Boğazı düğümlenmiş gibiydi sanki... Sanki bilinmeyen eller ağzını sımsıkı kapatmış gibiydi...
Kısık kısık konuşuyordu:
“Altı çocukla bu çadırda mı geçireceğiz kışı, soğuyu, yağmuru, karı!”
Gözkapakları kapanıyordu o anda...
Geceydi, üşüyordu.
O görüntüyü unutmayacağım...
Yaşamını yitiren öğretmenlerimizi, gençlerimizi, yaşlılarımızı, kadınlarımızı, erkeklerimizi.
Acının, hüznün o dayanılmaz öfkesini.
Özlemin kısacık yıllarını, çöllerin çiçeklenmesini bekler gibi belki...
Yalnızlığı içimizde taşıyarak!
Kesik kesik sözcükleri, kamyonlarla gelen çadırları, uyanıkları, villasının bahçesine iki Kızılay çadırı kuran Ölmez’leri...
Kaç kişi ölmüştü yaptığı konutun altında?
***
Gecenin salıncağında, mucizelerin sarmaş dolaş olduğu sabahlarda Azra bebeği unutmayacağız...
Biliyorum unutkan toplumuz, 1999 Marmara depremini çoktan unutmuştuk; Düzce’yi, Erzincan’ı, Erzurum ve ötekileri...
Bir düşle elde ettiğim maviler, yeşiller, kırmızılar, morlar...
Yitirilmemiş umutlar tüm acılara ve hüzünlere karşın!
Önceki akşam İstanbul’da eli kanlı PKK’nin destekçileri Beyoğlu’nda gösteri yapıp, Dolapdere’de akaryakıt istasyonuna molotofkokteyli atmışlar... Yangın çıkmış, çalışanlar ve yurttaşlar bir faciayı önlemişler.
Bunların insan olmadıklarını biliyorum...
Yüreklerinde sevgi yok, aşk yok!
Siz ne denli yaklaşırsanız yaklaşın, bir kin, düşmanlık tohumları kan gölünde yetişiyor.
Acı ama gerçek olan bu!
Ben demokrasi, özgürlük, insan hakları, diye yıllardır yazıp çiziyorum...
Tek amacım demokrasinin ve özgürlüklerin bir yaşam biçimi olması...
Bu coğrafyada kardeş kanının akmaması.
***
Nasıl tümleşmiştik Van ve Erciş depreminde?
İstanbul’dan İzmir’e, Ankara’dan Konya’ya, Edirne’den Adana’ya dek yurdumuzun dört bir yanından kurtarma ekipleri, gıda yardımı Van ve Erciş’e gitmişti.
Çünkü bizler bu coğrafyada yaşıyorduk...
Fırat da bizimdi, Kızılırmak da; Dicle de bizimdi Gediz de.
Nehirlerimizin, denizlerimizin kumu da bizimdi, dağlarımızın ağaçları da.
Çocukları için ölüme atlayan Bingöllü Hatice de bizimdi, İzmirli Nermin de.
Bizler ne ölümler görmüştük, ne acılar...
İşkencelerin daniskasını!
Diyarbakır’da da, Metris’te de, Eskişehir, Aydın ve Buca’da da...
12 Mart’ları, 12 Eylül’leri yaşamıştık hep birlikte...
İç ve dış güçlerin desteğindeki PKK kan emiciydi... Almanya’dan, Belçika’dan, Hollanda’dan destek alıyordu.
Mısır tarlasından çıkan o silahlar nereden geliyordu?
Uyuşturucu parasıyla satın alınan ülkelerden...
***
Silahları kimin sattığı, dürbünleri kimin verdiği belli değil miydi?
Bugün PKK’lilerin büyük çoğunluğu Almanya’yı mesken tutmuştu... Haraç, rüşvet ne ararsan oradaydı...
Peki, Alman hükümeti bugüne değin ne yapmıştı bu konuda?
Hiçbir şey!
Hizbullah militanlarını da saklayan, besleyen, sığınma hakkı veren Almanya değil miydi?
Sabahın köründe uyandım, gazetelere baktım şöyle...
Bu ülkenin aydınları, gazetecileri, yazarları tutuklanıyordu...
Nedim’in cezaevi aracından el sallarken gülümseyişi içimi acıttı...
Biz 12 Eylül’de o araçlara “kara kutu” derdik duruşmaya giderken...
***
Kahvemi yudumlarken düşünmeye başladım...
Türkiye 12 Eylül darbesini yapanlardan hesap sormazken Arjantin yıllar sonra cuntacıların yakasını bırakmıyor, eski deniz subayı Alfredo Astiz yaşam boyu hapis cezasına çarptırılıyordu.
Arjantin, “sarışın ölüm meleği” işkenceci Astiz ile hesaplaşmaktan vazgeçmiyordu.
Yaşam böyle bir şeydi işte...
Biz özlemin o kısacık yollarında çöllerin çiçeklenmesini bekliyorduk yıllardır.
Ve bekliyorduk Van’da ve Erciş’te de yaşama tutunmak için... Sıcak bir barınak, sıcak bir aş için...
Hikmet Çetinkaya/Cumhuriyet
Yorum Gönder