Tanpınar okuyorum - Rıza Zelyut

Türk sanatının dünya ile yarıştığı alanların başında roman sanatımız geliyor. Türk edebiyatının en önemli 10 romanı içinde 2 romanı ile yer alan bir büyük yazarımız var: Ahmet Hamdi Tanpınar. Onun dünyaca okunan büyük romanlardan birisi Huzur; diğeri de Saatleri Ayarlama Enstitüsü.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü sindire sindire okudum.
Dünya edebiyat tarihi içinde kara mizah denilen anlatı türünün en zarif örneklerinden birisini oluşturuyor bu roman. Toplumsal eleştirinin yüksek kalitede bir biçimiyle karşı karşıyayız.
Tanpınar; müthiş bir kurgucu. Hayali bir dünya yaratıyor. Lakin bu dünya herkese tanıdık gelen bir dünya. Onun kişileri de hayali. Okuyun; o insanları yine de bir yerlerden hatırladığını göreceksiniz.
MALİYE BAKANI DUYMASIN
Bir gün çok önemli birisinin cenazesine önemli bir kişi, saati geri kaldığı için katılamaz. Bunu gören işsiz okumuşlardan Halit Ayarcı bir Saatleri Ayarlama Enstitüsü kurmayı tasarlar. Bunun için de “ömrü boyunca ihtiyaç ve mahrumiyet adeta ikinci bir deri gibi vücuduna yapışmış olarak dolaşan saat tamircisi Hayri İrdel”den faydalanır. Sonunda enstitü kurulur. İçinde saat, dakika, salise müdürlükleri, müdür yardımcılıkları ile buralara bağlı zemberek, mil, yelkovan şubeleri oluşturulur. Buradaki herkes hayatından öyle memnundur ki 35 yıllık hademe olan Derviş Efendi bir gün şöyle der: “İçime acaip şüpheler gelmeye başladı. Acaba öldüm de cennette miyim, diye düşünüyorum.”
Peki bu enstitü ne yapacaktır?
İşte burasını Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in iyi okumasını istiyorum. Bu romanda anlatıldığı gibi bir Saatleri Ayarlama Enstitüsü kursun. Bu enstitüde görev yapanlar, romanda anlatıldığı üzere şehirlerin meydanlarına çıksınlar. Orada dolaşan vatandaşların kollarındaki saatlere baksınlar ve bunu meydandaki saatle karşılaştırsınlar. İleri giden ve geri kalan saatlerin sahiplerinden 5’er kuruş ceza alsınlar. Aslında hiçbir saat diğerini tutmayacağı için Maliye Bakanlığı bu yolla muazzam paralar toplar ve bütçe açığını da kısa sürede kapatmış olur.
Bu da yetmez. Romanda olduğu gibi Saatleri Ayarlama Enstütisü adına şehirlerin işlek noktalarında bürolar açılsın. Buralara şık giysili genç kızlar ve oğlanlar konulsun. Bunlar, vatandaşın saatlerini 5 kuruş karşılığında ana saate ayarlasın. Buralarda binlerce insan çalıştırılacağı için işsizlik sorunumuza da bir çözüm bulunmuş olacak.
TOPLUMSAL ELEŞTİRİ
Yazar Ahmet Hamdi Tanpınar; işte böyle inanılmayacak bir olay anlatırken; aslında Demokrat Parti dönemindeki saçmasapan bürokratik yapıyı alaya alıyordu. Bu genelleme içerisinde daha da ilginç göndermeler yapıyor. Şu cümlelere bakın: “Hangi bakımdan olursa olsun arada bir ilerilik, gerilik farkı bulunduğu aşikardır ve bu fark mühim bir farktır. Bu itibarla saatleri geri kalanlardan aldığımız nakit cezaya iki kuruş zam yapmamızı herkes gayet tabii buldu. Hatta ekseriyetin hoşuna gitti. Böylece hem geriliğe layık olduğu cezayı veriyor,hem de ileri düşüncenin hakkını teslim ediyordu.”
Türkiye’de ilericilik adına yapılan şekilci işlerin saçmalığını, belki de İlhan Selçuk’un Gardırop Atatürkçülüğü dediği yapaylığı bundan daha güzel nasıl anlatabilirsiniz ki?
Burada bir iğneleme olduğunu anlamadıysanız şuna buyurun: “Hiç kimse, ortada o kadar kanun müeyyidesi varken elbette durduğu yerde “Benim düşüncem şudur!” diye bağırmaz. Yahut gizli bir yerde bağırır.”
Yeni yeni başlayan Menderes dönemi baskısına küçükten bir dokunuş, o kadar. Fazlasının niye yapılamadığını da yine üstad Tanpınar, 27 Mayıs’tan sonra yazacaktır.
TOPLUMCA RÜYA GÖRMEK
Romanda en önemli sembollerden birisi de kahvehane. Bu kahvehane aslında Türk toplumunun yansıtıldığı bir mekan. Yazarın, psikanalizle alttan alta eğlenmek için yarattığı tiplerden olan Dr. Ramiz; oradakileri anlatırken çok ilginç bir tespit yapıyor:
“Hepsi hayallerinde büsbütün başka bir âlemde yaşıyor. Topluluk halinde rüya görüyorlar.”
Bu iki cümle, aslında Türkiye’deki siyasal gruplaşmaları da en parlak biçimde anlatıyor. Her parti, topluluk halinde aynı rüyayı gören yandaşlardan oluşmuyor mu? Bütün AKP’liler aynı rüyayı görmüyor mu? Bütün CHP’lilerin rüyası da tek rüya değil mi?
Toplumsal tepkimizi açıklayan şu cümlelere bakın: “Umumun parası sarf edilirken o kadar cömert, hasbi, kayıtsız şartsız yenilik taraftarı olan, benim eserimle övünen insanlar;şimdi kendi menfaatleri ortaya konunca birdenbire dönmüşlerdi. (.....) Yeniliği kendilerine ucu dokunmamak şartıyla seviyorlardı.”
KİŞİLERİN AÇMAZLARI
Romanda anlatılan tipleri, oradaki tek, soyut, hayali varlık gibi görmemeliyiz. Onların milyonlarcası aramızda dolaşıyor. Hele ezilmiş, silik bir kişilik iken parayı bulunca tamamen farklılaşan Hayri İrdel. Hele onun halası... Ölmüş; götürmüşler bir kış günü, gömmek üzereler, kadın mezarda diriliyor. Sırf, mirası erkek kardeşine kalmasın diye.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün getirdiği olanaklarla palazlanan Hayri İrdel ailesi, kendisine bir tarih arıyor. Hala hanım sülalesini taaa Fatih devrine kadar götürüyor. Kimse de itiraz etmiyor. “Murdar öldüğüne yanmaz, kendine öd ağacından tabut ister.” diye eleştiriliyor bu tutum romanda.
Zenginleşen Hayri İrdel’in hiçbir özelliği olmayan aile çevresi de şöyle yeriliyor: “Zavallılar hapsedilmiş istidattan az kalsın çatlayacaklarmış.”
Ahmet Hamdi Tanpınar; insanoğlunun temel dramlarını bir cümlede özetleyebiliyor: “Aşkın kötü tarafı, insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir.”
Ya şu: “Fazilet pazarlık götürür mesele değildir.”
Herhalde modern insanın yalnızlığını şundan daha muhteşem biçimde kimse anlatamaz: “Yıldızlar birbiriyle konuşabilir; insan insanla konuşamaz.”
YA HÜRRİYET
Roman kahramanı hürriyet konusundaki düşüncelerini anlatırken diyor ki:
“Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı ve ardına kadar açık duran kapısıdır. (...) Ben bu kadar zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. (...) o geldi diye biz biz sevincimizden davul zurna sokaklara fırladık. Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? (...) Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortalıkta yoktur. Ve işin garibi biz de yokuğuna çok çabuk alışıyoruz.”
Bu yerilen dönem de DP dönemidir hem de ilk yılları... Türkiye’de özgürlüklerimizin siyasetçiler ve darbeciler tarafından sık sık çiğnenmesi karşısında tepkisiz kalışımıza roman kahramanının ağzından getirilmiş ne kadar doğru bir eleştiri bu.
DÜNYA KALİTESİ
Ahmet Hamdi Tanpınar; olay ve insan anlatımı yaparken, ileri sanayi toplumundaki monoton yaşam tarzını da 60 yıl önceden eleştiriyor. Hatta son yirmili yıllarda dünyanın gittiği yönü “Yeni orta çağ” olarak açıklayan Batılı sosyologlardan çok önce bu kavramı kullanıyor. “Yani bir nevi otomatizm... Asrımızın büyük zaafı ve kudreti. İçten içe hazırlanın aydınlık ve düzenli yeni Orta Çağ’ın temeli ve belkemiği.”
İnsanı insanlıktan uzaklaştıran yaşadığımız şu kapitalist sistemi yeni orta çağ olarak adlandırmak onurunu da Tanpınar taşıyor. Bunun altını da özellikle çizmemiz gerekiyor.
Hemen belirtelim ki Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Orhan Pamuk’un gerçek öğretmeni de Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Pamuk; Tanpınar’ı taklit ederek Nobel’e ulaşmış ise varın gerisini siz anlayın.
YAYINCIYA NOT: Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bütün eserlerini Dergâh Yayınları yayımlıyor. Tanpınar gibi dünya çapında okunan büyük bir yazarın bu mükemmel romanını böyle kötü bir kapak altına sokmak hoş olmamış. Meraklılar; büyüteçle mi bakacak Tanpınar ismine? Hemen bu iç karartan kapaktan kurtarın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü. Bence kapağa TANPINAR yazın gerisi zaten gelir.

Güle güle büyük Türk
Sadece Kıbrıs Türklerinin değil bütün Türk dünyasının büyük evladı Rauf Denktaş; Hakk’a yürüdü.
O; itilmiş kakılmış durumuna düşürelen ve EOKA çetesi tarafından katledilen Kıbrıs Türkleri’ni bir millet haline getiren büyük bir devlet adamı idi.
Mücadeleciydi... Davası uğruna hayatını feda etmekten çekinmeyendi...
Kıbrıs’ın; Türkiye’nin güvenliği için çok önemli olduğunu gören bir jeopolitik uzmanıydı.
AKP iktidarları tarafından AB projeleri uğruna çok hırpalandı; hakarete bile uğradı amma hiçbir zaman Türkiye’ye küsmedi.
İyimserliğini asla yitirmedi; hep gülümsedi.
Göçtü amma arkasında servet değil tertemiz bir ad bıraktı.
Ne mutlu ona...
Bu büyük atamızın önünde saygıyla eğiliyorum.
Bugün onun ardından üzüntülü mesajlar verenlere hatırlatayım ki Denktaş’a saygı; onun ilkelerine ve ideallerine saygıdır...

Rıza Zelyut/GÜNEŞ

Yorum Gönder

[blogger][facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget