Hayal Kırıklıkları - Orhan Erinç

Adalet ve Kalkınma Partisi’ni diğer partilerden ayıran en önemli özellik, bir adım atmadan önce üç dört adım sonrasını da düşünerek gündem yaratmasıydı.
Bunu da ülkedeki gerginlik çıtasını düşürmeme konusundaki kararlılığı, kavramlara işine geldiği gibi yeni anlamlar yükleme başarısı ve çevresindeki “evet efendimciler” korosunun desteği ile başarı hanesine yansıtıyordu.
Ancak son günlerin gündemindeki iki konu AKP’nin bilerek ya da bilmeyerek bu alışkanlığını değiştirmeye başladığını gösteriyor.
Bu değişikliğin nedenini bilmiyoruz. Deniz mi bitti, yoksa “Biz ne dersek halk kabul eder” egosu daha mı şişti, bekleyip göreceğiz.
***
Tutuklu milletvekilleri sorununun uzun tarihini, sevgili Balbay’ın köşesini yazmadığı günlerde okuyarak izleyebiliriz.
Dün köşede “Milli irade 340 gündür tutuklu” yazıyordu.
Cumhuriyet’in manşeti ise şöyleydi:
“İktidar partisi hem tutuklu vekillere kapıyı kapattı hem ailelerin umudu ile oynadı / Zindana bir kilit daha.”
Oysa 27 Nisan günü yayımlanan gazetelerde yer alan haberler, Meclis’teki üç muhalefet partisinin Ceza Muhakemesi Yasası’nda değişiklik yapılması konusunda görüş birliğine vardığını, AKP’nin de açık kapı bıraktığını duyuruyordu.
Daha önce Cumhurbaşkanı Gül, milletvekillerinin tutuklu olmasından rahatsızlık duyduğunu açıklamıştı.
Muhalefet partilerinin temsilcilerini bir araya getiren de AKP’nin önemli kişilerinden, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Çiçek’ti. Çiçek’in hiçbir umut ışığı olmadan böyle bir girişimi başlatmayacağı düşüncesi de umutlu bir bekleyiş yaratmıştı.
Sonunda AKP sözcüleri noktalı virgülle karşı çıktılar. Son noktayı da Başbakan koydu.
Yargıya saygı duymak kötü bir şey değil elbet. Ancak MİT Yasası değiştirilirken de duyulmalıydı.
“Bizden” ve “Bizden değil” yaklaşımı böylece somut bir örnek daha kazanmış oldu.
***
12 Eylül Anayasası’nı değiştirme girişiminin amacı, yargıyı yürütmenin emrine sokma niyetiydi. “Evet” oylarını arttırmak için sos olarak kullanılan maddelerden biri de devlet memurları ile ilgiliydi.
Maaş zamlarını belirlemeyle ilgili olarak anayasada yer alan “toplu görüşme” tanımı, “toplusözleşme” olarak değiştirilecekti. Ortaya atılan propaganda ise “artık ücret artışlarını doğrudan hükümet değil, hükümetle yetkili memur sendikaları birlikte (!) belirleyecekler”di.
Üstelik hükümet, 12 Eylül askeri yönetiminin darbe sonrasında işçiler için öngördüğü yöntemi, ileri demokrasi döneminde memurlar için yaşama geçiriyordu.
Anlaşmaya varılamazsa, son kararı 12 Eylül’deki “Yüksek Hakem Kurulu” yerine “Kamu Görevlileri Hakem Kurulu” verecekti. Kararı vereceklerin büyük çoğunluğu ise 1980’de asker yöneticilerin, ileri demokrasi döneminde de iktidarın atadıklarından oluşuyordu.
2012 bütçesi hazırlanırken hiçbir memur sendikasına sorulmadan zam oranları 3+3 olarak belirlendi. 1 Ocak’ta da yürürlüğe girdi. Ama yöntem değişikliği gecikince bu gülünç zam oranları bile maaşlara yansımadı. Çünkü toplusözleşme görüşmelerinin yapılması zorunluydu.
Geldik 16 Mayıs 2012’ye. Bir tarafta bütçeye 3+3 üzerinden ödenek koyan hükümet, öte tarafta “toplusözleşme” imzalama hayali kuran memur sendikaları.
Geçmişte sendikacılığa bulaşmış biri olarak, toplusözleşme kavramının ne tür beklentilere yol açtığını bilirim.
“Toplu görüşme” döneminde işler istendiği gibi gidiyordu. “Toplusözleşme” döneminde ise AKP, yargıyı ele geçirme girişiminin ceremesini kendisi çekme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.
***
Hemşireler Haftası 12 Mayıs’ta başladı. Sağlıklı yaşamın olmazsa olmazı hemşirelerin sorunlarının çözümlendiği bir süreç diliyorum.

Yorum Gönder

[blogger][facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget