Soluk alıp veriyor kent... Dilsiz sağanaklarda olduğu gibi...
Gözlerini yumuyor siyah bulutlar ve gök ağlıyor.
Ellerinizden tutuyor tüm çocuklar.
Yaşama, sevgiye, aşka, özgürlüğe dair ne varsa anlatıyor bir ihtiyar.
Bir kördüğümü çözmek çin uğraşıyoruz tam günün orta yerinde.
Sağanak zamanı...
Hücrelerin soğuk kıskacında masallar anlatıyor birileri...
Yığılmaz tınazlar, bir öfke ırmağı yarınların aydınlık sabahları.
Yumruklarından taşlar fışkıran bir kalabalık, Attila Jozsef’in, yediğimiz darbelerin acısını çıkarıyor olmalı.
Yürüyen bir orman gibi insanlar...
Dağları kaplamış bir sis yavaş yavaş denize doğru iniyor.
Ne pazarlık, ne sessizlik, ne sözler...
Durmadan yürüyorlar işte.
Açılmayı düşünen zalim berraklığın kanla lekelenmiş deniz kraterinde şişen ana hücre gibi yürüyor kalabalık.
***
Bir orman gibi kardeşçesine çoğalıyor insanlar...
Şiirsel bir duyarlılık dokunuyor, yüreklere bir çığlık:
“Asla bitmesin öykümüz... Gözlerimiz hep buluşsun... Biz bugünlere kolay gelmedik... Sen yaşamın en büyük sevincisin.”
Sonra Jozsef’in 32 yaşında intihar ettiği günü düşünüyor yürürken...
Gözleri buğulanıyor...
“Bir köye nasıl okul, elektrik
Su, taştan evler gerekirse
Çocuk nasıl gereksinirse oyuncaklara
Isıtan bir sevgiye;
İşçi için bilincin
Ve gözüpekliğin anlamı neyse
Yoksul için onurun;
Ve bulanık çocuklarına bu toplumun
Bir hayat çizgisi nasıl gerekliyse
Ve nasıl gerekliyse hepimize
Akıl, uyanıklık, yol gösteren bir ışık
Flora! Yüreğimde yerin işte böyle.”
***
İnsanlar yürüyorlar...
Ben de düşünüyorum şiir atlasının üzerinde dünyayı dolaşırken.
Haber yapan, kitap yazan gazetecilerin, ders veren bilim insanlarının “örgütlü suçtan” zindanlara atılıp sürüm sürüm süründürüldüğü bir ülkede adaletten, eşitlikten, hukuk devletinden söz edilir mi?
40 yıl önce, 40 yıl sonra...
Devletin taraf olduğu konulardaki yargı kararlarına bir bakın isterseniz.
Bakın ve gerçekle yüzleşin!
Yargının kararları hep siyasiydi, 40 yıl önce de 40 yıl sonra da...
Bugün siyasal iktidar-tarikat kol kola...
Hrant Dink cinayetine göz yumanlar, Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Musa Anter cinayetlerine göz yummadı mı?
Dink cinayetinde, iki jandarma subayı görevi kötüye kullandıkları gerekçesiyle 6’şar ay hapis cezası aldı, o kadar.
Oysa ilişkiler zinciri Trabzon Emniyet Müdürlüğü’nden başlayıp İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne ve öteki istihbarat birimlerine değin uzanıyordu.
Bunların tümünü yazdım önceleri.
Tıpkı Uğur Mumcu cinayetinde, diğer faili meçhul katliamlarda olduğu gibi.
***
Dal olmuş bir yürek ve derin bir yara var içimizde kanayan.
Tanıdık ruhları konuk eden bizler, bir acının ve hüznün patikasında yürürken, yitip gidiyor özgürlük tohumları kumların arasında.
Uykunun o derin boşluğunda ve kelimelerin tam bittiği yerdeyim bir hafta önce olduğu gibi....
Bizi sallayan ahenkli sessizlik... Ölmek istememişti onlar, bu ükeye sevdalı insanlardı.
Kimisi aydın, kimisi bilim insanı, gazeteci.
Ne ırkçılık yaptılar ne de din ve mezhep ayrımcılığı...
Ah yaşam, sen ne zalimsin!
Ey insanlık, sen ne gaddarsın!
Yıldızlar bile dün akşam düşünceye dalmıştı bir kıyı kasabasında...
Yüreğimde acı, yüreğimde hüzün...
Gözlerini yumuyor siyah bulutlar ve gök ağlıyor....
Hikmet Çetinkaya/Cumhuriyet
Yorum Gönder