Özdemir İnce-Yaşar Nuri Öztürk Röportajı

Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk yakın dostumdur. Sadece büyük ve derin bir din bilgini (teoloğ) değil aynı zamanda bir filozoftur. Ülkede Arap dilini gerçekten bilen

Özdemir İnce-Yaşar Nuri Öztürk Röportajı
Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk yakın dostumdur. Sadece büyük ve derin bir din bilgini (teoloğ) değil aynı zamanda bir filozoftur. Ülkede Arap dilini gerçekten bilen çok ender insanlarımızdan biridir.
Kendisiyle 2004 dört yılının mart ayında, evinde  Hürriyet gazetesi için bir söyleşi-sohbet yapmıştık. Ceren Hanım (eşeklik edip soyadını not etmemişim) bana eşlık etmiş ve söyleşinin çözümünü yapmıştı. Çözüm tarihi olarak 1.4.2004 olarak görünüyor. Sütunumda değil başka sayfada yayınlandığı  için yazıyı Hürriyet arşivinde bulamadım. Yazının bir bölümü 2004 yılının nisan ayında yayımlanmış olmalı. Yazı uzun, 24 sayfa! Uzun diye okumazlık etmeyin. Yayınlandığı zaman 14.638 görüntüleme rekoru kıran, şu suyuna tirit, berbat  “Bok Bok Olduğunu Bilmez” başlıklı yazının  tekrar moda olduğunu görerek “Yaşar Nuri Öztürk Söyleşi”sini, kusura bakmayın, siteye inadına koydum. Demek ki “Aynı yerde otlarlar ota para vermezler, birbirlerini traş ederler berbere para vermezler” deyu başlayan bir yazı yazsam dünya yıkılacak. Ama yazmam! Lütfen söylesinler: O, benim hiçbir kitabımda yer almayacak  berbat yazıyı okuyanlar ne öğrendiler acaba? Kahrolsun “Bok Bok Olduğunu Bilmez”  gibi yazılar!
İyi ve verimli okumalar!
Özdemir İnce/ozdemirince.com
19 Nisan 2016
*****
ÖZDEMİR İNCE: Yaşar Nuri Bey sizinle İslam’ı ve Türkiye’nin hallerini konuşacağız. İslam’ı konuşacağız ama dinsel bağlamı içinde değil, felsefi bağlamında da değil, siyasal hayatta kullanılan görüntüsü ve görünümüyle, bir politik araç haline indirgenen hayaletiyle ilgili olarak…
Başbakanın son bir ay içinde seçim meydanlarında İmam-Hatip okullarıyla  ilgili girişim ve angajmanlarının üzerinde durmak istiyorum. Başbakan bu okulların adlarını değiştirmek, çok programlı lise haline getirmek ve “İlahiyat Lisesi” adını vermek istiyor. Ya da Din Bilim Lisesi… Bu okulları kolejlerle, öteki meslek okullarıyla mukayese eden başbakan “Bu liseler sadece İlahiyat fakültelerine öğrenci yetiştirmez. Çocuk okulu bitirince istediği tercihi yapar” diyor, ama 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu da “Hayır yapamaz, din görevlisi olur” diyor. Bu yasa Anayasa’nın 174. maddesinin koruması altında olan sekiz devrim yasasından biri. Benim düşünceme göre, her kim ki bu yasaya karşıdır, yeminli bir Cumhuriyet karşıtıdır. Bu yasa Cumhuriyet’in mihenk taşıdır. Siz ne diyorsunuz?
YAŞAR NURİ ÖZTÜRK: Yasayla ilgili söylediklerinize aynen katılıyorum. Tevhid-i Tedrisat’ın sulandırılması Cumhuriyet’in dibinin oyulduğunun işaretidir. Tevhid-i Tedrisat’ta gedik açılıyorsa Cumhuriyet’te aşınma ve aşındırma başlamış demektir. Tevhid-i Tedrisat bence de mihenktir.
Bu memlekette İmam-Hatip okulları niye açıldı: Liyakatli din adamı ve din görevlisine ihtiyaç duyulduğu için.
Ö.İ: Medreseler kapandıktan sonra böyle bir ihtiyaç ortaya çıktı.
Y.N.Ö: Medreseler kapandı çünkü karanlık üretmekten başka bir işe yaramıyordu. Çağa cevap vermiyordu. Çağa cevap verseydi zaten Osmanlı İmparatorluğu yıkılmazdı. Bunu da söylemek lazım. Sonuçta şöyle veya böyle din adamına ve din bilginine ihtiyaç duyuldu ve bu mektepler bu nedenle açıldı. Yani İmam-Hatip okulları bu memleketin çok ciddi ihtiyaç ve taleplerinden ortaya çıktı. 1960’lı yılarda beklentiye cevap verecek duruma geldi. Ben tam o yıllarda İmam-Hatip’te okudum. Senelerini medreselerde geçirmiş, Arapça’yı İmam-Hatip hocalarına dışarıdan ders vermek suretiyle öğreten bir öğrenciydim.
Ö.İ: Yani hocasını okutan bir öğrenciydiniz.
 Y.N.Ö: Evet ama bu hocalarıma duyduğum sonsuz saygının ve mutluluğun  bir kanıtıdır. Öyle adamlarmış ki bunu yapabilmişler. Bu mektepler bizim insanımızın ihtiyaçlarına cevap verecek kıvama geldikleri sırada 1970’li yıllarda siyasal İslam zuhur etti. Kenenin lahanayı ya da patlıcanı sevmesi gibi o da bu okulları kemirmeyi çok sevdi ve gitti İmam-Hatip’lere musallat oldu ve bu okulları bitirdi. Bu tasallut buralardan istenilen nitelikte adam çıkmasını engelledi. Ancak bizim bu okulların açılmasını gerektiren talep ve ihtiyaçlarımız aynen duruyor. Bu okulları kuruluş amaçlarına uygun hale getirmek yani buralardan beklediğimiz din görevlilerini, din bilginlerini elde etmek üzere buraları yeniden yapılandırmak gerekiyor. Politik çıkar uğruna buraları üniversiteye hazırlık mektebi haline getirmek hiçbir anlam taşımaz. Bu ülkenin beklediği, ihtiyacı  olan bu değildir. Bunu yaparsanız, oy toplayabilirsiniz ama Müslümanlara da, ülkeye de kötülük edersiniz.
Şimdi ne oluyor da birileri kalkıp buraları gerçek din adamı yetiştiren kurum olmaktan çıkaracak her türlü oyunu oynuyor. Bunu da İmam-Hatip okullarına ve bu okullara çocuklarını gönderen ailelere bir hizmet olarak sunuyor. Bakın net söylüyorum, İmam-Hatip okullarını din adamı ve din bilgini yetiştirme amacı dışına çıkaran evvela bu okullara siyasal çıkarlar uğruna kötülük etmiş olur. Bu kötülüğü başta Erbakan yaptı, şimdi çömezleri devam ediyor. Öğrenci, İmam-Hatip okullarından mezun olunduğunda her yere girilebilsin dediğiniz zaman bu okulların esprisi, manası ve bu ülkenin bu okullardan beklediği her şey mahvolur. Nitekim mahvolmuştur.
Ö.İ: Zaten yasaya da, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na da  aykırı.
Y.N.Ö: İmam-Hatip okulundan çıkar, iki cümle Arapça konuşamaz. Fatiha Suresi’nin ardında iki-üç satırlık zammı sureyi düzgün okuyamaz. Bir zamanlar Anadolu halkı “Bunların okuduğu Kur’an’la namaz kılınmaz” diye İmam-Hatip mezunlarının arkasından namaz kılmazdı ve haklıydılar. Tam o sıkıntı aşıldı, Erbakan ve taifesi bu okullara musallat oldu. Şimdi Recep Tayyip Erdoğan bu işi devam ettiriyor.. Yani İmam-Hatip okullarını sömürürken ülkenin en ciddi, en hayati taleplerini mahvettiler ve karşılıksız bıraktılar. Tevhid-i Tedrisat’tan da, hukuk açısından da, sosyolojik açıdan da baksanız İmam hatip mezunlarını üniversiteye göndermek yanlıştır. Meslek lisesinin esprisi budur. Siz daha iyi bilirsiniz hangi batı ülkesinde meslek lisesinden mezun olanlar üniversiteye gider. Gidecekse meslek lisesini ne diye açıyorsunuz?  Hem meslek lisesi der, hem de üniversiteye devam etsin derseniz ne olur?
Ö.İ: Eğitim düzeni altüst olur.
Y.N.Ö: Böyle bir şey olursa meslek lisesinin anlamı kalmaz ve memleketin talepleri altüst olur.
Ö.İ: Başbakanın öne sürdüğü modelin dünyada örneği yok.
Y.N.Ö: Bu tamamen hadiseyi anlamsız kelime oyunlarıyla gözden kaçırmaktır, popülizmdir. Eski popülizmin açıklarını yeni popülizmle ödünlemek ve göz boyamaktır.Ama unutmamak gerekir ki delik birkaç tane, yama bir tane. Birini kapatınca öbürü açık kalıyor. Meslek lisesi neden açılır? Demek ki  o dalda vasıflı adama ihtiyaç var. Eğer sonradan kaldıracaksanız hiç açmayın.
Ö.İ: Avrupa Parlamentosu’nun Dış İlişkiler Komisyonu Türkiye raportörü Arie Oostlander Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laiklik anlayışının din özgürlüğünü kısıtladığına yer verdi raporunda. Arie Oostlander sanki AKP hükümeti ile İslamcılar’ın Avrupa Parlamentosu’ndaki temsilcileri gibi konuşuyor. Müslümanlar Türkiye’de dinlerini gerçekten özgürce yaşayamıyorlar mı? Laik devlet baskısı yüzünden “dinini gerçekten  yaşayamamak”ın anlamı ne?
Y.N.Ö: Oostlander ile ilgili iki yazı yazdım, üçüncüsü bilgisayarımda, yakında yayınlanacak başlığı ise “Oostlander Yine Hortladı” Aynı başlıkla yayınlar mıyım bilmiyorum ama bu son demeci üzerine yazdığım bir yazı.
Bu zat Avrupa Parlamentosu’nun raportörü. Avrupa Parlamentosu’nun kararlarına ben bir düşünce adamı ve okuyucu sıfatıyla inceledim ve bu parlamentoya  “Haçlı kurmaylar Komisyonu” adını layık gördüm. Bu parlamento Türkiye’nin anasını ağlatacak ne varsa yapıyor. Kıbrıs’la, PKK’yla, Abdullah Öcalan’la, Ruhban Okulu’yla ya da Ege’yle ilgili kararlarına bakın hepsi Türkiye’ye hakaret içeren, Türkiye’nin temel hak ve değerlerini aşındırmaya, Türkiye’yi bölmeye yönelik kararlar. Karar olarak çıkaramadıklarını önerge olarak veriyorlar. Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek deyiminde olduğu gibi, fikri bir şekilde gün yüzüne çıkarıyor, dünyanın önüne mesaj olarak sunuyorlar. Tabii bunun takipçileri de biliyorlar ki Avrupa Parlamentosu’nda bir fikir; karar, teklif ya da önerge olarak gelirse bu fikrin altını çizmek lazım.
Ö.İ: Basına giriyor, televizyonlarda yayınlanıyor, lobilere ulaşıyor…
Y.N.Ö: Tüm dünyaya yayılıyor. Oradan mesajı alacak olanlar da alıyorlar. Ama dünyanın önünde bazı ölçüler var, onları fazla hırpalamamak için bazen karara bağlamıyor da “önerge” olarak seslendirip orada bırakıyor. Oostlander’ın raporunu karar bağlamıyor, ağır olduğu gerekçesiyle hafifletiyor. Ancak hafifletilmiş şekline baktığınızda hiçbir değişiklik göremiyorsunuz. Birinci raporunda isim olarak Atatürk’e, Kemalizm’e vurmuştu. Bunlar ya Atatürk diyerek laikliğe vuruyorlar ya laiklik diyerek Atatürk’e vuruyorlar. İlginç bir Haçlı sistemi bu…
 Ö.İ: Sonuçta Cumhuriyet’e vuruyor.
Y.N.Ö: Aslında tabii Cumhuriyet’e vuruyor. Oostlander’ın burada yaptığının Müslümanlar’la, hele Türkiye’deki Müslümanlar’la zerre kadar ilgisi olduğuna inanmıyorum. Müslümanlar onların umurunda değil. Onların bakış açısıyla söylüyorum umurlarında olsaydı kendi ülkelerinde türbanı yasaklamazlardı. Bu çelişki değil mi?  Yapmak istedikleri, Türkiye’yi yaralamak ve boynunu büktürüp suçlu psikozu içine sokmak. Asıl amaçları Patrikhane’nin ekümenikliğine evet dedirtmek. Oostlander vasıtasıyla yaptırmak istedikleri bu. Avrupa parlamentosu bunu rapora dönüştürerek bugünkü de facto durumu de jure hale getirmek istiyor. Biz bu ithamdan kurtulmak için, Patrikhane’nin her istediğine onay vereceğiz ki Oostlander ve benzerleri bize din özgürlüğüne saygılı ilan etsin…İşte oyun bu…
Ö.İ: Şöyle mi demek istiyorsunuz: AB bize gün verirse bu Patrikhane meselesini tartışma masasında bir madde olarak karşımızda göreceğiz.
Y.N.Ö: Tamamen öyle, siz edebiyatçısınız benden daha güzel ifade ettiniz. Hatta büyük ihtimalle tartışma masasına bırakmadan bu işi hallettirecekler. Şu Kıbrıs’ı bir noktalasınlar, arkasını görürsünüz…
Ö.İ: Bu, Türkiye’de de konuşuluyor. Müslümanlar Türkiye’de dinlerini gerçekten özgürce yaşayamıyorlar mı? Siz bir din adamı olarak, bir bilgin olarak ve pratikten gelen bir hoca olarak böyle bir iddianın doğruluğuna inanıyor musunuz?
Y.N.Ö:  Asla. Bu iddia kadar insan onurunu ve gerçeği rahatsız eden hiçbir söz olamaz. Allah’tan korkarak, kuldan utanarak düşünmek lazım. Eğer Türkiye’de de Müslümanlar dinlerini rahatça yaşayamıyorlarsa o zaman dünyada Müslümanlar’ın dinlerini özgürce yaşayabildikleri hiçbir coğrafya yok demektir. Bunlar din derken neyi kastediyorlar ben bunu anlamıyorum.
Ö.İ: Benim de sormak istediğim bu.
 Y.N.Ö: Acaba bunlar din derken Kur’an’ın getirdiği, Hz. Peygamber’in gösterdiklerini mi anlıyorlar? Eğer bunları anlayarak konuşuyorlarsa bir yerlerinden özürleri var demektir. Yok eğer Kur’an’ın getirdiğini ve Hz. Peygamber’in gösterdiklerini anlamıyorlarsa o zaman da İslam’dan söz edilemez. Kısacası, bu iddia tamamen hakikat ve vicdan dışıdır. Tarihin eşine az rastladığı bir nankörlüğün ifadesidir. Ben Arap ülkelerini, İran’ı, İslam’ın şampiyonluğuna soyunan ülkeleri biliyorum. Bunların hangisinde Türkiye’deki gibi özgür iradeye saygılı bir Müslümanlık var.
Diyanet İşleri Başkanlığı’na 2003 yılında ayrılan bütçe 850 trilyon lira. Diyanet bu bütçeyle Müslümanlar’ı aydınlatacağı yerde aydın Müslümanlar’ı rahatsız eder ölçüde hurafeye pirim veriyor. Laik cumhuriyetçi Türkiye’nin Diyanet’i dinin gerçeğine, rasyonelliğe uygunluğu sağlamak için etkin bir kurum olmalıdır. Ama tam tersine, Diyanet İşleri Başkanları din hayatını yaşamada en aşağı düzeydeki hurafecilerin istediği düzeyde konuşuyor. Türkiye’de Diyanet hurafe dinciliğini savunur duruma geldi. Diyanet bunu neden yapıyor? Halk, dinimize müdahale ediliyor demesin diye. Akıl ve bilim adına gerekli olan müdahaleler bile yapılmıyor ki halk devlet dine karışıyor demesin.
Bu böyle sürüp giderken  kalkıp “Türkiye’de halk dinini özgürce yaşayamıyor” diyecekler. İnsanlık mıdır bu?
Ö.İ: Ama Türkiye’de devletten şikayetçi bazı Müslüman kitleler var. “Dinimizi gündelik hayatta ve kamusal alanda istediğimiz gibi yaşayamıyoruz” diyorlar
 Y.N.Ö: Kamusal alanda neyi yaşayamıyorlar Özdemir Bey? TBMM tarikatlar konfederasyonuna dönmüş. Gidin 550 kişiyi harmanlayın, İslam dünyasındaki  tarikatların tümünün üyeleri  var Meclis’te. Ben bunu bir kötüleme, itham ya da suç duyurusu şeklinde kullanmıyorum ama hadise bu. Vicdan ve insaf lazım, daha ne istiyorsunuz. Siyasal İslamcılığın en uç adamları bugün Türkiye’nin en ileri derecedeki bürokrasisinin başında oturuyorlar. Başbakan bizzat onlardan biri. Başbakan’ın geçmişteki söylemlerine bakın. Alın “İkinci Cumhuriyet Tartışmaları” adıyla yayınlanmış kitaptaki  söylemleri, bakın. Bu söylemlerle siyasi kariyer yapmış bir insanı başkanlık koltuğuna oturtan bir sistem ve devlete İslam’ı rahatsız ediyor diye ithamda bulunmak vicdana sığar mı?
Ö.İ: Eşi benzeri olmayan liberal, hoşgörülü, demokratik bir devlet bu.
Y.N.Ö: Neredeyse Türkiye din devletine dönüştü. İslamcılık yapanların, bu sıfatla konuşanların bu ülkede şikayet etmeleri vicdanlarına kara çalmalarıyla mümkün olur. Şikayet edilecekse dinin gerçeği yerine sahtesinin konduğundan, dinin siyasal ideolojiye dönüştürüldüğünden, Cumhuriyet’in değerlerinin hurafe dini adına yeni bir sistem ve devlet oluşturmaya yönelik faaliyetlere araç yapıldığından şikayet edilebilir. Dinde baskı var diye bu ülkede kimsenin bir tek cümle söylemeye hakkı yoktur.  Böyle bir şey Müslümanlığa da, vicdana da, akla da, gerçeklere de, tarihe de kara çalmaktır. Çok ayıp ve günahtır.
Ö.İ: Fethullah Gülen Hoca, Nuriye Akman’a verdiği röportajda (Zaman, 23 Mart 2004) insan öldüren kimsenin, kafirin maruz kalacağı aynı şeye maruz kalacağını söyledikten sonra “Yani ateist, Allah’ı, peygamberi kabul etmeyen insan ne ise, insan öldüren de onunla eşdeğerdir” diyor. Tektanrılı dinlerin peygamberlerini, Kur’an’da adı geçen öteki peygamber ve nebileri ima edecek şekilde “Peygamberler”i de demiyor, demek ki sadece ateistleri değil Museviler’i, Hıristiyanlar’ı, Budistler’i, Hindistan, Çin ve Japon inançlarına inananları, gnostikleri, agnostikleri yani İslam’a inananlar dışında kalan herkesi teröriste eşdeğer görüyor. Fettullah Gülen, Bin Ladin için “Müslümanlığın dırahşan (aydınlık) yüzünü kirletmiştir”diyor ama, temelde İslam merkezli düşüncede Gülen Hoca ile Bin Ladin arasında herhangi bir fark yok.
 Y.N.Ö: Bir defa burada Kur’an’a uymayan birtakım iddialar var. Bilgi hataları var.
Kur’an, insan öldürenlerin cezalarını ateistlerle değil müşriklerle bir tutmuştur. Adam öldürmenin cezası şirke düşmekle eşleştirilebilir, ateizmle değil. Ateizmden söz ederken Kur’an’andan dayanak aramak Kur’an’ı yeterince anlamamış olmak demektir.
Bir defa şunu bileceğiz:  Kur’an ateizmden bahsetmezMüşrik ateist değildir. Medrese mollaları işte bunu bilmiyorlar. Ve bu son derece önemlidir. Kur’an’dan bakarsanız, bırakın ateist olmasını müşrik deist bile değildir, müşrik teisttir. Çünkü şirk bir dindir.
Medrese mollaları yıllarca hep şu açık cehaleti kürsülerden tekrarladı durdular: Müşrik dinsizler, dinsizlik olan şirk vs. diye bağırıp durdular. Bunlar Kur’an’a tamamen aykırı lakırdılardır; cehalettir.
Kur’an şirkle ve müşriklerle neden uğraşıyor. Hem de baş düşman olarak. Şirkin bir dinsizlik veya ateizm olduğundan değil. Tam tersine, Allah’a inanan bir din olduğu halde, Allah ile insan arasına komisyon odakları, aracılar, yaklaştırıcılar koyup dinde çıkar odaklı yedek ilahlara yer verdiği için.
Açık söylüyorum ve iddia ediyorum: Kur’an ateizm veya dinsizlikle asla uğraşmıyor, Kur’an’da bu kavramlar yok. Kur’an sahte din ve sahte dindarla, yani dincilerle,Tanrı ile insan arasına giren yol vurucu, dini-imanı-ibadeti komisyona bağlayıcı saptırıcılarla uğraşıyor. Şirk işte budur.
Geleneksel dinin çıkar odakları ve bunların mümessili olan medrese mollaları bu Kur’an gerçeğine asla yanaşmazlar, onu bir takım kelime oyunlarıyla işin esasını bilmeyen halktan saklarlar. Çünkü işin gerçeği anlaşılırsa kendileri okkanın altına gidecekler.
Nedir Kur’an’ın şirkle, müşrikle alıp veremediği: Kur’an müşriğe Allah’ı kabul etmeyen adam olduğu için sataşmıyor. Allah’ı kabul edip de Allah’la insan arasına yedek ilahlar koyduğu için sataşıyor. Kur’an, ateizmle uğraşmaz. Neden biliyor musunuz? Kur’an’a göre felsefi anlamda ateist yoktur. Her insanın insanüstü bir gerçekliği vardır. O da onun tanrısıdır ve o tanrıya imanı onun imanıdır. Neye göre ateizm? Sizin tanrınıza inanmayana ateist diyorsunuz. Örneğin batılılardan alışmışızNeitzetche’ye ateist deriz. Oysa Neitzetche felsefı anlamda ateist değildir; kilisenin tanrısına inanmayan bir adamdır. Yani felsefi anlamda insanüstü gerçeğe inanmayan bir varlık yoktur. En azından Kur’an bunu kabul ediyor. Yine örneğin Kur’an’da Dehrilik vardır. Dehriler derler ki bizim dünya hayatımız var, ahiret diye bir hayatımız yok. Bizi zaman var ediyor ve zaman öldürüyor. Böyle dediklerinde felsefi anlamda zamanı ilahlaştırmış oluyorlar. Bu ateizm değildir, çünkü nihai gerçek kavramı var.
Kur’an’da ateistlerle uğraşıldığına dair hiçbir ifade yoktur, ancak her sayfada müşriklerle uğraşılmıştır.
Nedir müşrik, ya da şirk? İnsanın kaderini yaratıcı ile insanın kendi emeğinin dışında birtakım yerlere ve değerlere bağlamak. Yaratıcı ile yaratılan arasına komisyoncular sokmak. Bu tabirler Kur’an’ın tabirleridir. Allah’a ibadeti birilerine para veya itibar vermeye bağlamak. Allah’la kul arasına şefaatçiler, yaklaştırıcılar sokmak. Başka türlü ifadeyle Allah’ı kabul etmekle birlikte insanın Allah’a gitmesi için araya hiyerarşik bir alt dokunulmazlar-kutsallar sistemi koymak.
Daha net söyleyeyim: Şirk dininin tevhit dininden farkı, şirkin bir tek Tanrı yerine bir tanrılar panteonu kabul etmesidir. İslam dünyasına bu panteon ne yazık ki, tarikatlar ve mezhepler yoluyla örtülü bir biçimde sokuldu. İslam dünyasının kaderini karatan işte budur. Falan veya filan devletin kötülükleri değil…Müslümanlar kendi yollarını kendileri vurdular…
Şirkin yedek ilahları kişiler, kurumlar, kavramlar ya da eşyalar olabilir. Çoğu yedek ilahlar kişilerden oluşur. Kur’an işte tam bu noktada, din adamlarının ilahlaştırılmasından söz ediyor. Kur’an’ın temel düşmanlarından biri de dini temsil edenlerin ilahlaştırılmasına imkan veren zihniyetlerdir.
Bu pencereden baktığınızda İslam dünyasında tarikat şeyhleri, medrese imamları, türbeler, dinci cemaatlerin ekip başları, hatta siyasal İslam’ın birçok öncüsü Allah ile insan arasında aracı konumunda oldukları için şirkin tezahürleri halindedirler. Bakın şu İslam dünyasına: Kur’an’ı değişik alfabelerle yazabiliyor, yüzlerce dile tercüme edebiliyor ama kutsallaştırılmış bazı cemaat şeflerinin risalelerinde bir virgülü yerinden oynatamazsınız, basit bir sadeleştirme yapamazsınız. Yani o risaleler Kur’an’andan daha dokunulmaz hale getirilmiştir. Bu, şirkin en katıksızı değil de nedir?
Bu durumlara düşen bir zihniyetin iflahı ve insana iyilik yapması mümkün olabilir mi?
Tekrar başa dönelim, adam öldürenlerin, cana kastedenlerin ateistlerle eşitlenmesi bilimsel ve dinsel açıdan doğru değildir. Müşriklerle eşitleyebilirsiniz. Müşriklerle eşitlediğin zaman da oradan çok kül ve duman çıkar. Bakın, o zaman ateistler falan değil bizzat dinin avukatlığını yapanlar güme gider. Bu yüzden bu talihsiz bir açıklamadır. Onun psikolojik zeminini irdelerseniz ki sanıyorum  Sedat Ergin gibi bazı yazarlar konuyu çok derin bir şekilde irdelediler, insana saygının ifadesi gibi duran bu söylemin nihai manası “Bizim gibi düşünmeyenlerin canı cehenneme”dir
Ö.İ: Bin Ladin de onu diyor.
Y.N.Ö: Onun örneklerini artık siz artırırsınız.
Ö.İ: Bu zamana dek okuduklarımdan çıkardığım sonuca göre İslam düşünürleri arasında şöyle bir ortak görüş var: İslam son din, en mükemmel din ama İslam dünyası, Müslümanlar cahil… Kimileri aydınlanmanın Moğolların Bağdat’ı fethiyle sona erdiğini söylüyor; kimileri Endülüs Emevi devletinin sona ermesine; kimileri de Gazali anlayışının İslam düşüncesine egemen olmasına… Gerçekten de bir dönemden sonra Müslümanlar İslam dinini anlamaz mı oldular ve bu hangi dönem?
Y.N.Ö: Gösterilen sebeplerin hepsinin payı var.
Ö.İ: Fethullah Gülen Hoca da “Günümüzde Müslümanlık bilinmiyor” (Zaman, 22 Mart 2004) diyor. Kim bilmiyor, alimler mi, hocalar mı, müminler mi? Bence ciddiye alınacak bir saptama ama ciddiye alınmayacak bir savunma. “İnsanlar gerçek İslam’ı bilselerdi böyle olmazdı!” savunması, “İslam terörle bağdaşmaz!” savunması. O zaman kardeşim İslam’ı öğretin Müslümanlar’a… Engel dil mi, klasik Arapça mı? Klasik Arapça’yı Araplar da bilmiyor. O zaman İslam’ı Türkçe öğretin Müslümanlara…
 Y.N:Ö: Siyasal İslamcılık, özünde taşıdığı ikiyüzlülüğe uygun şöyle bir paradoksu da taşıyor. Bunların birçokları, sıkıştığı zaman İslam’ın rasyonel savunmasını yapan düşünürlerin ve yaklaşımların yanında yer alıyor ve puan topluyor. Ama iş bittikten sonra tekrar kendi kulvarına dönüyor ve geleneksel hurafe dinini yaşıyor ve onun savunuculuğunu üstleniyor.  Aldatıp sömürdüğü kitle ile münasebetlerinde de o hurafe dinini öne çıkarıyor. Onun içindir ki demin bahsettiğiniz söylem gibi daha pek çoklarının söylemleri kulaklarımızda çınlamasına rağmen bunların bu söylemlerini hayata geçirecek faaliyetlerine asla rastlayamıyoruz. Söylediklerinin tam tersini yapıyorlar.
Çöküş sebeplerine dönelim: Endülüs Emevi Devleti’nin çöküşü, Gazali’nin aklı sezgiye, rasyonel İslam’ı tarikat İslamı’na feda edişi, Moğollar’ın Bağdat’ı tahribi İslam’ın aydınlık çehresinin hayata girmesine büyük darbe indirdi ve Müslümanlar’ı tökezletti. Özellikle Gazali’nin yıkımı çok büyük olmuştur. İslam’ın omurgasında yer alması gereken  işletilen akıl, Gazalı tarafından adeta bir suç, bir engel gibi lanse edildi ve bu da İslam dünyasının belini kırdı. Gazali, ne yazık ki,aklın inkarını meziyete dönüştüren, aklı tarikat hezeyancılığına feda eden bir çığırın mimarıdır. El-Munkiz Mine’d-Dalal” adlı ünlü risalesinde  yaptığı budur. Dalaletten Kurtuluş anlamına gelen bu kitap, ne yazık ki, gerçekte  İslam dünyasını dalalete iten kitaplardan biridir. Gazali bir takım meziyetlere sahip, saygınlığı olan bir insandır, fakat Kur’an’ın akılla kucaklaşmak mecburiyetinde tuttuğu imanı akıldan sıyırarak duygusallığı, rüyaları, ilham iddialarını ve sonuçta Allah ile aldatmaya yönelik bütün engizisyon mekanizmalarını İslam’a musallat etmiştir. İslam’ı bu Kur’an dışılıkların  tasarrufuna terk etmiştir. İslam dünyasına bu saydığımız olgular içinde en büyük darbeyi vuran adamdır. Yani, Gazali, dört asır boyunca Müslüman düşünürlerin rasyonel planda inşa ettikleri Kur’an istikametindeki muhteşem mirası  işe yaramaz, devreye sokulmaması gereken bir miras haline dönüştürdü.
Ö.İ: Gazali Büyük Selçuklu veziri Nizam-ül Mülk’ün de yakın arkadaşı, o halde Siyasetname’ye de etkisi olmuştur değil mi?
Y.N.Ö: Nizam-ül Mülk, Gazali’nin tabiri caizse menajeri, hamisi. Yani Selçuklu  sarayında onu kuş sütü-kuru üzümle beslemiş. Gazali’nin Nizam-ül Mülk’ün Siyasetname adlı ünlü öğütleri üzerinde mutlaka etkisi vardır. Nizamül Mülk onu boşuna el üstünde tutmadı. Nizam-ül Mülk öldürüldükten sonra Gazali Batıniler’in kendisini de öldürecekleri korkusuyla Şam’a kaçtı. Tarikat literatüründe bu olayı süsleyip püsleyip kılığını ve tarihsel gerçekliğini değiştirirler. Gazali’nin içine sükunet sevgisi düştü de Şam’a, inzivaya çekildi diye. Hiç alakası yok. Hamisi Nizam-ül Mülk’ü öldüren Batınıler Gazali’yi de öldüreceklerdi. Gazali bunu biliyordu, bir an önce Bağdat’tan kaçtı. İşin gerçeği bu…
Siyasetname’nin de nasıl facia bir kitap olduğunu tartışmak lazım. Bu kitapta akıl almaz bir Türk düşmanlığı yapılmaktadır. Türkler için “Bunlar azmış, kudurmuş hayvanlara benzerler. Bunları ne tamamen dışlayacaksın, ne de fazla yetki vereceksin. Dışlarsan saldırır, seni hegemonyaları altına alırlar. Bunlara üstüne saldırmayacak kadar bir şeyler atacaksın onunla oyalanacaklar” yolunda öğütler verilmektedir. Bunları yazan vezir Nizam-ül Mülk bu ülkede birçokları tarafından yıllarca alkışlandı.
Ö.İ: Peki, hocam gerçek İslam niye öğretilemiyor?
Y.N.Ö: Bakın, öğrenme gıdalanmaya benzemiyor. Bir insanı serumla da olsa zorla besleyebilirsiniz ama insanlara zorla bir şey öğretemezsiniz. Bilgi, müstesna bir tanrısal ışıktır. Bunu istemeyene vermeniz mümkün değil. Öncelikle kitlenin İslam’ın gerçeğini öğrenmeyi istemesi gerekiyor.
Şimdi Türkiye’ye dönelim: İslam’ın gerçeğini öğrenmemeyi din haline getirenler, bakıyorsunuz “İslam öğretilemediği için böyle oluyor” diye yakınıyorlar. Hadi bakalım deyip ilk adımı attığınız zaman az önce yakınanlar ilk engel olarak önünüze dikiliyorlar. Ben bunu yıllarca yaşadım. Gerçek İslam’ı öğretmeye kalktığınız zaman bu sözleri söyleyenler size “Reformist”, “dini tahrip ediyor”diye karşı çıkıyorlar. Durumu elveriyorsa açıkça, elvermiyorsa el altından… Peki, reform olmayan dini öğretelim dediğinizde ise  bir eline Cevşen-ül Kebir’i, öteki eline şeyhlerinin risalelerini veriyorlar“Bunu 30 defa okursan bütün ihtiyaçların yerine gelir, servet-mal sahibi olursun, hastalıklardan, kötülüklerden seni bu korur” deniyor. “Bu risaleleri oku, Kur’an falan okumana gerek yok” diyorlar. Yurttaki dolabından Kur’an Meali çıkan çocuklara disiplin soruşturması açıyorlar. Bunları yaşayan akrabamız var, yakından biliyoruz.
Ö.İ: O zaman ben bir ekleme yapayım soruya dönüşsün. Televizyonlarda tecvitli, yüzünden Kur’an okuma öğreten CD reklamları var, anlamını bilmeden papağan gibi Kur’an okuma öğrenmenin İslam’a ve mümine faydası ne? Üstelik bunu Gülen Hoca müritleri yapıyor…
Y.N.Ö: Tam meselenin köküne değindiniz. İslam öğretilemiyor diyenler eğer bunda samimilerse şunu da söylemeliler: Kur’an’ı Kerim’i herkes günlük ibadetleri de dahil Türkçe’sinden okuyacak. Söylesinler bakalım! Bırakın bunu söylemeyi, “Ben Kur’an’ı Kerim’i Arapça okuyamıyorum, namaz kılmak için Türkçe’sinden okuyamaz mıyım?” diye yana yakıla dert yananlara bile senelerce bu imkanı vermediler. Şimdi de kalkıp İslam öğretilemiyor diyorlar. İslam’ın 604 sayfalık ana kaynağı olan Kur’an’ı kendi ana dilinde asırlarca okuyamayan bir millete İslam size öğretilmedi demek kadar alay edici bir şey olabilir mi? Öğretmek gibi bir niyetiniz var mı?  O zaman bırakın millet kendi dilinde Kur’an okusun ve namazını da öyle kılsın. Allah’ı Arapça dışında dil bilmez bir şefe dönüştürdüler, ondan sonra kalkıp İslam öğretilmedi diyorlar. Bunun arkasında samimiyet olabilir mi?
Ö.İ: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, sanırım Bayan Gül’ün de içine girip çıktığı bir davada türban aleyhine karar verecek. AİHM’nin alacağı karar İslam’la çatışırsa ne olacak, İslam’ı gönüllerince yaşamak isteyenlerin bu uluslar arası kalesine kar yağarsa ne olacak?
Y.N.Ö: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin alacağı karar şöyle bir karar olursa İslam’la çatışır: “ Örtünme diye bir şey yoktur. Bu İslam’a da çağa da aykırıdır” şeklinde bir genel bir hüküm, İslam’a aykırıdır ve buna ilk karşı çıkanlardan biri ben olurum. Ama eğer “İslam’ın örtünme emri, abdest organlarını, sonuç olarak da başın örtülmesini içermediği için türban, İslam’ın bir icabı sayılmaz, tercihe bağlı, örfi bir simgedir” denirse bu İslam’a aykırı olmaz. Yani, başın örtülmesi, tartışmasız bir emir değil, Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın da ifade ettiği gibi, bir yorumdur. Elbette, aksi yorumlar da olabilir; onlara da saygı duymak gerekir. Diğer birçok dinsel konuda olduğu gibi…
Ö.İ: Tabii mahkeme, AİHM kararını İslam’a göre vermeyecek.
Y.N.Ö: Verdiği karar İslam’daki örtünme emrini külliyen reddeden bir karar olsa da, tabii ki o tabirleri kullanmayacak ama biz onları yorumlayacağız. Biz onu İslam fıkıh diline çevirdiğimizde İslam’daki örtünme emrini tamamen dışlayan bir karar alınmışsa buna Müslümanlar doğal olarak karşı çıkar. Karşı çıkar da ne yapar, o ayrı konu. Ama verdiği  karar fıkıh diline çevrildiğinde bana göre, sadece başın örtülmesine ilişkin bir kara olduğu ortaya çıkarsa bunun İslam’ı  rahatsız eden hiçbir tarafı yok.
Ben, örtünme ile ilgili olarak şöyle düşünenlerdenim: Kur’an’ın örtünme emri abdest uzuvlarını içermez. İçerir diyenler Kur’an’da çelişki var demiş olurlar. Bu aklın apaçıklık ilkesi kadar ayan beyandır. Bir din size açık havaya maruz kalan bölgelerinize, namaz öncesinde,  abdest diye bir temizleme uygulayın diyecek, sonra da o bölgelerin bir kısmını kapatacak. Böyle bir şey çelişki olur.  Kur’an’ın Nur Suresi 31. ayetinde başın örtülmesine ilişkin emir yok. Emir göğsün örtülmesine ilişkindir. Başın örtülmesine ilişkin buyruk çıkarmak bir yorumla olmaktadır. Klasik deyimle, “manaya delalet” kesin değildir. Mutlak emrin varlığı ve manaya delalet için, başörtüsü kelimesinin geçmesi yetmez, başı örtün şeklinde emir olmalı. İşte bu yok.
Öte yandan, abdest, erkekle kadının Kur’an dini açısından eşitliğinin bir simgesidir. İki cins de namaz kılar, iki cins de abdest alır ve abdestlerini ikisi de aynı uzuvlarına uygularlar. Yani açık havaya maruz kalan bölgelerine tatbik ederler. Baş da bu bölgelerden biridir. Şimdi erkekler başları ve kolları dirseklerine kadar açık tiril tiril gezecekler, kadınlar 30-40 derece sıcakta başlarını ve gözlerini örtecekler. Bu Kur’an’ın kadınla erkeğin ortak hakları olan insan haklarına erkekler tarafından getirilmiş bir sınırlamadır. Kur’an’daki kadın erkek eşitliği ilkesinin de çiğnenmesidir. Bütün bunlardan sonra birisi çıkıp “Evet bunlar böyle olmakla beraber ben yine de başımı örtmek istiyorum” derse ona ne diyebilirsiniz? Hiçbir şey. En fazla şunu dersiniz: “Sen istersen gözlerini ve ağzını da ört, tercih senin; ama kamusal alanda bunu yapamazsın”
İlginçtir, geçenlerde İtalya’da bir kadının kreşe başörtüsüyle girmesini yasakladılar. Ne diye biliyor musunuz? Çocuklar korkuyor gerekçesiyle. Bakın, bu da bir mantık. Şimdi düşünür müsünüz İslam niye abdest uzuvlarını örtünme dışında bıraktı? İşte böyle olaylara meydan vermemek için. Çünkü baş kimliktir. Kimliğinizi yok etmenize bu din müsaade etmez. En azından kimliğiniz tanınmaz hale getirmenizi sizden istemez. Siz her şeye rağmen ben bunu böyle yapacağım derseniz özel yaşamınızda yapın ama şurada kullanacağınız resim açık bir şekilde kimliğinizi ortaya koyacak dendiğinde, “Ben öyle resim çektiremem” derseniz bu doğru olmaz . Peygamber Efendimiz devrindeki uygulama da böyledir. Başın örtünme uygulaması içine sokulması örfidir, ulemanın kararıyla olmuştur. Diyorlar ki orada icma vardır. Hayır, orada icma yoktur. O halde isteyen örter, ona saygı duyacaksınız;  istemeyen örtmez, ona da saygı duyacaksınız.Ama bir ülkenin yönetimi sizin kamusal alanlarda bunu giymenizi yasaklayabilir, o da onun doğal hakkıdır.
Ö.İ: Time dergisinin yaptığı “20.Yüzyılın En Önemli Kişileri” anketinin “En Önemli Bilim Adamları ve Islahatçılar” listesinde, dünya kamuoyunun belirlediği 100 kişi arasında yer alıyorsunuz. “Prof.Dr.”unvanınız bilim adamı olmanızın kanıtı. Peki “Islahatçı” yani “Reformcu” kimliğiniz hangi eyleminize, eylemlerinize bağlanıyor?
Y.N.Ö: Madem açtınız, sizi kendimi daha iyi anlatabilmek için ikinci bir kanıt vereyim. Dünya üniversitelerinde, Avrupa dillerinin tümünde Almanca’da iki, İngilizce’de üç,  Türkçe’de yedi-sekiz tane olmak üzere benimle ilgili 10’u aşkın tez yapıldı.  Bu benim dünya bilim ve fikir aleminde tesçil edildiğimin kanıtıdır. Ben yaşarken bunları gördüm. Bilim camiası beni fikirleri üzerinde tez yapılmaya layık bir adam olarak gördü. Bunun ötesinde Bugün İran’dan Avusturalya’ya, Amerika’dan Rusya’ya kadar, Romence de dahil kitaplarım çevrildi. Alman dilinde üç-dört baskı yapan kitabım var. 20 aydır, yayınlandığı yayınevinin  best-seller listesinden inmedi. 40 küsur kitap yazdım bunların hiçbiri 200 sayfadan aşağı değildir. Bunların 10 küsuru dünya dillerine çevrildi
Ö.İ: Peki size neden ıslahatçı diyorlar?
Y.N.Ö: Bu, bilim otoritelerinin bilim adına verdikleri bir karar. Boğaziçi Üniversitesi’nde Nilüfer Göle tarafından yönetilen tez hariç hakkımda yabancı dillerde yapılan tezlerin tümü gayrı müslimler tarafından yönetildi. Hiçbirini tanımıyorum , hiçbirinin yüzünü görmedim. O tezlerde deniyor ki, bu adam İslam dünyasında birkaç asırdır irdelenmemiş soruları irdeledi, gündeme getirdi. Tek başına bu konuda kitleleri uyardı ve başarılı oldu.
Ö.İ: Bunlardan bir-ikisini söyler misiniz?
Y.N.Ö: Bir-ikisini değil onlarcasını söyleyeyim, daha doğrusu başlığını vereyim.Benim ana eserim 700 küsur sayfadan oluşan, 40. baskısını yapmış “Kur’an’daki İslam” O kitap benim neleri irdelediğimin ana belgesidir. Ben orada şunları irdeledim: İlkeler kaynağı olarak Kur’an’ın, canlı model olarak da Hz. Muhammed’in din demediği şeylere din denmiş midir ve bunlar nelerdir? İşte benim temel sorum bu ve bu. Otuz yıl, bu temel  soruya cevap getirmek için çalıştım.
 Ö.İ: Dini asalaklarından arındırma çabası…
Y.N.Ö: Evet, bu soruya cevap bulmada Kur’an’daki İslam” yetmedi. Onun yayınından birkaç yıl sonra 600 küsur sayfalık “İslam Nasıl Yozlaştırıldı” kitabımı yazdım. Toplamı 2000 sayfaya yakın bu iki kitabın ilki 40, ikincisi 14 baskı yaptı.
Sözünü ettiğim temel soruya cevap aradığımda bulduklarım beni dehşete düşürdü ve tabii Türkiye’yi de dehşete düşürdü. Bu dehşete düşüş ilk gündeme geldiği zaman bana sadece dinci ekipler değil, Türkiye’nin aklı başında olması gereken Diyanet’i de karşı çıktı. Diyanet’in Tarabya’da  düzenlediği ve122 İlahiyatçının katıldığı “Güncel Dini Meseleler Şurası”nın deklarasyonunun gündemi benim “Kur’an’daki İslam” kitabımda ortaya koyduğum sorunlardan oluşuyordu . Hatta orada bazı İlahiyatçılar şaka yollu “Burada Kur’an’daki İslam’ın fihristini tartışmak için toplanmış bulunuyoruz” dediler. Nitekim deklarasyona bakarsanız 20’ye yakın mesele benim yıllarca “Bu, gerçek İslam’da böyledir, bunu yanlış söylediler” dediğimde bizzat Diyanet’in karşı çıktığı meselelerdir. Tarabya’da tümü benim savunduğum istikamette imza altına alınmıştır. Bunu tarih biliyor, bunu sokaktaki simitçiler biliyor. Gerçekten ben bunu sokakta duydum bir simitçi “Hocam Diyanet senin söylediklerine karşı çıkıyordu ama şimdi kabul ediyor. Biz akşam dinledik” dedi. Basit ve güncel bir örnek vereyim:
Gördüm ki, İslam Peygamberi’nin hayatı boyunca iki rekat kıldığı ve hiç ilave etmediği Cuma Namazı bizde millete 16 rekat kıldırılıyor. 15 dakika nerede, iki saat nerede. Şimdi bazı imamlar iki rekat kıldırıp gidiyormuş ama Diyanet, korkusundan daha o noktaya gelemedi. Ancak 4-6 rekata kadar düşürüldü. En azından 10 rekatlık bir ilaveyi kaldırdı. Bir başka örnek, Kur’an-ı Kerim diyor ki kadınların adeti bir hastalık halidir ve bu hastalık halinde erkeklere bir yasak getiriyor: “Bu haldeyken kadınlarınıza yaklaşmayın, onlardan cinsel anlamda yararlanmaya kalkmayın”diyor. Hz. Muhammed de kadınlara “Bu haldeyken namaz kılmayabilirsiniz, oruç tutmayabilirsiniz. Sonra kaza edersiniz” diyor. Hz. Peygamber Kur’an’a aykırı hareket edebilir mi? Eğer bir yerde bir şeyi Kur’an’a uymaz ama Pegamber’e isnat edilmiş görürsen onu hemen kaldırıp atacaksın.Yani bir söz Peygamber’e isnat ediliyor ama Kur’an’ uymuyorsa bu söze uyan adam dinden çıkar. Çünkü Kur’an  Peygamber’e “Bana tabi olmazsan peygamberliğin gider” diyor. Ben, sen nasıl Kur’an’a uymak zorundaysam Peygamber de uymak zorunda. Kur’an böyle istiyor.
Peygamberimiz tarafından uygulanan fıkıhta, adet halindeki kadınlara hastalık hükümleri uygulanıyor. Gelelim geleneksel ve kısmen uydurma İslam’a: Uydurma İslam bu hükümleri almış Yahudilik’teki kadına ait hükümlerle birleştirmiş. Ne demiş: Adet halindeki kadın namaz kılamaz, oruç tutamaz, Kur’an okuyamaz, hatta Kur’an’a dokunamaz, camiye giremez. Caminin ne kadar yakınından geçebilir? Kimisi demiş 60 adım yaklaşabilir, kimisi demiş 10 adım yaklaşabilir falan böyle tartışmalar olmuş. Diyanet’e “Bunlar İslam’da yok” dediğimiz zaman buna yıllarca karşı çıktı.
Bir konuda, Kur’an din adına erkeğe bir yasak getiriyor. Siz altı-yedi yasak getiriyorsunuz ve bu yasakların hepsi kadına yönelik. Hatta ne yapılmış biliyor musunuz? Erkeğe getirilen yasağı da delmişler, bütün mezhepler bu yasağı delmiş. “Efendim, adet halindeki kadınla cinsel temas ağır bir günah değildir. Bir adam böyle bir durumda iken kadınla temas ederse sadece sadaka vermesi gerekir” Alkol içen insanlara dahi,  ki Osmanlı Şeyhülislamları şarap dışındakilerin sarhoş etmeyecek kadar içilmesine cevaz vermişlerdir, sadakayla kurtulma imkanı getirmezken Kur’an’ın açıkça yasak ettiği bir şeyden sadaka vererek nasıl kurtulacaksınız?
Erkek lehine yasak delme bununla da kalmıyor. Birisi çıkıp diyor ki “Ne demek sadaka yahu?”  Hatta deniyor ki “Kadının adet kanı cinsi münasebeti yapıp bitirecek kadar bir süre kesilirse, o sürede yapılan iş günah olmaz”. İslam Nasıl Yozlaştırıldı” adlı kitabımda hangi mezhep bu konuda nasıl fetvalar vermiş hepsi var. En son bir tanesi: “Adet halinde cinsel ilişkiyi bu kadar yozlaştırmayın, isteyen, sembolik olarak yarım dirhemlik bir sadaka versin, rahat rahat işini bitirsin” diyor.
Hesaplarına gelince, en kesin Kur’an emirlerini bile işte böyle tarumar edebilmişlerdir.
 Ö.İ: Biyografinizde, dünyanın her yanında İslam düşüncesi, insan ve insan hakları konularında konferanslar verdiğiniz yazıyor. Ben kendi bilgi dağarım içinde, günümüzde, birçok İslam düşünce türünün hareket halinde olduğunu görüyorum. Burada söz konusu olan “Yaşar Nuri Öztürk’e göre İslam düşüncesi mi?”
Y.N.Ö: İslam’ın ne olduğunu anlamak lazım. İslam’ı bir kampın, bir ideolojinin ismi olarak anlamak yanlıştır. Açık söylemek gerekir: İslam sadece bir dinin ismi bile değildir. İslam tüm peygamberli dinlerin ortak adıdır. Esasında İslam bir tavrın adıdır. O tavır, Yaratıcı’ya ve yaratıcının kanunlarına teslimiyettir. İslam, barış ve esenlik için Allah’a teslimiyettir. Esasında Tevhid’in formül cümlesi olan Kelime-i Tevhid’e bakarsanız  İslam’ı tam şekliyle şöyle tanımlamak lazım “İslam, insanın, yaratıcısı dışında hiçbir şeye teslim olmamasıdır.”  İslam diyor ki kaderinizi, geleceğiniz iki şey tayin eder:  Cenab-ı Hakk’ın varlığa koyduğu değişmez kanunlar ve sizin elinizin emeği yani sizin ürettiğiniz. Bunun dışında insanın  kaderini hiçbir şey bağlayamaz. İnsanı hiçbir şeyin güdümüne veremezsiniz ve insan üzerinde hiçbir hegemonya kuramazsınız.
Ö.İ: Müthiş bir özgürlük bu. Varoluşcu bir özgürlük!
Y.N.Ö: Kesinlikle. Buradan hareketle Yunus Suresi 100. ayette diyor ki “Aklınızı işletin, işletmezseniz üzerinize pislik yağar” İkinci olarak,  Bakara Suresi 104. ayette  “Sürüye dönüşerek herhangi bir kişiye bize çoban ol demeyin, raiyye olmayın” diyor. Kur’an böyle diyor. Şimdi dönün öbür tarafa bakın: İslamın en büyük imparatorluğu Osmanlı’da toplumun adıraiyye’dir. Yani sürü. Başka bir şey daha söylüyor Kur’an: “Yönetimleriniz karşılıklı danışma, fikir teatisi ve kontrole tabi olacak” Bunun adı Kur’an’da şuradır.
Ö.İ: Şura, konsey demek.
Y.N.Ö: Daha çok, meşveret konsey anlamına geliyor. Meşveret de şura kökünden. Şurayönetilenlerle yönetenlerin birbirini denetlemesidir. Yönetenlere vekalet verirsiniz, bu vekalete dayanarak sizi yönetirler ve kanun çıkarırlar. Allah adına kanun çıkaramazsınız, yaptığınız icraatları Allah’a ve Resulü’ne isnat edemezsiniz. Kur’an insana hakimiyet yetkisi veriyor. Kozmik ve ontolojik anlamda hakimiyet Allah’ındır. Ama yönetim erki, siyasi erk insandadır. Maliki Fakıh’ı Karafi (ölm.1285), bundan yaklaşık dokuz asır önce yeryüzündeki insana yönetme yetkisinin verildiğinden, Allah’ın yeryüzündeki hakimiyetinin evrensel ilkelerden ibaret olduğunu söylemiştir. Tetkiklerime göre, hukuk tarihinde “kuvvetler ayrılığı ilkesi”ni ilk keşfeden ve sistematik bir biçimde ifadeye koyan da Karafı’dir. Yani Montesquieu’dan asırlar önce yapmıştır bu işi. Batılı bundan söz etmez. Bizimkiler niye söz etmezler? Ya bilmezler, yahut da siyasal sömürüye katkı sağlamadığı için umursamazlar.
Bakın, bizim Cumhuriyet’i kuran irademiz meclisin alnına “Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir”yazdığı zaman İslam’ın bu gerçeğinden yola çıkılıyor. Ama senelerce bunu dinden çıkmak olarak gördüler. Ve öyle gördükleri için de bu ülke insanına çok büyük kötülükler yaptılar. Şimdi ne oldu? Bunları ilk söyleyenleri bile sollamaya başladılar. Peki, o ilk söyleyenlere yaptıkları zulümlerin günahını kim ödeyecek? Buna cevap veren yok!
Ö.İ: Kimileri de hala arabasının arkasına “Hakimiyet Allah’ındır” yazıyor.
Y.N.Ö: Evet hala öyle sıyırmışlar var. Sanki ontolojik-külli anlamda “Hakimiyet Allah’ın” demek, siyasal-hukuksal anlamda “Hakimiyet milletindir” demeye aykırı…Bunlar birbirine aykırı değil. Ama Siyasal İslamcılar o Meclis’i tahrip, Cumhuriyet’i taciz etmek ve ülkeyi Afganistanlaştırmak için bu hezeyanı din adına sattılar. Halbuki işin aslı şu: Ontolojik anlamda hakimiyet Allah’ındır. Tamam da bizim bahsettiğimiz yeryüzündeki yönetimdir ve Kur’an bu yetkiyi insana veriyor. Kur’an’ın şura ve bey’at (sosyal mukavele) ilkelerini getirmesi, bir devlet şeklinden söz etmemesi bunun içindir.
Gelelim sizin İslam Düşüncesi deyiminize: İslam düşüncesi demek Kur’an’ın gönderdiği adresleri de kullanarak insanı aydınlatacak ve yüceltecek fikir üretmektir. İslam düşüncesinin esası budur. Kur’an bizi hangi adreslere gönderiyor? Varlık kanunları, akıl, bilim, evrensel insanlık değerleri, bir de kendisi. Tefekkür, bu beş adresi kullanarak fikir üretme uğraşıdır. İslam tefekkürünün esası budur.
Ö.İ: “Kur’an’daki İslam” ne demek? Doğru anlıyorsam, siz Kur’an’ı doğru okuyup anlamayı savunuyorsunuz. Türkiye’deki Müslümanlar Kur’an’da olmayan bir İslam’ı mı yaşıyorlar? Ne zamandan bu yana?
 Y.N.Ö:  Bütün İslam dünyası Kur’an’da olmayan bir İslam’ı yaşıyor. Türkiye en iyisidir. Atatürk sayesinde Türkiye, Kur’an’daki İslam’a en çok yaklaşan ülke olmuştur. Şimdi geri geri gidiyoruz. Kur’an’daki İslam ne diyor? “Kur’an’ın dışında İslam olmaz” diyor. Bir diğer mana, “Ey Müslümanlar gelin dininizdeki gerçeği bu kitaptan öğrenin.” demektir.
Kur’an’ın dışında olanlar İslam değildir demek bu. Onların İslam’ın yorumları olur, ama İslam olmaz.
Evrensel bir dinin elbette ki onlarca, hatta yüzlerce yorumu olacak. Bunu bizzat Kur’an istiyor. Ama o yorumların tümü “yorum” olacak, hiçbiri İslam olmayacak. İslam sadece Kur’an olacak. Değişik coğrafyalarda ve zamanlarda evrensel mesajı yaşamak için yorum kaçınılmazdır. Ama bu yorumların herhangi birini “İslam” olarak damgalarsanız, bir süre sonra İslam diye bir şey kalmaz.
Ö.İ: Gelenek ya da anane sözcüklerinin Türkçe’de felsefi ve düşünsel yanı yok gibi, daha çok pratiğe, gündelik hayat uygulamalarına ait töreyi de içeren sözcükler… Ama iş Fransızca’ya gelince “tradition”un anlamı Arapça “sunna”nın yani “sünnet”in karşılığı… Frankfurter Allgemeine Zietung yazarı Alexadra Kemmerer “Öztürk’e göre, tüm İslam gelenekleri, Kur’an’ın ışığında yeniden gözden geçirilmelidir… Sadece geleneklerle yürütülen bir dini İslam olarak algılamamak gerekir. Bu tarz bir yaklaşım tüm Müslümanlar’a zarar verir” diyor. Sanırım burada sözü edilen gelenek “Sünnet”i içermemekte…
Y.N.Ö: Batılılara bunu anlatmakta epey zorlanıyoruz. Peygamberimizden sonra oluşan geleneğin İslam olarak anılamayacağını onlara anlatmakta zorlanıyorum. Onlar tüm dinsel geleneği dinle eşitliyorlar. Ama İslam’ın farkını anlatmada epey yol aldık. Şimdi artık, “Peygamber devri ve Peygamber sonrası dönem” ayrımını daha iyi kavrıyorlar. Hatta, ünlü Alman gazetesi “Die Zeit”“İslam ve Demokrasi” konusunda bana yazdırdığı ve bir sayfa olarak yayınladığı makalemin başlığını “Peygamber’den sonraki Zaman” olarak atmıştı.
Sünnet’in genel manası her türlü örfü ifade eder. Milletlerin, bölgelerin, kentlerin sünnetleri yani örfleri şeklinde kullanılır. Bir de özel terminolojideki anlamı var. Peygamberimiz’in günlük hayattaki tavrı tarzı demektir.
Ö.İ: Ben bu anlamda düşündüğüm için “içermemektedir” dedim.
Y.N.Ö: Bu anlamda Peygamberimiz’in sünnetini dinden dışlamamız mümkün değildir. Hiçbirimizin buna teşebbüsü ve niyeti olmaz. Yalnız bir gerçek daha var: Tarih boyunca binlerce yalan, söz veya fiil Peygamberimiz’e isnat edilmiştir. Şimdi biz bir yandan peygamberimize özgü , peygamberimizin hakikaten uygulamalarını veya ağzından çıkan sözleri korumak isterken, bir yandan da ona isnat edilmiş yalanları dinden dışlamak zorundayız. Nasıl yapacağız? Benim önerim burada Kur’an’ı hakem yapmak. Dolayısıyla burada sünneti kucaklamak veya sünneti dışlamak tabirlerini dikkatle tahlil etmek lazım, kullananın bundan hangisini kastettiğini anlamak lazım.
Ö.İ: Zaten ben de bu amaçla sordum.
Y.N.Ö: Acele hüküm verirseniz yanılırsınız. Biz, peygamberimize isnat edilmiş yalanlarla, İslam toplumlarının örfleri manasındaki sünnete dinsel açıdan itibar etmiyoruz; hatta onları dışlıyoruz. Hatta ben daha ağır konuşuyorum, “Bunların canı cehenneme!” diyorum, bunlar dinin başına beladır. Kullandığım tabirlerden biri de İmam-ı Azam’ın tabiridir, ben bu konuda onun bir çömezi sayılırım. Şöyle düşünüyor İmam-ı Azam: “Peygamberimizin ağzından çıkmış bir söz ya da uyguladığı bir fiil başımın üzerinedir. Ona isnat edilmiş ama onun olduğu kesinleşmemiş bir söze gelince, o nereye giderse gitsin bizim onunla işimiz yok.”
Peki, bunun altından nasıl kalkacağız? Adam başına “Resulüllah dedi ki” yi koyuyor, arkasını dolduruyor. Bir okuyorsunuz Kur’an’a tamamen aykırı. Bu sözleri alt alta koyup bir din oluşturduğunuzda bir bakıyorsunuz ki o din Kur’an’ın getirdiği dine tamamen zıt. Peygamberimiz Allah’a aykırı, ona rakip bir din mi kurdu? Hz. Muhammed Kur’an’a aykırı bir şey söyler mi?
Gerçek şu ki, Hz Peygamber’e isnat edilen sözlerin içinde binlerce yalan var. Hz. Muhammed değil 63, 163 yıl yaşasa ve 24 saat durmadan konuşsa bu kadar sözü söylemesi mümkün değil. Bunları kabul etmeniz mümkün değil. 63 yıl yaşamış bir peygamberin hiç konuşmadığını söylemek de mümkün değil. O halde  bize yakışan ona isnat edilen sözlerin yalanlarını ayıklayıp gerçeklerini tutmaktır. Bunu kim yapacak? Bunu Kur’an yapacak. Bütün tarihsel denetimleri, bilimsel yöntemleri ve literatürü kullandıktan sonra en son kalan malzemeyi son olarak Kur’an’a onaylatacaksınız. Ondan onay alanlar başımız üzerine. Onay almayanlar dinin dışına…
Ö.İ: Siz Kur’an’a dönüşü savunuyorsunuz. Kur’an’a bilet alıp gidilemeyeceğine göre “dil ve diller”, “lisan ve lisanlar” aracılığıyla gideceğiz. Burada iki sorun çıkıyor ortaya, Kur’an Arapçası ile günümüz Araplar’ının kullandığı Arapçalar arasında büyük farklar var. Klasik Arapça, Latince, eski Grekçe gibi bir dil. Sıradan bir Arap Kur’an’ı anlayamaz… Demek ki Kur’an’ın günümüz Arapçalarına da çevrilmesi gerekiyor. Biz Türkçe için Araplar’a göre daha şanslıyız. Çünkü Klasik Kur’an Arapçası ile edebi Türkçe’yi iyi bilen bir din alimi, bizim için gerekli olan çalışmayı yapabilir.
Y.N.Ö: Aynen katılıyorum. Biz zannederiz ki Arap kentlerinde sokaklarda dolaşan Araplar Kur’an’ı anlar. Kur’an’daki Arapça yani Fasih Arapça bugün büyük ölçüde ölü dil haline gelmiştir.Ancak uzmanları bilir. Biz ilahiyatçılar, Arap ülkelerinde Fasih Arapça konuşabileceğimiz adam ararız. Böyle adamları ancak üniversitelerde ya da kültürlü insanların bulunduğu yerlerde buluyoruz. Bizzat Kur’an’ın dilini dil yapmış Arap kitleleri bile Kur’an’ı bir biçimde tercüme ederek anlıyorlar.
Kur’an tercüme edilemez ya böyle anlarsın ya da anlamazsın gibi bir dayatmayı getirip bizim insanımızın karşısına dikmek bize çok pahalıya patlamıştır. Az önce İslam’ı gerileten sebepleri konuştuk ancak bunların hepsi bir yerde ikincildir. Esas sebep Emeviler’in İslam’a yaptıkları kötülüktür. Peygamberin ailesini katlettikten sonra  İslam’ı kendi siyasal çıkarlarına uygun bir ideolojiye dönüştürmek için İslam dininin manifestosunu tahrip ettiler. O manifestonun içine ideolojileştirilmiş bir siyaset dinini soktular. Bu konuda iki yazım var. Birisinin başlığı “Selefi değil Emevi”. Hani diyorlar ya terörizmin kaynağı Selefilik’tir. Bu tamamen bilim dışı. Bin Ladin’in itikatta Selefi mezhebine bağlı olması bu tartışmaları yaratıyor ama anlamsız. Selefilik inançla ilgili bir mezheptir Bin Ladin’in Selefilik’le alakası yok. Üstelik Taliban da Selefi değil, Hanefi. Hanefilerin itikadi mezhepleri Selefilik değil; Matüridilik veya Eş’arilik. Peki, Taliban’ı neye mal edeceksiniz? Ya da İstanbul’da patlayan bombaları nereye mal edeceksiniz. Bunlar saçmalık.
Ö.İ Şimdiye kadar sizden başka Emevi olgusuna değinen duymadım.
Y.N.Ö: İslam’ın omurgasının tahribi Emeviler’den başlar. Bugünkü Siyasal İslam’ın esas prototipi ve ruhsal ecdadı da  Emeviler’dir. Oraya gitmeden bu işi çözmek mümkün değil. Oraya gideceksiniz ki ideolojileşmiş Arap dininin akıttığı zehirleri göresiniz ve temizleyesiniz. O temizlenmeden Bin Ladin’in, Taliban sorununun altından kalkmak mümkün değil.
Gelelim diğer tarafa: Kur’an’a gitmenin metro biletiyle olmayacağı malum. Kur’an’a öncelikle. Burada nizaket arz eden, büyük kitledir. Bilim adamları zaten orijinal dilde okuyor. Kitleye gelince o, Kur’an’ın vahyedildiği zamanın Arapçası’nı bilen otoritelerin tercüme ettikleri şekliyle Kur’an okuyacak. Bunun aksi zulüm ve aldatma. Bizim halkımıza asırlarca şunu söylediler: Siz, Kur’an’ın kelimelerini Arapça telaffuz ederseniz sevap alırsınız, Kur’an okumak budur. Sakın tercümesini okumayın sevap alamazsınız. İkisi de yalan. Mesele sevap almaksa iki türlü okuyan da sevap alır. Ama iş sevap almakla bitmiyor.
Kur’an tedebbür (anlayarak ve düşünerek okumak) emrediyor; birileri telaffuz istiyor. Kur’an gibi binlerce ayetinde “beni okumak beni anlamak demektir” diyen bir kitaba siz “Ben seni anlamadan okuyacağım ve sen bana sevap vereceksin” diyeceksiniz. Yani bizim insanımız ne dediğini anlayarak Türkçe okuduğu zaman sevap alamıyor, ne dediğini anlamadan papağan gibi telaffuz ederek okuduğunda sevap alıyor. Ne dediğini anlamadan okuyanlar sevap alsın, ona karşı değiliz ama en azından bırakın ne dediğini anlayarak okuyanlar da sevap kazansın. Onu neden engelliyorsunuz.
Ö.İ: Dinlerin dünyaya huzur sağlayacağı dönem ne zaman gelecek? Hıristiyanlık’ta mezhep kavgaları bitti gibi görünüyor. Yahudilik de kendi içinde huzurlu gibi. Buna karşın bu iki dinin bizzat İslam’la olmasa bile Müslüman ülkelerle savaşı sürüyor. Sorun ne? Savaş Roma ile Mekke arasında mı?
Y.N.Ö: Dinlerin dünyaya huzur sağlayacağı dönem hiç gelmeyecek. O huzur, Tanrı’nın iradesinde var, ama insanoğlu onu yeryüzüne asla indirmedi. Din sınıfı olduğu sürece de inmez. Hıristiyanlık’ta mezhep kavgası bitmedi diyorsunuz. Mezhebe gerek yok; Hıristiyanlık dini bitti. Bu, AKP Hükümeti’nin ekonomi düzeldi çünkü enflasyon düştü demesine benziyor. Enflasyon hayat durduğu için düştü. Enflasyon bir manada tansiyondur. Hayat durunca tansiyon da duruyor. Gelelim diğer tarafa, Hıristiyanlık bir nostalji, romantik hatıralardan ibaret hale geldi. İlahi oku, mum yak, bitti. O din değil, eğlence. Ona da kaç kişi gidiyor o da ayrı mesele.
Ö.İ: Zaten “Pratikan” mısınız diye soruyorlar.
Y.N.Ö: Batı ülkelerindeki muhteşem ekonomi ve refahın getirdiği tatmin ve refahı yok farz edin bakalım oradaki din kavgası ne oluyor. Ülkelerde fert başına düşen milli geliri 30 bin dolardan 20’ye indiğinde din kavga sebebi olmaya başlar. 10 bin dolara indirdiğinizde bu belirginleşir, 2-3 bin dolara indirdiğinizde ahiret tüccarları ortaya çıkar ve kan dökülmeye başlanır. Çünkü insanın açıkta kalan taraflarını kapatmak üzere din kullanılmaya başlanır. Kur’an “Ey iman edenler dikkat edin sizi Allah ile aldatmasınlar” diyor, benim çıkmak üzere olan yeni kitabımın adı da “Allah ile Aldatmak”.
İnsanımıza yapılan en büyük kötülüklerin arkasında Allah ile Aldatma zulmü var.
Bu tabiri Kur’an dışında hiçbir kitapta görmedim. Bunu düşünerek Türkiye’nin son 30 yılına bir daha bakın. Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra insanlığın durumuna bakın. İnsanlık Toynbee’nin 1940’lı yıllarda söylediği yere geldi.  Yeniden büyük dinlerden mutluluk reçeteleri isteniyor. Aynı yıllarda Fransız Malraux’da aynı şeyi söylüyordu. Berlin Duvarı yıkılınca bu kehanetlerin çıktığını gördük. Yalnız iki ihtimal vardı: Ya tekrar din bezirganlığı, engizisyon Allah adına insanlara zulüm yapacak ya da insanlık geçirdiği  acı tecrübelerden ders alarak artık dini ve Allah’ı insanları dövüştürme aracı olarak kullanmayacak.
Maalesef birincisi oldu. “Bakara 213 Mucizesi” adlı yazımda Bakara Suresi’nin 213. ayetinden bahsettim. Orada şuna vurgu yapılıyor: İnsanlığın kavgalarının çekişmelerinin arkasında dini temsil edenlerin kötülükleri ve azgınlıkları vardır.  Tevbe Suresi ise “Bu din adına ortaya çıkanlar, insanların mallarını, mülklerini tıka-basa yerler de toplumları Allah’a götüreceğiz diye diye Allah’tan uzaklaştırırlar. “ diyor.
Bana göre, yüzyıllardan beri, en azından Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” adlı eserinin yayınından beri, Roma ile Mekke mücadele ediyor. Hıristiyanlar savaştırılıyor ve Müslümanlar kaybediyor. Tarihin en büyük Haçlı Savaşları’nın yaşandığı kanısını taşıyorum. Ne yazık ki, bu kanımı terk etmemi sağlayacak bir gelişmeye tanık olamıyorum.
Ö.İ: Bunun benzeri bir mücadele de Türkiye’de var. Türkiye İslamcılığı’nın Türkiye Cumhuriyeti ile kavgalı olduğu görülüyor. Bence bu kavga bitmeden, Türkiye İslamcılığı Cumhuriyet’i kabul etmeden Türkiye’ye huzur gelmeyecek. Siz ne düşünüyorsunuz?
 Y.N.Ö: Görüşünüze bütün ruhumla katılıyorum. Bugün dünyada adı konmamış şekilde sürüp giden Haçlı Seferleri var. Ne yazık ki, Türkiye’deki savaşta İslamcılar Haçlılar’ın yanında yer alıyor.
Yürüyüp giden Haçlı Savaşları’nın İslam adına en güçlü sesi bu yüzyılda Atatürk’tür. Bunu inkar edenler tarihin bütün hakikatlerine küfretmiş, Çanakkale’yi inkar etmiş olurlar. ÖrneğinMehmet Akif’in, “Çanakkale’de savaşan erlerin kanı tevhidi kurtarıyor, onların yüceliği, Hz. Muhammed’le Bedir harbinde savaşan sahabılerden geri değildir” anlamındaki dizelerini unutmamak gerekir.
Modern Haçlı Savaşları’nın kurmayları, ki onlar AB’nin kurmaylarıdır aynı zamanda, bize Atatürk’ten vazgeçmeyi dayatıyorlar. Müslüman vicdanlar bunun üzerine düşünüyorlar mı? Bugün yürüyüp gitmekte olan Haçlı Savaşları’nda İslam’ın başının dikliğini, yüzünün aklığını, insanlık kervanının önüne geçme beceri ve onurunu Mustafa Kemal’in düşünceleri ve uygulamaları temsil ediyor. Mazlum milletlere karşı İslam dünyasının ayağa kalkışında örnek ve öncü Atatürk’tür denmiştir ama gereken yapılmıyor. Batı Mustafa Kemal’e çok büyük bir kin duymakta, onu asla affetmemektedir. Onunla İslam dünyasının arasını açmak için akıl almaz bir gayret harcadı ve sanıyorum istediği sonucu aldı.
Batı, Atatürk’ün elinde vücut verdiği reçetenin İslam dünyasının ayağa kalkış reçetesi olduğunu biliyor. Mustafa  Kemal’i Batı tanıyor, biz değil. Tanıyor ama sevmiyor, düşman biliyor. Pakistan’daMuhammet İkbal teori olarak Müslümanlar’a yol gösterirken M. Kemal onun söylediklerinin uygulamasını yapıyordu Anadolu’da…
Atatürk’ten rahatsızlığın nedeni açık. Siyasal İslamcılar Atatürk’e saldırırken Oostlander “Mustafa Kemal’den vazgeçin” diyor. Şimdi söyler misiniz bana Türkiye’deki Siyasal İslamcılar bu Haçlı Savaşı’nda kimin yanında yer alıyorlar? Bu soruya cevap vermeleri gerekiyor.
Ö.İ: Hatırlarsınız, İslam’da reform olması için İslam’da da kilise benzeri bir hiyerarşik yapı olması gerektiğini, bugünkü yapısıyla İslam’da reformun imkansız olduğunu yazmıştım. Sonra şunu düşündüm: Dinde reform demek yeni bir mezhep kurmak demek. Örneğin Luther ile Calvin reform yaptılar ama ana gövde bu reformu kabul etmediği için reformları mezhebe dönüştü…
Y.N.Ö: Bugün Batı’nın kaderine egemen  olan Luther’in yaptığı. Katoliklik Papa’nın koyu inadı devam etseydi Avrupa bugüne gelemezdi. Bizde de böyle olacaktır maalesef. Aradan yaklaşık yedi yüzyıl geçmesine rağmen Müslümanlar bundan ders alamıyor. İslam’ın Peygamberi’nin yeniden yapılanmayı bir anlamda reformu öğütlemesine rağmen Müslüman camia bir yenileşmeye yönelenlere sataşıyor. Kendi peygamberini değil de Katolik dünyanın Ortaçağ’daki tavrını esas alıyor.
Müslüman camiada, Papalığa benzer bir otorite kurum yok.  Kur’an bundan nefret ediyor. Bizim, dinde son sözü söyleyen bir kurumumuz yok. Örneğin Diyanet’in söylediği bir şeye ben karşı çıkabiliyorum. Karşı çıkmayı bırakın, bizim uyarılarımız üzerine  söyledikleri sözü geri alabiliyorlar. İslam; din adamı diye bir değer ve otorite kabul etmiyor, bilim ve bilim adamı diye bir otorite kabul ediyor. Kur’an raiyye bir toplum istemiyor. Gerçek bir Müslüman; ilk emri “Oku!” olan kitabı okur ve kendi özgür iradeleriyle hareket eder. İslam’ın tartışmasız din tanımı şudur: “Din, ilahi bir kurumdur ki akıl sahiplerini kendi özgür iradesiyle iyiye ve güzele götürür”. Bu bin küsur yıllık ortak din tanımıdır. Böyle bir din kuruma, konsile karşıdır. Resmi mabet yok. Cami resmi mabet değildir. Bir toplanma yeridir ve tüm toplantı yerleri gibi orada namaz da kılınır. Resmi mabet kabul etmiyor. Bütün yeryüzü mabettir diyor. İbadeti kotaracak bir görevli adam kabul etmiyor. Bu ibadeti para karşılığı yönetecek bir adamın öncülüğünde yapılacak bir ibadeti geçersiz sayıyor. Hele bunun parasını ibadete katılmayanlar ödüyorsa bunu zulüm sayıyor.
Ö.İ: Kur’an dili olan klasik Arapça’yı günümüzde Araplar’ın anlayamayacağını söylediniz. Böylece  Kur’an Arapçası günlük hayatta da kullanılamıyor değil mi?
 Y.N.Ö: Çok seçkin bir avuç kültürlü elit hariç, kimse kullanamıyor. Hatta, birçoğu anlayamıyor.
 Ö.İ: Şimdi Türkiye’ye getiriyorum sorumu. İmam-Hatip okullarında ve İlahiyat Fakülteleri’nde öğretilen Arapça ile İslam’ı öğrenmek ve öğretmek mümkün mü? Bence mümkün değil! O zaman Türkçe’ye daha çok ağırlık vermek gerekmez mi?
Y.N.Ö: Bugünkü şekliyle o Arapça ile pazardan alışveriş bile yapamazsınız. Ben 20 küsur yıl İlahiyat Fakültesi’nde hocalık yaptım. Master ve doktora dersleri içinde Tasavvuf Tarihi metinleri vardır ve yabancı dilde okutulması gerekir. Hiçbir zaman bunları Arapça’ya da başka bir dilde okutamadım. Çoğu yıl Arapça yerine Osmanlıca metin okuttum, fakat onu bile bilmiyorlar. Halbuki benim dönemimdeki İmam-Hatip okullarında bu dilleri öğrenciler okur, anlardı. Siyasal İslam bu okullara musallat olduktan sonra bunlar dibe vurdu. 28 Şubat bu okulları kapattı diyorlar ya, yanlış. Bu okulları yok eden, 70’li yıllarda zuhur eden Siyasal İslam’dır.
 Ö.İ: Demek ki şu anda İmam Hatipler’de üst düzeyde Arapça öğretilmesi gerekiyor.
Y.N.Ö: Bütün vicdanımla söylüyorum. Bu okullara üniversitelerin kapısını açarsanız, bu okulların Arapça ile eğitim yapma olanağını engellersiniz. Bu okulları Arapça ile eğitim yapacak duruma getirmeliyiz ki bu insanlar İslam’ı kaynağından öğrenip halkı aydınlatsınlar. Çocuğunu oraya gönderenler çocukları din öğrenecek sanıyor. Bu okulları bu hale getirirlerse bu çocuklara dini kim öğretecek?  İmam-Hatip’ten mezun olan adam namaz kıldırmakta acze düşüyorsa, İlahiyat’ta yüksek lisans öğrencisi iki sayfa Arapça metni okuyamayacak durumdaysa, ki yüzde 80’i böyle, kapatın bu okulları, herkes normal liseye gitsin oradan da üniversiteye. Bu branşta nitelikli adama ihtiyacımız var diyorsanız bu yaptığınız yanlıştır. Bunların çoğu Kur’an metnini düzgün okuyamıyor. Bu ülkede Alman, Avusturya, Fransız vs. Liseleri var. Galatasaray’dan mezun olmuş bir çocuğun Hügo’yu okuyup okuyup anlamadığını düşünebiliyor musunuz? İlahiyat öğrencileri arasında Gazali’nin İhya’sını  okuyup anlayanlar çok azdır.
Ö.İ: Gerçekten samimiyetle  ben bu okulların örnek okul olmasını istiyorum. Bu hem Türkiye’nin hem de dünyanın menfaatinedir.
Y.N.Ö: Hepimizin hasreti o.
Ö.İ: Fevkalade Arapça bilen, kaynakları okuyup anlayan, kendi düşüncelerini Türkçe en üst edebi dille ifade eden bir mezun yetiştirilmesini arzu ediyorum. İslam’ın içinde kaybolmuş bir Türk kimliği…Osmanlı İmparatorluğu’nun ümmet ve millet anlayışı içinde 1920’lere kadar sürdü. “Türk” sıfatı ilk kez 17 Şubat 1919’da Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında kullanıldı. Cumhuriyet kullanışından itibaren etnik olmayan, dine dayanmayan Anayasal Türk kimliğini öne çıkardı. Etnik olmayan Türklüğün “Türk”ü ile “Cumhuriyet” et ile tırnak gibi… İktidardaki AKP’nin bu kimlikle de başı hoş değil, milletçi ve ümmetçi bir anlayışın egemen olmasını istiyor…
Y.N.Ö: Ben Türk dendiğinde et ve kan değerlerini anlamam. Bu ülkenin değerlerini koruyan, savunan, benimseyen ve nimetlerimizin, imkanlarımızın bu ülkenin çocukları tarafından paylaşılmasını isteyen düşünceyi anlarım. Bence milliyetçilik de budur. Et ve kan meselesi değildir
Ö.İ:  Cumhuriyet hiçbir zaman öyle anlamadı zaten…
 Y.N.Ö: Ben de bunu demek istiyorum.Avrupa ve Amerika bize sürekli ulusalcı olmayın, şovenist olmayın diyor. Ulusalcılıkla şovenizmin ne alakası var. Bize küreselci olun derken kendileri ulusalcılığın alasını yapıyorlar. Dünyada hangi hadise zuhur ederse etsin, iş,  Beyaz Saray’ın bahçesindeki sözcülerin “Bu olay Amerika’nın ulusal çıkarına aykırı değildir veya aykırıdır” demeleriyle bitiyor. Küresellik süper odakların bizim gibi ülkelerin zengin olanaklarını sömürmek için dayattıkları büyülü sözlerdir. Chirac ve Schröder bir araya geldiğinde yayınladıkları ortak deklarasyonda kendi ulusal çıkarlarını koruyacaklarını ifade etmediler mi? Amerika ulusalcı değil mi? Nazi Almanyası’ndaki milliyetçilik kalmadı zaten. Atatürk milliyetçiliğinin böyle bir manası var mı? Ben ulusalcılık yapacağım diyerek Kürt’ü kendimden saymayacaksam canı cehenneme o ulusalcılığın. Ondan bu ülkeye hayır gelmez.
Ö.İ: Cumhuriyet zaten böyle bir şey dememeye özen gösterdi.
 Y.N.Ö: İslamcılar bu gerçeği geçici hesaplar uğruna feda ediyorlar. Siz İslamcılar’ın, Recep Tayyip Erdoğan da dahil, Türk ya da Türklük’le ilgili bir şey söylediğini duyamazsınız. Türkiyeli derler. Böyle kaypak, böyle omurgasız bir tabir olabilir mi? Antalya’ya yerleşmiş Almanlar Türk mü? Ama bu ülkenin nimetleri dendiği zaman Şırnak’taki, Antalya’daki, Trabzon’daki çocuklar Türk’tür. Ulusalcılık ise, o çocukların bu ülkedeki nimetlerden öncelikle ve dibine kadar yararlanmasıdır. Bush’un dizlerinin dibine oturup Cargill şirketinin çıkarları için verdiği direktifleri hulus ile dinleyip geri gelmek hüner değildir.
Ve tabii, ABD ajanlarının himayesinde yan gelip yatarak Türkiye’ye fırça atmak veya tehdit savurmak da hüner değildir. Ve yine, yakaya rozet takarak Atatürk nutukları atmak da hüner değildir.
Atatürk’ün çilesini kavramak ve yaşamak gerekir. Var mı bunu yapacak Atatürkçü?
Batı Atatürk’ü anlıyor, çıkarlarına karşı olduğu için sevmiyor. Biz sevdiğimizi söylüyoruz, ama anlamıyoruz. Batı, bizi yanına almayı Atatürk’ü dışlamaya bağlıyor ve Siyasal İslamcılar da bu oyuna ayakları ve elleriyle birlikte düşüyorlar.
Ö.İ: Çocukluğumdan bu yana merak etmişimdir. “Kur’an’da yeri var!” denir. Penisilin bulunur “Kur’an’da yeri var!” denir. Uzaya gidilir aynı şeyler söylenir. Ama genellikle bütün bilimsel bulguları yapanlar Müslüman olmayanlar. Bu çelişki mi yoksa boş teselli mi? İsmi gerekmez bir tıp profesörü hanım “Türk-İslam tıp alimlerinin yüzyıllar önce söyledikleri, günümüz uygulamalarıyla birebir aynıdır. Batılılar bizim tıp alimlerinin eserlerini ana kaynak olarak okutuyor”diyor. Bir İslamcı gazete de bu sözleri “Tıpta acı gerçek!” diye manşet yapıyor.
YNÖ. Bu psikolojik bir hadise. Bu geri kalmış, yenik düşmüş, istediği yere gelememişlerin tesellisidir. Evet, bir zamanlar tıp fakültelerinde İbn-i Sina’nın kitapları okutuluyordu. Tamam ama bunu tekrarlayıp durmanın bugün bize hiçbir faydası yok. Onlar keşfediyor, icat ediyor, buluyor, başarıyor, biz de kendimize mal ediyoruz. Kur’an  zaten bir laboratuar kitabı değil, ahlak ve iman kitabıdır. Ama Kur’an Tanrı’nın kudretini bize tanıtırken bazı bilimsel gerçekleri  de kulağımıza fısıldar. Örneğin rüzgarların dölleyiciliğinden, parmak izinden, Cebelitarık’ta tuzlu ve tatlı suyun birbirine karışmamasından bahseder. Kur’an’ın derdi fizik veya kimya dersi vermek değil. Bunlar Allah’ın gücünü göstermek, insanların ufkunu açmak için bildirilmiş.
Bugünkü insanlığın kullandığı tuvalet kağıdından otomobile, uçağa kadar hiçbir şeyde imzası olmayan bir kitlenin bunlar bizim kitabımızda var demesinin tuluat oyunundan ne farkı var. Siz Kur’an’ın size açtığı ufukların tümünü kararttınız. Bugünkü Türkiye’de, İslam adına konuşan Prof. unvanlı adamlar İslami akıldan söz ediyorlar. Gazali’nin açtığı yıkım çığırının sonuçları bunlar. Ne demek “İslamı akıl”. Ne çirkin, ne ayıp bir tabir. Bana akla sıfat bulan bir tane ayet gösterin. Bir zamanlar “Bilimin İslamileştirilmesi” gibi ahmakça bir hezeyan dolaşıyordu. İranlı Hüseyin Nasr’a savundurdular bu düşünceyi, ardından Almanya bunu aldı, gizli servisi aracılığıyla İslamcı odaklara şırınga etti. Bu güzel bir şey olsaydı Batı bilimini İslamileştirirdi. Ancak bilimin kullanımının İslamileştirilmesi olabilir. O da herkes için geçerli etik bir meseledir. Bilimin üretimiyle hiçbir ilgisi olamaz.
Akla dokuz asırdır pranga vuranlar bugün aklın İslamileştirilmesi’nden bahsediyorlar. Bu, aklı kullanmayalım demektir ama bunu söyleyemiyorlar, çünkü bu çağda abes kaçıyor. “İslam’a Göre Aklın Sınırları”diye kitap yazıyorlar. Kur’an’ın hangi ayetinde aklın sınırlarından bahsediliyor. İslamcılar’ın akılla dertleri nedir? Bir zamanlar bilime takmışlardı, “Bilim şeytanda da vardır. Siz bilim değil dava adamı olun” diyorlardı. Bilimden yoksun mesnetsiz adamların dava adamlığını yaptığı bir anlayış dünyanın başına bela olmaktan başka ne işe yarar? Yaramadığını hepimiz görüyoruz.
İslamcılar bilim ve fikirle öne çıkamayınca, küfür, hakaret ve iftirayı öne aldılar. Bu da onları giderek şiddet ve teröre bulaştırdı. İflas ve hüsranın ta kendisidir bu…
Ö.İ: CHP kendini “sol” parti olarak tanımlıyor. Siz bu partinin milletvekilisiniz. İdeolojik olarak kendinizi “sol”da hissediyor musunuz? Din adamları, din bilginleri arasında kendini “sol”da hissedenler, “sol”a oy veren vatandaşların oranının altında. Sanki İslam’ın “sağ”da yer aldığına dair bir oybirliği var…
Y.N.Ö: Sol ve sağ ideolojik kavramlardır. Sol ve sağ ayrımına dayalı ideolojik tanımlama ve kimliklenme bitti. Ama sol düşüncenin savunduğu ve esasında evrensel olan değerler var. Onlar bitmez. Sosyal demokrasi bunlardan biri. İnsana saygı, insan haklarının önceliği, paylaşım bunlardan bazıları…
Ben, ideolojik anlamda ne sağcıyım ne de solcu, ortak insanlık değerlerine bağlı, akılcı ve bilimciyim. Emeğin kapitale boğdurulmasına, alınterinin ihanete uğratılmasına, sömürüye, emperyalizme dibine kadar karşıyım.
Yani asla sağcı değilim. Ama şu söylediklerim beni eğer solcu olarak anmanızı gerektiriyorsa anabilirsiniz.
Ö.İ: Kısaca, sosyal demokrat diyelim mi?
Y.N.Ö: O zaman ben rahatlıkla sağcı olmadığımı söyleyebilirim. Çünkü sağcılık adına insanlığa ve bu ülkeye yapılan kötülüklerin ne kadar büyük olduğunu biliyorum. Solculuk adına  çok önemli insanlık değerleri savunuluyor, barış savunuluyor, insan hakları savunuluyor, paylaşım savunuluyor. Bakın, İspanya’da sağcı Aznar, işgalcilerle eşleşerek Iraklı mazlumların başına bomba yağdırdı. Sonra Zapatero geldi, bu işgalciliğe karşı çıktı, askerini Irak’tan çekeceğini ilan etti. Hala dünyanın her yanında insan haklarını ve insana saygıyı sol eğilimli odaklar savunuyor.
Ama ben bu ideolojik tabirler yerine “insan merkezlilik” tabirini yeğliyorum. Bazen de sosyal demokrasi diyorum. Bana solcu denmesinden rahatsızlık duymuyorum. Beni illa bir kampa koyacaksanız solcu diyebilirsiniz.
Ö.İ: Ben sizi bir kampa koymuyorum.Düşüncenizi öğrenmeye çalışıyorum.
 Y.N.Ö: Bugün için bu kavramlarla yola çıkmanın başarı getireceğine inanmıyorum. Yepyeni bir siyasal mihver bulmalıyız ve yepyeni ilkeler bütünü getirmeliyiz. Ben buna Üçüncü Yol diyorum. Ben Türkiye’de kendimi bu Üçüncü Yol’un felsefı mimarı sayıyorum.
Ö.İ: Buna dair bir düşünceniz var mı?
Y.N.Ö: Elbette var Özdemir Bey ama ben artık 28 Mart’tan sonra bunları her yerde ulu orta söylemeyeceğim. Herkes düşüncelerimi çalıyor, ekranlarda, meydanlarda söylüyor, benim ismimi de anmıyor. Çok ayıp oluyor. Siyasal İslamcılar ürettiğim değerleri, fikirleri fütürsuzca çaldılar, yaşmaladılar. Değiştik derken öne çıkarıp alkış aldıkları ne varsa tümü benim malımdır. Ben o fikirleri ilk kez ortaya attığımda en büyük kötülüğü siyasal İslamcılardan gördüm. Şimdi, saldırdıkları fikirlerimi yağmalayıp itibar devşiriyorlar.
Halk bana dört bir yandan telefon edip şunu söylüyor: “Malını miting meydanlarında, siyaset salonlarında yağmalıyor, yiyorlar. Malına sahip çıksana! Malının başına geç, biz de peşinden gelelim…”
Yepyeni bir siyasi yapıya ihtiyacımız var ve bunun siyasi omurgasının belirlenmesi lazım. Ben bunu yapacak, bu yapıda rol alacak insanlardan biriyim. Şimdilik bir tek şey ifade edeceğim. Türkiye’deinsan merkezli bir siyasal yapının kurulması lazım. Felsefı omurgası olan bir siyasete ihtiyacımız var. Bizim siyasetlerimizin felsefı omurgası yok. Çünkü siyasetçilerimizin felsefı alt yapıları yok. Bu alt yapı yokluğunu dinciler Allah ile aldatarak, laikler ise Atatürk’ü pazarlayarak dolduruyor.
Bu yolların ikisinin sonu da hüsrandır. CHP’nin haline bakın. Dinci AKP, dış desteği akıl almaz ölçüde güçlü olduğu için henüz hüsran sinyali vermeye başlamadı. Bekleyin, gümbürtüyü bir süre sonra göreceksiniz.
Yoksulluk merkezli, din merkezli, liberal merkezli, refah merkezli kavramların hepsi  kullanıldı ve bunlarla hiçbir yere varamayacağımız görüldü. Hepsinin esası sömürü ve ikiyüzlülüktü. Yeni siyaset manifestosunun ilk maddesi, insan olmalı. Hakları verilmiş insan. Onuru çiğnendikten sonra bir çuval kömür, bir çanta yiyecekle boynu büktürülüp isteneni yapma noktasına getirilen insan değil.
Dinci merhamet ticareti bunu yapıyor. Sosyal demokrasi bunun için önemlidir. İnsana, insanı mahçup ve boynun bükük hale getirmeden hakkını ve umutlarını vermek. İnsana aşını kazansın diye iş vermek. Esas olan budur. İşini elinden aldığınız adama aş vererek ondan alkış ve övgü beklemek, onursuzluktur, insana ihanettir.
Çünkü insan nimetlerden faydalanmaya, fikri sorulmaya, sözü dinlenmeye layık bir varlıktır. Biz insana hizmet ediyoruz demek yetmez. İnsan merkezli siyaset başka bir şeydir. Bu siyasette her şeyin merkezinde insan vardır. Günübirlik siyaset yaklaşımlarından kaçınmak gerekiyor. Örneğin AKP 30 yıl bir alanda uzmanlaşmış kişileri yerinden edip kadrolaşmaya gitti. TUBİTAK’a yıllarca hizmet etmiş bir insanı görevini bırakmaya zorladılar. Bunlar kabul edilecek şeyler değil. İnsanı merkez alan felsefi bir yaklaşıma Türkiye Atatürk’ten beri hasrettir. Manifestonun diğer ilkelerini sonra açıklayacağım.
Ö.İ:İsterseniz biraz da seçim sonuçlarını konuşalım: 28 Mart seçimlerini yorumlar mısınız?
 Y.N.Ö: Seçim sonuçları Türkiye için bir kayıptır ama insanlar tercihini böyle yaptı. Daha doğrusu, Türkiye böyle bir tercihe zorlandı.  AKP başarılı oldu, CHP ise başarısız. Oktay Ekşi “hezimet” diyor ama bence “hezimet” biraz ağır. Sonuçta CHP kalelerini kaybetmiş, İl Genel Meclisi oylarında 1-2 puanlık bir düşüş var, Belediye başkanlığında bir puan yükselmesi var ama oy bazında baktığınızda CHP’nin bir milyonluk bir oy kaybı var. Düşünün, Çankaya gibi bir yerde 67 binlik bir oy kaybı var.
Ö.İ: Neredeyse bir vilayet büyüklüğünde.
Y.N.Ö: Tabii bundan önceki başkan 206 bin oyla gelmişti. Bu sefer ki başkan, 130 bin oyla seçildi. Yani orayı da bu şekilde kurtarmış. İzmir bir başarı gibi gözükse de bu orada seçilen kişinin başarısıdır. Kaldı ki AKP İzmir’de de oylarını artırdı. DYP’nin yüzde 15’lere çıkmasını bekliyordum ve onun Türkiye için çok anlamlı ve önemli olduğunu düşünüyordum. Yüzde 10 yaklaşan bir İl Genel Meclisi oyu var ve bence o benim dediğim anlamda bir şey ifade etmiyor. Genel seçimlerde bir-iki puanlık bir düşüş onu barajın altına itebilir. Sonuçta  CHP çok ciddi yeni bir muhasebe dönemine girdi.
Ö.İ: CHP’nin ya da sosyal demokrat bir partinin kitleleri yekindirip iktidara gelmesi için ne yapması gerek? Çünkü AKP diyor ki halkın nabzını biz tutuyoruz, dilini biz anlarız. Peki Sosyal Demokratlar, CHP bu lisanı anlamayacak kadar budala mı?
Y.N.Ö: Budala değil. Yönetimi halkla kucaklaşmaktan yoksun. CHP siyasal proje üretemiyor. Çünkü enerjisini, eforunu iç kavgalara harcıyor. Bu kasıntı yönetimle CHP’de esaslı bir çıkış olamaz kanısındayım.Bu yönetimin halkla doku uyuşmazlığı var.
Ö.İ: Doku uyuşmazlığından kastınız ne?
Y.N.Ö:  Halkın mukaddeslerine yaklaşımları hoş değil. Ya hurafeye teslim oluyorlar, ya da her şeyi kaldırıp atıyorlar. CHP, hitap ettiği kitleyi tanımıyor. Tanısaydı, sosyal demokratım diyen bir parti varoşlarda değil de lüks semtlerde mi öne çıkardı? Bu ne biçim iştir? AKP bu mukaddesleri sulandırarak halkı aldatıyor. Din adına halka yalan söylüyorlar, CHP ise ben bu işlere bulaşmam diyerek halkın ruh köklerine tamamen uzak duruyor. AKP’ninki ifrat bunlarınki tefrit. Bunun bir ortası var, halkı kucaklayacaksın ama kandırmak, aldatmak için değil, bir yerlere götürmek için değil.
Ö.İ: Ama Baykal “Türbanlıdan da oy istiyorum!” dedi.
Y.N.Ö: İşte tutarsızlığın sembol ifadelerinden biri. Bu Baykal’ın tutarsızlığıdır. Ondan önce Derviş ve.Memduh Hocaoğlu “Üniversitelerde türban serbest bırakılmalıdır” dediler diye dikkatleri çekildi, hatta neredeyse kendilerine ihraç kapısı gösterildi. Bu olaydan bir hafta sonra türbanlıdan oy istemek, ancak garabet kelimesiyle ifade edilir. İşin bir de siyasi garabet tarafı var.
Türbanlı sana neden oy versin? Türbanın sembolize ettiği değerler bakımından senin türbanlıya uyuşan neren var? Uyuşabilecek tek katalizör bendim. Sen beni laikliğe aykırı bularak dışladın. Etkisiz hale getirdin. 3 Kasım seçimlerinde meydanlarda benim elimi kaldırıyordun. Şimdi ben yokum. Bu nasıl siyasi anlayıştır, nasıl bir yönetim anlayışıdır. Bir zatı genel başkan yardımcısı sıfatıyla yanınıza alıyorsunuz; birkaç ay geçiyor, tam seçim döneminde bu zat, yalılarda birileriyle toplanıp sizin altınızı oyuyor. Buna önünü görmemek denmez de ne denir?
Evet, CHP’de öngörü zaafı var, siyaset üretme zaafı var. CHP muhalefet yapmadı deniyor. Buna katılmıyorum, muhalefet yaptı. Çok iyi muhalefetler de yaptı. 1 Mart tezkeresini oradan geçirmeyen CHP’dir, bu az şey değildir. Ama muhalefet partisinin aynı zamanda siyasi proje üretmesi lazım. İşte CHP’de bu yok.
Ö.İ: Halkla kucaklaşmadan bahsettiğiniz için sorumu daha rahat soracağım. CHP’nin halkla kucaklaşmasına engel olan Cumhuriyet’in laiklik ilkesi midir?
 Y.N.Ö: Laiklik ilkesini CHP kadar yanlış anlayana çok az rastladım. Birileri insanların yoksulluğunu istismar ederken, ona kömür, yiyecek dağıtıp onun onuruyla oynarken öbürleri de insana hiç yaklaşmıyor.
Ö.İ.Parti içinde güya muhalefet olduğunu iddia eden bir grup CHP’nin başarısızlığını değerlendiren bir toplantıda, partinin türban ve Kürt siyasetini gözden geçirmeyi düşünüyor. Yani başarısızlık bunlar yüzünden demeye getiriyor. Bazı gazetelerde, özellikle akademisyen ağırlıklı bazı kişilerse önce CHP’nin, sonra da solun trajik başarısızlığını gene din faktörüne, solun ve CHP’nin din bağlamında halkla buluşamamasına bağlıyorlar. Tıpkı CHP içinden gelen muhalefetin çözüm yolunu benimsiyorlar gibi… Ben şöyle düşünüyorum: Bir politik parti, ülkesinin ve dünyanın konjonktürüne bakıp kendi programını yapar, ondan sonra kendini bu programla halka sunar. Halka bana niye oy vermedi diye bezirgan pazarlığı yapmaz. Şu konuyu biraz açalım.
 YNÖ. CHP’nin halkla kucaklaşamadığını söyleyenlerden biri de benim. Ancak benim söylemimin özü, bağlamı farklı. Ben nice ateistler gördüm ki, değil birçok dinciden, hatta birçok dindardan bile halka daha yakın…Halkla kucaklaşmak, olmazsa olmazı din olan bir gerçek değildir. O bir insanlık gerçeğidir. Siyasette ise bu çok ayrı bir disiplin gerektirir.
Bunun esası; ilkelilik, kararlılık, hakka saygı ve insan sevgisidir. Dinci siyasetlerde bunların hemen hiçbiri olmadığı halde, onlar Allah ile aldatarak halka sokuluyorlar. Bunun alternatifi halktan kaçmak mıdır? Hayır! Alternatif halkı kandırıp aldatmadan halkı yanına çekmektir.
Burada omurga kavram güvendir. Bir siyasal lider, bir hafta “türbanlıdan da oy istiyorum” deyip öteki hafta, “Üniversitede türban serbest olmalıdır” diyen vekillerine veryansın ederse o lidere kim güvenir? AKP liderinin yaptığı miting sayısıyla CHP liderinin yaptıklarını bir karşılaştırın bakalım. Siirt’te adayını yapayalnız bıraktı, Siirt’e uğramadı bile. Gerekçe olarak da “Günümüzde iletişim gelişti, bizzat gitmeye gerek yok” dedi. Sonuç? Sonuç ortada…
Şimdi biz bunlara bakarak halkla kucaklaşın deyince, dini öne çıkaran akademisyenler mi oluyoruz?
Ben hiç öyle düşünmüyorum. Benim alt yapımda din bilginliği var diye her söylediğim din öğütü, vaaz filan olmak zorunda mı? Peki, ben aynı zamanda hukukçuyum. O ne olacak?
Ben şunu biliyorum: Bir ülkede siyaset yapanlar, o ülkenin sadece sosyal gerçeklerini bilmekle yetinemezler; kitlenin şuur ve gönül dünyasını da bilmek zorundadırlar. Bunun için din cazgırı veya misyoner olmak gerekmiyor; adam olmak yeter.
Ö.İ. Sayın Öztürk, ilginize ve bizimle paylaştığınız bilginize teşekkürler…
                                                                   SON

Yorum Gönder

[blogger][disqus]

Kemalın Askeri

{blogger#https://www.blogger.com/profile/11745102543774252838}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget