Samandağ Musa Dağı Yolcuları- Hatay Yöresine Bir Gezimiz (2)

25 öğretmen, akademisyenden oluşan bir grupla, Ulusal Eğitim Derneğimizin girişimleri ile Hatay-Samandağ yöresinin tarihi turistik yerlerini gezmek amacı ile gezi düzenlendik.

Samandağ Musa Dağı Yolcuları- Hatay Yöresine Bir Gezimiz (2)
14-15-16 Ekim 2017 günlerinde 25 öğretmen, akademisyenden oluşan bir grupla, Ulusal Eğitim Derneğimizin girişimleri ile Hatay-Samandağ yöresinin tarihi turistik yerlerini gezmek amacı ile gezi düzenlendik. Önce, ilk gün Samandağ yöresindeki tarihi yerleri gezdik, gördük ki arazı tarihi özelliği kadar, ürün verimliliği bakımdan da çok zengin ve verimli topraklara sahip. Tarih boyunca Araplarla yöre halkının yoğun ticaret ilişkileri ve akraba olmalarından dolayı, halkın çoğunluğu Arapça-Türkçe konuşuyor. Çoğunlu Ermenilerden olmak üzere yerli halkın birçoğu da, 20 yıllık Fransız işgalinin etkisinden olacak, Fransızca konuşmaktalar. Her türlü sebze ve meyve yetiştiriliyor. İklim oldukça güzel, kasıma kadar denize giriliyormuş. Samandağ Türkiye’nin en uzun deniz sahili olan ilçemiz olup, 14 km uzunluğunda incecik kumu olan eşsiz bir yer olarak bilinir. Ayrıca başka bir özelliğini daha öğrendik, Türkiye’nin en az camisi olan il olarak biliniyor, Hatay.
Vakıflı Ermeni Köyü Türkiye’nin tek Ermeni Köyü
Samandağ Musa Dağı Yolcuları- Hatay Yöresine Bir Gezimiz (2)
Tarihin ilk devirlerinden beri, yöre bütün tek tanrılı dinlerin, Kudüs gibi merkezi olduğundan bu dinlere mensup insanlar yüzyıllardan beri barış içinde yaşamışlar, yaşamaktalar. İşte bu barış ortamı nedeni ile Türkiye’nin tek Ermeni köyü, muhtarından köylü halkına kadar, bu yerleşim yeri Vakıflı Köyü, Hatay’da bulunmaktadır.
Samandağ’nın-Hatay’ın hemen komşusu olan Suriye terör ve ateş içinde kıvranırken, bu yöredeki insanların refah içinde yaşaması gerçekten ülkemiz için sevindirici bir olay.  
Vakıflı Köyü hakkında rehberimiz İsmail Zubari arabanın içinde, köye varmadan şu bilgileri verdi:
Vakıflı köyü Türkiye’de tarım bazında organik tarım yapan ilk köydür. Bu konuda 2006 yılında Avrupa Birliğinden (AB) ödül de almışlar. Tarım bakanlığından da bir ödülleri var. Köyde köy kadınlarının kendi aralarında kurdukları bir resmi olmayan bir kooperatifte yetiştirdikleri ürünleri bir dükkân gibi yerde satıyorlar. Köyde iki üç tane pansiyon var, kursiyerler için ayarlanıyor, köyün tamamı narenciye ile uğraşır, çeşitli sebze de yetiştiriyorlar. Onun için orada şurup, şarap, tatlı, reçel vs istiyorsanız oradan almanızı öneririm.
Köyün tamamı Ermeni, nüfusu azaldı, eskiden göç fazlaydı.  Köyde 130 civarında ev var, şimdi göç durdu, emekli olanlar da köylerine geri dönüyorlar. Eskiden göç çoktu, okumak, ticaret için göçüyorlardı, şimdi göç durdu.
Samandağ Musa Dağı Yolcuları- Hatay Yöresine Bir Gezimiz (2)
Vakıflı Musa Dağı eteklerinde, Musa Dağı köylerinde yetişen ürünler: Dut, incir, şeftali, elma, portakal, turunç, limon, larinç (sık sık yemeklere sıkılan ekşimsi bir tür portakal), Malta Eriği, ayva, erik, kayısı, armut, nar, üzüm, yaban eriği, vişne, ceviz, zeytin, keçiboynuzu, sakız ağacı, muz ve fındık vs. gibi meyvelerin yetiştirildiği her yanı ağaçlarla ormanlarla kaplı çok şirin bir köy. Vakıflı’da köy halkı, bu meyvelerin şuruplarını, şaraplarını, sirkelerini yapıp satıyorlar. Yani Kadınlarıyla birlikte ataları gibi tüccar tipli, iş bilir insanlar. Sokaklarından gümüş gibi tertemiz sular akıyor. Suyun bol olduğu, iklimin, toprağın, havanın çok uygun olduğu topraklarda neler yetişmez ki.
Samandağ Musa Dağı Yolcuları- Hatay Yöresine Bir Gezimiz (2)
Köye girerken, yan yana duran, üzerlerinde Ermeni isimlerinin yazıldığı mezar taşlarını görüyorduk. Vatan bildikleri bu topraklarda huzur için de yatıyorlardı. Vakit darlığından köylülerle uzun konuşmalar, sohbetler yapamadık.
İnternette arama yaparken, Musa Dağı Ermeni köylerinin bazılarında ta o zamanları, 80-90 yıl önceleri bile köyde otel varmış.
Vakıflı köyüne varıp arabadan indikten sonra köy kilisesinin içine girdik. Bina içinde ibadet yapılan yer bina içinde demir koruluklarla bölünmüş, ibadet yapılan yere girilmiyor. 30-40 m2 bir boşluk bırakılmış, sık sık ziyaretçi geldiği için, ibadet yerine girilmesin diye ayırmışlar. Bir lokum sandığı gibi bir sandığa mum doldurmuşlar, gelen mumu yakabiliyor, ben de iki mum yaktım, arkadaşlar da yaktılar. 
Kilisenin içinde rehberimiz İsmail Zubari bilgi vermeye devam etti.
 “1890 yılında ipek böceği yetiştirilmek üzere inşa edilmiş bir bina aslında.1900 lü yılların başında köy büyünce kiliseye çevriliyor, 1997 yılında da bu şekilde restore ediliyor, aslına uygun olarak, tabi taşlar yenileniyor; İskenderun ve buraya bakan bir papaz olduğu için 15 günde bir ayinler olur, bir hafta orada bir hafta burada yapıyor. En büyük bayramı Meryem Ana Bayramı Ağustos’un ortasına denk gelir, burada dünyanın her yerinden Amerika’dan, İran’dan, Suriye’den, İstanbul’dan birçok Ermeni gelip bayramı burada kutlamayı tercih ederler, burada yedi kazanda keşkek pişirirler; buğdayla etin dövüldüğü büyük kazanlar var ya, burada köy kilisesinin bahçesinde kazanları koyarlar ve öyle bir ibadetten sonra halka dağıtırlar. Şurada İncil’de bir ayetin sözünü görüyoruz, Ermenice yazılmış, Hz. Meryem’in bir sözüdür. Hz. Meryem İsa’nın havarilerine diyor ki, “size ne söylediyse onu yapın”, şu duvarda yazılan yazı.
Samandağ Musa Dağı Yolcuları- Hatay Yöresine Bir Gezimiz (2)
Dediğim gibi Türkiye’de organik tarım yapan ilk köydür Türkiye’de, ödülleri vardır ve köy kadın kollarının satış stantları aşağıda.
İsterseniz köyün güzel hanımlarından Kuhar Hanım bize bilgi verebilir, buyurun.
Vakıflı Köyünden Bayan Kuhar Kartun da Türkçe olarak şunları söyledi: (Kilise geleneğine göre içeride şapka takılmaması lazım” denildi, şapkası olanlar çıkardılar).
“Merak ettiğiniz bir şey varsa ben de cevap vermek isterim”.
Bu köy ne zaman kurulmuş, diye Ermeni Kuhar Hanım’a sordum:
Atalarımız M.Ö başlıyor, Kars Ağrı bölgesinden, ipek böceği için gelip bu bölgeye yerleşiyorlar.”
İsminiz ne diye, sordum, şöyle cevap erdi:
“-İsmim Kuhar Kartun, Kadınlar Kolu kurucusuyum. Ben de burada tanıtım amacıyla bulunuyorum. Biz Hatay’ımızda bütün renklerimizle var olmak istiyoruz, bütün bildiklerimizi anlatmak istiyoruz. Hatay gerçekten yörede bir örnek ilimiz, herkes kendi diliyle, kendi kimliğiyle örnek. (Ben biz de sizinle övünüyoruz, dedim, sağ olun” dedi. Kuhar Hanım devam etti.
Tek farkımız renklerimiz, yeşiliyle, sarısıyla, mavisiyle, kırmızısıyla bizi birbirimizi tamamlayan çok hoş kültür zenginliğimizdir. Atalarımız hep buradaydı, umarım böylece yaşayıp gideriz,  yaşayıp geliyoruz.
1300 lerde geliyor atalarımız, bu bölgeye. 1300 lerden 1938 e kadar çoğalarak yedi köy oluşuyor, Musa Dağı eteklerinde. En son yerleşen Vakıflı köyü, burası. 125 yıllık bir geçmişi var. Bu yapı 1890 da ipekböceği atölyesi olarak yapılmış, ipek kozaları üretimi için. Yerleşimlerin yoğunluğu yukarıdaki köylerdeyken 1924 yılında köy halı çoğalınca ibadet yeri ihtiyacından taş yapıyı, atölyeyi ibadethane olarak kullanıyorlar. 1997 yılında restore edildi. Cemaatimiz ve İstanbul’daki Ermeni vakıfların öncülüğü ile yapıldı. Valilik de turizme açtı. Hep vardık.
Bir arkadaşımız, “ismi neden vakıf” diye bir soru sordu, Kuhar Hanım şunları söyledi:
Vakıf Osmanlı döneminde vakfedilen bir toprak, 4800 nüfusa sahip olan bu köylerde 1938-1939 mübadele dönemi diğer köyler gidiyor, Hatay’ımız Türk Cumhuriyetine bağlandığı dönem, herkes özgür iradesine bırakılıyor, “ kalmak isteyen kalabilir, gitmek isteyen gidebilir” deniliyor. Türk Cumhuriyeti vatandaşı olmak, soyadı taşımak koşuluyla, çoğu gidiyor, azı kalıyor.1200 kişi gidiyor, 600 kişi kalıyor, 1939 da. Nüfusumuzun yüzde yetmişi İstanbul ağırlıklı, yüzde 20 si Avrupa’da, işçi ailelerimiz Almanya ağırlıklı.
Çevreyle bir sorununuz yok, değil mi diye sordum. Kuhar Hanım şöyle dedi:
Bilmiyorum bu soruyu sormak ne derce doğru, bakın kapılarımız daima açık, dünyaya açık. İyi ki dedelerimiz gitmemiş, iz Hatay’ı herkese gururla anlatıyoruz, çok rahatız. Dünya gelsin tanısın, görsün, Bunu ne İstanbul’da görebiliriz, ne Erzurum’da görebiliriz, ne İç Anadolu’da görebiliriz hiç bir yerde göremeyiz. Hatay Ermenileri kimliğini gizlemden yaşabilen bir köydür,  işte Hatay bu.  Arabı Arap kimliğiyledir, Ermeni, Ermeni kimliğiyledir, Türk’ü Türk kimliğiyledir. Yargısı Yargı kimliğiyledir. Öncelikle diyoruz ki ne Müslümanlık, ne Hıristiyanlık, ne Yahudilik bizim için önce insan olmaktır”.
Kuhar Hanım’ın bu açıklamasından sonra dışarıya çıkıp dolaşmaya başladık. Dışarıda yol kenarına baktım, beton yarım oluk şeklindeki döşemeden şırıl şırıl tertemiz sular akıp gidiyor.
Samandağ’ndan bize katılan bir bayan, (emekli Astsubayın eşi) söze karışarak dedi ki: “Ben de Samandağ’lıyım. Geçenlerde Bedros abiyi gördüm, kızları benim kızlarla arkadaştılar, kardeş gibiydiler, sabahlara kadar kalırdı, beraber yer içerler, beraber yatarlardı. Yani biz kardeş gibiyiz, öle kalacağız”. Böylece Türklerle Ermenilerin Samandağ’nda barış içinde, kardeşçe yaşadıklarını vurgulamak istiyorlardı.
Kilisenin içinde memnun olunduğu için alkışlıyordu herkes.
Yolda yürürken, çok yaşlı, bastonuna dayanarak gelen bir Ermeni kadını yolun kenarındaki banka oturdu. Selam verip halını hatırını sordum, elini öptüm, dua etti.
Biraz daha ileride üç Ermeni sandalyelerde yan yana oturuyorlardı. Selam verip yanlarına vardım. Nereden geliyorsunuz dediler, Ankara’dan geliyoruz dedim. Türkçe olarak “köyümüze hoş geldiniz, beğendiniz mi” dediler. Ben de “bu düşmanlıklar olmasa da sizler gibi daha çok Ermeni hemşerimiz olsaydı” dedim. Onlar da, onlar da hiç eskiyi karıştırmayın, der gibi. “Hoho onlar eskide kaldı, eskileri hiç karıştırmayalım, kardeşçe yaşamaya devam edelim” dediler.
İsimleri Sırop Kuş, Harabek Babek, Harabet Doğan olduklarını öğrendiğim üç Ermeni’nin resmini çektim.
Ermeni kandınlar kendi aralarında kooperati gibi bir birlik kurmuşlar, dükkân gibi bvir yerde şarap, sirke, şurup, zeytinyağı, nar ekşisi gibi yöreye özgü ürünlerini birlik adına satıyorlardı. Yan sokakta başım uzattım baktım,  köyde yetişen mandalın dolu kasalar kamyona yükleniyordu.
Ağaçların arasından ellerinde çantaları olan iki Ermeni genç çıktı, evlerine gidiyorlardı. Nerede okuyorsunuz, dedim. Yanılmıyorsam, Muğla Üniversitesinde okuyoruz dediler, mimarlık ve Kimya Mühendisliği bölümlerinde okuyorlarmış.
Köyün tandırlı neli lokantasında Türk köylerinden gelen işçi kadınlar, gençler çalışıyormuş. Köy meydanında lahmacuna benzer etli ekmekli yemeklerini yedik.
Vakıflı Köyü Muhtarı Berç Kartun’la Konuştum
Vakıflı köyünün 24 yıllık Muhtarı Berç Kartun köyü hakkında şu bilgileri verdi:
Köyümüz Samandağ’ına bağlı 4 km uzaklıkta Musa Dağı eteklerinde ormanlar içinde şirin bir köy, 35 hane kaldı, nüfusu 130 kişi, ötekiler Musa Dağı’ndan ayrıldılar.  Musa Dağı’nda köy bazında 6 köy vardı. O zamanlar kilisesi falan olması gerekiyormuş, muhtarlık olması için; resmi olarak altı köyün muhtarlığı varmış, o zamanları, biri de muhtarlık olmak üzereyken köyden ayrılmışlar. Bu altı köyün halkı Fransız işgalinden sonra bu altı köyün halkı köylerini terk etmişler.
C.K. Köyde turizm amaçlı pansiyonculuğu artırmak yatırım yapmak mümkün değil mi, diye sorduğumuz zaman Muhtar Berç Artun şunları söyledi:
B.K:“Açıyoruz efendim, orda yine dokuz tane pansiyon yaptık.  Bunun için teşebbüsümüz oldu. Bunun yanında 40 yataklı pansiyonumuz var. Hafta sonları yoğunluk oluyor, çevreden İstanbul’dan zaman zaman gezme amaçlı gelenler oluyor.
Emekli olup da gelen var mı?
B.K: Almanya’da 1960 larda emekli olanlar, bir kısmı burada bir kısmı Almanya’da. Başka ülkelerde, özellikle İstanbul’da emekli olan emekli hemşerilerimiz var, zaman zaman gelip burda kalıyorlar, gidiyorlar, özellikle yaz aylarında geliyorlar.
Okul çağında çocuklar okula nasıl gidiyorlar?
B.K: “Köyde okul yok, eskiden vardı, okuyanların yüzde 99 u üniversite mezunu, her sene beş altı tane çocuğumuz üniversiteye giriyor. Bu sene beş tanesi üniversiteye girdi.  Bizim ilkokulumuz 1990 da kapandı, öğrenci sayısı 7 den aşağı düştüğü için, Samandağ ilçesine iniyorlar, Samandağ bize 4 km uzaklıkta Kendi imkânlarımızla minibüs tutuyoruz, servisle gidip geliyorlar.
CK: Bu öğrencilerin okullarda okumasından bir sıkıntı çekiyor musunuz?
Yok çekmiyoruz.
B.K: 1960-1970 lerde İstanbul’da yatılı Ermeni okullarına giden çok olmuş, o zamanda 50 öğrenci orada okumuştur. .
CK: Evinizde eş ve çocuklarınızla Ermenice mi konuşuyorsunuz, Türkçe mi konuşuyorsunuz?
B.K: “Bizim kendi anadilimiz Musa Dağ Ermenicesi ile konuşuruz, bu dünya Ermenicesinden ayrı. Bu Musa Dağı Ermenileri bir de Suriye’de Kesap beldesinde de altı yedi köy var. Oradakiler de aynı dili kullanırlar. Bir istatistik yapmışlar, 35 bin kişi bu dili kullanıyormuş, sadece dünyada. Üç yaşına kadar bu anadildeki Ermenice konuşur çocuklar. Çizgi filimler filan izleyince Türkçe öğrenirler.  
CK: Musa Dağı’nda kaç tane Ermeni Köyü vardı?
B.K: Bizimle birlikte Vakıflı’dan başlarsak,  Kapısuyu, Hıdırbey, Yoğunoluk, Hacabatlı, Eriklikuyu, Mityas köyleri Ermeni köyleri idi. 1939 a kadar bu köylerin hepsi Ermeni idi. 1939 da mübadelede oraları terk etmişler.
Bu sizin köyün dışındakiler, o zaman baskıya uğradıkları için mi gittiler, kendi istekleri için mi gittiler?
BK: “-1915 Tehcirinde, Tehcire gitmeyip dağa çıktmışlar, orada dağda 50 gün sıkıntı çektikleri için Fransızlar gelip gemiyle kurtarana kadar sıkıntı olmuş, sonunda tekrar dönüp buraya gelmişler. Fransızların, işgalinde yedi köye yerleşen Ermeniler, işgal süresince 20 yıl yine kalmışlar. 1939 da Fransızlar anlaşarak Hatay’ı Türkiye’ye bıraktıktan sonra korkmuşlar. Korkmayın falan demişler yine de güvenememişler, gitmişler o zaman. Aşağı yukarı bizim burada 39 da 650 nüfus kalmış. Beş binin üstünde de insanlar gitmiş. 
CK: Keşke bu düşmanlıklar olmasa da birçok Ermeni buralarda kalsa idi, dostluklar devam etse idi, dediğim zaman, Muhtar Berç Kartun şunları söyledi:
B.K: “Keşke bu düşmanlıklar olmasaydı. Ermeniler o zamanları Osmanlının en yüksek katlarında bakan, paşa olmuşlardı.
Ermeniler, Fransızların yardımları ile köylerini evlerini terk edip gitmişler. O zamanları 39 bin 600 nüfus varmış. Tabi dış baskılar, dış tahrikler birileri böyle ayırmışlar ne yapacaksın, dışarının politikası bu maalesef.
CK: Köyde Okuma yazma oranı nasıl?
BK: Bizde köyümüzde herkes okuryazar, kız erkek ayırımı yokturMesela bu sene dört tane mi beş tane mi çocuğumuz üniversiteye girdi, Eskişehir’de, İzmir’de vs.
CK: Komşularla nasılsınız?
B.K: Ben her zaman söylüyorum, buraya gelen basına, Hatay ilimiz Avrupa’yı aratmayacak bir ilimizdir. Burada, Emeni2si, Sunni’si, Alevi’si, Arab’ı, Yahudi’si, nerede kim varsa, bu güne kadar hep kardeşçe yaşamışız. Hatay öyle. Ben diğer illere de gittim. Mesela İstanbul’da 60-70 binin üstünde Ermeni yaşıyor. Çoğunun ticaretle uğraşanların ikinci bir lakabı var. Burada hiçbir Ermeni vatandaş ikinci bir lakap duymaya gerek duymaz. Hatay’da kültür, farklı bir kültür.
CK: Berç Bey, siz şu anda Erzurum, Kars, Ağrı’da yaşasanız, buradaki kadar huzurlu olamazdınız, dedim.
BK: “Buradaki huzuru rahatlığı bulamazdık. Gittim oralara birçok yere gittim. İstanbul’da, İzmir’de adımı saklamadım. Ama İstanbul’da bazen, Sivas’ta, ne bileyim Diyarbakır’da ismimi sakladım, tam söylemedim. Çünkü insanlar farklı bakıyor. Çoğu insanlar, Anadolu’da Ermeniler olduğunu bilmeyenler var. Zamanında “kuyruğu mu var, kulağı mı büyük, bizleri acayip tanıtmışlar, acayip bakıyorlar.
CK: Berç Bey, devletle, kaymakamlıkla, valilikle bir sorununu var mı? Bir sorununuzu iletseniz, size karşı olumsuz bir tavır içine giriyorlar mı? Yaklaşımları nedir?
BK: “Yok efendim, benim muhtarlığımın 24 yılı olacak, ben 24 yıldır şu an benim altıncı kaymakamım oluyor. Altı kaymakamımızla da ilişkimizi kesmemişiz, halen daha görüşürüz, o kadar muhabbetimiz var, sevgi saygı var. Ben hiçbir yerden “olamaz, yapamayız” diye bir şey bilmem, duymadım.
CK: Hepiniz sigortalısınız değil mİ?
BK: “Aşağı yukarı bizim burada herkes ya BAĞ-KUR lu ya sigortalıdır. Sigortasız yok, dedelerimiz, amcalarımız çoğu sigortalıdır, emeklidir BAĞ-KUR dan.
Musa Dağ Ermeni köylülerinin bir düğün türküsü
  1. Isgoum tesen meyjuh hina guh shaghin
  2. Arzout sendrou mezzeonkuh guh sandrin,
  3. Kuh aghprdakuh srou guh bahin.
  4. Kalashuhs, aman, Aghviuruhs, aman,
  5. Uhnnim ta virenkuh ziurss iursoum,
  6. Ijnim ta tsadzankuh srou ginoum,
  7. Geomkuh inim aghjiloum, baghdiloum.
  8. Kalashuhs, aman, Aghviuruhs, aman.
Tercümesi:
  1. Altın kap için kına karıştırırlar
  2. Gümüş tarakla saç tararlar,
  3. Ağabeylerin sıraya girmiş beklerler.
  4. Sevdiğim, aman, güzelim, aman.
  5. Tepelere çıkayım avlanayım,
  6. Aşağı ineyim sıra bekleyeyim
  7. Ağlaya yalvara dileğimi diyeyim
  8. Sevdiğim, aman, güzelim, aman.(2)
Musa Dağı Ermenileri hakkında abartılı yazıları, (Musa Dağı’nda 40 Gün gibi) bir yana bırakıp, Medine Kahramanı Fahreddin Paşa’nın Musa Dağı Ermenileri hakkındaki raporuna bir göz atalım.

Musa Dağ Vakası ve Fahreddin Paşa’nın Raporu
Musa Dağı Ermeni köylerini gezerken, anlatırken, bazı tarihi belgelere de bir göz atmamız gerekecek. Çünkü yalan, yanlış abartılı anlatımlar olduğundan (Musa Dağı’nda Kırk Gün filminde olduğu gibi) o devrin Osmanlı resmi raporlarına da göz atmamız doğru olur.
Musa Dağı, Hatay’a bağlı Samandağ (Süveydiye) İlçesi’nden geçen Asi Nehri’nin Akdeniz’e karıştığı Amanos Dağları eteklerinde bin metre yüksekliğinde büyük sivri kayalık ve çalılarla kaplı bir dağdır. Bu dağın dünya çapında meşhur olması, Ermenilerin burada yaptıkları isyanı anlatan ve daha sonra sinemaya da aktarılan, Franz Werfel’in “Musa Dağ’da Kırk Gün” adlı romanı ile olmuştur. Yanlış olarak bir tarih kitabı veya belgesel olarak algılanan roman ve film, Batı’da Türk aleyhtarı bir kamuoyunun oluşmasında hayli tesirli olmuştur.
Bu roman ve film projesi daha o yıllarda Almanya, Türkiye ve ABD açısından bazı siyasî ve diplomatik gelişmelere sebep olmuştur. Biz burada 1933’te yayınlanmasından itibaren dünya kamuoyunu Türkler aleyhine etkileyen romanın dayandığı Musa Dağ Ermeni hâdiselerine kısaca temas edeceğiz.
Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra İskenderun ve Halep bölgesini işgal imkânı arayan başta Fransa olmak üzere İtilâf Devletleri İskenderun şehrini altı defa denizden bombalamakla kalmayarak Doğu Akdeniz’i de denizden abluka altına almışlardı. Yapmak istedikleri çıkarmayı kolaylaştırmak için bölgenin Hıristiyan halkını ayaklandırmaya çalışıyorlardı.
Yine bir Ermeni araştırmacı tarafından yapılan çalışmaya göre 14 Eylül 1915 tarihine kadar Fransız savaş gemileri tarafından Port Said’e getirilen Musa Dağlılar 4.088 kişidir. Bu bilgilere rağmen hâlâ Musa Dağ Ermenilerinin devlet tarafından planlı yok edildiği propagandasını yapmanın ne kadar büyük bir yanlış olduğu ortaya çıkmaktadır. Aynı gazetenin iddiasına göre Musa Dağ’da Osmanlı güvenlik kuvvetlerine direnen 5.000 kişiden 951 i ölmüştü. Bu rakamın da gerçeği yansıtmadığı rakamların tutarsızlığından anlaşılmaktadır. Mavi Kitap’ta ise Musa Dağı Ermenilerinin sayısı hakkında 4.058 ilâ 4.200 arasında çelişkili rakamlar verilmektedir.
21 Ekim 1915 tarihinde Egyptian Gazetesi bu haberi direnişçilerden aldığı bilgiye dayanarak şöyle vermektedir: “Tepe eteğindeki köylerimizi savunmanın imkânsız olduğunu düşünerek alabildiğimiz kadar yiyecek ve malzeme ile üç saat mesafedeki Musa Dağ’ın Damlacık denilen tepelerine çekildik. Altı Ermeni köyü olarak toplam 5.000 kişi idik. Hayatta kalanlar, 4 yaşının altındaki bebek ve çocuklar 413, 4-14 yaş arası kızlar 505, 4-14 yaş arası oğlanlar 606, 14 yaş üstü kadınlar 1.449, 14 yaş ve üzeri erkekler 1.076 olmak üzere toplam 4.049 kişidir”.
Amerika’da çıkan Outlook gazetesinin 1 Aralık 1915 tarihli sayısında Zeytun ve Musa Dağ isyanları hakkında bilgi veren Papaz Dikran Andreasyan ise Musa Dağ isyanının 1915 yılı baharında Osmanlı Devleti’nin 6.000 kadar askerini kasabanın yakınındaki kışlalara yerleştirmesi ve Ermeni manastırının boşaltılmasını istemeyen Ermenilerin askerlere direnmesiyle başladığını iddia etmektedir. Bu ifadeler, Ermenilerin isyan çıkarmak için suni sebepler aradıklarını göstermektedir.
Papaz Dikran’ın daha sonra anlattıkları da bu tespiti doğrulamaktadır. Çünkü İskenderun gibi düşman askerlerinin çıkarma yapması ihtimali bulunan bir yerdeki kışlaya hükümetin asker yerleştirmesi çok normal bir harekettir. Bölgede Osmanlı vatandaşı olarak yaşayan Ermenilerin kendi güvenliklerini sağlamaya da yönelik bu teşebbüsten aslında memnunluk duymaları gerekirdi. Papaz Dikran, bu direnişten sonra hükümetin 13 Temmuz 1915 tarihinde tehcir kararı aldığını ve bu karara uymak istemeyen altı Ermeni köyünün direnmek üzere Musa Dağ’a çıktıklarını belirtmektedir. Samandağ Ermenilerinin isyanlarında, İtilâf Devletleri’nin Çanakkale’de başarılı olacağı ümidi de etkili olmuştur.
İsyan eden Ermeniler yanlarına uzun süre yetecek yiyecek, içecek ve hayvan sürülerini de almışlardı. Musa Dağ’ın Damlacık mevkiine çıkan 5.000 kadar Ermeni siperler kazarak ve dağa çıkan önemli geçitleri tutarak muhkem bir savunma hattı kurmuşlardı. Ermenilerin ellerinde 120 adet son model tüfek, av tüfekleri, filinta tüfekler ve süvari tüfekleri bulunuyordu.
21 Temmuz’da Ermeniler ile Türk kuvvetleri arasında çatışmalar başladı. Bu çatışmalarda sayıca güvenlik kuvvetlerinden çok olan Ermeniler 200’den fazla askeri şehit ettiler. Kırk gün kadar devam eden direnişlerinden sonra Ermeniler, yiyecek ve cephanelerinin azalması üzerine Halep’teki Amerikan Konsolosu Mr. Jakson’a ve İskenderun kıyılarında bulunan İngiliz, Fransız, Rus ve İtalyan savaş gemilerine haber göndererek onlardan Hıristiyanlık adına kendilerini Kıbrıs’a götürmelerini, bu mümkün olmazsa yeterli silah ve cephane göndermelerini istediler. Alacakları silahlarla Türklerle savaşmaya devam ederek İtilâf Devletleri’ne yardımcı olacaklarını da söylemekten geri kalmadılar (2 Eylül 1915).

Papaz Dikran Andreasyan, direnişlerinin elli üçüncü günü Türk güvenlik kuvvetlerinin çatışmayı keserek Ermenilere teslim çağrısı yaptıkları bir sırada, Guichen (Goşin) adlı bir Fransız savaş gemisinin yardımıyla Jeanne D’arc (Jandark), Desaix kruvazörü, dört Fransız ve bir de İngiliz kruvazörü ile 14 Eylül 1915 tarihinde Port Said Limanı’na rahat bir şekilde nakledildiklerini anlatmaktadır. Bu kadar çok Ermeni’nin Kıbrıs’a gönderilmesi kabul edilmeyince, Fransız muhripleriyle İskenderiye’ye nakline karar verildi.

Musa Dağ Ermenileri Süveyş Kanalı’nın Asya tarafında Lazaret toplama kampına yerleştirildiler. 4. Ordu Kumandanı ve Bahriye Nazırı’nın Kudüs’ten Başkumandanlık Vekâleti’ne gönderdiği 14 Eylül 1915 tarihli şifreli yazıda bu hâdise şöyle anlatılmaktadır:
“Musa Dağ’da direnen Süveydiye Ermenileri büyük ihtimalle aldıkları davet üzerine Viktor Hugo, Hanri Fastersin, Lui ve isimleri anlaşılamayan diğer üç Fransız harp gemisinde toplanmışlar. Âsilere karşı 41. Fırka’nın iki alayı ile bir cebel takımı sevk edilmiştir. Viktor Hugo ve Dördüncü Hanri gemileri Kabaklı (Mevaklı) civarındaki kıtaların ordugâhını da bombardıman ederek asker ve ahaliden 8 şehit, 2 yaralı ve 20 hayvanın telef olmasına sebep olmuştur. 30 Ağustos 1331 (12 Eylül 1915) gecesi asilerin saklandıkları Damlat’a gelen müfreze hiçbir asiye rastlayamamıştır. Bunların gece yarısı düşman gemilerine gittikleri anlaşılmıştır.”
“Fransız filosuna karşı ordugâhın gizlenmesine ehemmiyet vermeyerek boş yere kayıp verdirenlerle, Ermenilerin kaçmasına sebep olanları şiddetli cezalandırmak için Fahreddin Paşa, Bahriye Nazırı’nın emri üzerine derhal oraya gitti. Bundan sonra İskenderun ve Antakya’daki Ermenilerin tehciri hızlandırıldı.”

Medine Müdafaası Kahramanı Fahreddin Paşa, Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan bu hadiseleri ve kendi ilgisini, yukarıda adı geçen romanın yayınlanmasından sonra raporunda şöyle anlatmaktadır:
“Birinci Dünya Harbi sırasında İtilâf Devletleri’nin İskenderun kıyılarına bir çıkarma yapacağı sözleri etrafa yayılınca Samandağ bucağına bağlı yedi Ermeni köyü halkı hükümete olan vergi borçlarını ödememişler. Osmanlı Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyacı için gereken yardımı yapmamışlar ve isyan etmişlerdir. Bu isyanın hemen bastırılması için askerî kuvvetlere ihtiyaç duyulmuş, bunun üzerine bir jandarma alayı bölgeye gönderilmiştir. Daha sonra da 4. Ordu Kumandanlığı tarafından bu bölgelerde yaşayan Ermenilerin başka yerlere göç ettirilmesi Başkumandanlığa tavsiye edilmiştir. Başkumandanlıktan alınan yetkiye göre asilere göç için yedi günlük bir süre verilmiş, fakat asiler bu sürenin sonunda göç etmeyerek Musa Dağ’ına çıkmışlardır. Bunun üzerine hükümet, emirlere uymaları için asilere memurlar göndermişse de Ermeniler bunları dinlememiş ve silahla karşı koymuşlardır. Başka bir çıkar yol bulamayan bölge kumandanı Albay Galip jandarma alayıyla Musa Dağ’a inen yolları kontrol altına aldırmış ve bizzat kendisi Musa Dağı’na çıkarak son bir defa daha isyancılarla konuşmak istemişse de, dağ üzerinde hiç bir kimsenin kalmadığını görmüştür. Yapılan incelemede, Ermenilerin denize doğru inen bir yamaçtan Akdeniz’e indikleri anlaşılmıştır. İzleri takip ederek deniz kıyısına kadar inen Albay Galip, burada 20-30 kadar hayvan ölüsüyle karşılaşmıştır. Yapılan araştırmada İskenderun kıyılarını gözetleyen bir Fransız harp gemisinin Musa Dağı’ndan verilen işaret üzerine kıyıya bir sandal göndererek buradaki Ermeni çete başlarını ve diğer isyancıları gemiye taşıdıkları anlaşılmıştır. Bu konu Fransız hükümetinden sorularak, doğruluğu öğrenilebilir. Daha sonra Musa Dağı’nda yapılan araştırmalarda, hiçbir insan cesedine rastlanmadığı gibi, yaralı veya hasta bir kimse de bulunamamıştır. Bu bakımdan Yahudi asıllı Werfel tarafından yazılan ve bütün dillere çevrilerek dağıtılan bu kitabın (Musa Dağında 40 Gün) konusunun tamamen hayalî ve uydurma olduğu, Türkler aleyhinde kamuoyunu yanıltmak için bir propaganda niteliği taşıdığı sonucuna varılmıştır.”
Görüldüğü gibi, bir Türk askeri olarak Fahreddin Paşa, bölgesi Suriye’de, Adana, Urfa, Zeytun (Süleymanlı) ve Haçin (Saimbeyli) Ermeni isyanlarının bastırılmasında önemli bir rol oynamıştır. Yaptığı başarılı çalışmalardan dolayı Fahreddin Paşa Başkumandanlık Vekâleti tarafından 27 Eylül 1915’de muharebe gümüş madalyası ile taltif edilmiştir.
Devlete isyan ederek asayişi bozan ve masum insanları katleden Ermenilerin isyanlarını bastırmış olması dolayısıyla İngiliz casusu Lawrence ve Fransız subayı Bremond tarafından haksız yere Ermeni düşmanı olarak suçlanmıştır. Ermeniler hakkında sadece vatanperver ve vazifeşinas bir Osmanlı subayı olarak hizmet eden Fahreddin Paşa yalnız suçlanmakla kalmamış, Ermeni Komita Merkezi tarafından kara listeye alınarak öldürülmesine karar verilmiştir. Ancak Ermeniler bu kararlarını uygulama imkânı bulamamışlardır.

Samandağ Musa Dağı Yolcuları- Hatay Yöresine Bir Gezimiz (2)

Çarpıtılan Tarihî Gerçekler
Fahreddin Paşa’nın içinde bulunduğu hâdiseler incelendiğinde, tehcir uygulaması dışında bulunan Güneydoğu ve Çukurova Ermenilerinin Osmanlı Devleti’ne isyan etmek amacıyla uzun bir süredir hazırlık içinde oldukları anlaşılmaktadır. Devlet görevlileri Ermeni isyanlarını yatıştırmak için elinden geleni yapmıştır. Fakat bütün bu iyi niyetlere Ermeni direnişçiler tarafından ateşle karşılık verilmiştir. Bununla da kalınmayarak isyanların bastırılması, Türklerin Ermenileri katli şeklinde duyurulmuştur.
Fahreddin Paşa’nın sorumluluk sahasında meydana gelen Ermeni isyanlarında İtilaf Devletleri ve misyonerlerin önemli rolü olmuştur. Ermeniler hem bölgedeki misyonerler, hem de İtilaf Devletleri tarafından kışkırtılmış ve silahlandırılmıştır. Ermenilerin direnme imkânı kalmadığında ise Musa Dağ’da olduğu gibi Hıristiyan kardeşlik ve menfaatleri adına direnişçiler İtilaf Devletleri tarafından kurtarılmışlardır. Musa Dağ’da Ermeniler çok az kayıp vermelerine rağmen isyan eden herkesin öldürüldüğünü öne sürecek kadar gerçek dışı açıklamalarda bulunmuşlardır.
Bu hadiselerin ortak özelliği, mecburî göç sahası dışında olmalarına rağmen Ermenilerin isyan etmiş olmasıdır. Dolayısıyla bu isyanların tehcir edilme korkusuyla meydana geldiği iddia edilemez. Hatta bu bölge diğer yerlerden tehcir edilen Ermenilerin iskân mıntıkası olarak seçilmişti. Bu isyanlar hakkında batılı konsolos, görevli ve misyonerlerin verdiği bilgilerin çoğu taraflı, çelişkili ve yanlıştır. Urfa isyanında Alman Misyoner Kunzler, Fahreddin Paşa’yı sebepsiz yere Ermenileri öldürtmekle suçlarken, bazı Ermeni ve Halep Amerikan konsolosluk kaynaklarının Antep’te barış ve huzurun onun sayesinde sağlandığını belirtmesi bu tezada güzel bir örnektir.
Bu çalışmada tekrar görülmüştür ki tarih; onu yaşayanın veya gerçeğin değil, yazanın, hatırlayanın, anlatanın, yansıtanın, canlı tutanın ve sahip çıkanın arzu ettiği tarzda şekillenmektedir. Türk-Ermeni ilişkilerindeki kırılmada yaşananların sonuçlarından çok sebeplerini anlamaya yönelik çabalar öğretici ve yararlı olacaktır. Bütün bu vakalar olduğu şekliyle ve tarafların hepsinin ifadesiyle incelendiğinde gerçeğe yakın bir resmin ortaya çıkması; düşmanlık ve nefreti sürdürme yerine birbirini anlama, analiz ve sentez etme gibi yararlı bir yola dönüştürülebilir. Son söz olarak görevini titizlikle yapmaktan başka bir maksadı olmayan Fahreddin Paşa’yı Ermeni kasabı ve vatanını korumaktan başka bir gaye gütmeyen milletimizi soykırımla suçlamak büyük bir haksızlık, yanlışlık ve gerçeği saptırmadır.
Samandağ Musa Dağı Yolcuları- Hatay Yöresine Bir Gezimiz (2)
Samandağ Musa Dağı Yolcuları- Hatay Yöresine Bir Gezimiz (2)

Doğu Lejyonu
Fransızlar, Musa Dağı’ndan götürdükleri ve silahlandırdıkları 4000 kadar Ermeni’yi Türklere karşı kullanmak amacıyla 15 Kasım 1916’da Doğu Lejyonu’nu (bu birliğin adı 1918’de Ermeni Lejyonu oldu) kurma kararı aldı. Bu lejyonun kurulmasında büyük payı olan Fransız Albay Bremond kendi Dışişleri Bakanlığı’na verdiği raporda şöyle denilmekte:
 “Musa Dağı’ndan getirdiğimiz Ermeniler için size daha önce de yazmıştım. Bunların kamp masraflarını -ayda 30.000 Frank’ın üzerinde- savaş sonunda nasıl olsa İngiltere’ye ödemek zorundayız. Hiçbir teşebbüste bulunmazsak, üstelik parasını cebimizden ödeyerek, bu Ermenilerin İngilizleşmelerine, Amerikanlaşmalarına veya Ermenileşmelerine imkân vermiş olacağız. Bunun için de, şimdiye kadar olan davranışlarımızdan derhal vazgeçip tam bir geriye dönüş yapmamız lâzımdır. Bugün süratle davranırsak bu Ermeniler her istediğimizi yapacaklardır. Bunun temini için de başlarına bir Fransız subayını kumandan tayin etmemiz ve bu subayı da doğruca Paris’e bağlamamız gereklidir. Böylece elimizin altında güvenebileceğimiz bir güç bulunacaktır. Unutmayalım ki aksi bir davranış ile bu Ermenileri kaybedeceğiz ve üstelik bunlardan faydalanacak olan İngiltere’ye de para ödeyeceğiz.” (2)
Ermeni Lejyonu, her biri 200 kişi olan altı bölükten kuruldu. 160 Suriyeli gönüllüden de bir bölük teşkil edildi. Bu birliklerin en iyileri Osmanlı ordusunda asker olan Ermeniler ve Musa Dağı Ermenileri idi. Bu lejyondaki Ermeniler Kıbrıs’ta Magosa’nın Boğaztepe Ermeni Lejyoner askerî kampında eğitildiler. Ermenilerden oluşturulan üç taburluk bu lejyon kuvveti 1919 ve sonrası Fransa adına Antep, Maraş, Adana ve Urfa bölgesinde Türk İstiklâl Mücadelesine karşı savaşmıştır.(3)

Cevat Kulaksız

SONNOTLAR
(1)-  Kaynak ve alıntı: http://www.houshamadyan.org/tur/haritalar/halep-vilayeti/musa-dagi-samandag/musadaghinanc/dini-degerler.html
(2)- Erdal İlter, Türkiye’de Sosyalist Ermeniler ve Silahlanma Faaliyetleri (1890-1923), İstanbul 1995, s.100-101).

(3)- Prof.Dr.Süleyman Beyoğlu
(Yedikıta Dergisi, Sayı 39, Kasım 2011)  http://gizlenentarihimiz.blogspot.com.tr/2011/

Cevat Kulaksız

Yorum Gönder

[facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget