Akp-Rte İktidarı Mekânsal Alanda da Cumhuriyetle Hesaplaşıyor

Her hafta Cumartesi günleri konferansları devam eden Ulusal Eğitim Derneğinin 12. Kasım 2016 Cumartesi günkü konferansın konusu “Cumhuriyetle Mekânsal Hesaplaşma” oldu.

Akp-Rte İktidarı Mekânsal Alanda da Cumhuriyetle Hesaplaşıyor

Her hafta Cumartesi günleri konferansları devam eden Ulusal Eğitim Derneğinin 12. Kasım 2016 Cumartesi günkü konferansın konusu “Cumhuriyetle Mekânsal Hesaplaşma” oldu.
Konferansta konuşmacı olarak katılan MMOB den Tezcan Karakuş Candan, “AKP-RTE İktidarı mekânsal alanda da Cumhuriyetle hesaplaşıyor” diyerek konuşmasını şöyle sürdürdü:
“-Son üç dört yıldır Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) Mücadelesiyle biz bir şey yaptık, daha öncesinden de herkes Mimarlar Odasını biliyordu ama toplumla buluşması, toplum nezdinde AOÇ mücadelesiyle bir kurumsallaşma süreci yaşadık. Aslında belki de birbirimizin duygularına tanıklık ettik. Bunun bizim açımızdan önemli olduğunu düşünüyoruz, çünkü Mimarlar Odası gibi meslek örgütleri belli dönemlerde ancak bu şansı yakalayabilmiş durumdalar. Bir tanesi 80 öncesi 70 li yıllarında aslında o toplumsal muhalefeti içerisinde yürüttüğü politikayla ilgili toplumla buluşabilmiş durumda.
80 sonrası da hem Gezi Direnişi, hem de başkentin bağrında yetişen AOÇ mücadelesiyle aslında bulunduğumuz alanlardaki yürüttüğümüz mücadeleyi topluma anlatabilmiş ve onlarla etkileşim içerisinde olabilmiş durumdayız.
Tabi Ankara’da yaşıyor olmak çok önemli bizim açımızdan, Başkentte yaşıyoruz Ankara 81 ilden herhangi bir il değil. Alelade bir il değil, bu ülkenin başkenti, Cumhuriyetin başkenti, dolayısıyla buradaki her süreç, her nokta bizim için oldukça önemli. Çünkü Ankara’nın kuruluş süreci aslında Cumhuriyetin kuruluş sürecini yansıtıyor, her şeyiyle bize.
Mekân kavramı, bina kavramı bunların hepsi, bunların hepsi sadece teknik terimler değil. İnsanlar, ideolojiler bu ülkeyi yönetenler nasıl düşünüyorlarsa, ülkenin yönetimine dair, bunların hepsinin mekânı ve bunu çevreye yansıtıyor. Dolayısıyla ilk elden bizim bütün bunları okuma şansımız oluyor, yani onların bakış açısı, ne düşünüyorlar, gelecekte nasıl bir yaşam ön görüyorlar bize, bunların hepsini mekânda okumaya çalışıyoruz, bunların bağlantısı çok güçlü. Onun için ideoloji mekân aslında bu gün hepimizin üzerinde durması gereken ve bir bina yıkılıyor, bir anıt yıkılıyor” denildiğinde onun 20 Adım ötesini görebilmek gerekiyor. Bunu aslında hem AOÇ ile toplum bunu anlayabildi, aslında yapılmak istenen nedir diye. Hem de son dönemdeki çocuk parkı meselesiyle aslında ideolojinin mekâna nasıl yansıdığının örnekleri olarak karşımıza çıktı.
Çok ilginç coğrafyadayız, Türkiye bu coğrafyada olduğu sürece bu hareketlilik dinmeyecek. Çünkü Orta Doğu gibi bir coğrafyadayız, sınırlar yeniden çizilmeye çalışılıyor ve emperyalist ülkeler de buralar5da bir taraf olma, bir kendilerince bir yer bulma sınır genişletme noktasına gelmeye çalışıyorlar.
Bir tarafta aslında böyle bir savaş Orta Doğu’da sorun var dünya üçgeninde; bir taraftan neoliberal politikalar dediğimiz ekonomik politikalar var aslında bizim sürecimizi belirleyen ülke gündemini. Bir taraftan da 2002 yılında iktidara gelen AKP hükümetinin uygulamaları var, bunların hepsini bir araya aldığımızda, değerlendirdiğimizde aslında hani bizim meslek odası gibi sadece teknik konularda fikir üretmesi beklenen niye ortalığa çıkıp, “vay ne oluyor memlekete” deyip bütün sessizlini ortaya çıkıp sessizliği parçalayan bir noktaya bürünüyorlar. Çünkü bütün bu dünyadaki savaş politikalarının sonucu Orta Doğuyla birlikte. Ekonomik politikaların sonucu ve AKP nin siyasal istihdam politikalarının sonucu, hepsi geldi, kent sürecinde toparlandı. Yani bizim alanımıza denk düştü. Nasıl düştü, kent topraklarının talanıyla düştü. Neoliberal politikalar dediğimiz ekonomik olarak aslında bütün AKP hükümeti ekonomisini yani bütün hükümetin ekonomisini kent üzerinden yürütmeye başladı. Yani ekonomik miras, doğal miras hepsi talan edilmeye başlandı. Kent arazileri yapılaşmaya açıldı. Ormanlar, kıyılar falan derken, buradan aslında bir inşaat sektörü üzerinden bir ekonomik büyüme öngördüğü için, neoliberal politikalardan kaynaklı bizim alanımıza dokundu.
Siyasal İslam açısından baktığımızda da, aslında bir taraftan neoriberal politikalar dediğimiz ekonomik politikalar uyguluyor, Dünya Bankası IMF ne derse onu yapıyor, diğer taraftan da, bunu da aslında daha da öteleyen bir taraftan da siyasal İslam dediğimiz rejimin değişikliğini yürütmeye çalışıyor. Buradan aldığı güçle ve bunu da mekâna yansıtıyor. Nasıl yansıtıyor mekâna?
Cepheleri değiştiriyor, simge yapıları ortadan kaldırmaya çalışıyor, yıkıyor ve bizim değer verdiğimiz şeyleri ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Bu üçü kesişti. Ortadoğu’daki savaşla birlikte ülkeye gelen göçlerle birlikte kentlerdeki altyapı sorunlarının çözülememesi bu insanların barınma sorunlarının karşılanmamasıyla birlikte AKP aslında 2002 yılından beri uyguladığı politikalarla bizim alanımızın göbeğine oturdu. Çünkü gerçekten kendi politikalarını hayata geçirebilmesi için birtakım değişiklikler yapmak ve alt yapı sorunlarını çözmek zorundaydı. Bu ekonomik politikalar dediğimiz aslında neoliberal politikalar dediğimiz birinci kuşak yapılanmayı Özal döneminde gördük biz, daha gele ölçekteki uygulamalarını özelleştirme politikalarını.
İkinci kuşak yapılandırma uygulama denilen neoriberal politikalar kent, sosyal güvenlik, sağlık eğitim gibi uygulamaları AKP döneminde uygulanmaya başlandı. Bir taraftan siyasi İslamcı ama bir taraftan da Dünya Bankası ABD ne derse onun politikalarını uyguluyor bir taraftan, onun için de kentteki kentsel dönüşüm süreçleri TOKİ deki toplu konut süreçlerindeki gelir durumu düşük olanlara yönelik değil de tam bir müteahhit firma gibi çalışma süreci TOKİ’nin, tam da AKP nin olduğu dönemlere geliyor.

TEK SES TEK UYGULAYICI OLMAK İSTİYOR.
Burada üç amaç üzerinden yürüyor, ekonomik, siyasi ve sosyal. Bunun üçü de bizim alanımızı kesiyor. Ekonomisi tek kafa, bütün her şeyiyle bende toplayayım. Bütün paralar bende olsun. Kentsel rantı tek elinde toplaması, yapı üretim dediğimiz ruhsat, imar düzeyi, toprak düzeni, yapı düzeni bunların hepsi tek ele almaya başladılar. Hani o helikoptere biniyor, dolaşırken seçiyor ya kupon arazi, oradan bir para getirisi sağlamaya çalışıyor, çünkü sanayiye yatırım yapmıyor, üretime yatırım yapmadığı için eldeki varlıklar üzerinden bir şey oluşturmaya, tek elde toplamaya çalışıyor. Niçin bazen yerel yönetimlerle çelişiyor, bakanlıkta birbirine giriyor. Bütün planlama yetkileri karıştı, kimin nerde ne zaman ne yapacağı belli değil. En son çıkan bir kentsel planlama yönetmeliğinde bütün yetkileri kendi eline alan düzenleme sürecinde bir noktaya girdi.
Siyasi olarak tek ses olsun istiyor. Kendisinden başka hiç kimse konuşsun istemiyor, AKP hükümeti. Bu nedenle de, muhalefetin bütün odaklarının ortadan kaldırılması için baskı politikasını uyguluyor. Kimlere karşı uyguluyor? AKP, Sendikalara, derneklere,  meslek örgütlerine, toplumsal muhalefete, siyasal partilere, medyaya yani kendisi gibi düşünmeyen aslında herkese karşıdır. Bir Fransız kanalında böyle söylemişlerdi, “Erdoğan için ne dersiniz?” Bir slogan çıktı, “Erdoğan herkese karşı”. Kendisi gibi düşünmeyen herkese karşıdır. Bu bizim açımızda hem dezavantajları var, hem avantajları var.
Sosyal olarak da tek kimlik diyor. Ona tek din, tek devlet, tek vatan derken tek kimlik diyor, o tek kimlik denilen şey aslında, yapılı çevresinde başlayan ve sürekli insanların daha böyle, laikliği de tehdit eden, din odaklı bir yapılanmaya doğru gidilmesi algılanıyor. Bütün bunların hepsini de işte, 2023 teki Cumhuriyetin 100. Yılında “Yeni Türkiye” diye söylendiğini hayata geçirmeye çalışıyor.
Bunu bizim görmemiz ve algılamamız süreci nasıl oldu ve yapılı süreçte, yani şu etrafımıza baktığımızda, bu bize ne anlatıyor süreçte 20 yıl sonrasını, 10 yıl sonrasını okuyabileceğimiz süreçte biz bu mekânsal hesaplaşmayı nasıl hissettik ve nasıl gördük?

TOKİ DENETLENEMEYEN BİR KURUM HALİNE GELDİ.
Önce TOKİ den başladılar. TOKİ biliyorsunuz 2002 inin 12 Eylülden sonra Toplu Konut İdaresi olarak düşük gelirlilere konut yapmak üzere şekillenmişti. 2002 den sonra AKP iktidara geldikten sonra ilk iş, 2003 yılında TOKİ kanunun değiştirdi. Sadece düşük gelirlilere konut yapmak değil, tam bir mütekait firma gibi davranıp yüksek gelir sahiplerine de konut yapmak, karakol yapmak, hastane yapmak falan gibi bir noktaya getirdi. Başbakanlığa bağlandı ve sonrasında da hesap verilmeyen, denetlenemeyen bir kurum haline geldi, TOKİ. Arkasından Arsa Ofisleriyle birlikte arazi satışları, arazilerin bunlara ucuz olarak verilmesiyle birlikte de, konut sürecini kullandı. Nasıl kullandı, insanlara “dünyada mekân ahrette iman” derler. Yani herkesin bir evi olsun aslında, başımızı sokacak bir evimiz olsun anlayışıyla halka ucuz ev veriyorum yaklaşımıyla aslında tek tip konut üretmeye başladı. Bu konutları üretirken, bunun tabi ki bir sadece barınma sorununu çözmedi, nüfus problemini farklılaştırdı ve seçimler sürecindeki seçmen yapısını da aslında o TOKİ süreçlerinde değiştirdi.
Akp-Rte İktidarı Mekânsal Alanda da Cumhuriyetle Hesaplaşıyor

TOKİ LER MEYDAN KAVRAMI YERİNE İBADETHANE CAMİ KAVRAMINI GETİRDİ.
Ama mekânsal olarak neyi değiştirdi? Bakın bütün TOKİ lerde tek tip dizilmeler var, asker disiplini, herkes o belirlenen planlara uyacak ve bunların ortak mekânları ana mekân denilen şey kamusal alan dediğimiz herkesin toplanma mekânının alanı camii odakları oldu. Planlama sonucu süreçlerinde. Bu şunu getiriyor, 2002 yılında planlarda camiyi meydana koyuyorsunuz, halkın toplanma yerleri kamusal dediğimiz meydan okul, pazar yeri kendi mekânında kamusal süreci haline geldi kamusal planında. Bu cami odağına alan, planlama süreci camiyi odağına alan, dini odağına alan bir yaşam sürecine işaret ediyordu. Çünkü o bakış açısı o, sen bir yerde toplanacaksan nerde toplanıyordunuz eskiden. Köy odasında toplanıyordu eskiden, kent de de meydanlarda toplanıyordu.

MİMARİDE BİLE DİNSEL YAPILANMA PLANLANIYOR
Şimdi size bir sorunu çözme bir mekânı tartışma mekânı olarak TOKİ lerde, meydan kavramı yerine ibadethane cami kavramını getirdi. Aslında tek tip yaşamın o günlerden verilen mesajıydı. Bunu plan süreçlerinde gördük. En son çıkarttığı planlama şeyiyle de mekânsal planlama etmeleri hiç birinin, bunları ne okursunuz, ne edersiniz. Teknik olarak bir planı yapılır bunu anlatıyor. Ama o planda diyor ki, “siz plan yaparken şunlara dikkat edeceksiniz” diyor. “HER 200 METREDE KÜÇÜK ÖÇLEKLİ İBADETHANE YAPACAKSINIZ” diyor. “HER 400 METREDE ORTA ÖLÇEKLİ İBADETHANE YAPACAKSINIZ”  diyor. Bunların hepsini plan sürecinde yapıyor. “Plan yaparken her 200 metrede bir ibadethane koymak zorundasınız”; bunlar teknik konular. Bunu sadece mühendisler, mimarlar, plancılar bilir. Bu ne demek, yani her adım başı artık ibadethane karşılaşacağımız bir sürecin işaretleri, her eve bir cami gibi. Bunu da cami diye yazarsanız, bu ülkedeki çok dinliliği, çok kültürlülüğü bertaraf etmiş olursunuz. yani ibadethaneyi ben söylüyorum, onlar ibadethane demiyor, her 200 metrede bir camii” diyor. Yani Cemevi var, burada gayrimüslimler yaşıyor, ülkenin çok çeşitli inançları var.
OKULLAR MEDRESE KILIKLI
Şimdi TOKİ lerden sonra hemen aklımıza okullar geldi. Okullar dediğimiz, çocuklarımızın gittiği okullar. Milli Eğitim Bakanlığının yeni yaptırdığı okul projelerinde okul çevreleri girişleri medrese kılıklıdır. Dikkat ettim, medrese kılıklı, neden? Çünkü sizin gözünüz alışmaya başlıyor, cephelere gözünüz alışmaya başlıyor, bir anda sizin çevreniz değişirken çehreniz değişiyor, bakışınız değişiyor. Okullar yapıldı, vay niye böyle okullar yapıyorsunuz, yazışmalarında toplum bunu algılayamaz, adam bunun arkasından 4+4+4 eğitim sistemi geldi. ÖNCE O OKULLARIN CEPHELERİ DEĞİŞTİ. ARKASINDAN EĞİTİM SİSTEMİ DEĞİŞTİ. Sonra adliye sarayları, bakın yargı süreci, hepimizin başına bir iş geldiğinde yargıya gideriz değil mi. Bütün yeni yapılan adliye saraylarının cepheleri değişti. Hepsi Osmanlı Selçuklu tarzında yapılan binalardı. Sonra YARGI SİSTEMİ DEĞİŞTİ.
Hükümet konakları, aşağıdan yukarıya baktığımızda, aile toplum insanların en küçük en alttaki yeri okullar, geleceğimiz olan çocuklar, sonra yargı süreci, sonra hükümet konakları, aslında valiliklerin olduğu bütün bu yapıların hepsi Osmanlı Selçuklu mimarisiyle yapılmaya başlandı. Sonra özel idareleri kanunu değişti, bütün şehir yasasıyla birlikte. Bütün bu sistematiğin yukarıdan aşağıya doğru giderken “kaçak saray”da aslında bir ülkenin Cumhurbaşkanının konağı mekânsallığıyla birlikte, rejimin değişikliğinin mekânsal karşılığıydı. Şimdi bunun kaçak saraya kadar hepsinin de önce yapıları oturttular, sonra içeriğini değiştirdiler. Kaçak sarayda da, yapıyı yaptılar, lakin bu bir rejime karşı yapılmış şeydi ve rejim değişikliğinin mekânıydı bu. Lakin henüz içini değiştiremediler yapının, rejimin kendisini değiştiremediler. Bu nokta da mesela oldukça önemli, önemli bir noktaya oturdu kaçak saray mücadelesi bizim AOÇ mücadelesi, bunun biraz gerçekten bu rejimle hesaplaşmanın mekânsal karşılığı olduğu ortaya çıktı.
Bir bina değil aslında o düşünülen başka bir rejimin, yeni Türkiye, başkanlık sistemi, neyse onun bir mekânı. Onun bir düzeninin değiştirilmesi için anayasayı değiştirmesi gerekiyor, başkanlık sistemini değiştirmesi gerekiyor ki, bu da oldukça zor. Bu noktaya kadar TOKİ okullar, adliye sarayları, hükümet konakları bu noktaya kadar toplum, mekânla ilgilenmedi. Bu mekânlara ne oluyor, demedi. Çocuklarının gittiği okullarının cephelerini görünce, niye bu okullarda çocuklar okuyor, demedi. Bir farkındalık gelişmedi ama “Kaçak Saray” süreciyle bir farkındalık gelişti.
Bakın asker disiplini TOK’iler, hepimizin asker gibi olmasını ta o konutlarda otururken emirlere amade, itaat etmemizi o konutların yapılış ve diziliş sırasında zaten ifade etmişlerdi, yapılı çevrede. Okullarımıza çocuklarımız işte böyle okullara gitsin istediler, BUNLAR MEDRESE OKULLARI. Bu tür okullar yapıldı. Bunlar adliye sarayları, bakın karar verici olduğu tek sesin karar verici olduğu hukukun olmadığı bir dönemin aslında izlerini taşıyan bir cephe değişikliği idi. Bu yargı reformuyla yargının nereye geldiğini biliyoruz. Bakın hepsi birbirinin aynısı. Hükümet konakları, bunlar yeni yapılan konaklar ve Kaçak Saray, bakın hepsini arka arkaya koyduğunuzda hepsi tak tak hepsi o kadar sistematik gelmiş oturmuş ki bu da CUMHURBAŞKANININ OTURDUĞU KAÇAK KONUT. Yani burada, hani o tek kimlik, tek ses ve tek kasa yaklaşımı aslında bu yapılarda da üçlü kavramı üç çıkışı görüyoruz, belki de simgesel olarak, bakın dikkat edin bunların hepsine. Üçer üçer çıkıyor parçalar, birimler, dolayısıyla bu ana hedef bu şekliyle gelişti.
Bütün bu ekonomik politikalar inşaat sektöründen topladı bir taraftan da siyasal İslam’la, İslam’ın Cumhuriyetle hesaplaşması süreci karşı karşıya geldi bunu Atatürk Orman Çiftliği ve Kaçak Saray sürecinde mekânında yakaladık. Bunu topluma anlatmanın en güzel yolu AOÇ nin değerlerini anlatmaktır; kuruluşunu anlatmaktır, niçin kurulduğunu anlatmaktır, dedik. Cumhuriyetin o özgürlükçü bakış açısının mekânsal karşılığı dedik. Topluma bunu anlatmaya çalıştık. Birinci derece doğal sit alanına, siz gelip bir çivi bile çakamazken 450 bin m2 lik bir beton çakıyorsanız, bir kere kurucusuna saygısızlık ediyorsunuz. Mahkeme kararları var, mahkeme kararlarına saygısızlık ediyorsunuz. Üçüncüsü, halk size vergilerini buralara paraları harcayın, diye vermedi, halkın verdiği vergilere saygısızlık ediyorsunuz. Zaten, Atatürk’ün çok önemsediği bu kurucu mekâna yapılıyor olması zaten bir rejimle hesaplaşmanın simgesel karşılığı haline geldi.
Ankara tabi ki bu noktada çok yer edindi. ANKARA CUMHURİYETİN BAŞKENTİ İDİ SALTANATA KARŞI, İSTANBUL’A KARŞI DURMUŞ DEVRİMİN BAŞKENTİ İdi ve dolayısıyla buradaki bütün şeyler, kurgulanan yapılar ve mekânların hepsi Cumhuriyet’i temsil ediyordu.
Ben size biraz şeyi anlatayım; Ulus ve Çankaya hattını. Bu aks aslında Cumhuriyetin temsil aksıdır, Ulus ve Çankaya. Cumhurbaşkanı Esenboğa’ya indiği andan itibaren köşke kadar (Cumhurbaşkanlığı Çankaya Köşküne gidene kadar) bu noktada Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu her bir mekândan okuyarak gider. Cumhuriyetin temeli aslında ekonomidir. Ulusta ekonomi Bankalar Caddesi ile başlıyor, Sümerbank, Ziraat Bankası, Merkez Bankası hepsi bir yerdedir. CUMHURİYETİN KURULUŞUNDA KÜLTÜR VARDIR, BİLİM VARDIR, onun için o akstan biraz devem etmeye başladığınız andan itibaren Gençlik Parkını görürsünüz. Karşısında kalkınmanın öncü kurumu İller Bankası binasını görürsünüz. Biraz daha ileriye gidersiniz opera sergi evini görürsünüz. Zübeyde Hanım Meslek Lisesi, THK, DTCF, Kız Lisesi bunların hepsi Cumhuriyetin bir eğitim şeyinin altlığını gösterir.
Zafer Meydanında geldiğiniz anda, Cumhuriyetin yeni ve şekillenecek toplumun sağlıklı olmasının altı çizilir, Sıhhiye Meydanında. Bir tarafında Orduevi vardır, bir tarafında Sağlık Bakanlığı vardır. “CUMHURİYET SAĞLIKLI NESİLLER İSTER” der. Bunun da en önemli güvencesi ordu olduğunu ifade eder.
Zafer anıtına geldiğinizde bir nefes alırsınız, yani Cumhuriyet buraya kadar kurulmuştur. Ana teması ve ilkeleri bunun tersini ifade etmiştir.
Zafer anıtından sonra başladığınızda artık Cumhuriyetin kime ve nasıl hizmet edeceği anlatılır. Sayıştay binası, Danıştay Binası, GÜVEN ANITI “BİZE GÜVENİN” der ve hemen arkasında dizilen bakanlık binaları “HALKIN HİZMETİNDEYİZ” der. Yani arka arkaya İç İşleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Çevre Şehircilik Orman Bakanlığı, Meclise kadar da Cumhuriyetin kime hizmet ettiğini anlatır. Buradaki bütün anıtlar, Atatürk Anıtından başlayan Güven Anıtına giden noktada Meclis’in çok iradi bir yer olduğunu ve EGEMENLİĞİN KAYITSIZ ŞARTSIZ HALKA AİT OLDUĞUNU İFADE EDEN bir yerdir. Oradan köşke kadar uzanan ve köşk aslında Meclisle bir mesafe vardır. Ama bu iki aks üzerinde Cumhurbaşkanı nasıl bir ülkeyi idare ettiğini ve hangi rejimi idare ettiğini Esenboğa’dan Çankaya gidene kadar görür, halkın arasından geçer, halkı alkışlar, durdurur sevgi gösterileri yapar. Yani halkla iç içe geçmiş bir sistem tariflermiş Cumhuriyeti ve bunu ta bu mekânda yapmıştır. Bu mekân içerisinde Ulus’la Çankaya hattında, bir tane ibadethane yoktur, bu aks üzerinde. Neden? Çünkü laiklik ilkesi çok önemlidir. Devlet işleri ve din işleri birbirine karışmayacak. Dolayasıya bu aks üzerinde bir tane ibadethane olmaması bu ülkenin rejiminin laiklik olduğunun da altını çizmektedir. Ama şu anda bu aks üzerinde tam da GENÇLİK PARKININ KARŞISINDA İLLER BANKASININ ARKASINDA KOCAMAN BİR CAMİ YAPILDI. BU İHTİYAÇTAN YAPILMADI. Çünkü bu cami yapılırken o bölgede tam yürüme mesafesinde 14 tane cami vardı. İbadet etmek isteyen herkes bu 14 camiye gidip ibadetini yapabilirdi. Bu aks üzerinde simgesel bir şeye ihtiyaç vardı. Hani laikliğe karşı Cumhuriyete karşı bir mekâna ihtiyaç vardı, bu mekân (cami) o mekân oldu. Yani cami yapıldı, kocaman bir cami, şimdi İller Bankası yıkılsın da o cami ortaya çıksın yaklaşımı içerisine girdiler.

CUMHURİYETİN YAPILARI 2004 DEN İTİBAREN YIKILMAYA BAŞLANDI
Fakat burada da şöyle bir ilginç durum var, yani bunun altını çizmek gerekiyor. Ne zaman bir yerde bir dönüşüm yapmak isteseler, bu rejimle hesaplaşması, neoliberal politikalarıyla birlikte ne zaman bir yerde hesaplaşmak isteseler, hemen ortaya cami atıyorlar. Bu cami de tek başına cami değil, “caminin altında kültür merkezi olacak” diyorlar, “caminin altında alışveriş merkezi olacak” diyorlar, “caminin altında otopark olacak” diyorlar. Şimdi bu aslında neoliberal politikalarla siyasal İslam’ın mekânsal karşılığı. Cami+AVM+Kültür+ falan falan.

CUMHURİYETİN SEMBOLÜ BİNALAR YIKILDI
Şimdi ibadethane denilen şey sadedir, “herkesin Allah’la arasına kimse girmez”. Yani o size ait bir şeydir içinizdedir. Bunu ticari olarak “cami yapılacak” diyor, “ibadet yapılacak” diyor ama altında ticaret yapıyor, altına otopark yapıyor, altına kültür merkezi yaparak aslında biz ona “cami AVM” diyoruz, yani cami alışveriş merkezi. Camiyi kullanarak aslında ticarethane yapıyor, dolayısıyla bu aks şu anda tehdit altında Cumhuriyeti temsil mekânları açısından baktığımızda. Şimdi o aks üzerinde CUMHURİYETİN O DÖNEMDE OLUŞTURDUĞU ÇOK DEĞERLİ YAPILAR SÜREÇ İÇERİSİNDE 2004 TEN İTİBAREN YIKILMAYA BAŞLANDI 2004-2005 ten. TPAO Yıkıldı, Kumrular ikamet sitesi vardır, tam Saraçoğlu Mahallesinin köşesinde Necatibey’le kesiştiği noktada Cumhuriyetin çok önemli konut kompleksiydi, yıkıldı, Havagazı Fabrikası yıkıldı, Danıştay binası bütün uğraşlarımıza rağmen yıkıldı, Sıhhiye’deki Etibank binası yıkıldı. TİKA yıkıldı, o camiyi açığa çıkartmak açısından yanındaki. EGO hangarları yıkıldı, Su süzgeci yıkıldı Cumhuriyetin ilk barajı olan Çubuk Barajı’ndan halka suyu süzerek veren su süzgeci binası yıkıldı, AÇB İşçi memur lokantaları yıkıldı, Atatürk’ün yapısı tescilli Marmara Köşkü yıkıldı, Kaçak Sarayla aynı yerleşke içerisinde olduğu için, jandarma karakolu yıkıldı. Turgut Reis İlkokulu yıkıldı. Baraj gazinosu yıkıldı. Bunların hepsinin simgesel bir anlamı var. Kimisi sanayi, kimisi ekonomi kalkınma, kimisi kültür, kimisi de sivil mimarlık dediğimiz konut. BU aslında Cumhuriyetin yerleşim sürecindeki planlama sürecinde örneklerini ifade eden yapılardı. Bunların hepsi yıkıldı, bu beş altı yıl içerisinde yıkıldı. Bunların büyük bir kısmı da Cumhuriyetin temsil asksı üzerinde bulunuyordu, binalar bunlar, Cumhuriyetin güzel yapıları.
Şu Etibank binası yıkıldı, şu anda otopark olarak kullanılıyor, ihtiyaçtan yıkılmadı bu; bu su süzgeci. Bu tür yapılar yurt dışındaki örneklerinde bunların hepsi müze olarak kullanılır, kültür yapıları olarak kullanılır.
Atatürk Orman Çiftliğindeki Marmara Köşkü, AOÇ nin en yüksek noktasına yapıldı. Sonun da Atatürk 11 Haziran 1937 de halka emanet etti burayı. Aslında burası benim diyen halkına emanet etti, artık sizsiniz. AOÇ nin en hâkim tepe noktasında idi, yapıldığı günden bu yana ayakta iken bir anda, dayanıklı değil, falan diye bir gecede yıkıldı, çünkü Kaçak Saray onun 450 bin metre karelik büyüklüğüyle Marmara Köşkünün küçüklüğü ve mekânsal küçüklüğüne rağmen ideolojisinin büyüklüğüne katlanamadı. Onu orda görmek istemediği için yıkıldı “yeniden yapılacak” iddiaları var, bunların doğru olduğuna inanmıyorum. Bu binaların hepsi yıkıldı.
Şimdi bu ask üzerindeki ciddi yapılar tehdit altında, Saraçoğlu Mahallesi Cumhuriyetin ilk toplu konut alanı; rüzgâr tüneli aerodinamiğin Cumhuriyetin ilk aslında uçakların rüzgâr akışını ayarlayabildikleri rüzgâr tüneli yıkım tehdidi altında.
TRT Arı ve Orkut Stüdyoları yıkım tehdidi altında. Milli Kütüphane, Kaçak Saray’a taşınacak deniliyor, bütün kitapları. İller Bankası binası, caminin avlusunda kaldı, avluda bırakılmış çocuk misali, orayı yıkarak camiyi görünür hale getirmeye çalışıyor.
Cebeci Stadyumu, 19 Mayıs Stadyumu, Ankara Gar binası, bakın dün itibariyle garın peronlarını yıkmaya başladılar. Orayla bir bağlantı kuracağız, üst geçit yapacağız diye, ama Ankara Garı binası da yüksek hızlı binasının yapılmasıyla birlikte tehdit altındaydı. Şu anda 10 Ekim katliamı biliyorsunuz, katliamın en önemli tanık mekânıdır. Şu anki varlığını 10 Ekimdeki sürece borçlu yoksa orası da gidiyordu, Ankara Gar’ı da gidiyordu.
Akp-Rte İktidarı Mekânsal Alanda da Cumhuriyetle Hesaplaşıyor

CUMHURİYETİN MEKÂNLARINI YIKARAK CUMHURİYET HAFIZASINI SİLMEYE ÇALIŞIYORLAR.
Opera binası, “camiye bu kadar yakın şarkı türkü mü söylenir” edasıyla tehdit altında.
Renda Köşkü, yine, ABD Büyükelçiliğinin hemen yanında, Halide Edip Adıvar Lisesi, Devlet Hastanesi, TCDD Devlet Hastanesi, Çubuk Barajı’ndaki Atatürk Evi, bizim tespit edebildiklerimiz bunlar. Şeker Fabrikası yerleşkesi, Milli Eğitim Bakanlığı yerleşkesi bunların hepsi bu gün tehdit altında. Hatta Güvenpark, hatta Bakanlıklar yapıları hepsi tehdit altında. Çünkü siz o yapıları görmediğiniz zaman hatırlamıyorsunuz.
Mekân dediğiniz bina değildir sadece, taş değildir, içindeki yaşanılandır. Size hissettirdikleridir. Bu gün buradasınız, bütün anılarınızı paylaşıyorsunuz, yarın bu bina olmadığında buradaki sizin paylaşımlarınızda tanıklık etmiş mekân olmayınca siz bunu hatırlayamazsınız. Yani ilkokuldaki okulunuz yerinde duruyorsa, çocukluk anılarınızı daha iyi hatırlarsınız, yerinde durmuyorsa, o sizin hafızanız silinmiş gitmiş demektir, bütün bu binaların yıkım tehdidi altında olmasının nedeni bu. Rejimle hesaplaşmasını çevreden okuduğumuz, yapısından okuduğumuz şey onu ortadan kaldırarak hafızanızı silmeye çalışıyorlar. İsimler değiştiriliyor, sokak isimleri, meydan isimleri değiştiriliyor; stadyum isimleri değiştiriliyor, bunların hepsi ya yıkılıyor ya ortadan kaldırılıyor, hafızayı silmeye yönelik hareketler bunlar. Dolayısıyla bütün bunlara dair toplumun bir farkındalık içerisinde olması gerekiyor. Burada en son gelinen noktada biz, bu süreç başladığında şunu söylüyorduk ama kimse bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini konusunda kulak da vermeli, çünkü toplumumuzda bizim, mekân kültürü diye, mekân eğitimi yok Türkiye’de, mekân eğitimi verilmiyor. Kent ve kent yaşamı eğitimi verilmiyor okullarda, verilmiş olsaydı zaten bunu herkes fark ederdi. Niçin yurt dışına gittiğimizde yüzyıllardır duran yapıları görüyorsunuz, Lenin’in gittiği Marks’ın gittiği oturduğu Betofon’un (Ludwig van Beethoven)  gittiği her şeyi görüyorsunuz. Adamlar kültürüne sahip çıkıyor, çocuklar öyle öğreniyor. Bizde sürekli yıkılıyor, sürekli yıkılıyor hafızayı yok etmek üzerine ve yeni bir şey kurmak üzere. Her iktidar kendi izlerini bırakmak ister bu çok normal. Ya bunu eski şeyi kucaklayarak, koruyarak üstüne yeni bir şey katarsınız, yeni bir değer katarsınız, bu kültürel olarak aslında olması gerekendir. Ya da barbarsınızdır, Vandalsınızdır, elitsiniz, yıkarsınız, yok edersiniz. Bu sizden başkasına saygı duymama yaklaşımıdır. “Ben varsam, benim varsa seninkine gerek yok; ben konuşuyorsam sana gerek yok, ben söylüyorsam senin söylemene gerek yok”.
Şimdi biz bunların hepsini yapılı çevreden okuduk; İller Bankasına saygı duymuyorsak onun fikrine, onun ideolojisine, onun diline, onun oluşuna saygı duyulmaz. Bana hiç saygı duyulmaz. Dolayısıyla mekân denilen şey gerçekten çok önemlidir, baktığımız yer bize bir şey anlatıyor zaten. O anlatmayı ve o nu öğrenmek gerekiyor. Her biriniz Ulus’taki Atatürk anıtını biliyorsunuzdur. Size neyi anlatıyor o? Neyi anlatıyor mesela. O anıtın her bir kaidesinde figürler vardır, hiç baktınız mı bilmiyorum. Arka kaidesinde bir ağaç vardır devrilmiş, çınar. Yere devrilmiştir, kökleri dışarıdadır. O çınarın içerisinden bir fidan büyür. O çınar Osmanlı İmparatorluğudur devrilen; içindeki fidan Cumhuriyeti simgeler.
Şimdi bunların hepsini bakıp hissetmek önemli, bakıp hissederseniz bunları, başka bir şey olmaya başlar süreç. Ama insanların bunları bilmesini istemiyor. Onun için okullarda kent mekân verilmiyor.
Dünyada hep ilk tepkileri veren, mekân üzerinden çalışma yapan bilim insanları olmuştur, mimarlar olmuştur, tarihsel olarak. Bize diyorlar ki “size ne oluyor, ne alakası var mimarlarla, mimarlarla vuruyorlar. İlk mimarlar görüyor. Yapıyı görüyorsunuz, oradan nereye gidersiniz, ne anlama geldiğini biliyorsunuz. Siz feryat ettikçe toplum bunu anlamaya çalıştıkça, bunu anlatmaya çalışıyorsunuz, ama öyle bir potansiyel yok. Biz bunu Atatürk Orman Çiftliği mücadelesinde gördük. Üstümüze bir çığ geliyor, ya biz topluma döneceğiz, üstümüze çığ geliyor diyeceğiz, bakın buna göre önlem alın diyeceğiz. Ama çığ üstümüze geliyor, biz onu anlatana kadar, dedik ki o zaman, bu çığ üstümüze geliyor, hepimizi ezip geçecek. Biz o çığın üzerinde durmak zorundayız, patinaj için, onun için çıktık, bakın hiç kimseye anlatamadan mücadelenin bir parçası olmaya başladık. Atatürk Orman Çiftliği ve Kaçak Saray, bunun her bir aşamasını toplumun nezdinde anlaşılır kılmaya çalıştık, dönüp size anlatmaktan daha zor bir iş yaptık. Hem patinajı durdurabilmek, hem anlatabilmek bunu çakıştırabildiğimiz ve becerebildiğimiz ölçüdeki, bu gün bunu görüyoruz ki gerçekten becerebilmişiz, dünyaya yayılan ve dünya tarafından bilinen bir noktaya gelmiş. Orda o bina yapılmış, başarı mı başarısızlık mı bilmem, diyorlar o kadar mücadele ettiniz gittiler binayı yaptılar. Bina yapılması bir başarı mıdır? O binanın teşhir olması daha büyük bir başarıdır bence. O binanın her görülüşünde, o sürecin bizim o mücadelenin simgesel bir hesaplaşmanın geri planda anlaşılıyor olması o derece önemlidir.
O bina bizim mücadelemizin ne kadar anlamlı olduğunun simgeselliği haline gelmiştir. Onu gören herkes yasa dışılığını hukuksuzluğunu, vefasızlığını ve maliyetinin yüksekliğini saf bir bakış açısı olduğunu görüyor bu gün. O durduğu ölçüde ne kadar anlamlı olduğunu, verilen mücadelenin ne kadar anlamlı olduğunu gösteriyor şu haliyle. Dolayısıyla içindekine de asla mutluluk getirmiyor.
Bazı binalar vardır gerçekten böyle dertlidir, sıkıntılıdır, perilidir, bizim çocukluğumuzda vardı, orda ağaçlar kesilmiştir, işçiler ölmüştür, BİR ÜLKENİN KURUCUSUNUN VASİYETİ İHLAL EDİLMİŞTİR. DOLAYISIYLA ORDA KİMSE RAHAT EDEMEYECEKTİR. O rahatlıkla birlikte zaten halkın içerisinde olamamaktan haliyle de yalnızlaşacaktır.
Çankaya köşkünde halkla bütünleşen bir aksın sonunda bir yapı varken, bu gün nerden, hangi hava alanından inip oraya nasıl gittiğini bilmediğimiz, etrafında kırk metrelik yollarla halkının yanı yanaşamadığı bir yalnızlık süreciyle baş başa kalmış durumda.
Dolayısıyla biz bu günlerin de geçeceğine inanıyoruz. (Salondan alkışlar) Bu günlerde geçecek ve biz ben hep şunu söylüyorum ve biz AOÇ iğinde çocuklarımızla birlikte özgürce yürüyebileceğimiz günleri göreceğiz hep birlikte. Göreceğiz, bu ülkenin topraklarında, bu ülkenin kodlarında genlerine yazılmış bir Cumhuriyet, laiklik ve isyan damarı var. Nerde ne zaman çıkacağı belli olmaz. Ne yapıyoruz, nasıl yapıyoruz, ben ne yapabilirim” dememek, umutsuzluğa kapılmamak gerekiyor.

DURAN ADAM EYLEMİ BİLE TOPLUMU TETİKLEDİ
Yaptığınız her şey şu bardağa konulan bir damla, bu gün buraya gelmiş olmanız, bunu dinliyor olmanız, buradakileri başkalarıyla paylaşıyor olmanız, bu bardağa konulan bir damla, bu damlalar çoğalacak, bardak nerde taşar ben bilemem, illaki çoğalacak. Onun için “ben tek başımayım ne yapabilirim ki” diyor insanlar, “umutsuzum” diyor. Yani herkesin tek başına yapacağı bir şey var. Bakın gezi direnişinde belki hepimiz bir anda düştük, o kadar mücadele oldu, yayıldı, bir anda eylemlikler küt diye kesildi. Bir insan durdu, Taksim’de. Bütün dünya durdu farkında mısınız, “duran adam eylemi”. Bir kişinin aklı bazen dünyayı harekete geçirebiliyor. Cesaret tek bir sesle çıkıyor. Yani siz eğer bir gün cesur bir ses çıkarttığınızda o belki bir domino taşı gibi bütün aslında sesleri tetikleyecek bir noktaya gelebilir. Onun için de geriye çekilmek, “aman da bekleyelim bize de gelsinler, bizi de alıp götürsünler, bizi de yok edecekler” yaklaşımından sıyrılmak gerek. Sıyrılmazsanız zaten yok olmuşsunuz demektir. Evinizde sessiz sakin oturup hiçbir şeyle ilgilenmiyorsanız zaten siz yoksunuz demektir. Bu sokakları, bu anıları paylaşamıyorsanız yoksunuz demektir. O zaman hakikaten yapmanız ne gerekiyorsa, hukuksal süreçte, meşru süreçte onu yapmanız gerekiyor. Bakın OHAL demiyoruz biz, başka bir şey demiyoruz, yani neyse bizim yapmamız gereken hukuksal ve meşru süreçleri kullanarak onu yapıyoruz. Bize emanet edilen binaysa binayı koruyoruz, yapıysa yapıyı koruyoruz, ama bunların hepsinin artık herkes tarafından algılanma olduğunu bilmek bizim için niçin önemli.
Anıtkabir’e çocuk parkının yapıldığının ifade edilmesi ve onun üzerinden iki yıl geçtikten sonra kaldırılması ve Olağanüstü hal sürecinde bunun yapılıyor olması çok büyük bir umuttur. O binaya yapılan her şey aslında bizim değerlerimize yapılmıştır. İnsanlar bunu fark etmiştir. Bina deyip geçmemek gerektiğini fark etmiştir. Onun için hem yapılarımıza hem geleceğimize hem ülkemize sahip çıkmamız gerektiği bizim sorumluluğumuzdadır.” Alkışlar
Konuşmanın sonunda altı dinleyici söz alarak soru ve açıklamalarıyla konuşmalar olgunluk içinde sona erdi.
Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com
Resimler: Tezcan Karakuş Candan’ın konuşması, salondaki öğretmen ve akademisyenlerden görüntüler.

TEZCAN KARAKUŞ CANDAN KİMDİR?
 Manisa doğumlu olup Gazi Ün. Mimarlık Fak 1989 mezunudur. 90-91 yılında ODTÜ Bina bilgisinde Yüksek binalar konusunda yüksek lisansını yaptı. A.Ün Latin Amerika çalışmalarıyla yüksek lisansını tamamladı, Latin Amerika uzmanı oldu. Çankaya Belediyesinde teknik personel ve yönetici olarak görev yaptı. Çankaya Yerel Gündem 21 Genel Sekreterliği, Tarihi Kentler Birliği Koordinatörlüğünde bulundu. Dünya Sağlık Örgütü Çankaya Sağlıklı Kentler Proje Ofisinde görev aldı. Çankaya Belediyesinde TÜBİTAK Bilim ve Toplum Projeleri Kapsamında küçük kalabalıklar bilim ve sanata Yolculuk Projesini yürüttü. Sivil Mimari Projesinde araştırmacı olarak yer aldı. Çankaya Belediyesi Toplumsal Dayanışma Birimi Sorumluluğunu üstlendiği dönemde çok sayıda proje üretti ve yürütücülüğünü üstlendi. Şimdi Çankaya Belediyesi Dış İlişkiler Müdürlüğü kadrosunda ve Atılım Üniversitesi Mimarlık ve Güzel Sanatlar Fakültesinde yarı zamanlı Öğretim Görevlisi olarak görev yapıyor. Yerel Yönetimler, Kentleşme Sosyal Mimarlık, Kamusal Alanlar, Kentsel Toplumsal Hareketleri Yerel Yönetim Kampanyaları konusunda çok sayıda makale projesi var. Mimarlar Odasında Çocuk ve Mimarlık Kamu Hizmetinde mimarlığa tanıklık projesi kapsamında yayınlanmış yayınlarıyla birlikte neoliberal laboratuar Şili Türkiye ile Benzerlikler, Farklılıklar adlı kitabıyla Ali Hakkan ve Gökçe Bolar ile birlikte kaleme aldığı Kaçak Saray adlı kitabı bulunmaktadır.
Mimarlar Odasında bulunduğu görevler, kısa olsun diye yıllarını saymıyorum; Ankara Şübesii Yönetim Kurulu Başkanı, Ankara Yönetim Kurulu Sekreter üyesi, Ankara Şübesi Yönetimi sayman üyesi, yönetim kurulu sayman üyesi; son görevi yönetim kurulu başkanı. Ankara Bölgesi yönetim Kurlu üyeliği var daha önceden. TMMO da denetleme kurulu üyeliği,  İTEK komite sekreteri Personel Verimliğini Artırma Komisyonu Üyeliği, Mimarlık ve Toplum Atölyesi Kamuda çalışan Mimarlar atölye üyeliği, Yerel Yönetimler Seçimleri Oluşturma Komisyon Üyeliği, Ücretli Çalışan Mimarlar Kurultayını Düzenleme Kurulu Üyeliği, Bilişim Komitesi Üyeliği, Örgütsel Yönetim Komitesi Üyeliği; Karar Taslakları Üyeliği, Uluslararası Mimarlar Birliğinde e Çocuk ve Mimarlık Çalışma Grubu üyeliği var.

Cevat Kulaksız

Yorum Gönder

[blogger][disqus]

Kemalın Askeri

{blogger#https://www.blogger.com/profile/11745102543774252838}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget