuşmalar “birleştirici değil bölücü” geliyor izleyene.. “Siyasette asla yapılmaması gerekenin bile yapıldığını” düşündürüyor. Farklı mezhepten olan herkesin rahatsızlık ve kırgınlık hissetmesine neden oluyor (şikayetlerini taksilerde şoförlerden bile duyuyorum).. Ve tabii sonuçta diğer Müslüman (ve Sünni) çoğunluklu ülkelerdeki “keskin bölünme” noktasına hızla ve tehlikeli şekilde yaklaşıyoruz.
Siyasetin zirvesinden “mezhep vurguları” yapma alışkanlığına son vermek gerekiyor.

Yorum Gönder