Küçüklüğümün Anımsattıkları - Cevat Kulaksız

Küçüklüğümün Anımsattıkları - Cevat Kulaksız Bu yazının notlarını, belki 30 mu-40 mı yıl kadar önce yazmış bir tarafa atmışım, bir belge ararken dosyanın içinden çıktı, ben de ele alıp sizinle paylaşmak istedim.

Küçüklüğümün Anımsattıkları - Cevat Kulaksız

Eşek Kuyruğu Kızılırmak’ta Beni Kurtardı
Bu yazının notlarını, belki 30 mu-40 mı yıl kadar önce yazmış bir tarafa atmışım, bir belge ararken dosyanın içinden çıktı, ben de ele alıp sizinle paylaşmak istedim.
Doğumum:
Nerede bir eşek görsem, kuyruğuna bakarım, eşek kuyruğuna borcum olduğunu, eşek kuyruğunun Kızılırmak’ta beni kurtardığını anımsarım, o nedenle aşağıdaki öyküyü anlatmak isterim.
1945 in bir ayında doğmuşum, bir ayında diyorum, çünkü doğduğum ay tam yazılamadığı için kesin olarak bilemiyorum. Nüfus cüzdanımda doğum tarihim 01.03.1945 olarak yazılmışsa da, gerçek doğum tarihim sonbahar aylarından biriymiş. Yakın yaşlılara, “ben ne zaman doğdum” diye soruyorum,  onlar da, bir düşündükten sonra, “sen bağlar kaynatılırken doğdun” diyorlar; rahmetli babam da, “oğlum Alaman Harbinin bittiği yıl doğdun” [i] diyordu.  Bizim oralarda bağlar sonbaharın eylül, ekim, kasım aylarında kaynatılır, bağ bozumu yapılır. Birçok yaşlı akrabam öyle dediğine göre sonbahar-hazan mevsiminde doğmuşum demektir.
Eskiler, yeni doğan çocukları emen nüfusa kaydetmezler, ya okula giderken, ya evlenme nikâhında, ya askere yaklaşırken nüfus cüzdanlarını çıkarırılar, çocukların doğumlarını yıl olarak bilseler de, ay ve gün olarak hatırlayamadıkları için 12 aydan birini tesadüfen yazıp nüfusa gönderirlerdi.  Ondan sonra sorunlar da çıkardı. Şimdi hatırladım; amcamın torunları nüfusa böylece tesadüfen serpiştirilip yazılırken, iki çocuk arasında beş ay boşluk oluşmuş. Nüfustaki bu tür yanlışlıklar ancak mahkeme ile düzeltildiği için, mahkemede hâkim amcamın gelinine sorarmış, “kızım sen beş ayda bir doğum mu yapıyorsun, bu nasıl iş”  diye sorarmış…
Doğumumdan üç ay sonra, annem “dem gitmekten” kan kaybından ölmüş. Bundan sonraki yaşantım, “anasız kuzu, kınsız kuzu” özdeyişine uyan bir çizgide sıkıntılar ve üzüntüler içinde geçti.
Çocukluğum:
Annemin ölmesiyle, o zamanları çocuk mamaları var mıydı veya vardı da alamıyorlar mıydı, bilmiyorum, komşu kadınlar emzirirmiş beni, şekeli su, inek sütü, bulamaç derken biraz büyüyünce, analıklarla tanışmaya başladım. Ama sürekli dayak yediğimi, ağladığımı hatırlıyorum. Kâh analıklar döver, kâh ev halkından birileri döverdi, ya da çırak-çoban çocukları döverlerdi. Onun için emsallerime göre, “arık toklu” gibi “marazlı” bir çocuktum. 1950 ye doğru.
Bir gün, kırda davar, mal güderken, “Kör Zeynal” dediğimiz benden beş altı yaş büyük bir köylümüz,  “ben körüm onu da kör edeyim” diye mi düşündü ne, bilmiyorum, elindeki kalın sopasını, gözümün, kafamın hizasından ok gibi bir fırlatmış, sağ gözümün biraz üstüne, elindeki sopa saplandı, kaşım yaralandı, kan akmaya başladı.  Allahtan tam gözüme denk gelmedi, yoksa o gözümü kaybedebilirdim.
