Açıklıkla ve göğsümü gere gere söylüyorum ki dünyadaki en merhametli millet Türk milletidir.
Türk’ün tarihi; aynı zamanda başkalarına karşı gösterdiği merhametin tarihidir.
Hele hele ki söz konusu hayvanlar olursa bu merhamet daha da artar; başka insanların anlayamayacağı kadar abartılı hale gelebilir.
Türk tarihi; hayvanlara karşı gösterilen şefkatin tarihidir aynı zamanda.
Öyle ki Avrupa’dan Türkiye’ye gelenler; bu milletin hayvanlara gösterdiği şefkati gördüklerinde derin bir hayrete kapılmışlardır.
Bunlardan birisi 16. Yüzyıl’ın ortalarında İstanbul’a gelen Avusturya Elçisi Ogier Ghiselin de Busbecg idi.
Bu Avrupalı siyasetçi; Türklerin kedilere, köpeklere, kuşlara karşı gösterdikleri merhameti ve korumayı anlayamamış; halka sormuş:
-Ortalıkta yardıma muhtaç başka insanlar var iken siz onları bırakıp kedilere, köpeklere et veriyorsunuz; kuşlara yem saçıyorsunuz. Önce muhtaç insanlara yardım etmek gerekmez mi?
İşte 460 yıl evvel aldığı cevap:
-Cenabı Hak insanlara akıl vermiştir. Ancak onlar bu aklı iyi kullanmadıklarından başlarına felaket gelir. Aklını iyi kullanmayana da merhamet etmek gerekli değildir. Öte yandan hayvanların bazı içgüdüleri ve önsezilerinden başka bir şeylerin yoktur. Bunları takip ederek yaşarlar. Bundan dolayı hayvanlar insanların şefkat ve himayesine muhtaç ve müstehaktırlar.
TARİH TANIK
Kedi ve köpeklere sokaklarda ciğer dağıtan, hatta bu iş için vakıf bile kuran Türklerden söz etmeyeceğim. Bu kış şartlarında güç duruma düşen kuşları anacağım.
Atalarımız; kuşları kutsal bilirlerdi.
İnsan öldüğünde ruhunun kuş olup göğe yükseldiğine inanılırdı.
Özellikle İslam öncesi Türk inanışında bu çok önemli idi. Edebi metinlerde, ölenler için, “Şunkar bolıp uçtu.” deniliyor.
Şunkar; bugün sungur diye söylediğimiz yırtıcı bir kuş. Bunun bir benzeri de toğrul veya tuğrul kuşudur. Burada; ölen kişinin sungur kuşu olup uçtuğu söyleniyor. Böylece ölümsüzlük vurgulanıyor. Ruhun bedenden bedene geçerek dolaştığı inancı yani...
Buna ait tarihte pek çok örnek var.
OTAĞINI BIRAKTI
Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun hakanlarından olan Sultan Sançar (Sançmak: Vurmak, yaralamak, öldürmek) 12. Yüzyıl’daki büyük fatihlerden birisi idi. Bir savaşa giderken otağını kurdurmuş; orada bir hafta kadar kalmıştı. Ordu yürüyüşe geçerken otağın yıkılması gerekiyordu. O sırada gördüler ki bu büyük çadırın üstüne bir güvercin yuva yapmış. Sultan Sancar, kuş yuvasının bozulacağını anlayınca otağın yıkılmasını engelledi. Orada bir takım asker bıraktı. “Yavrular çıkıp da uçtuktan sonra çadırı yıkıp getiriniz!” diye emir verdi ve kendisi sefere devam etti.
Türk devlet yöneticilerinin isimlerine baktığınızda da kuşlara olan inancın derinliğini görürsünüz.
Büyük Selçuklu devletini imparatorluk yapan Tuğrul Bey de adını tuğrul kuşundan almıştır. Yine Aksungur da ak şunkar demek olup kuş adıdır. Türk beylerinden Porsuk da öyle.
Hele hele doğan, şahin... Hatta çakır
Hacı Bektaş-ı Veli, Türkistan’dan Anadolu’ya bir “ak güvercin” biçiminde gelmiş kabul edilir.
Türkistan uluları da rivayetlerde “turna olup uçarlar”
Osmanlı sarayında av kuşları ile ilgili ayrı bir teşkilat bile vardı: Çakırcıbaşılık...
EZİYET EDENE CEZA
Elçi de Busbecg, bize çok ilginç bir olay da anlatıyor. Bu olay; batılılarla Türklerin kuşlara olan bakışlarını da gösteriyor. Okuyalım:
“Türkler bu düşünce ile hayvanlara eziyet edilmesine ve onların bir tarafını keserek eğlenilmesine çok kızarlar.
Venedikli bir kuyumcunun başına gelenler bu anlattıklarıma bir misal teşkil edecektir. Hikaye şöyle: Kuş tutmaya meraklı kuyumcunun tuttuğu kuşlar arasında rengi ve büyüklüğü itibarıyle kukumaya benzeyen biri vardı. Hayvanın gagasının küçüklüğüne rağmen göğsü o kadar genişti ki ağzını açtığı zaman bir insan yumruğu içine girebilirdi. Şakacı bir insan olan kuyumcu, bu tuhaflığından dolayı kuşu kanatlarından gererek kapısına asmıştı. Ağzını da bir değnek koymak suretiyle açık tutuyordu.
Evin önünden geçen Türkler hayvanı görüp canlı olduğunu anlayınca, haline acıdılar. Böyle zararsız bir kuşa eziyet etmenin cinayet olduğunu söyleyerek adamı evinden dışarı çıkardılar. Yaka paça kadının (hakimin) huzuruna getirdiler. Hakim ona ağır bir ceza vereceği sırada, Venedik sefaretinden bir memur gelerek suçlunun kendisine teslimin talep etti. Kuyumcu, kendisini getiren Türklerin şiddetli itirazları arasında hakimin iyi kalpliliği sayesinde memura teslim edildi. Bu suretle kurtulmuş oldu. Ziyaretlerinden birinde bana başından geçen bu olayı anlatmış ve çok korktuğunu belirtmişti.”
AZAT BUZAT
Hemen belirtelim ki Türkler; kafeste kuş beslemeyi bile hayvana eziyet olarak görmekte idiler. Ancak tatlı sesli bülbüllerin kafeste tutulduğu görülüyordu.
Bir de kuş satıcıları vardı. Bunlar; tuzak kurarak yakaladıkları kuşları getirir; şehrin meydanlarındaki ulu çınarların dallarına asarlardı. Halk da gelir; bu kuşlardan satın alır; onları; “Azat buzat; cennette beni gözet!” diyerek serbest bırakırdı.
İnanç o idi ki altı ateş dolu Sırat Köprüsü’nün üstünden bu kuşun kanatları üstünde cennete geçeceklerdi.
Bırakılan bu kuşlar; genellikle o çınar ağacının alt dallarına konarlar; kanatlarını çırparak sevinçle ötüşürlerdi. Böylece de sanki tutsaklıktan kurtulmanın sevincini dile getirirlerdi. Halk da bu manzaraya bakıp; kuşların sevinçlerini ve teşekkür duygularını dile getirdiğini söylerdi.
KIŞ SEVABI
Türkler arasında kuş beslemekte çok becerikli olanlar vardı. Özellikle sakaları eğitenler; bunları şehir içinde dolaştırıp para kazanırlardı.
Bunları görenler; evlerin penceresinden dışarıya para uzatırlar. saka kuşunu gezdiren kafesi açar; kuşu o pencereye salar. Kuş uçup varır, o parayı almaya çalışır. Parayı tutan adam eğer parayı bırakmazsa, saka onun eline konar. Adam odasına çekilirse kuş da onun eli üstünde gider; odadan odaya dolaştırılırken bile parayı kapmaya uğraşır. Alınca da sahiplerine geri dönerler. Sahipleri bir çıngırakla onları çağırır, kuş parayı getirince kendir tohumu verilerek mükafatlandırılır.
de Busbecg diyor ki: “Bir hayvanın acı çekmesinden ızdırap duyarlar, tavuklarını kesmek istedikleri zaman onlara fazla ızdırap vermemek için başlarını bir darbede keserler; eğer onların, Fransızların yaptıkları şekilde öldürüldüklerini görselerdi yapana birkaç sopa atmaktan kendilerini alamazlardı.”
Bugün o atalarımıza yaraşır evlad olmak istiyorsak; kedileri-köpekleri zehirlemeyi bırakmalı; kuşları korumalı, onlara yiyecek ve su vermeliyiz.
Hele hele şu kış şartlarında....
Karın bir yorgan gibi her yanı kapladığı; kuşları ve öbür hayvanları aç bıraktığı bu günlerde; elinden gelen dağ başlarına, uzak alanlara bir avuç tohum veya bir parça ekmek bıraksın.
Emin olunuz ki bu çabanız bin kez Hacca gitmekten bile daha fazla hayır getirecektir sizlere.
Rıza Zelyut/GÜNEŞ
Yorum Gönder