Abdülhamit’in Cinci Hocası, Saraydan Günde 8 Bin Kişilik Yemek, O Günden Gelen Devran…

Abdülhamit’in Cinci Hocası, Saraydan Günde 8 Bin Kişilik Yemek, O Günden Gelen Devran…
Osmanlı Sarayı’ndan günde 7-8 bin kişilik yemek çıkardı:

ll. Abdülhamit’in devrinde resmi ve nizami makam sahiplerinin dışında,  1904 yılında Yıldız Sarayı’nda,  çevresindeki kasır ve köşklerde saray adına çıkan yemek tablalarının sayısı sekiz yüzü aşıyordu. Her yemek tablası, sekiz kişilikti. Demek ki günde saray mutfağından ortalama yedi bin kişiye yakın vazifeli yemek yiyor, öteki resmi görevliler, misafirler, gelip giden heyetlerle, çeşitli sokaklarda yaşayan müritlere, şeyhlere gönderilen yemek tablaları ile birlikte bu yemek sayısı 7-8 bine kadar çıkıyormuş. Bu yemekler yoksul halktan alınan vergilerle veriliyordu.

Ya günümüzün Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan, ille de ben “başkan olacağım” derken, öylesine padişah gibi olacağım demek istemekte. Cumhuriyet tarihinde hiçbir Cumhurbaşkanın örtülü ödeneği yokken, yasayla örtülü ödenek alması, bu ödenekle sık sık yüzlerce kişiye iftar, davetle millet kesesinden ziyafetler vermesi, kendisine “Ulu Hakan” dedikleri ll. Abdülhamit yönetimini anımsatmıyor mu?

Padişah sarayları, öteki köşk ve kasırlarda yaşayan peşkirci başından tutun da, tütüncü başına, yüzlerce cariyelere, daha bilmem ne başına kadar beş-altı binden fazla insan saraylarda dolanıp durur, (Yıldız Sarayı’ındaki sadece aşçı, uşak, marangoz, elektrikçi gibi müstahdem sayısı bin kişiyi buluyordu), yoksul halktan soyutlanmış vaziyette yiyip içerek yaşayıp giderlerdi, ta ki son padişaha kadar, Mustafa Kemal’in Osmanlı defterini kapatana kadar…

ll. Abdülhamit’in sarayında bu debdebe devam ederken, 31 Mart vakasından {13 Nisan 1909 (31 Mart 1325/Hicri 22 Rebi’ül-evvel 1327)} dört ay önce, ll. Abdülhamit’in yaşlı sadrazamı Kıbrıs’lı Kamil Paşa (1832-1912), tamtakır hazine için şöyle yakınıyor: “….Donanma 30 senedir Haliç ve Çanakkale’de hapsedildi, çürüdü. Orduda mektepli alaylı zabit kavgası var. Maliye maaş veremiyor; değil bir harbin masrafını göze alalım …”. (sf 42)

Acaba günümüzde hangi başbakanlıkta veya cumhurbaşkanlıkta devlet hazinesinden günde bu kadar yedi-sekiz bin kişilik yemek çıkmakta? Osmanlı’nın da yolsuzluk ve rüşvet yanında israftan, yiyicilikten battığını rahatlıkla düşünebiliriz.  Bu vazifeliler padişahın özel hazinesinden maaş ve tahsisat alıyorlardı. Ne iş gördükleri bilinmeyen birçok insanlar sarayda oraya buraya dolaşıyorlar, adeta bedava besleniyorlardı. Zaten batışa doğru giden devlet yüz yıldan beri borçla yaşıyor, askerinin, memurunun maaşlarını ödeneklerini ödeyemiyor, bu yüzden üç-beş ay maaş ve ödeneklerini alamayan görevliler vardı.

Ayrıca imparatorluğun herhangi bir yerinde, örneğin Yemen’de bir kabile reisi isyan mı etti, padişah ne yapar eder, isyan edenin oğlunu, kardeşini veya rakibini, İstanbul’a getirtir, ev, yalı sağlar, tahsisat (ödenek) sağlardı. Bu evine yemek tablası gönderilen, aylık alan, rütbe verilenler arasında çok ilginç kimseler de vardı.

SULTAN HAMİT’İN CİNCİ HOCASI
Şöhreti nedeni ile Abdulhamit’in Cinci Hocası denilen Şeyh Ebül-Hüda Efendi ile 22 yaşında oğlu Devlet Şurası azasından Hasan Mukbil Efendi. Sivil rütbelerin en üstünü olan “ULA” rütbesine de sahipti. (II. Abdülhamid'in Suriye'de Mahmut Ebu Şamat adlı şeyhi de vardı).

YA GÜNÜMÜZ YÖNETİMİNDE:
(İsterseniz bir parantez açarak,  ll. Abdülhamit Devri’nin sansürcü, hafiyeli yönetiminden beter olan AKP- RTE iktidarına bu doğrultuda bir ayna tutalım:

Abdülhamit’in Cinci Hocası, Saraydan Günde 8 Bin Kişilik Yemek, O Günden Gelen Devran…
Hazırladığı bitkisel kürlerle tanınan biyoteknoloji ve mikrobiyoloji uzmanı Prof. Dr İbrahim Adnan Saraçoğlu, ll. Abdühamid’e hayran olan Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Cumhurbaşkanı Başdanışmanlığı’na atandı.

Günümüzde sanki öyle değil mi? Yoksulun çocuğu dershanelerde, sınavlarda emek verip terlerken, bütün AKP Bakan ve Milletvekillerinin çocukları, yakınları, dıdısının dıdıları sınavsız olarak devlet kadrolarına alınmıyor mu? Cumhurbaşkanı R.T. Tayyip Erdoğan’ın kızı, hiçbir kariyeri, devlet hizmeti olmadığı halde Cumhurbaşkanlığına danışman atanabiliyor, tıpkı Abdülhanit devri gibi).

Neyse biz tarihsel sürece dönelim. Hasan Mukbil Efendi’nin Babası Şeyh Ebül Hüda fotoğrafın şiddetle karşısında imiş. Yüzünü dahi çok kişiye göstermez, ziyaretçilerinin çoğunu perde arkasından kabul edermiş. Sarayda öylesine nüfuz ve şöhrete ulaşmış ki, devrin meşhur Şeyhülislamı Cemalettin Efendi, “halk arasında bu konudaki dedikodulara mani olmak için, temkinli olması” konusunda uyarmak durumunda kalmış.

Şeyh Ebul-Hüda fakir bir imam iken yaşadığı Halep’te köyün vakıf mütevelliliğini almak için İstanbul’a gelmişti. Gelirken de Cabirizade Nafi Paşa’dan (1908 Meclisinde Halep mebusu idi) bir tavfiye mektubu getirmiş. Türkçesi garip, çok zeki, hoşsohbet, fakir bir köy hocası…İstanbul’da bir süre Ahmet Hulusi Efendi’nin Sülaymeniye’deki konağında misafir kalan Ebul-Hüda, konak halkının sevgisini kazanarak onların falına bakıyor, inanılmaz hafızası, kendine gelen kişilerin, gelmişi, geleceği hakkındaki inanılmaz isabetli tahminleri ile öylesine tanınmış, meşhur olmuştu ki, Halep’e dönüp köyünün vakıf mütevelliliğini almak yerine Beyazıt’ta bir oda kiralayıp, ruh hastalarına, çaresi bulunmayan illetletlere nusha (muska) yazmak, remille fala bakmak, özellikle rüyaları tabir etmek gibi işlerin daha kârlı bir iş olduğunu görünce İstanbul’da kalıyor. Talihi yaver gidip tanınınca ve de bu üfürükçü işi ile meşhur olan Ebul-Hüda, Sultan Aziz devrinde saraya çırak olarak alınıyor. Dürrü-Nigar Kalfa’nın rüyasını isabetle tabir edince, şöhreti Harem-i Humayun’a ulaşmış. Sonunda bu “kudretli şeyh” saraya davet edilmiş, Abdulmahit’in cinci hocası olmuş.

Halkın yüzde 90 nının okuma yazma bilmediği Osmanlı toplumunda, Ebül-Hüda gibi insanlar adeta bir ermiş, evliya gibi görülür, yoksul halk o tip insanları çabucak zengin edebilirdi.

Süleyman Tevfik Bey hatıralarında, Ebül-Hüda hakkında şu samimi itiraflarda bulunur:

“O senelerde saray muhitinde büyük şöhreti olan bir Şeyh Zafir vardı. Padişah kendisini sık sık kabul ve iltifat ederdi. Beşiktaş’ta Sultan Hamid’in ihsan ettiği konakta otururdu. Bana göre Ebul-Huda Efendi daha zeki ve mizaçaşına idi. ….Padişahla ilk karşılaşmasında öylesine istinga, dünya nimetlerinden uzak kalma kifayeti, geleceğin hadiselerini isabetle tahmin yolunda kandisinden önceki üstadlardan ilim veraseti mevzuunda kanaat yaratmıştı ki, hiçbir benzerine nasip olmayan iltifat ve müsaadelere bir müddetasla rağbet göstermedi. Beyazt’ta Sahafların arkasında Bakırcılar semtindeki bir köşesinde yattığı, bir köşesinde misafir ve ziyaretçilerini kabul ettiği odadan ayrılmadı. Dürrü-Nigar Kalfa’nın gönderdiği tabla tabla yemekten sadece bir ikisini alıp, diğerlerini çevresindeki fakirlere ikram ile yetindi, para pul kabul etmedi. Bu hal ile Harem-i Humayundaki şöhreti, Padişah’ın bütün ömründe manevi bir istinad aramış mizacını öylesine teshir etti ki, Sultan Hamid, bir gün adeta Saltanat kudretini kullanarak onu saray duvarları arasına aldırdı, nihayet Serencebey yokuşundaki Kuşçubaşı Mustafa Bey’in konağını dayalı-döşeli emrine tahsis ettirdi.

Ebul-Huda’nın oğlu Hasan Mukbil Efendi’ye henüz 22 yaşında bizzat padişahın “mukbil” (yükselmeye laik, sevilen sayılan) ismini de ekleyerek Devlet Şurasına üye seçilmiş “Ula” rütbesi verilmişti.

Ebül-Hüda’nın “büyük şöhreti”, 1897 Osmanlı-Yunan harbinde, padişaha “Alem-i menamda (uyku dünyasında) Zülfikar’ı (Hazreti Ali’nin kılıcı)  Zat-ı Şahanelerinin dest-i mubarekelerinde (kutsal elinde) gördüm” demesi ve hakikaten de muharebenin ordumuzun zaferi ile neticelenmesinden sonra Şeyh Zafiri de, harbin aleyhinde tefsirler yapan ötekileri de bastırmıştı. Ebül-Hüda bu konuda şöyle bir saçma öğütte bulunur:

“-Bu millet, hiç olmazsa her yirmi beş senede bir harp etmeli, iki harpten birini de kazanmalıdır. Rusya harbinde yenildik. Aradan yirmi sene geçti. Şimdi hiç olmazsa Yunan’ı yenelim ki nefsimize itimadımız artsin…”

Ebül Hüda, 1908 Haziranında, yani ikinci Meşrutiyetin ilanından kısa zaman önce kendi arzusu ile padişah buna izin vermemişse de Büyükada’ya taşınmış. Onun bulunduğu adaya siyasi suçlular da sürgün edilmişti. Halep’ten yoksul bir köy imamı, yoksul bir derviş olarak gelen Ebül-Hüda’nın, zamanın birçok zenginlerinden olduğu gibi, ondan da ordu için yardım istemişler. Fazlaca yardım etmiş, verirken de samimi olarak şöyle latife bile edecektir:

“-Feda olsun…O kılıçların gölgesinde emniyetteyiz. Şimdi benim adaya kendi arzumla gelmiş olmamı, kerametime yeni delil sayarlarsa kabahat benim mi?”  Diyerek güya mütevazi bir eda ile havalanmış.

II. Abdülhamid tarikatlara özel bir önem vermiş, bunların yemek ve aydınlanma gibi masraflarını bizzat kendi karşılamış, harap halde olan tekkelerin onarımlarını yaptırıp, tarikat büyüklerinin türbelerini tamir ettirmişti. Arap vilayetleri ve Afrika'daki nüfuzlu tarikat şeyhlerine nişan ve rütbeler ihsan etmenin yanında maaşlar da bağlayan Padişah, Ebü'l-Hüda Efendi, Zafir Efendi gibi şeyhleri yanında tutarak onların nüfuzlarını kullanmıştı. Abdülhamid sarayda, çeşitli tarikatları ve bu müesseselerin temsilcilerini yakın ilişkiler kurarak kendisine yaklaştırmıştır. Öyle ki Abdülhamid'in neredeyse o dönem için mevcut hemen her tarikata üye olduğu düşüncesi yaygınlık kazanmıştır. İstanbul'daki, Osmanlı coğrafyasındaki büyük tarikat kollarının hemen hepsiyle yakından ilgilenilmiş, pek çok maddi ihtiyaçları karşılanmış, devlete karşı yükümlülük olarak algılanabilecek pek çok işlemden muaf tutulmuşlardır. Müslümanların yoğun yaşadığı yerlerdeki günlük yaşantının İslami şartlara çok daha uygun olmasını sağlamaya yönelik düzenlemeler, cami çevrelerinin düzenlenmesi gibi, din kitaplarının devlet matbaasında çok sayıda bastırılıp dünyanın her tarafına dağıtılması gibi uygulamalar devletin bu yönünü veya halifenin bu yönünü çok daha fazla ön plana çıkarmıştır. II. Abdülhamid döneminde, özellikle ilk ve orta öğretimde müfredatta din derslerinin sayısını arttırmaya yönelik düzenlemeler de yapılmıştır. [i]

Abdülhamit’in Cinci Hocası, Saraydan Günde 8 Bin Kişilik Yemek, O Günden Gelen Devran…
ll. Abdülhamit kendine bazı Gerileme Devri Padişahları gibi cinci hoca tuttuğuna göre,  falcılar, büyücüler, muskacılar gibi üfürükçü insanlarla içli dışlı olup onları korurken, öte yandan devrin Volkan, Serbesti, Mizan gibi gerici gazetelerini de kollar, el altından onlara para yardımında bulunur, böylece 31 Mart gerici ayaklanmasına destek olduğu söylenirdi.  (Şimdiki yandaş, yalaka basın da yukarılar tarafından beslenip kollanmıyor mu?)

Meşrutiyetten sonra oğlunun hem vazifesi, hem de rütbeleri elinden alınmasıyla Ebül-Hüda şunları söylüyordu:

“-Bizim gibi adamların evlatları muayyen ve hayırlı meslek sahibi olamazlar. Bu suretle devamı imkânsız rahat yaşamalarının ceremesini daha sonra ödemeye mecbur kalırlar…”

Sultan ll. Abdülhamit ikinci meşrutiyetle tahttan indirilmiş, Selanik’e sürgüne gönderilmesinden sonra üstat Cem’in bu konuda çizdiği karikatür Kalem dergisinde çıkmış; karikatürde Abdülhamit  Roma’lı Sezar’a benzetilirken, padişaha yedi kez sadrazamlık yapan Mehmet Sait Paşa (1838-1914) da elinde kılıçla padişaha saldıran, Roma imparatoruna düşmanlarıyla işbirliği yapan sadık yakını Brütüs şeklinde çizilmiş. Karikatürün altında devrin karikatürist sanatçısı CEM, şu cümleyi Abdülhamit’in ağzından söyleterek ince alayla dalgasını geçmiş:

“-Ey Ebül-Hüda!... Neredesin! Eğer sen olsaydın bunlar başıma gelmezdi…” 

Mustafa Kemal’in henüz yeni subay olduğu zamanlara kadar Osmanlı böyle hurafeci, muskacı, üfürükçü düşüncelerle yönetiliyordu. Devlet böyle hurafelerle yönetilirken, bilimden, bilimsel düşünceden uzak, basın ve toplum korkunç bir istibdat baskısı altında, halk cehalet ve yoksulluk içinde kıvranıyordu. Üfürük, muska, fal gibi dini duyguları sömürenler, şimdiki dini eksenli particiler gibi kısa zamanda zengin oluyor, el üstüne tutuluyorlardı. [ii]

FALCILIĞA, ÜFÜRÜKÇÜLÜĞE DEVAM
Günümüzün cahil insanları içindeki çağdaş Ebül-Hüda’ları üfürükçüler, kendilerini “asrolog” olarak yoksul halka yutturmaya, onların ümitlerini sömürmeye devam etmekteler. İnanır mısınız, 2010 da, Ankara’nın merkezinde Demirtepe’de, bir işhanının beşinci katında “manevi ilimler uzmanı” diye bir üfürükçünün levhasını okudum, Ebül-Hüda’dan tam 120 yıl sonra Başkent Ankara’da… Yine bu yıl içinde bazı “kave”lerin camında “kahve falına bakacak falcı aranıyor”; başka bir kahvehanenin camında “elektronik fal bakılır” diye birkaç yerde ilanlar okumuştum. (Oysa Kuranı Kerim’de fal gibi gaipten haber vermeyi yasaklayan ayet bulunmaktadır). Artık türbe, yatır ziyaretlerinin yer darlığından alamıyor, yer veremiyoruz.

GERİCİLER 31 MART’DA, 2010 DA DA TÜRK ORDUSUNA SALDIRIYORDU
Avrupa bilimsel hamlelerin ivmesi ile sanayi devrimini yaşayıp kalkınırken, Osmanlı “din” ve “şeriat” diyerek hurafe ve geriliğin batağında yıkılışa doğru hızla zaman kaybediyordu. Ayrıca çağdaş eğitim, hürriyet, eşitlik isteyen Meşrutiyetin aydınları üstüne dayanılmaz baskılar uygulanıyor, aydınlar hapislere atılıyor (şimdiki Ergeneokon uygulayıcısı din bezirgânı AKP-RTE iktidarı gibi) aydınlar sürgün ediliyordu. Tarihte görülmemiş hafiye teşkilatı ile herkes birbirini saraya jurnalliyordu, binlerce paralı parasız hafiye saraya durmadan ahlaksızca ihbar jurnalleri taşıyordu. Tıpkı şimdiki AKP-RTE iktidar hafiyelerinin, cemaatlerinin binlerce insanın telefonlarını dinleyip, izleyip fişledikleri gibi, o devirde de hafiye teşkilatı vardı. Her iki hafiyelik olayları da tarihin utanç sayfalarına yazıldı, yazılacak.

Ayrıca günümüz Laik T.C.ine bela olmuş müritlerinden Fetullah Gülen ve cemaatinin ağa babaları Saidi Nursi de yandaş Volkn’cı Derviş Vahdetî ile birlikte, 31 Mart’ın arifesinde, meydanlarda “din şeriat” diyen konuşması ile cahil halkı mektepli subaylara, ordu aleyhine kışkırtıyor, gerici darbesini körüklüyordu. O devran bu devrana benziyor gibi.

31 Mart Vakasında bir takım sarıklı hocalar alaylı askerler ile gericilerin arasında dolaşıp, “şeriat” “vurun ha” gibi toplumu tahrik edici sözlerle kışkırtıyor, dini kullanıyorsa, günümüzün din bezirgânları da, aynı eylem ve düşünce ile “türban, imam hatip” diyerek halkı kışkırtıyordu.

Şimdiki Vakit ve Taraf gibi öteki gerici gazetelerin fikirdaşı Volkan da, sayfalarında irtica dumanları üflüyordu…31 Mart’ın bu olayları AKP-RTE iktidarının “darbe, suikast” iftiraları ile orduya, subaylara yüklenmesine ne kadar da benziyor. 31 Martın yobazları Türk ordusunun aydın mektepli subaylarına saldırıp katlederken, 120 yıl sonrasının Türkiye’sinde de sicili bozuk irticacılar da Türk ordusunun seçkin subaylarına kumpaslar kurup iftira ve yalanlarla hapse attırıyorlardı.

Yukarıdaki Ebül-Hüda’nın yaşadığı zaman 1909 Otuz Bir Mart Vakasından çok az önce olmuş durumunu düşünürsek, o günden günümüze 120 yıl geçmiş. Ne dersiniz “31 Mart’ın mirasçıları din sömürücüleri Ebül-Hüdalar mı var başımızda” diyerek, sorasımız geliyor? Şimdilerde bile, türban, imam hatip diyerek bu dinsel sömürü ortamında Ebül-Hüdalar, Hasan Mukbil Efendiler başımıza çöreklenmişler din tacirliğinden hızla zenginleşiyorlar, onların devamı olan Fetullahlar, Erbakanlar, RTE ler sayın sayabildiğince sömürü çarklarını döndürüp gitmekteler, yoksul halkımızın ümitleri üstünde…

120 yıl önce gerici darbeyi, gerici darbecileri halleden Hareket Ordusu günümüzde yok artık; halkımızın bilinçli oyu hareket ordusu olmalıdır. Acaba halkımız gerçekten bilinçli mi oy veriyor, yoksa Aziz Nesin’in dediği yerde miyiz.

Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com.tr


DİPNOTLAR

[i]http://www.idefix.com/kitap/abdulhamidin-cinci-hocasi-suleyman-tevfik
ozzorluoglu/tanim.asp?sid=LJUWZ2J1N5QT6RK07K55
[ii] Kaynak: 31 Mart 85 Yaşında Bir Geri Dönüşün Mirası Cemal Kutay Kazancı Yay. 1994 sf 110-115) 

Yorum Gönder

[blogger][disqus]

Kemalın Askeri

{blogger#https://www.blogger.com/profile/11745102543774252838}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget