İşgal Yıllarından İlginç Anımsamalar - Cevat Kulaksız

İstanbul’un işgal günlerinde, Neyzen, İstanbul’da kötü işlere karışan ve ülkeyi uçurumlara sürükleyen İttihatçılara küfürler yağdırıyordu. Bütün pislikler İstanbul’da toplanmıştı. Kent kirli bir fesat yuvasıydı.

Giden hafta, iki yazımızda Neyzen Tevfik’in Atatürk’le karşılaşmaları ve buna ilişkin anılara değinmiştik. Neyzen hiciv şiirleri ile istibdada ve özellikle gericilere, yobazlara,  ülkenin geri kalmışlığına, sömürücülere korkusuzca çatar, onları yerden yere vururdu. Ama Atatürk’e çok inanmış, güvenmiş bir mizah ustası idi. Bu yazımızda da yine Neyzen’le ilgili bazı anılarına değindikten sonra, işgal günlerinin acılı bazı olaylarına yer vereceğiz.
İşgal Yıllarından İlginç Anımsamalar - Cevat Kulaksız

İstanbul’un işgal günlerinde, Neyzen, İstanbul’da kötü işlere karışan ve ülkeyi uçurumlara sürükleyen İttihatçılara küfürler yağdırıyordu. Bütün pislikler İstanbul’da toplanmıştı. Kent kirli bir fesat yuvasıydı. Sınırlarda bin bir güçlük içinde dövüşen kahraman askerlerin kentte kalan eşleri fuhşa sürüklenmişti. Devleti maskeli bir çete yönetiyordu. Soyguncular, vurguncular kenti ellerine geçirmişlerdi.  Her türlü rezalet onların yüzündendi. Matbuat Yalanlarla doluydu. Devleti ele geçirenlerin astığı astık, kestiği kestikti. Yazık değil miydi devlete?

Enver Paşa’nın güvendiği dağlara kar yağmıştı. Cemal Paşa, Talat Paşa nerelere kaçmışlardı. O kendini beğenmiş Enver Paşa’nın maksadı servet sahibi olmakmış. Neyzen Tevfik, Atatürk’ün de davranışlarından hoşlanmadığı Enver Paşa’yı devletin içine girmiş “kirli bir el” olarak görüyordu.
Neyzen İttihatçılar için mısralarında şöyle diyordu:
“Onlar vatanın mezarını kazdılar
Ve tarihimizi kirli elleriyle yazdılar.
Neyzen şiirlerinde devletin ve halkın uğradığı felaketleri sıraladıktan sonra şöyle diyordu:
“-Davul halkın boynuna asılmış ama parsayı birkaç haydut toplamıştır. Sonunda onlar gözden uzak olmak için yurt dışına kaçtılar.”
Neyzen Tevfik, o işgal yıllarında vatanın düştüğü tehlikeleri dile getiriyor, tıpkı Tevfik Fikret gibi yazdığı şiirlerde kâh gericilere, kâh ittihatçılara, kâh istibdadcılara çatıyor, Mustafa Kemal’i övüyor. Devrin bozuk düzenini, yazdığım manzum dizelerinde şöyle bir öykü ile dile getiriyordu:

ÇİNGENENİN MAYMUNU VE AYISI- YOĞURDU KİM YEDİ
“-Bir zamanlar bir Çingene’nin bir ayısı, bir de maymunu varmış. Çingene gündüzleri bu iki hayvanı oynatır, para toplarmış. Kulübesine dönerken de bir kâse yoğurt alır ve bunu hayvanların görmeyeceği bir yerde saklarmış. Ama her akşam maymun kâseyi bulur, yoğurdu yer bitirir, kalan bir kaşık yoğurdu da köşesinde uyuyan ayının ağzına sürermiş.
Çingene, gece kulübesine gelip yoğurt kâsesini boş bulunca ilk işi ayıyı yoklamak olurmuş. Bir de bakarmış, ayının ağzı yoğurt içinde, yalanıp duruyor. Çingene indirirmiş sopayı hayvanın kafasına…
Neyzen, “İstanbul’da hırsızlar işte böyle yapıyorlar,” diyor. “Malı onlar götürüyor, dayağı zavallı insanlar yiyor. Halk istediği kadar sızlansın, neye yarar?  Ülkede bela çok, çare yok! Ülke yanıyor ama sular kesik. Cepheye giden geri dönmüyor. Askerden kaçanlar haydut oluyor. Ülkeyi üç beş alçak soyuyor; üç beş beyinsiz onların peşinde…Nedir bu? Cehalet, rezalet, melanet!
Savaş içeride de perişanlığa yol açtı. İdamlar başlatıldı. Her yerde zulüm…Bu gerileme ve kargaşa karşısında Osmanlı toplumunu oluşturan halklar da bağımsızlık için teker teker başkaldırdılar. Osmanlı egemenliği yok oldu. Neyzen de mısralarında:
“-Hülasa mülkü milletten kuru bir iskelet kaldı.”
Neyzen Tevfik şiirlerinde şöyle sesleniyordu:
“Bu milletten beka (kalıcılık) her kim bekler
Güler ahvaline itler eşekler,
Bakan geleceğe, geçmişe, bugüne
Görür, mahkûmdur millet zevale (çökmeye)
Girer zannetmeyin mızrak çuvale”.
Neyzen, “Enver’in, ayakları hiç yere basmayan bir palavracı olduğunu söylemiştim. Sonra ne oldu? Vatanı batırdıktan sonra çil yavrusu gibi dağıldılar.”
“Her dönemde böyle macera adamları, böyle kaçkınlar ortaya çıkar. Kimisi İngiliz’in hizmetindedir, kimisi Rus’un, kimisi büyük sermayenin, emperyalistlerin ve kapitalizmin… Kendilerini bir bok  sayarlar. Ülkeyi batırır giderler, topunun canı Cehenneme…”

İşgal Yıllarından İlginç Anımsamalar - Cevat Kulaksız
“ANADOLU’DA YENİ BİR GÜNEŞ DOĞUYOR”
Neyzen gerek şiirlerinde, gerek kahve toplantılarında halka şunları söylüyordu:
“-Bütün bunlar tarihin karanlıklarında yok olup gideceklerdir. Bak şimdi Anadolu’dan yeni bir güneş doğuyor. Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa Samsun’a geçtikten sonra Erzurum’a ulaştı, sonra da Sivas’a ve Ankara’ya…Bütün Müdafaa-i Milliyecileri çevresinde topladı. Başarıdan başarıya koşuyor. Ben ona güveniyorum. Devleti o kurtaracak. Yaşasın Kemal Paşa!”. “Evet, yaşasın Kuvayimilliyeciler. Tanrı onların yardımcısı olsun. (Çankaya sf 103)
Yurdumuz düşmanlardan temizlendikten sonra, Büyük Atatürk’ün önderliğinde kalkınma ve devrimler savaşı başlamıştı. Belki birçoğumuz hatırlamaz, devrimler peş peşe devam ederken, 1932 yılında ezanın Türkçe okutulmasına başlandı. Yerebatan Camisi’nde de o yıl ilk kez Türkçe Kuran okundu.
Fakat Atatürk’ün ölümünden sonra, 2. Dünya Savaşı ufuktan görününce, birçok malda, gıda maddelerinde sıkıntılar başladı. Neyzen, birçok ürünün vesika ya da karne ile dağıtılması karşısında şu dizelerle tepkisini gösteriyordu:
“Şu vesikayla sana verdiği zeytinyağını al
Yine sal kendini ruh-i hayatın dikine
Bir kilo zeytinyağı ile geçinmek mümkün mü iki ay?
Verenin geçmişini satmak için sür şeyine.
1950 den önce tek partili dönem vardı. Muhalefet partileri yoktu. Muhalefeti sanatçılar, aydınlar ve ozanlar yapıyordu. Muhalefet yapıyorlardı ama sık sık da hapse atılıyorlardı. Mesela Nazım Hikmet 12 yıl yatarken, Neyzen sivri dili yüzünden hapse girip çıkıyor, buna rağmen tek başına parti gibi etkili oluyordu. İşte o günlerinden kalan Neyzen’in bir dörtlüğü:
“Çürüdü memleketin içyüzü, çöktükçe temel
Şimdilik harice karşı, yerimiz olsa dahi
Yüzümüz yok bakacak kabrine ecdadımızın
Tükürür zannederim çehremizde tarihi.”

İŞGAL ALTINDAKİ İSTANBUL ANILARINDAN
Atatürk’ün çocukluk arkadaşlarından Tahsin Bey (1878-1939) Beyoğlu Mutassarıfı [1] iken kendisine haber verirler Rusya büyükelçisi Büyükdere rıhtımı üzerine dikilen telefon direklerinden sefarethane karşısına düşenlerin hemen kaldırılmasını ister. Yoksa kavasları ile söktürüp denize attıracağını söyler. Yüreğinin yumuşaklığına getirip izin almak imkânı olup olmadığını bir denemek için mutasarrıf Büyükdere Rus Elçilik binasında sefir hazretlerini görmeye gitmiş. Tahsin Bey kapıdan girdiği vakit, sefir merdivenlerden inmekte imiş.
-Kimdir bu adam, diye sorar.
“-Beyoğlu Mutasarrıfı imiş, sizden bir ricada bulunmaya gelmiş, derler.
“-Beyoğlu Mutasarrıfının benimle ne münasebeti var? Bir diyecekleri varsa Sadrazamları gelip konuşur, öyle söyleyiniz”, der ve Tahsin Bey’i geri çevirir. Hiç de nazik olmayan bu durum oluşur.
Aradan zaman geçer, Rus Çar’ı devrilir, 1917 Devrimi olur. Rusya’dan İstanbul’a göç başlar. Çar’ın son Dış İşler Bakanı Çarikof’a kadar, generaller, amiraller, Bolşeviklerin (komünistlerin) elinden yakasını kurtaran pek çok bürokrat Rus halkı İstanbul’a geliyor. Rusya’yı kan götürmektedir. İstanbul göçmenlerle dolar ve birçoğu sıkıntı içindedir.
Mütareke günlerinde Mutasarrıf Tahsin Bey evinde kızına Fransızca dersi vermek için Rus muhacirleri arasından ucuza bir hoca aradığı vakit kim bulsa beğenirsiniz? Kendini kapı eşiğinden kovan Rus Büyükelçisini. Tahsin Bey kibarlık yapıp olayı hatırlatmaz bile!
Beyoğlu’nun o devir anıları arasında Yunan generallerinin oturduğu binanın kâbusu da vardır. Balkonunda Yunan bayrağı çekildiği zaman, halk zorla Yunan Bayrağına selama dururdu. Türkler geçişlerini bu zamana rastlatmamak için hesaplar yola çıkarlardı. (Çankaya sf (158-159)

İşgal Yıllarından İlginç Anımsamalar - Cevat Kulaksız
TÜRKLÜKTEN KAÇAN KAÇANA
Tıpkı işgalciler gibi, o devirde Türkler, Türkçe aşağılanır, dışlanırdı. Türklükten kaçan kaçana idi idi.  Osmanlı-Türk yurdu işgal edilmiş, başta Türklüğü savunan İttihatçılar olmak üzere, Türk aydınları Bekirağa Bölüğüne toplanıyorlardı. Türklüğü savunanlar yargılanmak için Kürt Mustafa Divanı kuruluyor, şimdilerde aydınlarımızın Ergenekon’dan Silivri zindanlarına gruplar halinde tıkıldığı gibi, devrin, ülkenin seçkin aydınları da Malta zindanlarına gönderilmek üzere gruplar halinde Malta’ya gönderiliyordu.
İçtihatçıları kalemi ile savunan Abdullah Cevdet, Kürtçe “Hayat” demek olan günlük Jin gazetesinde yazıyordu.  İttihat liderlerinden Enver, Cemal, Talat Paşalar yurt dışına kaçarken, öteki ittihatçılar da ya Malta’ya, ya da Kürt Mustafa Divanı’na gönderiliyorlardı. Saray ve işgalcilerin beslemeli uşağı yazarlar, şimdiki “yandaşlar” gibi muhalif, İttihatçılar aleyhinde iftira, yalan, peşin infazcı yazılar yazıyorlardı.

ZİYA GÖKALP’İN ASILMASINI AZ BULAN AKA GÜNDÜZ!
İşte o günlerde Türkçü aydınlardan Ziya Gökalp de tutuklanır. İşgalcilerin uşağı yazarlardan Aka Gündüz, Ziya Gökalp’in asılacağı kanısına vararak, bu asılmayı hafif buluyor ve şöyle yazıyordu:
“-Ah ne yazık ki onu asacaklar. Yemin ederim ki onun asılmasını istemiyorum. Hürmet ettiğim bir zatın bir fikri vardır ki ne güzeldir: Ziya’nın kafasına bir düzine nalıncı çivisi çakmalı. Yaya olarak Anadolu’ya çıkarılmalı. Kasaba kasaba, köy köy, oba oba gezdirmeli. Eyvah böyle yapmayacaklar da onu asacaklar. Ne kadar yazık! Ne kadar adaletsizlik”.
Ülkenin aydınları, başka bir seçkin aydınımız hakkında işte böylesine kinci yazılar yazıyorlardı. Şimdilerde de böyle değil mi? Yandaş gazetelerin yazdıkları iftiraları bir düşünün. “At izini it izine karıştığı, muhalifleri “Fetö’cü” diye ihbar eden “cadı kazanı” kaynatıcılarını düşünün.
 Yüz yıl önce, Ziya Gökalp’in nı hafif ceza gören Aka Gündüz’den yüz yıl sonra, Ankara Kızılay meydanında darbeciler için ın geri gelmesini isteyen ve imza kampanyasını başlatan bir vatandaş da aynen şöyle diyordu:
“-Hayır, bu Fetö’cüleri, darbecileri etmemeli,  edilirlerse çabuk kurtulurlar, onları her gün birer parça kıtır kıtır kesmeli, kollarını bacaklarını santim santim kesmeli”.  İçini kin ve intikam bürümüş gerek devlet adamları gerek vatandaşlar içinde demokrasi özümsenmezse, demokrasi gelişmez.
                                       
“MİLLET KOYUN”. “İSTERSEM PAPAZI BİLE ATARIM”
İşgal yıllarında İngilizler padişah ve Bab-ı Ali’nin emirlerine boyun eğdiklerini görünce Türkiye işinin kolayca çözümleneceği inancına varmışlardı. Padişah 6.Mehmet Vahdettin Dolmabahçe camiindeki selamlık töreninde Bahriye Nazırı Rauf Bey’e (Orbay):
“-Millet bir koyun sürüsüdür. Ona bir çoban lazımdır. O da benim”, demişti. Osmanlı padişahları öteden beri Türk halkını “kul” olarak görüyordu. Halkını küçük, aşağı gören bir padişah, ancak milleti de “koyun” olarak görür. (Çankaya sf 165)
İşte bu şartlanmayla yönetilen halk da, başına daima bir lider arar. Günümüzde bile halk arasında hep söylenir, “iyi bir lider yok”, “iyi bir lider lazım”  derler. Kendi kendini demokratik koşullarla yönetmesini bilmeyen halk hep kendini kurtaracak lider arar. İşte bu düşüncede olanlar için, Mustafa Kemal Atatürk şunu söylemişti:
“Eğer ülkeni kurtaracak bir lider beklemekteysen, ben size hiçbir şey öğretememişim demektir.”
Bu güdülenme, yönetilme isteği, lider arayışı, demokratik düşüncesi gelişmemiş, demokrasiyi benimsememiş, özümsememiş özellikle İslam ülkelerinde çok yaygındır.
Demek ki yönetme duygusunu demokratik kurallar içinde geliştirmemiz, özümsememiz gerekir ki, böylece egemenlik ulusun içinde gelişmiş, oluşmuş olmaktadır. Bu nedenle “egemenlik ulusundur” diyoruz.
Milletin İngiliz uşağı gözü ile baktığı Damat Ferit Paşa’ya sadrazamlık verilmesine dokunan Meclis Reis Vekili Hüseyin Kazım Bey’e şöyle demiştir:
“Ben istersem Rum Patriğini de, Ermeni Patriğini de getiririm, Haham Başı’nı da getiririm”… (Çankaya sf 165)  Bu düşünce yapısı, faşist, despot, müstebit “astığı astık, kestiği kestik” bir düşüncenin dışavurumudur. Burada yine 96 yıl sonraya günümüze gelelim. Kendisine muhalefet ve birçok vatandaş tarafından “faşist” diye söylenen R.Tayyip Erdoğan, geçmiş yılların bir 23 Nisan bayramında koltuğuna oturttuğu bir kız çocuğuna şöyle diyordu: “Şimdi sen başbakansın, ister asarsın, ister kesersin”.  Demokratik düşüncede olan ve demokrasiyi özümsemiş bir devlet adamı, şakayla da olsa bir çocuğa bunları söylememesi gerekir. Bu faşist düşüncenin dışa vurmasıdır.

İŞGAL YILLARINDA TÜRKÇÜLÜK SUÇTU
Türkçülük, Türkçüler, hiç politikaya karışmasalar bile, suçlu sorumlular arasındadır. Mütareke edebiyatında cinayet yerine geçen şeylerden biri de “Türklerde milliyet hissini uyandırmak”tı. Öyle ya onlar için toplum “Türk, Türkçü değil ümmetçi” idi, işgalci ve padişahçılarına göre.
Bu noktada hemen günümüze dönersek, Başbakanken R.T.Erdoğan’ın “Milliyteçiliği ayaklar altına alıyorum”  sözü geldi. Anayasadan Türk ve Türklük kavramlarını kaldırmaya, Andımızı yasaklamaya varan uygulamalar geldi.
Neyse biz yine işgal yıllarına dönelim. Sanki Osmanlı’nın başına gelen bütün felaketlere “Türk ve Türklük”  düşüncesinden uğranmıştı. Öyle ki, Maarif Nazırlarından biri kıraat (okuma) kitaplarından “Türk”  kelimesini çıkarılmasını emretmiştir. Üniversiteden Türkçü Profesörler tasfiye edilmiştir. Günümüzde de, yine profesörler görüş ve düşüncelerinden ya hapse atılıyor, ya üniversiteden kovuluyorlar. (Çankaya sf 160)

FIRAT’IN DOĞUSU
Günümüzde Suriye’deki iç savaş devam ederken, Türkiye ile ABD arasında PKK nın başka bir kolu PYD nin Fırat’ın doğusuna çekilmesi şartı söylenirken, 98 yıl önce, yine Fırat’ın doğusuyla ilgili bir olayı anımsadık. O devrin yazarlarından Süleyman Nazif (Diyarbakır 1870-1927),  Fransız askeri İstanbul’a girdiği zaman “Kara Gün” diye yazdığı bir fıkra için az daha işgalciler tarafından kurşuna dizilecekti. [2]
O sıralarda işgalciler tarafından Osmanlı komutan ve aydınları gruplar halinde Malta adasına sürgüne gönderiliyordu. Süleyman Nazif sürgünden kurtulmak için kendinin Türk olmadığını söyleyip sürgünden kurtulmak ister. Bunu, ikisi de Fırat’ın doğusundan-ötesinden oldukları için Yakup Şevki Paşa’ya şöyle der:
“-Vatanları nehirler sınırlamıştır. Siz de ben de Fırat’ın öbür yakasındanız. Türk sayılmayız. İngilizlere başvurup sürgünden kurtulalım”,demiş. Bu duyulunca epey bir hakarete uğramıştı. Aynı Süleyman Nazif, Ermeni Mihran’ın gazetesinde yazan Ali Kemal’e (Artın Kemal’e) sığındı ve ona “sen haklı imişsin” demiştir. (Çankaya sf 167)

ŞAİR YAHYA KEMAL BİLE ÜMİTSİZDİ MANDAYI İSTİYORDU.
O işgal yıllarında vatanın gerçek durumu şöyleydi: 1918 sonlarına kadar bütün ekonomi, bütün iç ve dış ticaret, bakkallara kadar çarşılarımız, kadrolarında bir tek Türk bulunmayan banka ve imtiyazlar, şirketler hepsi Hıristiyan, Yahudi ve ecnebiydi. Su, ışık, gaz, her türlü ulaştırma, telefon, rıhtımlar ve limanlar, fenerler hepsi yabancıların elindeydi. Türk halkı yığınları medrese eğitimi altında, vicdan ve kafa karanlığı içindeydi.
İşte o karanlık günlerde, vatanın işgali ile Türk aydınları ümitsizlik içindeydi. Ne ki İsmet Paşa dahil, pek çok kimse bu koşullarda vatanın kurtulacağına inanamıyorlar, o nedenle Amerikan mandasını istiyorlardı. Bu yüzden aydınlar için iki büyük mesele vardı: “Amerika’yı Türkiye mandasını kabul etmeye nasıl kandırabiliriz? Ermeni öldürüşçülüğü suçumuzu Amerikalılara nasıl affettirebiliriz” endişesi içindeydiler. İşte böylesine onursuz bir endişe içindeydi bazı aydınlarımız.
Şimdilerde de aynı düşünceyi, AKP-RTE iktidarı, imam hatipleri ile Fetullahçıları ile öteki her türlü dinci vakıflar, derneklerle Türk halkını medrese çizgisinde olduğu gibi geri bırakmaktadır.
Şair Yahya Kemal (1884-1958) de şöyle endişe ediyordu:
“-Ah bizi toptan yalnız biri alsa…” diye endişeyle kıvranıyordu; ister Amerika, ister İngiltere Fransa…
(Çankaya sf 235)

ATATÜRK’ÜN KOYNUNA HER GECE BİR BAKİRE KIZ MI?
Cumhuriyetin her devrinde Atatürk düşmanlığını yaymak için Atatürk düşmanları, Cumhuriyetin ilk zamanlarından beri Atatürk’ün özel yaşamını ele alanlar pek çoktu. Günümüzde bile “Atatürk oğlancıymış” diyenlerden tutun da, “ayyaşmış” diyenlere kadar pek çok kişi dedikodu yayıyorlardı. Günümüzün Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan bile, Atatürk ve İnönü’yü ima ederek “iki ayyaşın çıkardığı kanunlar” diyerek Atatürk’e olan alerjisini dışa vurmuyor muydu? Hele başı fesli çürümüş patlıcan suratlı bir gerici Kadir Mısırlıoğlu’nun, günümüzde Allahın her günü Atatürk’ü kötüleyen konuşmalar yaptığını duymuşsunuzdur. O iktidarın yalakası medya grubu sanki büyük bir iş yapmış gibi, RTÜK’ün gözü önünde,  gazeteleriyle, TV ları ile Atatürk’ hakaretleri halka teşhir ediyordu.
Cumhuriyetin ilk zamanlarında Kocaeli köylerinden birinde, Atatürk’ün koynuna her gece bir bakir kız verildiğini söyler. Bunu duyan aksakallı bir ihtiyar derki:
“-Haydi, be canım, ölünceye kadar her gece bir kız verseler, Yunan askerlerinin bir gecede yaptığını yapmaya ömrü yetmez.
Falih Rıfkı Atay Çankaya kitabının 15. Sayfasında, bu olay için şöyle yazmakta:
“-Sıcağı sıcağına zafer günlerinde böyleydi. Daha sonra Serbest Fırka döneminde bizim aksakallının hafızasından hayli kaybettiğini de gördük.”[3]
Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com

SONNOTLAR

[1] Mutasarrıf: Osmanlı döneminde, Tanzimat’tan sonra, Osmanlı yönetim örgütünde sancak yöneticisi

[2] Süleyman Nazif, 9 Şubat 1919 tarihli Hadisat Gazetesi’nde “Kara Bir Gün” başlıklı bir yazı kaleme almıştır. Bu yazıyı okuyan şımarık Fransız d’Esperey, çılgına dönerek önce Süleymen Nazif’in “kurşuna dizilmesini” istemişse de sonra Malta’ya sürgün edilmesiyle yetinmiştir.

[3] Çankaya Falih Rıfkı Atay Pozitif Yayınları 2009 sf 15

Yorum Gönder

[blogger][disqus]

Kemalın Askeri

{blogger#https://www.blogger.com/profile/11745102543774252838}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget