Rutubet sinmiş mermilerin can aldığı bir coğrafyanın gizemli sokaklarını düşünün...
Pusulasız öfkelerin kurban aradığı karanlık çıkmazları...
Ve pusuya yatmış zalimlerin günışığına isyan eden sinsiliklerini!..
Puslu akşamların kan kokan yalnızlığını, ürkek sabahların hayra alamet sessizliğini tahmin edin!..
Rengarenk puşulara gizlenmiş çehrelerin, ürkek bakışlar attığı terk edilmiş bulvarları getirin aklınıza...
İnsanın insana, komşunun kardaşa, esnafın yabancıya kuşkuyla baktığı meydanlarda olduğunuzu düşünün!..
Şiddetin öfkesiyle baş aşağı indirilmiş kepenkleri görün!..
Yol ortalarında ateşe bulanmış kara lastikleri, kaldırım taşlarından mühimmat üreten çocukları...
Ağlayan anaları, korkuyla titreyen öksüzleri ve şiddet ateşinin çaresizliğinde, yürek yangınları yaşayan babaların fotoğraflarını anımsayın!..
Tuhaf geliyor size değil mi?.. Büyük kentlerin sarhoş eden keşmekeşinden uzak diyarlarda, kaosun karanlığındaki yaşamlar garip geliyor çoğunuza...
Yalnızca tuhaf değil; abartılı, öfkeli ve acımasız!..
Meçhule sığınan düşmanlık!
Aslında hiç de öyle değil... Size karamsar gibi gelebilir çizilen tablo belki... Oysa oraları için bu kaotik manzaralar o kadar sıradandı ki ve de halen sıradan!..
Oralarda, Batının boş vermişliğinden uzak yaşayanlar nefeslerini sayarak adım atarlar!..
Gitmeseniz, görmeseniz de; televizyon görüntüleri, sinema filmleri, gazete haberleri, kitap sayfaları anlatmıştır size oraları:
“Cinayet- fail- meçhul...” Güneydoğu kentlerinin giriş tabelalarına yapıştırılmış kanlı yaftanın iğrenç tarifi!..
“Faili meçhul” demek zaten barut kadar bela, mermi kadar acımasız...
Adı yetiyor yani... Ürkütüyor yeterince insanı, iki sözcüğe sığdırılan o kanlı paradoks!..
“Faili meçhul”ün özetidir Güneydoğu!.. Oralarda yani Güneydoğu’nun bir kentinde “faili meçhul” dediler mi, aslında faili de tarif ederler!..
Çünkü o coğrafyanın bir kentinde; bir genci yere deviren merminin ardında kimin olduğunu herkes bilir de, meçhul olur görgü tanıkları en az failler kadar!..
Meçhule giden ölüleri arkadan vuranlar bellidir oralarda!.. Bellidir de, meçhul kalmak zorundadır her ölüm; korkunun ve zulmün sınırsız hapsinde!..
Anlayacağınız her meçhulün bir belli faili vardır oralarda!.. JİTEM’in faili meçhulü, özel harekatın faili meçhulü, PKK’nın faili meçhulü, Hizbullah’ın faili meçhulü, korucunun faili meçhulü ve kan davalarına bulaşmış hasımların faili meçhulü!..
Siyasetin, çatışmanın ve rantın ortasında herkes birbirine hasımdır da; aslında meçhule sığınarak herkes kendi cinayetini düşmanına yükler oralarda!..
Kör kurşunun markası işte o yüzden “faili meçhul”dür!..
Çukurlarda 9 baş!..
Diyeceksiniz ki, ölüm bu kadar mı sıradan olur bir coğrafyada, bu kadar mı merhametsiz?.. Bu kadar mı pervasız?..
Öfkenin kefen bezi dokuduğu kentler var oralarda, gözyaşının nehirler gibi aktığı beldeler!..
İşte o yüzden orası Güneydoğu... Faili meçhulün ilk ve son noktası Güneydoğu!..
Diyarbakır’da arkeolojik kazıların başlatıldığı iç kalede insan kemiklerine rastlanınca geçmişte yaşanan kaotik manzaraları yeniden geçirdim gözlerimin önünden...
Diyorlar ki, ilk etapta 9 insan kafatası bulunmuş, gerisi gelecekmiş!.. Savcılık gizlilik kararı almış,
Peki, ne yazmıştım ben yıllar önce faili meçhulün dört atlısının ölüm sohbetini resmederken?.. Yeniden anımsayalım o satırları:
“Güneydoğu’nun bir kentinde... Ya bir sur dibinde ya da viraneye dönmüş kerpiç bir duvarın yalnız gölgesinde...
Diyarbakır‘ın İskenderpaşası’nda, Urfa‘nın Yakubiyesi’nde, Mardin‘de; Deyrul Zafaran’ın oralarda...
Ya da şiddetin kan üzerinde ebrular çizdiği, bir kentin puslar inmiş sokaklarında...
Cudi’nin tepesinde... Silvan kırsalında... Çemişgezek’in barut kokan kayalık yollarında... Tunceli‘de, ölümüne pusular kurulan Aliboğazı’nda...
Şiddetin odak noktasına dönüştürülmüş Hakkâri‘nin yoksul Şemdinli‘sinde!..
Tahta kürsülere çömelmiş dört kişinin gizemli sohbetinde:
PKK’liydi belki de onlardan biri!.. Belki Hizbullahçıydı diğeri!... Ajandı tahminen ötekisi!..
Ya dördüncüsü?.. Muhtemeldir ki o da kurbandı!..”
Kimin kurbanı?..
Diyarbakır surlarının dibinde arkeolojik kazıda tarih arayanlar, karanlık bir dönemin antikalaşmış kanlı ve de kirli sayfalarına rastladılar belki!..
Ortaya saçılan kafatasları ve kemikler kimlerindi acaba?.. Hangi öfkeli devrin mühürleridir onlar?
Belki surlara taarruz eden bir eski zamanın askerleridir onlar!..
Belki de, bölgenin çatışmalı günlerinde sorgulara kurban gitmiş şüpheliler, suçlular ya da masumlar!..
Bilmiyoruz henüz kim onlar?.. Bilmiyoruz onlar kimin faili meçhulüne kurban gittiler?..
Dedim ya, Güneydoğu’nun bir kentinde; ya yıkık bir duvarın köşesinde, ya sur dibinde ya da köhne bir kahvehanenin kuru kürsülerinde dört kişi oturuyorsa eğer, o gizemli insanlara biçilecek roller bellidir:
Şiddetin rolü, korkunun rolü, gizemin rolü ve ölümün rolü!..
O yüzden sorumuzu yineleyelim; Sur dibinde kafatasları bulunanlar kimlerdir:
Biri “PeKeKe’li”dir belki!..
Biri Hizbullahçıdır!..
Peki diğeri?.. Kesinlikle “ajan” olabilir!..
Ya dördüncüsü?.. Eee... işte o muhtemeldir ki o da “kurban”dır!..
Diyarbakır’da, iç kalede yapılan arkeolojik kazıda ortaya çıkan insan kemiklerinin kime ait olduğunu devlet bulacaktır elbet!..
Herkesin taş attığı bir karanlık kuyuda, hangi taşta kimin parmak izi olduğu ortaya çıkarsa bir gün; o coğrafyada meçhule karışmış tüm failler de bulunur belki!..
Unutmayın arkeolojinin tarihi nasıl yeraltından çıkıyorsa, insan haklarının tarihi de çıkacaktır yeryüzüne!..
Mehmet Faraç/AYDINLIK
Yorum Gönder