Evdekiler, analık hiç kimse gidip de “niye bunun gözüne vurdun” diyen olmadı, “kim bilir ne halt ettin de bunu yaptılar” gibi beni suçlayan laflar söylediler.
Bu yara büyüdü, iltihap yaptı, kimse birileri pansuman yapmadı ki, aylarca iyileşmedi, gözlüm kapandı. Bilmiyorum, sonradan kendiliğinden aylar sonra iyi oldu.
Böylece büyüyordum, ama hiç gelişmiyordum. Ahır sekisi” dedikleri, kocaman dikdörtgen şeklinde bir oda düşünün, üçte ikisi hayvanlara ait ki onlarınki biraz alçakta, diğer üçte bir bize ev halkına aitti ki orası da biraz yüksekte idi. Bir duvarda şömineye benzer bir ocak vardı, çoğunlukla tezek yakılırdı. Soba yoktu, sonradan teneke bir soba kuruldu. Kışın o ocağın başına dizilir, ayaklarımızı ocağa doğru uzatırdık, bir süre sonra oda ısınmaya başlardı.
Ahır sekisinde hayvanlar bize bakar, biz onlara bakardık,  ev halkı da, “o hayvanlarımız da odayı ısıtıyor” diye teselli bulurlardı. Ahır sekisinin dışarı açılan iki penceresi vardı, ama pencerenin camı yok, beyaz samanlı bir kocaman kâğıt pencereye hamurla yapıştırılırdı. Odanın sekinin hava alması nerdeyse imkânsızdı,  güneş hiç almazdı. Bu kâğıt, “dükkânda” (bakkalda) “pencere kâğıdı” diye satılırdı. Pencere kâğıdı zamanla en küçük bir değme ile yırtılırdı, “kim yırttı bu kâğıdı” diye çıkışılınca,  başta analık olmak üzere, hemen herkes, “kim yırtacak Cavat yırtmıştır” derler, “gel ulan buraya Cavat”  şaplak mı olur, sumsuk mu olur, şamar mı olur,  enseme darbeler inerdi.
Akşam olup gece yatma saati gelince, yer yatakları dizi dizi serilirdi yan yana. Ağırın kokusu, osuruk kokusu birbirine karışır, öksürük, tıksırık hiç eksik olmazdı. Ben babaannemle yatardım, yataktan elimi uzatınca öküzümüzün sırtını okşardım geceler, o da döner elimi yalardı.
Ama ben dikine uzuyordum ama sağlığım yerinde değildi, sürekli zayıf bir çocuktum. Dururken ev halkının çoğunluğu, ben dâhil yavaştan yavaşan öksürüyorduk. Burada, ahır sekimizde (sonraları anladım) tam bir verem mikrobu imalathanesi vardı. O zamanları verem dispanserleri vardı bedava ilaç dağıtırlardı, bizim eve de gelirdi avuç avuç.
Ayağımda lastik ayakkabı ile beni okula kayıt ettirmeye götürdüler. Bacağımda elle iğne iplikle dikilmiş şalvar mı ne bir giysi vardı uçkurlu neli, öğretmen bir ayağıma baktı, bir yüzüme, “vah yavrum senin annen baban yok mu” dedi, ama benim söyleyeceğim bir iki kelime boğazımda düğümlendi kaldı, sadece gözümden yaşların geldiğini önleyemedim, yere baktım. Yanımdaki babam da“anası yok öğretmen bey” dedi.
1952 yılları idi, hiç kimsenin evinde radyo yoktu, bilmem dünyadan haberi nasıl alırlardı. Evimize yakın bir köy odası vardı; orda sadece ajanstan ajansa radyo açılır, bazen “ajans” dinlemeye giderdim. Kore şehitlerinden bahsedilirdi, ajanstan. Sonunda hava raporu söylenirken, bazı yaşlılar “dürzüler Allahın işine de karışıyorlar, nerden biliyonuz, hava şöyle olacakmış da böyle olacakmış da”  diye homurdanırlardı.
Gerek gıdasızlıktan, gerek dayaktan çelimsiz, zayıf “marazlı”  bir çocuktum. Babam, amcam ve çocukları o ahır sekisinde otururduk. Beni şimdi aklıma geldikçe saygıyla, rahmetle andığım Zeynep Babaannem beni korurdu ev içinde. Nerde bir çorba veya başka bir yiyecek görse, bulsa gizlice getirir alıp bana yedirirdi. Analıklar da, yufka ekmeğin arasına iki kaşık yoğurt koyar dürüp elime verirler, sırtıma da bir yumruk indirirler, “haydi git kuzuları iyi güt”, “öküzleri iyi güt” diye salarlardı beni bayırlara, dağlara.
Sıtma da vardı galiba o zamanları; çünkü temmuz-ağustos ayında tarlada ekinler biçilirken kan ter içinde tirtir titrediğimi, sonra ateşler içinde yandığımı hatırlıyorum.  Demek ki sıtma nöbetleri geçiriyordum, sonraları bunlardan nasıl kurtulduğuma bazen şaşar kalırım.
Bizim ayağımıza doğru dürüst ayakkabı alınmaz, öküzlerin  eşeğin nalı öncelikle alınır, “onlar bize ekmek veriyor, siz ne bo…a” yararsınız”  diyerek öküz ve eşek bizden önde tutulurdu.
Bu havasız, penceresiz ahır sekisinde aylar geçerken, babam ve amcam “verem olmuş”, “ince sızıya yakalanmış”  diyerek verem hastanelerine yattılar ve sonra da “ince hastalıktan” da öldüler.
Şimdilerde ne zaman bir akciğer filmi çektirsem, doktor “akciğerinde küçük bir boşluk var, küçükken sanırım verem geçirmişsin, ama hiçbir zararı yok” derler.
Neyse ben çocukluğuma döneceğim.
Benim zayıflığım hiç gitmiyor. O zamanları doktor mu yoktu,  para mı yoktu, ne ise beni bir kez olsun doktora- ilçeye götürüp muayene ettirselerdi, vereme yakalandığımın teşhisi konurdu. Ama “yazık yetimini şu hocaya, bilmem şu kocakarıya götürün, muska aldırın, okutun” diyorlardı da, “doktora götürün” demiyorlardı.  Kimileri de “kurşun döktürün” diyorlardı. Bana muska alıyorlar, boynuma takıyorlar, kuruşun döktürüyorlar, bir ilerleme yoktu.  Küçüklüğümde hatırlıyorum, 1940-1950 li yıllarda, kim hasat marazlı, veremli, nuzullu (felçli), kırık-çıkık vb hastalığı olanlar muskacıya, hacıya, hocaya, ocağa, üfürükçüye, cindere, sınıkçıya (kırık çıkık saranlar) giderler, onlardan deva şifa ararlardı.  Hasta, şikâyetçi herhangi bir nedenle iyi olursa, doğanın kudretinden veya başka bir nedenle hasta düzelirse, bu durumu gittikleri o güya tıp dışı tedavi kurumunun kerametine yorumlarlar. Hasta iyi olmazsa, “acaba hangi hacının, hocanın kerameti, nefesi kuvvetli” diye araştırmalar yaparlardı. Ölünce veya onulmaz sakat kalırsa, bunu “kadere, mukadderata yorumlanır,  ölen çocuklar için, “Allah verdi Allah aldı”  teselli bumlaya çalışırlardı. Hiç kimsenin aklına, tedavinin geciktiği veya yanlış tedavi şekli akla getirilmezdi. Oysa tıp dışı yukarıdaki halk tedavi uygulamalarının hastanın ebedi sakat kalmasına, gerçek tedavinin gecikmesine neden olarak ölümünü de hazırlardı.
Bir gün bir yaşlı kadın, “püskürtme olmuş bu bacım” diyerek, ayrı bir tedavi metodu uyguladı. Kadın üst tarafımı soydu, tek tek sayılabilen zayıflamış vücudumun kaburgalarını görünce “vah kuzum hiç yerden biteni yimedin mi” diyerek ağzına bulgur doldurdu, okudu üfürdü, ağzındaki bulguru vücudumun her tarafına püskürttü, her yanım bulgur oldu. Şaştım kaldım bu tedaviye. Bu yaşlı kadın, “madem yetim bundan bir şey almayayım” diyerek tedavi masrafını almamıştı. Tedavi masrafı da, “minderin altına bir şeyler koymak” tı.

EŞEKLERLE DÜŞTÜK YOLLARA
Günler mi haftalar mı sonra, üç beş yaşlı toplaşmışlar, kimisi belindeki “yel için”, kimisi bacağındaki “domatisma” için, kimisi “mayasıl” için “içmeceye Çıkınağıl  i [ii][iii]  Bekdik’e gidelim” demişler. O zamanları 9 veya 10 kişi eşeklerini ayarlayıp, hazırlandılar.  Babama da, biri, “Yav Celil Çavuş, (babam asker ocağında çavuş olduğu için öyle derlerdi) “senin şu marazlı oğlanı al götür, ya onlara gat belki şifa olur” diyerek benim de bu içmece kafilesine katılmamı önermişler.
İşte 1951 veya 1952 yılında ben 6 yaş civarında idim. İşte “Çıkınağıl Bekdik” içmecesine gidecek olan şifacı gruba katılmak için rahmetli babam da, “acep faydası olur mu” diyerek hazırlandı. Heybeye azık kondu, sözleşilen gün ve saatte sabaha karşı 10 kadar eşekli kafile, öten horoz sesleri, köpek havlamaları arasında yola revan olduk. Yolda eşeklerin anırması, yaşlıların bağıra bağıra konuşmaları birbirine karışıyor, garip bir kakafoni oluşturuyordu. Yolda rastladığımız karşıdan gelen yine eşekli yolculardan bazıları, selam verdikten sonra “yavu hemşeriler nereye böyle bu kalabalıkla” diye sorunca, bizim eşekli kafilesinden matrak bir adam, “sorma hemşeri Cehnnem’in davulcusu ölmüş de oraya davul çalmaya gidiyok” diyor ve kafile kahkahayı atıyordu. Karşıdaki adam da, “iyi de hani davulunuz yok”  deyince, bizim eşekli, “bu sorulur mu “Cehenem’de Cehennem’de” diyor, iki taraf da gülüşerek yollarına devam ediyorlardı.
Yolda giderken, yaşlılardan biri, “arkadaşlar eşekler de yoruldu, biz de şu ağaçların altında bir soluklanalım”  diyerek mola istedi. Ağaçlı yerde çeşme de vardı, eşeklerinden inen gölgeliğe oturdu.  Eşeklerden ikisi, boğuşarak kaçıp, yakındaki bir sebze bahçesine daldı, boğuşup oynaşırken, adamın sebzesini harap etmeye başladılar. Tam o sırada dereden sırtı tüfekli, eli kocaman sopalı bir adam belirdi. Öylesine bağırıyor, öylesine küfür savuruyor ki, bizimkilerde şafak attı, birisi, “eyvah bahçe sahibi galiba, hemen şu eşekleri çıkaralım da kaçalım” dedi, hemen toparlanırken, babam uzaktan benzettiği bir arkadaşına doğru yaklaşırken, eşekleri hemen döve döve çıkardılar. Eli tüfekli adam havaya bir el ateş etti, “Celil Çavuş adama uyma eli tüfekli, biz kaçalım, iki eşek yüzünden candan olmayalım” dedi, bizimkilerden biri. Babama köyde “Celil Çavuş” derlerdi, askerde çavuş olduğu için. Anadolu köylerinde hep öyledir, askerde biri onbaşı ise, “Ali Onbaşı, Veli Çavuş” derlerdi.
Babam, tüfekli adama, “vay sen misin ulan Deli Gamit” dedi. Eli tüfekli de tüfeği yere bırakıp, “aman Celil Çavuş sen buralara gelir miydin” diyerek babamla kucaklaştılar. “Ula Celil Çavuş, ben senin iyiliğini unutur muyum”  dedi ve sohbet başladı. Korkudan gerginleşen bizim eşekli kafilesi, gevşedi; sigaralar yakıldı, karşılıklı hal hatır sormadan sonra, yola revam olundu.  Eşekli kafilesi, “gördün mü Celil Çavuş, senin askerlik arkadaşlığın bizi kurtardı, yoksa adam bizi benzetecekti”  diyerek gülüşmelerle yola devam edildi.

Küçüklüğümün Anımsattıkları - Cevat Kulaksız
Gideceğimiz yer, Kızılırmak vadisinde, şimdilerde Ankara’ya bağlı adı “Evren” ilçesi olan Çıkınağıl köyündeki Bekdik içmeceleri idi. On kadar yaşlı eşekli insanların yanında sadece ben çocuktum. O yaşlı insanlar, kendi aralarında öylesine şaka ve latifelerle sohbet ediyorlardı ki, arada bir “yav yanımızda çocuk da var” diyerek beni kastediyorlardı, amiyane sohbetlerini frenliyorlardı.
15-20 km kadar mesafede bulunan “Çıkınağıl-Bekdik” içmecesine doğru yol alan eşekli kafile, hayli gürültülü, şakalı yolculukla önce komşu Parsa (yeni adıyla Gültepe),  Ağzıboz, Kapaklı köylerini geçip yörenin en büyük köylerinden ve Kızılırmak kıyısındaki Toklümen’e doğru yaklaştılar. O zamanları Toklümen ve Çıkınağıl arası sazlık ve bataklıkla doluydu. Şimdilerde, o zamanki Çıkınağıl dahil, o km ce sazlıklar Hiranlı Baraj gölü altında kaldı.
Toklümen, hemen Kızılırmak kıyısında bağları ile tanınmış bir köydü. Şimdilerde bozlakları Kırşehir Abdallarınca havalandırılan türkülerin yaratıcısı Aşık Sait (1835-1910)[iv]
bu köylü idi. Tespit edilmiş 80 civarında Türkü avazlı şiirleri vardır.
Ağ Ellerin Sala Sala Gelen Yar 
Nasıl Getireyim Seni Ele Ben 
Ya Bir Şahin Olsam Sen Bir Balaban 
Taksam Kaynağıma Gitsem Çöle Ben. 

Der Said'im Görür Zatı Zad İle
Aldırdım Yârimi Bir İspat İle 
Göksü Sülenbetli, Tosun At İle
Yar Terkimde Hep Gideyim Çöle Ben.  Aşık Sait
…………………..

Toklümen’in içinden geçen eşek kafilesi, Kızılırmak kıyısına varınca “karşıya nasıl geçeceğiz” diye düşünmeye başladılar.  Âşık Sait sağlığında burada bu Kızılırmak’ta kayıkçılık yapar, gelip geçen yolcuları iki yaka arsında taşıyıp para kazanmağa çalışırmış. Yaşlılardan birisi, “ah Âşık Sait neredesin” diye söyleniyordu.

EŞEĞİN KUYRUĞU BENİ KURTARDI.
Ben sürekli babamın terkisinde yolculuk yapıyordum. Gidilecek Çıkınağıl Bekdik içmecesi Kızılırmak’ın karşı sahilinde olduğu için bir şekilde karşıya geçmek gerekiyordu. Eşekçi kafilesi eşekleri ile karşıya geçmek için “dah çü çü” diye zorladıkları halde eşekler korkuyor, inat ediyorlar, geçmek için ırmağa girmiyorlardı. Kızılırmak’tan bazı atlılar atları ile karşıdan karşıya geçmeleri bize cesaret verdi. Kızılırmak öylesine hızlı akıyordu ki, ben korkmaya başladım. “Ne yapalım nasıl karşıya geçeriz” derken, uzun boylu bir yaşlı komşu, soyundu, ırmağa girdi, eşeğini çekiştirmeğe başladı. Sahibi ırmakta ilerlerken, su göğsüne kadar yükseldi, eşek de suya girdi, kafası yukarıda yavaş yavaş ilerlerken, öteki eşekler de ilerlemeğe başladı. Eşeklerin sadece kafaları yukarıda, kâh yürüyorlar, kâh yüzüyorlardı. Ben nasılsa, babamın sırtına yapışıp ona iyice sarılmışken, ne olduysa eşek bir sarsıldı, ben eşekten bağırarak kayıyordum. Kafiledekiler, bağırıyorlardı, “aman eşeğin kuyruğunu bırakma, yoksa gidersin, sıkı tut” diyorlardı.  Eşeğin kuyruğuna öyle bir sarıldım ki, ayaklarım suda dalgalanıyor, ben ağlıyordum. Nihayet korku ve telaş içinde ortayı geçtik, su sığlaşmaya, eşeklerin gövdesi görülmeye başladı, artık yürüyorlardı. Korku içerisinde karşı sahile çıktık ama hepimiz ıslandık ve Allah’a şükretmeye başladık. Hele ben, eşeğin kuyruğunu tutuyor, onu okşuyordum, beni kurtardığı için. Yani beni Kızılırmak suyuna akıp gitmekten eşeğimizin kuyruğu kurtardı.
İçmeceye doğru yöneldik. İçmecede daha garip olaylar oldu ama konuyu uzattık, bitirelim.
Bu Kızılırmak, tarih boyunca ne canlar aldı, üstüne ne türküler, ne ağıtlar yakıldı. Bunlardan en önemlilerinden Aşık Said’dir.
Cevat Kulaksız
 ckulaksizster@gmail.com


SONNOTLAR

[i]  2.Dünya Savaşı, eskiler ikinci dünya Savaşına ‘Alaman Harbi” derlerdi.
[ii] 1963 yılına kadar köy statüsünde olan, Çıkınağıl adı ile anılan ilçe, 1957 yılında önceki kuruluş yeri Hirfanlı Baraj Gölü suları altında kalması nedeni ile şu andaki mevkisine taşınmıştır. 1963 yılında Şereflikoçhisar ilçesine bağlı olarak belde olmuş, 1982 yılında ise Kenan Evren’e hürmeten adı Evren olarak değiştirilmiştir. 1990 yılında çıkarılan 3644 Sayılı Kanun ile adı "Evren" kalmak kaydı ile ilçe statüsüne dönüştürülmüş, Ankara’ya en uzak ilçelerden biri olup 178 km dir.
 “Darbeci” deyip duran AKP-RTE nin rüzgârına kapılan bazı vatandaşlar ve milletvekilleri, “Evren” ismini kaldırıp eski Çıkınağıl olarak değiştirilmesini istemişse de, ismi öylece kalmıştır.


[iv] Aşık Said (1835 – 1910)
Aşık Said 1251 (1835) yılında Kırşehir’in Toklumen köyünde doğmuştur. Değirmencioğulları denen bir aileden gelmektedir. Şairimiz okuyup yazmayı önce köyün hocasından öğrenmiş, sonra 18 yaşlarında Kayseri’ye giderek iki buçuk yıl medrese eğitimi görmüştür.
Üç kez evlenmiş ve birçok çocukları olmuştur. Bunlardan dördünün erkek, birinin kız olduğu kesindir. Ayrıca bir oğlu ile bir kızının olduğu da söylenmektedir. Adil ve İbrahim adlarındaki iki oğlu aynı günde ölmüş. Nuri adındaki oğlu 1290 (1874) deki büyük kıtlıkta keme (domalan) toplamak üzere Kızılırmak'ın karşı kıyısına geçerken sandalın devrilmesi sonucu boğularak ölmüştür. Şairin kendisinden sonra yaşayan tek oğlu, O'nun gibi bir halk şairi olan Aşık Seyfullah'dır.
Haşim adındaki bir kardeşi Silifke'de mutasarrıflık yapmıştır. Aşık Said, Kızılırmak üzerinde kayıkçılık yapardı. Çiftçilikle de binicilik sevdiği uğraşlardı. Emmileri de kayıkçılık yapıyormuş, öyleyse bu uğraş onlardan gelmiş olmalı kendisine. O, bir taraftan kayıkçılık yaparken, bir taraftan da ülkenin birçok il ve ilçelerini dolaşmış ve sazına oralardan da teller bağlamıştır. Dörtlüklerinde çok yerleri gezdiğini anlıyoruz. Sesi ve sazı da çok güzel olduğu için çevre birçok yerden ziyaretçileri olmuş, onlara çalıp söylermiş.
Kırk beş yaşına kadar sazını ilhamlarının dili haline getiren Aşık, bu yaştan sonra çok sevdiği sazını bırakmıştır. Âşık Said bugün bağlama tellerinden dökülen türküleriyle yaşayan ozanlarımızdan birisidir. Türkülerinin çoğu radyo-televizyon repertuarlarında çalınıp söylemektedir.

Şu yalan dünyaya geldim geleli
Ömrüm dert gölünde sal Kızılırmak
Gamdan kurtulamam kendim bileli
Sen de benim gibi kal Kızılırmak
Kızılırmak coşar coşar çağlarsın
Aylar geçmez bağırcığım dağlarsın
Ah vah alma bir gün yanar ağlarsın
Kayığıma yol ver al Kızılırmak
Nereden gelirsin Hint'den Yemen'den
Korkum geçmez senin gibi zalimden
Aldın sahanımı alnı elimden
Bundan kelli olmaz ol Kızılırmak
Köpürür taşarsın benzersin kana
Kıvrılı çevrili giden bir yana
Tabiatın senin kıyarsın cana
Ne kötü huyun var sel Kızılırmak
Engin öter şu Irmağın kuşları
Yanar durur ciğerimin başlan
Önüne yığılsa köyün taşları
Ahdim gitmez sen del Kızılırmak
Der Said çok coşma- burulun bir gün
Akıbet ah çeken yorulun bir gün
Bağlarlar bendini durulun bir gün
Yeter kuruyası el Kızılırmak.  Aşık Sait
Son Türküsü
Tüter Cehennemin Dumanı Tüter
Acep Mevla Bana Gazap Mı Eder
Cümle Halk Yüzleri Üstüne Yatar
Haykırır Ün Verir Ateşi Suzan

Mevlam Kullarına İnsin Rahmetin
Çektirmesin Cehennemin Zahmetin
Hep Bağışlar Habibine Ümmetin
Eder Kullarına Bin Türlü İhsan

Said Bu Rüyaya Aldanma Boşa
Götür Azık Bir Gün Gelecek Başa
Senin Günahların Gökleri Aşa
Sana Baki Değil Bu Toklumen.  Aşık Sait

Yorum Gönder

[blogger][disqus]

Kemalın Askeri

{blogger#https://www.blogger.com/profile/11745102543774252838}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget