“KCK’ye sahip çıkan arkadaşlar, kendini gözden geçirsin!”
Başbakan lafı uzatmadan uyarısını yaptı...
Konjonktürün nabzını her daim kuyumcu titizliğiyle ölçüp biçen “arkadaşlar”; Başbakan’ın uyarısına mahal vermeden, “leb” demeden gerçi “leblebiyi” kavramış, çıkarılması gereken tüm mesajları acilen çıkarmışlardı...
“Milliyet”ten Aslı Aydıntaşbaş mesela, Başbakan’ın manşete çıkan “Akıllı olun!” uyarısı öncesinde; “KCK neden uykumu kaçırdı?” diye bir yazı yazdı...
“Geçen akşam yatağa uzanıp tam gözlerimi yummuştum ki, bir anda içime bir kurt düştü” sözleriyle başlayan yazı, Aydıntaşbaş’ın uykuya dalmak üzereyken birdenbire bir röportaj sırasında eline tutuşturulan “KCK” ile ilgili bir kitabı hatırladığını, “sakıncalı addedilebilecek kitabı” arabasının bagajına koymuş olduğunu fark edip gece yarısı neredeyse “bagaj boşaltma” eylemine girişmeyi düşündüğünü, nitekim ertesi sabah ilk iş de sözünü ettiği “Boşaltma işlemini!” gerçekleştirdiğini anlatıyor...
Telefon dinlemeleri filan derken… iş bu noktaya… “sakıncalı kitaplar” (!) “paranoyası/kâbusları” görmeye kadar gelip dayandı…
En dehşetengiz korku imparatorlukları da böyle değil midir?
İnsanın kendisini en güvende hissettiği yerde -yatağında!- içine birdenbire “kurt düşüren” kâbuslar üretilir. O “kurt” insanı zaten sonra manen yok edene dek usul usul kemirip bitirir...
Artık Aydıntaşbaş’ı bile etkileyen bu yaygın karabasana rağmen AKP hükümetine -hâlâ!- “Yine de ben bu otoriterleşmenin geçici olduğuna inanmak istiyorum” diyen köşe yazısının hayretini üzerimden atmadan, Arınç’ın sarsıcı demeciyle karşılaştım…
Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak
Ersanlı’nın... “İçeri alınmasının kamuoyu üzerinde yaratacağı tedirginliğe” dikkat çeken Arınç; “tutuklu vekillerin bir an önce salınması gerektiğini” bir defa daha tekrarladıktan sonra; “Sıfatımın ötesinde bir hükümet üyesi olmamın bana yüklediği sorumluluğu da bazen aşarak benden beklenmeyecek laflar ediyorum ama bunu vicdanen söylüyorum” diyor ve şu eklemeyi yapıyor:
“Adalet öç alma mekanizması değildir. Belki benim bu sözlerimden dolayı hakkımda bir fezleke tanzim edilir, dokunulmazlığımın kaldırılması da istenebilir. Eğer hakkımda bir fezleke gelirse ve yargılanmam da mümkün olursa daha fazlasını söylerim.”
Arınç’ın dahi “ifade özgürlüğü” garanti değil demek artık bu ülkede. Koskoca Başbakan Yardımcısı “Ben bile, sözlerimden ötürü yargı karşısına çıkarılabilirim!” mesajı veriyor.
Korkunun, kaygının, Arınç’ın bahsettiği “tedirginliğin”… dağları sardığı; düne dek AKP ile “al gülüm ver gülüm” geçinen yazarlardan, Başbakan Yardımcısı’na dek… herkesin her an… herhangi bir söz, demeç, kütüphanesindeki bir kitap gerekçesiyle “içeri tıkılabileceği” duygusunun yayıldığı günler bunlar.
Bundan daha ağır bir baskı ortamı oldu mu bu ülkede?
Kimse hemen “darbe dönemleri” filan demesin…
Darbeler de kuşkusuz feciydi. Ama “darbe dönemlerinden çıkıp, demokratikleşiyoruz” derken… tam bir “yağmurdan kaçıp doluya tutulmak” durumu yaşandı Türkiye’de…
Rakamlar meydanda…
Hapiste 70’i aşkın gazeteciyle, dünyada en çok gazeteci mahkûm eden ülkeyiz. Çin dahi bizim arkamızda kaldı…
Hapisteki “terör suçluları” derseniz... keza aynı şekilde gene “dünya birincisiyiz”…
Çin’de 7 bini aşmayan hapisteki terörist sayısı, bizde neredeyse iki misli; 13 bine yakın…
Terör yasasındaki değişikliklerin ardından, 2005’te sadece 273 olan mahkûmiyet sayısı… katlana katlana böyle 13 bin sınırına dek gelip dayanmış…
Artık “terör propagandası” filan da değil, “kendini gözden geçirmeyen!”… anında şipşak “terörist” damgası yiyip kodesi boylayıveriyor çünkü.
Askeri vesayet dönemi ile fark
“Askeri vesayet” dönemiyle aradaki büyük farkı, Claudia Roth bizim gazetenin sütunlarında üç gün önce gayet veciz biçimde özetledi:
“Gazetecilerin tehdit edildiği, cezaevine yollandığı, hatta öldürüldüğü zamanlarla şimdiki zamanların farkı şu: Eskiden propaganda yapmakla suçlanırlardı, şimdiyse bir terör örgütünün parçası olmakla suçlanıyorlar. Bugünlerde kolaylıkla terör örgütünün parçası olabiliyorsunuz. Yanlış bir kelime kullanırsanız ve eğer bir gazeteci olarak bir ağ oluşturmuşsanız, Ergenekon’un parçası olmakla suçlanan insanlarla söyleşi yapmışsanız, o zaman sizi de Ergenokon’un parçası sayıyorlar. Bu hisse kapıldım, Kafka gibi.”
Durum hakikaten öylesine ağır bir “Kafka atmosferine” büründü ki, en umulmayacak şahıslar bile; Gregor Samsa gibi akşamdan sabaha bir gün hamamböceği olarak uyanma korkusu yaşıyorlar…
Geçen gece TV kanallarından birinde Büşra Ersanlı operasyonu ardından Okay Gönensin ile aralarında “Belli mi olur? Bugün beni, yarın belki seni almaya gelebilirler!” diye acı acı, yana yakıla konuşan Ali Bayramoğlu’na rastladım…
Acaba “günaydın!” desek… faydası olur mu dersiniz?
Nilgün Cerrahoğlu/Cumhuriyet
Yorum Gönder