GÜL'ÜN şövalyelik SIRLARI -3-Arslan Bulut


CFR, Erdoğan’a yerel yönetimlere özerklik vermesini isteyen bir gizli memorandum göndermiştiÖzerklik, PKK’dan önce CFR’nin talebi!
AKP programına geçen gizli memorandumdaki özerklik talebinin alt yapısı, Ömer Dinçer’in Başbakanlık Müsteşarlığı sırasında hazırlanmaya başlandı. Abdullah Gül, Dinçer’in bakanlığa getirilmesini de onayladı
Eski Başbakanlık Müsteşarı ve şimdiki Çalışma Bakanı Ömer Dinçer’in 19-21 Mayıs 1995 tarihlerinde Sıvas’ta gerçekleştirilen bir sempozyumda yaptığı konuşma çeşitli tartışmalara konu olmuştu.
Dinçer, o konuşmasında önce ekonomi dünyasında başlayan ademimerkezileşme ve toplumun daha alt birimlerine yetki verme temayülünün giderek sosyal ve siyasal hayatta da kendisini gösterdiğinden, böylece devlet yapısının da değişmesi gerektiğinden söz ediyordu.
Dinçer’in bahsettiği 'ademimerkeziyetçi yapı', federasyondur!
Dinçer’e göre Cumhuriyet kavramı da artık geçersizdir:
'Yine başlangıçta kurulurken ortaya atılan cumhuriyet ilkesinin de zayıfladığını ve işlevini kaybettiğini görüyoruz. Halk için ve halk adına yönetim diye tarif edilen Cumhuriyet kavramının aslında artık bizim için çok fazla bir mana ifade etmediğini söylememiz de mümkündür.'
Dinçer, 'Globalleşme ne kadar artarsa İslâmlaşma da o kadar çok artacaktır. Böylelikle varlığını hissettirmeye başlayacaktır. Nitekim hissettirmektedir de. Öyleyse, Türkiye’nin bu durumu fark ederek, gerekli düzenlemeleri yapması gerekir' diyerek küreselleşmenin ulus devletler üzerinde yok edici olduğunu kabul ediyor ama, asıl direniş gücü olan milliyetçiliği yok sayarak, zayıfladığını, anlamını kaybettiğini ileri sürdü:

Ulusal değil uluslararası!..'Uluslararası iş birlikleri giderek siyasallaşmakta ve ulusal devlet fikri yerine daha çok bölgesel devletlerin oluşturduğu bir yapıya dönüşmektedir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin öngördüğü ulusal devlet yahut milliyetçilik esaslarına dayalı devlet fikri yerine uluslararası işbirliği yapan ve belki de siyasi olarak bütünleşen ülkeler söz konusu olmaya başlamıştır.'
Dinçer, Türk Birliği veya İslâm Birliği gibi kızılelmalar veya uzun vadeli misyonlar yerine daha gerçekçi politikalar takip edilmesini ve Türkiye’nin Osmanlı coğrafyası üzerinde, kısa vadeli planlar ve politikalar geliştirmesi gerektiğini söyledi

Dinçer’e Erdoğan ve Gül desteği...
Dinçer, sonuç olarak şu kanaatini açıkladı: 'Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslâm’la bütünleşmesinin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum. Böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı daha ademimerkezi, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu bulunduğunu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum.'
1995’te teorik olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini havaya uçuran Dinçer, konuşmasında ne demişse kamu yönetimi reformunu hazırlamak suretiyle onu yapıyordu artık. Onun Başbakanlık Müsteşarı ve Çalışma Bakanı olmasına onay veren de Tayyip Erdoğan ile birlikte Abdullah Gül idi.

CFR’nin gönderdiği memorandum
CFR’nin 2001’de Tayyip Erdoğan’a görderdiği gizli memorandumda da 'Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır. Dünya, bütün hükümetlerden bunu istemektedir' deniliyordu.
Bu memorandumu 26 Ağustos 2001 tarihinde ortaya çıkarıp, AKP’nin parti programı haline getirildiğini yüzlerce defa gündeme getirdiğimiz halde bugüne kadar, bu konuda Tayyip Erdoğan, hiçbir açıklama yapmadı.

ABD’nin 'İslâm’da reform' stratejisi!
27 Ocak 2004 günü, ASAM ve Avrasya Bir Vakfı’nın düzenlediği toplantıda, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü dinliyorduk. Toplantıya milliyetçi aydınlar davet edilmişti. Abdullah Gül, yıllar sonra nereye aday olacağını bildiği için Dışişleri Bakanı olarak kendisini milliyetçi aydınlara anlatma ihtiyacı hissetmişti. Gerçekten yıllar sonra Cumhurbaşkanı olurken milliyetçi aydınlardan kimsenin sesi çıkmadı!
Gül, o toplantıda her zamankinden farklı olarak bir dış politika vizyonu çiziyor ve ülkelerin her geçen gün birbirine bağlı-bağımlı hale geldiği kabulünden hareket ederek 'küresel konjonktür ve bölgesel sistem içindeki riskler ve fırsatlar'dan söz ediyor; 'yeniden yapılanan uluslararası sisteme uyumlu, bu sistem içindeki eğilimleri temel alan ve ABD ile dayanışma içinde' bir politikayı anlatıyordu.

Talmut’tan alınan ilham...
Ertesi gün de Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan’da 'İslâm Ortak Pazarı doğru değildir' dedi. Erdoğan’ın konuşması, küresel sistem sahiplerine boyun eğdiği gibi Türkiye’nin gücünü ve etkinliğini kullanarak diğer İslâm ülkelerine de bunu tavsiye ettiğini gösteriyordu. Zaten, açıkça küreselleşmeyi bir teknolojik gelişme gibi algıladığını söylüyordu. Oysa küreselleşme, teknolojik gelişmelerin ötesinde, Hristo-Yahudi kökenli tarikatların, Talmut’taki Mesih inancını kullanarak, dünyayı tek bir merkezden yönetme projesiydi.
Erdoğan, Suudi Arabistan’dan döndükten sonra kimsenin dikkatini çekmeyen bir cümle daha kullanmış, bundan sonra ortaya koyacakları görüşlerin, bölgesel ve küresel etkileri olacağını söylemişti.
Oysa AKP kadroları içinde, özgün görüş üretebilen tek bir kişi bile yoktu!  Kim üretecekti bu görüşleri ki, bütün dünyayı etkileyebilsin?
Cidde’deki forumda Bill Clinton da konuşmuş ve 'Hz. Muhammed bugün yaşasaydı, eşlerinin otomobil kullanmasına izin verir, hatta dünyanın en büyük otomobil fabrikasını kurardı' demişti. Türkiye’nin kanserojen medyası ise bu sözleri göklere çıkarmıştı. Pek az kişi, 'Kendi dinimizi bir Hristiyan’dan mı öğreneceğiz?' diyebilmişti.
Türkiye verdikçe hakediyor!..
The Economist dergisinin 24 Ocak 2004 tarihli sayısında ise 'Türkiye üslerini ve hava sahasını açarak Amerikan işgaline yardımcı oluyor, karşılığında birşeyler almayı hakediyor' denildikten sonra aynen şu ifadeler kullanılıyor: 'Sorun 11 Eylül’den bu yana ABD’nin çıkarlarının değişmiş olması. Soğuk Savaş sırasında, Türkiye’nin rolü Sovyetler Birliği’ni kontrol altında tutmaktı. Bugün ise, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Eric Edelman’a göre ’İslâm dünyasında reform, ABD’nin en önemli stratejik girişimi’ve Türkiye’nin başarısı da bunda büyük rol oynayabilir.'

İslam dünyasında ABD reformu!.. Tekrar okuyalım:
'İslâm dünyasında reform, ABD’nin en önemli stratejik girişimi...'
Uygulayıcı kim?
Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül...
ABD’nin Yahudi teorisyenlerin fikriyle İslâm’da reforma kalkışacağına, bunu da Türkiye’nin Başbakanı ve Dışişleri Bakanı vasıtası ile yapacağına, ben de inanamazdım. Ama gerçek buydu.


İslam dünyasına AKP tuzağı
Nitekim Avrasya’yı 'Satranç Tahtası' olarak gösteren, ABD’nin eski Milli Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, New York Times gazetesinde 2004 yılı Mart ayı başında yayınlanan yazısında, Bush yönetimini uyardı.  Brzezinski, 'Fas’tan Pakistan’a kadar uzanan bölgede uygulanacak Büyük Orta Doğu Planı’nın arkasında gizli niyetler olduğundan şüphelenilmesi halinde ters tepebileceğini yazdı, Brzezinski, bazı Arap ülkelerinin dayatma ile değişim olamayacağı gerekçesiyle plana karşı çıktıklarını hatırlattı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın danışmanı Ömer Çelik de Sabah gazetesinde konu ile ilgili dizi yazılarında, küresel gücün karar mekanizmasına akıl veriyor ve diyordu ki, 'ABD veya genel anlamıyla Batı, sinerji oluşturmak yerine ’müdahale’yollarını tercih ederse, değişim talebi, değişim dinamiklerinin en güçlü olduğu ülkelerde bile ’başkalarının beşinci kol faaliyeti’gibi algılanacağından zayıflayacak ve reddedilecektir. Küresel düzenin işlemesinde yeni ve güçlü bir meşruiyet tanımının öne çıkarılması, değişim talep eden ama değişimin kendi varlığına karşı bir ’beşinci kol faaliyeti’ne dönüşmesinden kaygı duyan ülkelerin tereddütlerini giderecektir. Bu nedenle ’Büyük Orta Doğu’bölgesine dönük siyasi yaklaşımlardan önce ekonomik yaklaşımlar üretmek gerekiyor.

29 Ekim’in rövanşı:Avrupa Anayasası!Mondros Mütarekesi, Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda 30 Ekim 1918 tarihinde imzalandı. Mütareke, Osmanlı Devleti’nin yıkılışını öngörmekte; İtilaf Devletleri’ne, güvenliklerini tehdit edecek bir durum sebebi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun herhangi bir bölgesini işgal hakkını tanımakta idi.
Atatürk’ün deyimi ile 'Osmanlı Hükümeti bu mütareke ile kendini kayıtsız şartsız düşmana teslim etmeğe muvafakat etmiştir. Yalnız muvafakat etmiş değil, düşmanların memleketi istilası için onlara yardım etmeyi de vaat eylemiştir.'
Atatürk, milli mücadele sonucunda, 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyeti ilan ederken, düşmana, 'Biz sizden bir gün önce davrandık, fakat sizin haberiniz bile yoktu' mesajını verdi.
81 yıl sonra Türkiye Atatürk’ün gençliğe hitabesinde belirttiği şartları yaşamaya başladı.
Öyle ki, düşman da sanki mezarındaki Atatürk’e mesaj verircesine, 9 Eylül’de yani İzmir’in kurtuluş günü, Verheugen denilen AB komiserini İzmir’e gönderdi!
6 Ekim, yani İstanbul’un kurtuluş günü de Avrupa Birliği’nin Türkiye İlerleme Raporu açıklandı. Raporda Aleviler ve Kürtler azınlık ilan edildi!
29 Ekim 2004’te, Türk yıldızları Ankara semalarında havada gösteri yapar ve devlet erkanı resmi bayram kutlamalarında bulunurken de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Avrupa anayasasını imzalıyordu. 
Avrupa Anayasası, imzalayan ülkelerin anayasalarından üstün bir yasadır. Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Avrupa Anayasası karşısında artık bir hükmü yok demekti.
AB’nin her adımında bir simgesel mesaj vardı!
29 Ekim, Türkiye Cumhuriyeti’nin 81’inci kuruluş yıldönümü ama Avrupa Anayasası’nın da imzalandığı gün oluyor?
Bu kadar tesadüf olabilir mi?
Cumhurbaşkanı Evren’in tarihi sorumluluğu!
Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı adayı olarak yaptığı açıklamada, 'Ben Türk siyasi hayatında bilinen bir şahsiyetim. Benimle ilgili her şey açık seçik ortadadır. Bugün ortaya çıkmış herhangi bir noktam veya hususum söz konusu değildir. O bakımdan yıpranma gibi bir şey asla aklımdan geçmemektedir. Ben açık seçik bir şekilde 1991 yılından beri siyasetin içindeyim ve ortadayım' dedi!
Gerçekten de Abdullah Gül’ün bizim açımızdan bilinmeyen bir yönü yoktu!
'Ankara’nın şerrinden Brüksel’in şefaatine sığınmak' politikasının mimarı olduğunu biliyorduk mesela!
CIA istasyon şefi Graham Fuller ile görüşerek, 'Ilımlı İslâm' projesi üzerinde uzlaştığını ve Refah Partisi içindeki 'Yenilikçiler' adına destek sağladığını artık herkes biliyordu!
2 Nisan 2003 tarihinde ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell ile gizli bir anlaşma imzaladığını da kendisi açıklamıştı!
Türkiye, adım adım İngiliz şapkalı Amerikan destekli bir yönetim modeline, federasyona doğru sürükleniyodu! Öyle ki eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren bile eyalet sisteminden, her eyalette üç bayrak kullanılması gereğinden söz edebiliyor! Ve kendi döneminde bu şekilde konuşanlar 'Anayasa’yı tağyir, tebdil ve ilga'dan idamla yargılanırken, şimdilerde devlet katından ciddi bir tepki görmediği gibi üstelik destekleniyordu!

Etiketler:

Yorum Gönder

[blogger][facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget