Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Hukukçu Daima Tarafsız Olmalıdır…
08.11.2018 günü yazılı ve görsel medyaya yansıyan habere göre HSK tarafında meslekten ihraç edilen Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın FETÖ üyeliğinden tutuklandığı bildirilmektedir.
Kamuoyu Ferhat Sarıkaya’yı Şemdinli davası nedeniyle 2005 yılından beri tanımaktadır.
Hatırlanacağı gibi Şemdinli davası, 05.10.2005 tarihinde Seferi Yılmaz adında bir yurttaşın kitap evinin bombalanması nedeniyle açılan davadır.
Bu davada sanık olan Astsubay Ali Kaya için “Tanırım iyi çocuktur” diyen dönemim Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ta, çete kurmak ve yargıyı etkilemekten suçlanmış ve dosyası Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya tarafından ayrılarak Genel Kurmay Askeri Savcılığına gönderilmişti.
Sonra Ferhat Sarıkaya Van Cumhuriyet Savcılığına atanmış ve HSYK tarafından 20 Nisan 2006 tarihinde meslekten ihraç edilmişti.
2010 yılında Anayasanın halkoyuna sunulup kabulünden sonra ihraç edilen Yargıç ve Cumhuriyet Savcılarının tekrar mesleğe dönme yolu açılmış ve Ferhat Sarıkaya Mesleğe dönüş yapmıştı.
Ancak Sarıkaya 2016 yılında hakkında yapılan bir soruşturma nedeniyle geçici olarak meslekten uzaklaştırılmış ve tamamlanan soruşturma sonucunda da geçen hafta ikinci kez HSK tarafından meslekten ihraç edilmişti.
Bunları neden yazıyorum.
O dönemde üyesi olduğum Hukukçular internet sitesinde Ferhat Sarıkaya’nın ihracı genç meslektaşlarım tarafında tartışılıyordu.
Çoğu olaya kendi kişisel siyasi düşünceleriyle yaklaşıyor ve ihracı haksız buluyordu.
Yapılan yorumları okuyunca, Yargıç ve Cumhuriyet Savcısının her koşulda tarafsız ve objektif düşünmesi gerektiğine inandığım için, genç meslektaşlarımın düşüncelerinin aksine siteye bir yorum yazdım bu yorumu aşağıda bilgileriniz sunuyorum.

08.11.2018
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

İşte o Yorumum:

“Değerli meslektaşlarım,


Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya'nın düzenlediği Şemdinli olayları iddianamesi nedeniyle HSYK tarafından ihraç edilmesi kararı tartışılırken, öncelikle konuya ön yargılı ve kendi siyasi düşüncelerimiz doğrultusunda değil, bir hukukçu olarak objektif yaklaşmamız gerekmektedir.
Ankara Hukuk Fakültesinde okuyan değerli meslektaşlarım çok iyi biliyorlar. Fakülte rozetinde, bir elinde terazi, bir elinde kılıç, gözleri bağlı bir kadın figürü vardır. Bunun anlamı hukuk kadın gibi zarif, terazi kadar doğru, kılıç kadar keskin, olayın taraflarını tanımayacak kadar kördür.
Bu bağlamda olayı tartışıp doğru ve gerçeği bulmak hukukçunun olmazsa olmaz görevidir.
Sarıkaya neden ihraç edilmiştir. 1-Söz konusu iddianameyi düzenlerken Şemdinli’de birçok olaya adı karışmış bir tanığın başka bir kanıtla desteklenmeyen ve daha önce hakkında soruşturma yapan bazı komutanlara suç isnat eden ifadesinin aynen iddianameye geçirildiği…
2-TBMM Araştırma Komisyonu Başkanının komisyon üyelerinin haberi olmadan soruşturma ile ilgili ifadeler gönderdiği…
3-Yetkisini aşarak olayla ilgili olmayan ve bazı komutanları suçlayan beyanları iddianamede konu yaptığı…
 4-siyasilerin olayda etkili oldukları şeklinde kamuoyunda oluşan ve tartışma konusu yapılan kanaat sonrası Cumhuriyet Savcısı Sarıkaya hakkında soruşturma yapılmış ve müfettişlerce düzenlenen rapor HSYK’na gönderilmiştir.
Kurul yaptığı incelemede, Cumhuriyet Savcısı hakkında ki bu iddialarda gerçek payı görmüş ve Cumhuriyet Savcının meslek onuru ile bağdaşmayacak davranışları nedeniyle ihracına karar vermiştir. Bu karara sadece baştan beri olayların içinde olduğu savları ile sorumlu tutulup eleştirilen hükümetten yana tavır koyan Adalet Bakanlığı Müsteşarı karşı oy kullanmıştır.
Yanı karar bire karşı altı oyla alınmıştır. İhraç nedenini en iyi bilen Müfettiş raporunu inceleyen Kurul üyeleridir. Bu durum karşısında Adaletin güvenirliliğine gölge düşüren, Adaleti siyasete alet eden ve en önemlisi tarafsızlığını yitiren Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya'nın ihracı doğrudur.
Bu davranışta olanların meslekte bırakılmaları, mesleği yıpratmak, yurttaşların hukuka güvenlerini sarsmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Objektiflik ve tarafsızlık bir Yargıç ve Cumhuriyet Savcısının Abece'sidir. Hukukta acıma, haksız eyleme göz yumma adaletle bağdaşmaz. o zaman hukuk bu niteliğini kaybederek guguk olur.
Diğer yandan İddianame düzenleyen her Cumhuriyet Savcısını şikâyet edip ihraç ettirmek mi gerekir diyen meslektaşlarımın bu düşüncesine katılma olanaksızdır. Çünkü görevini tarafsız ve yasalara bağlı olarak layıkı ile yapan hiç bir Cumhuriyet Savcısı ve Yargıcın şikâyet üzerine ihraç edildiği konusunda tek bir örnek yoktur. Bende 32 Yıl Cumhuriyet Savcılığı yaptım. Görevim gereği çıkarlarına dokunduğum birçok yurttaş tarafından şikâyet edildim ve müfettiş soruşturması geçirdim hepsinden alnımın akı ile çıktım. Meslek hayatımda bu şikâyetlerden ötürü tek bir ihtar dahi almadım. Bu nedenle İddianame düzenleyen Her Cumhuriyet Savcının şikayet edildiğinde ceza alacağı savı doğru değildir. Adalet. org sitesindeki meslektaşlarımın bu konuda ki mesajlarını da okuyorum. Maalesef genç meslektaşlarım olaya biraz hissi yaklaşıyorlar. Bu yüce mesleğin onuru açısından yaklaşan herkes kararı doğru bulur. Saygılarımla” 17.08.2006

(Facebook, Onpunto, AÜHF, Twettre de yayınlandı)

Gündüz Akgül

Stratejik Ortak - Güner Yiğitbaşı
Amerika ve Türkiye'yi yönetenler,  Nato ortaklığından olsa gerek, birbirlerinden sürekli olarak stratejik ortağımız diye bahsediyorlar.

Gerçekten öyle midir, yoksa karşılıklı siyasi bir riya ve yalan içinde midirler?

Bu sorunun cevabını verebilmek için öncelikle strateji nedir, stratejik ortaklık ne anlama gelmektedir sorularını cevaplandırmak ve ABD ile Türkiye'nin bugün görünen ilişkilerine bakarak, bu ilişkilerin stratejik ortaklıkla bağdaşıp bağdaşmadığını değerlendirmek gerekir.

Strateji, sözlüklerde; önceden belirlenen bir amaca ulaşmak için tutulan yol, olarak tarif edilir.

Bu strateji tarifini, bir Devletin uyguladığı strateji ‘ye uyarladığımızda, bir devletin politik, ekonomik, psikolojik ve askeri açıdan kendisi için önemli olan bazı amaçlara ulaşmak için tuttuğu yol, o devletin stratejisi olarak tanımlanabilir.

Bu nedenle iki veya ikiden ziyade devletlerin aralarında gerçek anlamda stratejik bir  ortaklık kurabilmeleri ve kendilerine gerçekten stratejik ortak gözüyle bakabilmeleri  için, bu devletlerin aralarında politik, ekonomik ve/veya askeri açıdan ulaşmak istedikleri ortak amaçlarının bulunması ve bu ortak  amaçlara ulaşabilmek için aynı yolu benimsemeleri, bu amaçlara yönelik bazı kararları birlikte alma konusunda anlaşmaları gerekir.

Bu nedenledir ki; stratejik ortaklık, politik, ekonomik veya askeri konularda bir ortak amacı ve bu ortak amacı gerçekleştirmeye yönelik birlikte karar alabilmeyi zorunlu kılar.

Buraya kadar yaptığımız açıklama ve tanımlamalara ve ABD Trump yönetiminin, sözüm ona stratejik ortağı olan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin geleceğini ve bekasını ilgilendiren; en başta Kuzey Irak ve Kuzey Suriye de, İsrail'in güvenliğini ve bölgedeki petrol yataklarını düşünerek, bağımsız bir Kürt Devleti oluşumuna zemin hazırlayan, ülkemizin altını oyacak nitelikte, tek taraflı aldığı kararlara ve uyguladığı politik ve askeri stratejisine baktığımızda, ABD ile Türkiye arasındaki stratejik ortaklığın, sözde ve lafta kaldığı açıkça görülmektedir.

ABD yönetiminin almış olduğu üç PKK liderine yönelik ödüllü karar da, stratejik ortaklığın gereği alınmış bir karar asla değildir. Amaç; şu anda Fırat'n doğusunda işbirliği yaptığı, adeta stratejik ortak gibi, aynı amaçları taşıyarak bu amaçları gerçekleştirmek için birlikte ortak kararlar alıp uyguladığı, aynı yolda birlikte  ilerlediği PYD ve  YPG'nin önünü açmak, ülkemizin terör örgütü olarak kabul ettiği bu örgüt'ü, PKK' dan ayrı tuttuğunu ilan edip, PKK'ın vesayetinden ve gölgesinden kurtararak, yasal hale getirmektir.

Saray sözcüsünün açıklamalarına baktığımızda; bizi yönetenlerin de, ABD'nin bu iki yüzlü ve hain  tutumunun farkında olduklarını anlıyoruz ve biraz rahat bir nefes alabiliyoruz.

08/11/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Gazeteciler, Gazeteci, siyaset adamı Bülent Ecevit’i anlattılar.
Bülent Ecevit ve Siyaset
Rahşan Ecevit-Bülent Ecevit Bilim Kültür ve Sanat Vakfı’nca, Bülent Ecevit’in ölümünün 12. Yılı dolayısıyla düzenlenen
“Bülent Ecevit ve Siyaset” konulu etkinlik, 5 Kasım 2018 günü Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gazetecilerin katıldığı panelle anma günü düzenlendi.
Düzenlenen panele konuşmacı olarak Ahmet Tan, Gülsün Bilgehan, Enver Aysever, Fikret Bila, Murat Yetkin gibi gazeteciler katıldılar. Salonu çoğunluğunu emeklerlin, eski milletvekili, Piyanist Suna Kan, Emrehan Halıcı, Rahşan Ecevit gibi eski politikacı ve sanatçılar katıldılar. Salona Bülent Ecevit’in eşi Rahşan Ecevit girerken ayakta alkışlanıyordu.
Toplantının moderatörlüğünü yapan gazeteci Enver Aysever, “küçüklüğümde baba bize Ecevit mavisi gömlekler alırdı, annem babam Bülent Ecevit hayranı idi, ömürlerinin sonuna kadar Ecevitçi olarak kaldılar”, dedikten sonra “Türkiye ne kadar sağcılaştırmaya çalışıp ne kadar sağa benzemeye çalışırsa o kadar başı beladan kurtulmaz, Türkiye’nin namusu iyi politikaya ihtiyacı vardır” dedikten sonra ilk konuşmayı Gülsün Bilgehan verdi.
Gülsün Bilgehan konuşmasında Bülent Ecevit konusundaki anılarını şöyle anlattı, şunları söyledi:
“-Bülent Ecevit’i tanıdığımda 9-10 yaşlarındaydım. 1966 da Genel Sekreter olarak Pembe Köşk’e geldi. Biz Pembe Köşk’te büyüdük Pembe Köşk’te bir gelenek vardı, Atatürk’ün yemek yediği salonda hemen her akşam o dönemin siyasetçileri, CHP liler, yöneticileri, genel sekreterleri eşleri ile birlikte konuk olurlardı. Biz de çocuk olarak o sofradaydık, Kasım Gülek’i çok tanımadım ama Turan Feyzioğlu, Kemal Satır o dönemin grup başkan vekilleri sık sık bizde misafir olurlardı. Genellikle isimleri Nihat Bey, Feyzioğlu, Kasım Gülek gibiydi. Derken birden bire yeni bir konuk belirdi Bülent Ecevit; Bülent Bey bizim için şöyle bir farklılık yarattı, son derece nazik bir insandı, çok gençti, İsmet Paşa için “Bülent”di. Bunun bir ayrıcalık olduğunu düşünüyorum. İnönü onu bir evlat gibi gördüğü için; Pembe Köşk’e geldiği zaman herkesin elini sıkardı. Bülent Bey Pembe Köşk’ün sevgilisi olmuştu. İsmet Paşa’dan önce Bülent Ecevit’i tanıyan onunla dost olanlar Erdal İnönü ve Özden İnönü, ta 1950 li yılların başında. Ankara’da bir kültür kulübü kuruluyor, buraya Bülent Ecevit, Rahşan Ecevit, Suna Kan, Erdal İnönü, Özden İnönü bu kulübün üyeleri oluyorlar. Bu kulüpte temsiller oynanıyor. Annem bir tiyatro oyununda rol almış,  dün akşam anlattı, müzik dinliyorlar, babam Metin Toker, Akis dergisi var o dönem, Bülent Ecevit de devrin siyasetçisi, gazetecisi, yazarı gibi, Metin Toker devrin yazarlarından. Bülent Ecevit’i iyi tanıyan aileler. Daha sonra 1957 yılında Bülent Ecevit siyasete giriyor, siyasete girmesi için pek çok arkadaşı destek oluyor. Başta Babam destek veriyor, Kamil Kırıkoğlu, başka arkadaşları var. 1957 de babam bir yıla yakın hapis yatmış zaten, hapisten çıktıktan sonra babamın tekrar cezaevine girmemek için CHP yöneticileri Ankara’dan milletvekili olmasını istiyorlar. Babam hayatının sonuna kadar muhabir olarak öldü. “Ben siyasetçi olamam, ben eleştirmeyi seviyorum” diyor. Babam son zamanları görmedi 16 yıl oldu, 2002 nin Temmuzunda kaybettik babamı, 2002 den sonraki Türkiye’yi bilmiyor babam. Yani babam Metin Toker teklifi kabul etmiyor. “Başka bir mükemmel bir arkadaşım var onu önerebilirim” diyor, o da Bülent Ecevit.(Salondan alkışlar). Böyle başlıyor, hatırladığım kadarıyla yıl 1966 sonra dostluk hep devam etti. Ecevit partide genel başkan seçildikten sona, babam “benim oyum Bülent Ecevit’in CHP sine dedi. Ondan sonra CHP nin en büyük başarıları Ecevit zamanında oldu”.
Bülent Ecevit ve Siyaset
Bundan sonra söz Fikret Bila’ya verildi, Fikret Bila yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“-Üstün liderlik ve siyaset adamı liderlikleriyle Türk siyasi tarihinde müstesna bir yere sahip olan Sayın Bülent Ecevit’in aramızdan ayrılışının 12. Yıldönümünde sevgi saygı ve büyük bir özlemle anıyorum. Türk siyasetine nezaketi, zarafeti getiren siyasi tarihimizin dürüstlük abidesi Bülent Ecevit’in aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.
Ben Zongul’dakta doğmuş ve büyümüş olarak çocukluk ve ilk gençlik yıllarımdan vefatına kadar bir gazeteci sıfatıyla Bülent Ecevit’i yakından izledim.
Sayın Ecevit benim için hazine değerinde birçok anım var. Bunların birçoğunu önceki anı programlarında anlatmıştım. Şimdi ben onun ideolojik yönünü anlatmaya çalışacağım. Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar Ecevit’in siyasi anlayışının hatırlanmasına ihtiyaç olduğu kanısındayım. Demokratik Sol Parti’nin kuruluş felsefesini oluşturan bu anlayışa geçmeden önce Ecevit’in siyaset ve devlet adamlığı hakkında kısaca söz etmek isterim.
Bülent Ecevit, Türkiye’nin ve dünyanın tanıdığı en dürüst liderlerin başında gelir. Siyaset ve devlet adamlığının halkın sorununu çözmek, ulusal çıkarları korumak dışında hiçbir alanda hiçbir çıkar düşüncesiyle kullanmamıştır. Atatürk’ün tam bağımsız ilke ve idealine yürekli inanmış bir lider olarak Türkiye’nin itibarını ve çıkarlarını her şeyin üzerinde tutarak görev yapmıştır. Türkiye’nin tüm dünyada her zaman başı dik bir durumda temsil etmiştir, hiçbir emperyalist baskıya boyun eğmemiştir, hiçbir dış tertibe karar almamıştır. Tam bağımsız ilkesinin ve milliyetçiliğini adressiz söylemler değil, Kıbrıs’ta, Ege’de, Afyon’un haşhaş tarlalarında kanıtlamıştır.
Türkiye’nin çıkarları söz konusu olduğunda bu konulara partiler üstü bir anlayışla yaklaşmış, diğer partiler ve organlarıyla dayanışmalar içinde olmuştur. Muhalefet liderini ve hesaplı bir lider dolduğunu dış temaslarından dış işleri bakanlığını haberdar etmiş edindiği izlenimler konusunda resmi makamları bilgilendirerek her zaman devlet adamlığını önde tutmuştur. Bu siyasi terbiyesinden hiçbir zaman ödün vermemiştir. Bülent Ecevit’in bütün siyasi yaşamı boyunca parayla pulla ilgisi olmamıştır. Eşi Rahşan Ecevit’le birlikte sade mütevazı bir hayat sürmüştür.
Suudi Arabistan’da dedesinden gelen çok değerli araziyi hacı adaylarının konaklanması için Diyanet İşleri Başkanlığına bağışlamıştır.(Salondan alkışlar). Hiçbir zaman para, servet peşinde olmamıştır, kimseyi kayırmamıştır, kimseyi zengin etmemiştir. Bülent Ecevit’in bu özelliklerinden paydası olduğunu düşünüyorum.
Bülent Ecevit, Türkiye’de demokratik sol düşüncenin kurucusudur. Bu düşünce ideolojik olarak Avrupa Sosyal Demokrasisinden farklıdır. Ecevit bu farkı bilinçli olarak yapmıştır. Bunun nedeni Türkiye’nin siyasi sosyal, kültürel ve ekonomik yapısı bir tarihi gelişiminin Avrupa ülkelerinden farklı oluşudur. Bu nedenle Avrupa’da aynı anlamda kullanılan sosyal demokrasi, demokratik sosyalizm demokratik sol kavramlarının Bülent Ecevit Türkiye’de aynı anlamda kullanmamıştır. Sosyal Demokrasiyle demokratik sol kavramlarını kullanmasının temel amacı Avrupa solu ile kendi özgün ülke koşullarının Türk solunda aynı olduğunu kanıtlamaktır. Avrupa merkezli sol köylülük sonrasında sanayi toplumuna geçmiştir, Avrupa sanayi devrimini gerçekleştirmiş ve ayrıca ince ruhla çalışmıştır. Oysa Türkiye’nin böyle bir gücü yoktur. Dinde reformu yaşamamış, sanayi devrimini zamanında yakalayamamış, bu nedenle feodal üretim ve toplumsal ilişkileri tam olarak çözememiş ve sorunu tam olarak aşamamıştır. Bu nedenle Ecevit’in Demokratik Sol anlayışı, Marksizm kökenli Avrupa merkezli bir soldan farklıdır. Ecevit’in ulusal sol olarak adlandırdığı demokratik sol anlayışı katı sosyalist anlayıştan uzaktır. Dindar kesime hapsolmuş, yoksul kesimlerine sosyal yapısı kooperatifçilik üzerine sermayenin tabana yayılması, solculuğun milliyetçiliğe engel olamayacağı Avrupa merkezli soldan ayrılır.
Ulusal sorun için de Kıbrıs Barış Harekâtı, Ege Denizindeki haklar vs karalarıyla milliyetçi tutumu hayat geçirmiş toplumsal sorunların korunmanın solculukla bağdaşık olduğunu göstermiştir. Ecevit’in milliyetçilik anlayışı budur. Bu farklar nedeniyle 1972 yılında CHP Genel Sekreteriyken ortanın solu sosyal konumu farklılığı nedeniyle demokratik sol kavramını kullanmıştır.
1974 yılında toplanan 27. CHP kurultayında CHP demokratik bir sol partidir ifadesini parti tüzüğüne koydurmuştur. Ecevit CHP nin cumhuriyetçilik, milliyetçilik, devletçilik, devrimcilik, halkçılık, laiklikten oluşan altı okunu yeniden yorumlamış, yeni bir sav sürerek CHP nin programını hazırlamıştır.
Demokratik Sol Parti’nin bazı sol yaklaşımlarının stratejilerin temellerini Bülent Ecevit’in CHP nin genel sekreteri, genel başkanı olduğu dönemlerdeki söylemlerini ve CHP nin demokratik sol değişim belgelerinde bulmak mümkündür. Bunun en önemli örnekleri devletçilik, din ve laiklik konularında görülmektedir.
Bülent Ecevit 1960 larda katı devletçilik anlayışından uzaklaşarak bu yaklaşımını da CHP programına taşıdığını görüyoruz. CHP nin 12yıl önceki son programında ekonomik gücün devlet tekelinden olmasına da yaygınlaşmasına özel sektör tekelinde olmasını karıştırdığı onun yerine ekonomik gücün Pazar ekonomisi içinde yaygın biçimde halkın elinde olması gerektiğinin zorunluluğunu görüyoruz. Bu yaklaşım DSP programına da aynen konulmuştur.
Ecevit’in devletçilik yerine halk girişimciliği özgün kökeninde Mithat Paşa’nın ekonomik görüşlerine kadar gider.
Kırsal kesimde demokratik yapıda kooperatifçiliği, onun başlattığı bir anlamda Ecevit’in geliştirdiği köy-kent projesi Mithat Paşa’nın ilkel de olsa ilk uygulamasından esinlenerek girişildiğini söyleyebiliriz. Ecevit, Mithat Paşa’nın Türk ekonomisinin tarihsel süreci çalışmasında bu konuyu işlemiştir. Bülent Ecevit’in din ve devlet konusundaki yaklaşımdaki kökenleri 1957 yılına kadar uzanmaktadır. Batı tipi reform hareketleri girişimi sonucu şu an Türkiye’de din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasında bir girişimde değil halkın aydınlatılması daha sağlam bir temele oturacağı savunmuştur. Bu süreç insanların din duygularının incitilmemesi gerektiği üzerinde de hassasiyetle durmuştur.
Ecevit özelikle bunda 27 Mayıs 1960 sonrasında CHP ye yöneltilen dinsizlik suçlaması karşısında laiklik anlayışının özgürlük anlayışının hem din hem devletin işlerinin birbirinden ayrılması hem de inanç düşünce özgürlüğünün korunmasıyla yaklaşımıyla CHP nin 1976 programına detaylı biçimde konulmuştur. Ecevit’in DSP döneminde kavramlaştırdığı inançlara saygının laik kalmanın devam etmesinin kökeninde CHP ye yönelik programa uygun bu yaklaşım yatmaktadır. Bu yaklaşım aynı zamanda demokrasi ve sosyal alana geçilmiş ancak toplumdaki düşünce itibariyle sağ kesimde ulaşmanın bir arazı olmuştur.
Bülent Ecevit seçim bildirgelerinde DSP iktidarında bir yandan laiklik ödünsüz olarak korunurken, bir yandan da din ve inanç ibadet özgürlüğüne içten saygı gösterir ifadeleriyle temel ilke olarak yer vermiştir.
Bülent Ecevit’in hassas olduğu konulardan biri de Türkiye’nin ulusal bütünlüğü toprak bütünlüğüdür, Misak-ı Milli sınırlarını her zaman gözeten politika izlemiş, Musul sorunlarıyla ilgilenmiş Musul konusunu gündeme getirdiği Türkiye’nin haklı olduğuna inanmıştır.
Ecevit PKK dâhil her türlü terör hareketine karşı çıkmış ve yoğun mücadele etmiştir. Hiçbir gerekçenin terörü haklı göstermeyeceğini savunmuştur, terörü insanlık suçu olarak lanetlemiştir.
Kürk sorununu sorulunca da Kürt, Türk ayırımcılığını kabul etmemiş, “ben yüreğimi ikiye bölemem” demiştir. (Salondan alkışlar). Atatürk’ün ırkçı olmayan düşüncesini savunmuştur. Bülent Ecevit’in siyasi anlayışını ideolojisini böyle bir panele sığdırmak mümkün değildir, ancak ana hatlarıyla onun nasıl diyalog ve siyaset adamı olduğunu hatırlatmak bizlerin görevidir, onu rahmetle özlemle anıyorum”.
Bülent Ecevit ve Siyaset
Söz verilen Murat Yetkin konuşmasında şunları söyledi:
“-Müsaadenizle geçen yıl aynı tarihte yine burada yaptığım bir tespiti burada da tekrarlamak istiyorum. (salonda 50 yaşın altında olanları, 40 yaşın altında olanları, 30 yaşında olanları el kaldırarak tespit etti. Çoğunluğu 40-50 yaşın üstündekiler salonda bulunuyordu. “Giden seneden daha az. Ecevit’i Ecevit yapan dönem, onu 72 de öne fırlatan yer, siyasetçilerden koşulları olan bir liderdi. 12 Mart döneminde Ecevit’in “biz bu hükümete isim vermemeliyiz” diyen, istifa edeceğini söylediği istifa ettiği zamanları söylemeyeceğim bir soru soracağım; eğer 1972 CHP kongresinde Ecevit çıkmasaydı, İsmet İnönü geri çekilmeyip bunun önünü açmasaydı 1973 seçimlerinde CHP o başarıyı elde edebilir miydi? Buradan nereye varabiliriz. Buradan şuraya varabiliriz, önce neyi değiştirmek istiyorsak önce kendimizi değiştireceğiz. Biz hep doğruyuz, biz hep haklıyız, ama böyle bir dünya yok, o zaman CHP nasıl başarıya ulaştı, kendisini değiştirdi., anlayışını değiştirdi, hedef odaklı değişim başarıya götürür. Devletin kuruluş partisi olaylı oldu ama değişmeye ilerlemeye başladı. Şimdi böyle benzerlikler yaşıyoruz, bana kalırsa var, bence bize düşen şey biz ne yapıyoruz, belki de anlatamıyoruz belki de bizim anlattığımızı gençler duymak istemiyor, belki başka şeyler duymak istiyorlar. Her yıl zekâ olimpiyatları yapıyorsunuz, orada ulaşmak mümkün genç insanlara. Biz bu dönüşümü kendimizde yapamadığımız müddetçe, başka türlü insanlarda değişmesini bekleyemeyiz. Toplum değişken bir şey, toplumun değer yargıları değişiyor, ölçüleri değişiyor, algıları değişiyor. Enginarı sevene karşı çıkabilirsiniz ama karşınızda enginar diye bir bitki var. Siz sevmiyorsanız yemeyebilirsiniz ama o var.
Toplumun önce gerçeklerini doğru görmüyoruz, doğruları söylemek yetmiyor, aynı lafları söyleyelim aynı davranışlarda bulunalım toplum bizi anlamıyor, toplum o zaman bambaşka bir şeydir. CHP sinden söz ediyorum. CHP artık kendini anlatamıyor topluma, çünkü toplum artık şimdiye kadar anlatılmak isteneni dinlemek istemiyor başka bir şey demek algılamak istiyor. Toplum artık söylenenleri duymak istemiyor, toplum başka bir şey duymak istiyor, sizden benden başka bir şey. Cumhuriyetin temel ilkeleri, laiklik, Cumhuriyet bunları kastetmiyorum, başka bir şey. Biz belki 50 -60 yıl önce söylemi bir kenara bırakmalıyız. Çünkü artık bunu kabul etmek istemiyor başka bir, Mevlana’nın dediği gibi, “şimdi başka bir şey demek lazım”. Kendimizi değiştirmek, yetiştirmek zorundayız.
Toplumsal Cinsiyet eşitliği. Türkiye’nin demokratikleşmesi ciddi bir sorun ise, toplumda toplumsal cinsiyet, kadın erkek eşitliği de o kadar önemlidir. Toplumda kadın erkek eşitliği var. Kadın erkek eşitliği için Rahşan Hanım’ın daha çok oynamış olduğu rolü yabana atmayın, siyasette bir sembol oldu. Kültür sanat dünyasında zaten sembol olmuş. Kadı8n erkek eşitliği sağlanmadan, kadınla erkek işte, evde, sokakta eşit olmazsa yapamayacağız. Peki, nerden başlayacağız. Seçme seçilme hakkını önce biz verdik, eğitim hakkını da verdik. Ne olur birbirimize başka tekrar etmeyelim. Biliyoruz, Mustafa Kemal olmadan olmazdık, bunu birbirimize tekrar etmenin başka bir yolunu denemek lazım. Şimdi kendi kendinize değişim yapıyor musunuz erkekler. Bir de evde hanıma yardım ediyorum, olamaz öyle şey, yardım değil biz de aynı şeyi yapacağız. Aynı yere bağlayacağım, kendimizi değiştirmeden, kafalarımızı kadın olsun, erkek olsun değiştirmeden, biz topluma niye değişmiyorsun, deme hakkına sahip değiliz. Bunun Türk siyasetinde en önemli örneğini işte 1973 de Ecevit vermiştir. Bambaşka bir açıdan bakmaya çalıştım”.
Enver Aysever, Murat Yetkin “değişim” dedi, ama değişim ileri yönde değişim olması gerekir, yoksa gerici değişimde bir değişim ama değişim sayılmaz, değişim daha ileriye olması gerekir, dedi burada sözü Ahmet Tan’a verdi.

Bülent Ecevit ve Siyaset
Ahmet Tan yaptığı konuşmada şunları söyledi:
-Bu gün beş Kasım aynı zamanda benim babamın da ölüm yıldönümü. Ecevit söz konusu olunca tabi babasından, dedesinden bahsetti, Aysever. Ben de, babamın ölüm yıldönümü olması durumunda duygusal olması bir yana ko9nunsiyasetse eğer, siyaset duygularla yapıldığı zaman netice verebiliyor, ama bu duyguların halisane duyguların olması gerekir. İyi duygular, erdemden güzel şeylerden yana olan ülke çıkarın olan adalet olması lazım; duygu deyince tabi duyguları ters çevirmekte mümkün. Sayın AKP Genel Başkanı, biliyorsunuz tarihe geçmiş sözlerinden bir tanesi öfke hitabet sanatı demiştir. Ben çok öfkeli olmadığım için hitabım çok iyi değil. O yüzden siyasette fazla kalmadım, sadece üç dönem milletvekilliği yapabildim. (Salondan gülüşmeler). “Duygularla siyaset yapınca başarılı olunuyor, ama Ecevit kadar başarılı olabiliyor. Ecevit dünyada eşi olmayan büyük bir başarıya imza atmış, bir devlet adamı, kendisiyle ilgili “şairden siyasetçi mi olur” başka ne olur, genel başkanı olduğu sıralarda söylenmiş sözler, yazılmış yazılar var. İmam hatip okuyup imam yetişen bir insan Cumhurbaşkanı olabiliyor böyle bir toplumda, Ecevit’ten de fevkalade bir devlet adamı olduğunu gördük, (Salondan alkışlar).
“Ben hep duygularımla gazetecilik siyaset yapmaya çalıştım. Bunun için Ecevit’ten bahsediyoruz, madem dahasını getirmek lazım, bu gün ölümü üzerine dedik. Benim doğum günümde Ecevit beni bakan yaptı, eşimin doğum gününde. Tarihler dolayısıyla objektif ve subjektif duygular benim siyaset yapmamı hazırlayan unsurlardır. Asıl başka takaddüm eden eski günde durumlar var. Daha evvelki gün Tayip Erdoğan başa gelmesinin yıldönümü idi, bu gün de Ecevit’in bizden ayrılmasının yıldönümü.  İkisini aynı cümle de kullanmak belki talihsizlik yahut da, bence de yararlı olan bir talihsizlik çünkü Ecevit’in kıymetini Tayyip Erdoğan sayesinde onun halleri sayesinde, onun yaptıkları sayesinde, onun tasarrufları sayesinde daha iyi anlıyoruz. Buradan hatırat anlatmaya geçebiliriz çünkü Ecevit’le ilgili anılar.
Bülent Ecevit ve Siyaset
Ecevit’ten gelen gece telefonu
Gece yarısı saat 11 falandı evin telefonu çaldı o sırada ben 56. Hükümetteyim, Başbakanlıktan arıyorlar, dedi. Sayın Ecevit telefonda. Buyurun efendim, dedim korktum tabi, beni işten atacak falan diye düşündüm. Neyse “TRT Genel Müdürünü tanıyor musunuz”, dedi. TRT Genel Müdürünü gazeteci olarak da tanıyoruz zaten TRT Genel Müdürü olduğu zaman da tanıyoruz, dedim. Şu anda kimse tanımıyor, sadece elektrik faturalarında TRT payı dolayısıyla bedduaların kendileri dolanıyor ortalıkta.
Tabi tanıyorum, efendim. Ne oldu efendim, dedim. “Yav Oran’da oturuyoruz, evlerimiz” karşılıklı.  TRT binasını bilir misiniz Oran’daki. Tepesinde helezoni bir detay var, bu detayın sabaha kadar ışığı yanıyordu bunun. “Yav ona söyler misiniz” dedi Ecevit, “bu ışığı söndürsünler” dedi. Şimdiki uçaklar, saraylar vs ler bunun dehşetengiz bir manzara olduğunu, böyle bir Ecevit’ten sonra daha çok yaşıyoruz. Ankara gazetesi olarak nutku tutuluyor bazı hallerine. Uçaklar, otomobiller vs ler, o yüzden duygularla siyaset yapınca belki daha başarılı olunacak. Son aslında çarpık anlaşıldı. Bunu Ecevit yeterince anlatabildi yüzde 42 ye kadar oy Alabildi çünkü geleneksel olarak alınan dini terbiye dolayısıyla da “sol dan mı kalktın, sol omuzda kötülük melekleri yazar her şeyin solu kötü ama ilk defa demokratik sol sözünü egemen olduğu dönemlerde bile Demokratik sol sözcüğü Ecevit’in her zaman gündeminde olmuştur. Şimdi TRT söz konusu olunca Ankara gazetecisi olmayan bir Ayseven, bir de Gülsüm Hanım kalem tutan kalem erbabı olduğuna göre annesi de dolayısıyla gazeteci olduğuna göre dolayısıyla gazeteci sayıyoruz.
Ama Ecevit’in bir lider ki siyaset ve gazeteciliği etkinlik olarak görüyorum. Bunu tamamlayan şeylerdir keşke bütün siyasetçiler yazabilseler. Bütün gazeteciler de bütünsel olarak siyaset yapabilseler. Ama buna imkân vermiyor, bundan sonra Enver’in anlattığı yahut Murat’ın anlattığı şekilde bir dönüşüm olursa CHP sine ve Türkiye’de o da olacaktır, Türkiye’de. Çünkü suçüstü yapabiliyor, gerçi şimdi iktidarda başka söylendiğini görüyoruz ama yazı inkâr edilemiyor, söz uçuyor, yazı kalıyor. O yüzden yazı yazanlara iktidar çok hoş gözle bakmıyor, içeri atıyor yahut da yazdığı herhangi bir laf dolayısıyla kim yazanları da olsa hapisle sonuçlanıyor.
Burada Ecevit’in tabi ki çok özelliği var. Dediğim gibi fikir adamından çok duygu adamıydı, duygularının güçlü olması dolayısıyla fikirleri tuttu. O kadar ki tabi hastalık döneminden daha doğrusu uzun bir koma döneminden sonra kaybettik, kendisini. O dönemde partinin genel sekreteri idim, uzun bir GATA da tedavi dönemi yaşadı.
Bülent Ecevit ve Siyaset
Tayyip Erdoğan Bülent Ecevit’i  GATA da ziyaret ediyor
Recep Tayip Erdoğan’la ilgili bir maceramız oldu. Üst katta Ecevit yatıyor, biz alt katta komutan odasını bize verdi. Genel müdürle misafirleri karşılıyoruz. Rahşan Hanım Tayip Erdoğan’ın geleceğini haber verdiler başbakan olarak ziyare5t ediyor. Dışarıda o sırada Abdullah Gül, Meclis Başkanları var vs ben karşıladım, üçüncü gün geldi, rahatsızlanmasını hatırlarsınız Danıştay başkanını terörist Alpaslan Aslan diye biri kim olduğu belli olmayan birisi geldi görevi başındayken katletti. Cenazesi 17 Mayıs’da katıldığı sırada Kocatepe’de sıcak bir gündü orada rahatsızlandı, ondan sonra da uykuya daldı.
Bildiğimiz halleriyle o zaman daha çok tanımıyorduk tabi Tayyip Bey oturdu, biz oturuyoruz. O zaman Genel Başkan Zeki Sezerdi, bir iki arkadaş daha vardı. Tayyip bey Elini kaldırdı, “yav” dedi, “adamı niye getirdiniz o sıcakta o kalabalığa”. Dedim ki efendim, Abdullah Gül de Dış işleri bakanı olduğu için daha yakınımızda, daha önce de milletvekilliği var onun. Benim ne cevap vereceğimi merak ediyor, biraz da ters cevap verebileceğimizin tersi ile herkes bana bakıyor, dedim ki, “bağlasak bile Sayın Ecevit’i tutamazdık o gelecekti, çünkü o Cumhuriyet çocuğu ve Cumhuriyetin temel ayaklarından birisi olan yargı, iş başında görev başında bir yüksek yargıcını katlettiler ve onun cenazesine, kimse tutamaz onu gelecektir, asıl gelmeyenlere sormak lazımdır, kendisi gelmemişti biliyorsunuz. Tayyip Bey gelemedi cenazeye korkudan olacak diye haber verdiler, yuhalardı cenazede, ama niye yuhalasınlar, korkudan gelemiyordu o yüzden Ankaralılar için belki çok büyük ama o yüzden kimsenin yuhalayamayacağı gelemeyeceği, sil baştan Eskişehir yolunda özel cami yaptılar. Kritik cenazeleri oradan kaldırıyorlar şimdi.
Sonra dondurma yemiş, çünkü gazeteler dondurma yediği yazıyordu gazetelerde. Beyin kanamasına ney sebep oldu, evvela bizim birinci olarak niye getirdiniz, tabi doğal olarak Rahşan Hanımefendiyi de suçladı, niye götürdü diye. Onun korumaları çok iyi koruyorlar efendim dondurma alındı ama yolda yemedi dondurmayı. Yani dondurmaya bağlamak istiyor, niye sahip çıkmadınız diye.
Yani asıl kabahatin, Danıştay’ın niye korunmadığı, Danıştay’da görevli hâkimlerin niçin terörist ataklara karşı korunmadığından öbür tarafa götürmek istiyor vs.
Şimdi Ecevit’le ilgili anılar çok ama bir iki tanesi de başkalarının da çok yaşayamayacağı onun hallerini anlatan niye DSP başarılı oldu, bir iki şey daha vereceğim.
56. Hükümet seçime götürülmek üzere kurulmuştu zaten. O sırada Özel Kalem Müdiresi bizim Bilge Hanım vardı, veda ettik, seçime gittik bitti bizim görev. Elimi öptü sarıldı, ağlıyor, ben hayatımın en güzel özel kalem müdürlüğü görevini yaptım”; dedi, dedim ben her gönderdiğim adama öyle demişin çünkü ben dokuzuncu bakandım, baktı, dedi ki: Hiçbir il başkanıyla ilçe başkanıyla beni muhatap etmediniz”. Bizim il ilçe başkanlarımız bakanlığa gidip iş takip etmezler. DSP nin başarısı gücü de buradan kaynaklanıyordu. Elini kolunu sallayarak, şimdiki gibi, kalkıp partililerin bakanlıklarda iş takibi falan söz konusu değildi. Yani bir sürü yönü var ama lafı uzatmamak için son bir tane daha söylemek gerekecek.
O da yakın zamanda Ecevit’le ilgili hiç kitap yahut en son kitap Mehmet Çetin Güleç’in Ecevit’in anıları adlı kitabı.  Orada uzun süre ile dostluğu dolayısıyla da gazetecilik, dolayısıyla da çok yakın olmuş bir meslektaşımız. Bir daha dünyaya gelsem, ne yapardım tekrar siyaset yapar mıydım, Ecevit eğer Türkiye iyi durumdaysa demokrasi, adalet, eşitlik sağlam sonu kesinlikle bulaşmazdım siyasete” demiş.  Ecevit’in buna benzer doğrudan ağzından çıkan olaylar. O yüzden takdirle gönlümüzün bütün yüce duygularıyla anmaya devam edeceğiz, rahmetli Ecevit’i”
Panel karşılıklı sorular, açıklamalarla sone erdi.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

A.Ü.Hukuk Fakültesi
1970 Yılının mezunu ve bir numaralı diplomasına sahip olmakla gurur duyduğum A.Ü. Hukuk Fakültesi, 05/Kasım/1925 tarihinde kurulup öğrenime açılmış bir Cumhuriyet kurumudur.

A.Ü.Hukuk Fakültesi 05/Kasım/2018 tarihinde 93. yaşını kutlamaktadır.

A.Ü. Hukuk Fakültesini önemli ve değerli kılan en büyük özelliği, kurtuluş savaşından sonra, tüm kurumlarıyla ve saltanatıyla köhnemiş ve yıkılmış Osmanlı'nın küllerinden yeniden kurulan Türkiye Cumhuriyetinin bir kuruluşu ve Cumhuriyetin ilanından hemen iki yıl sonra, laik ve çağdaş Cumhuriyet yasalarını uygulayacak hukuk adamlarını yetiştirmek üzere, büyük kurtarıcı ve devlet adamı ATATÜRK tarafından bizzat gerekli görülerek kurulup hizmete açılmış olmasıdır.

Bu nedenle A.Ü. Hukuk Fakültesinden mezun olup yaklaşık elli yıldır Türk hukukuna ve yargısına hakim, savcı ve emekli olduktan sonra da avukat olarak hizmet etmiş, T.C. Yasalarının doğru ve adil  bir şekilde uygulanmasına katkı sunmuş hukukçu olmanın mutluluğunu ve onurunu yaşıyoruz.

Bizler, hukukta okurken ve mezun olduğumuz 1970'li yıllarda; sadece, A.Ü. Hukuk Fakültesi ve bir de kuruluşu Osmanlı dönemine ait olan İ.Ü. Hukuk Fakültesi vardı.

Her iki Hukuk Fakültemizde de, çok değerli hocalarımız görev yapıyorlardı, bizleri o değerli hocalarımız yetiştirdiler, ölenlere Allah'tan rahmet, halen sağ olanlara da sıhhat ve afiyetler diliyoruz.

Mezunu olduğum, katışıksız Cumhuriyet kurumu ATATÜRK'ün eseri A.Ü. Hukuk Fakültesinin öğrencisi olduğum yıllarda, İ.Ü. Hukuk Fakültesinin hocaları ve öğrencileri; Osmanlı'dan kalma bir kurum olmalarının ve kuruluşu itibariyle bir Cumhuriyet kurumu olan A.Ü. Hukuk Fakülteli olamamalarının ezikliğinden olsa gerek, biz Ankara Hukuklulara karşı, bu ezikliklerini, sözde beynelmilel olduklarını savunarak ve övünerek gidermeye çalışırlar ve bu iki güzide hukuk fakültemiz arasında tatlı bir çekişme yaşardık.

Daha sonraki yıllarda, özel vakıf üniversiteleri kuruldu, yeterli öğretim üyesi ve alt yapısı  olmadan, çeşitli ilerimizde lise ve orta okul açar gibi, plansız ve programsız bir şekilde siyasi yarar amacıyla açılan üniversitelerin bünyesinde mantar gibi açılan hukuk fakülteleri ile bugün sayısını dahi bilemediğimiz birçok  hukuk fakültesine paralel olarak, maalesef hukukçu kalitesinde büyük bir seviye kaybına uğramış bulunuyoruz.

Bugün ülkemizdeki siyasal iktidardan ve yürürlükteki yönetim sisteminden kaynaklı olarak, hukuk ve devletin temelini oluşturan adalet büyük yara almış ve yargı bağımsızlığı yok olmuş ise; bu hukukun irtifa kaybetmesinde, yara almasında ve yargının bağımlı hale gelmesinde, yetersiz hukuk fakültelerinde yetişen hukukçuların  kalitesinin düşmesinin de etkin rol oynadığı yadsınamaz bir gerçektir.

A.Ü. Hukuk Fakültesinin kuruluş yıl dönümü, bu fakülteden mezun olan devre arkadaşlarım 1970'liler en başta olmak üzere, tüm A.Ü. Hukuk Fakültesi mezunlarına ve halen öğrenci olan kardeşlerime kutlu ve mutlu olsun, bizi yetiştiren öğretim üyelerimize teşekkürlerimizi ve şükranlarımızı sunuyoruz, tüm A.Ü. Hukuk fakültelilerine buradan selam olsun. Ne mutlu hepimize.

Güner Yiğitbaşı

06/Kasım/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Bu Günlere Nasıl Geldik…
05.11.2018 günü belgeselci kimliği ile tanınan Sayın Nebil Özgentürk’ün güzel Urla’mızda bir belgesel sunumuna katıldım.
Bu sunum bir Mustafa Kemal Atatürk belgeseliydi. Sunumun sununda Atatürk’ün cenaze töreni vardı.
O dönemde laik Cumhuriyeti, Atatürk ilke ve devrimlerini benimsemiş Türk halkı, Ata’sını gözyaşları içinde İstanbul’dan Ankara’ya uğurluyordu.
Oldukça duygulu ve insanı düşündüren bir sunumdu.
Sunumu izlerken insan kendisine şu soruyu sormadan edemiyor.
Türkiye halkı Atatürk’ün önderliğinde 15 yılda laik Cumhuriyeti, Atatürk ilke ve devrimlerini bu kadar içselleştirmişken bu günlere nasıl gelindi?
Özdeyişte belirtildiği gibi çuvaldızı başkasına batırırken iğneyi kendimize yani Cumhuriyet sevdalısıyım savında bulunanlara batırırsak ve soruya mertçe yanıt vermeye çalışırsak, elbette ki yanıtı oldukça kolaydır.
Yanıt şudur.
Cumhuriyetten yanayım, demokratım, aydınım diyenlerin vurdumduymazlığı ve Atatürk Cumhuriyetine bir şey olmaz diyerek, Cumhuriyete, Atatürk ilke ve devrimlerine yeterince sahip çıkmamalarıdır.
Somut bir örnekle açıklarsak, parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilirken halkoyuna sunulan Anayasa oylamasında 8 milyon oyun kullanılmadığı söylenmekte ve bu oyların 7 milyonunun hayır oyunu kullanacak aydın kesime ait olduğu belirtilmektedir.
Bu günde, aydınım demokratım, parlamenter sistemden yanayım diyenler, Cumhurbaşkanlığı sisteminden yakınmakta ve tek adam sistemi olarak değerlendirmektedirler.
O zaman sormazlar mı?
Güzel kardeşim, Anayasa oylanırken rahatını bozup sandığa gitmeyince iyi de, yakınmaya hakkın var mı?
Hem Anayasanın sana tanıdığı, yasal haklarını kullanmayacaksın, hem de yakınıp, eleştireceksin.
İşte, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk aramızdan ayrıldıktan sonra, 11 Kasım 1938 tarihinden bu tarafa yapılan hep budur.
Sorumluluğunu bilen ve çoğu zaman laik Cumhuriyeti, Atatürk ilke ve devrimlerini savunmayı ve korumayı ilke edilenler azınlıkta kaldıklarından ve sorumsuzlarla birlikteliği oluşturamadıklarından tam başarı sağlamamışlardır.
Oysa ki;
Cumhuriyet henüz 2 yaşında iken ve tüm devrimlerin ilanı gerçekleşmeden 1925 yılında gerçekleştirilen şeyh Sait gerici ayaklanması ve Cumhuriyet henüz 7 yaşında iken 1930 yılında Menemen’de bir guruh yobazın gerçekleştirdiği Kubilay olayı, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk ve devrimci kadrosu tarafında büyük bir inançla bastırılmış ve sorumluları yakalanarak yargıya teslim edilmiş ve gerekli cezai yaptırımlar uygulanmıştı.
Bu gün de geldiğimiz noktada, gerçeği kabul ederek, başkasını değil kendimiz suçlamamız gerekmektedir.
Güçler ayrılığının kaldırıldığı, yargı bağımsızlığının yok edildiği ve tek adam rejimi diye kabul ettiğimiz durumun sorumlusu, görevini zamanında tam yapmayan, sorumluluğunu bilmeyen, ben aydınım, Cumhuriyetçiyim diyenlerdir.
İtirazı olan varsa söylesin.

Gündüz Akgül

06.11.2018
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Şehit Babası Oğlunun Şehit Olduğunu Mezarlıklar Müdürlüğünden Edilen Telefonla Öğrenmiş.

Birkaç gün önce Tunceli’nin Nazımiye ilçesinde 2 bin 400 rakımlı arazide, Mersin’li iki uzman çavuşlar Ferruh Dikmen ile Asım Türkel donarak şehit olmaları Türkiye’yi yasa üzüntüyle boğmuştu. Sözcü’nün Ankara temsilcisi Saygı Öztürk’ün
Donan Şehitler Üstüne
“Baba anlatıyor: O an oğlum gibi ben de dondum”  başlıklı yazısından öğrendiğimize göre, donarak şehit olan Mersin’li Asım Türkel’in babası Hasan Türkel, bu üzüntü veren olayı şöyle anlatıyor: “Çocuğumun şehit olduğu haberini mezarlıklar müdürlüğünden telefon eden bir kişi söyledi. İşte o an oğlum gibi dondum kaldım”.
Yuh olsun artık, evladı dağ başında donarak şehit olan babaya mezarlıklar müdürlüğünce hem de telefonla mı bildirilir. Yetkili bir kişi yanında doktor da olmak üzere usulüne uygun babaya iletilmez miydi? Böylesine vurdumduymazlık, böylesine duyarsızlık olur mu?
Öteki şehit Ferruh Dikmen’in şehit olduğu haberinin Silifke Kaymakamı aileye bildirdiğini aynı yazıdan öğreniyoruz.
Hele şu çağda, pusula gibi çeşitli yön bulma aygıtları yanında, donmaya karşı kalın ve değişik giysiler olduğu zamanda askerimizin ekim ayında bile dağda donması düşündürücü. Bu askerlere, donma tehlikesi ile karşılaştıklarında bir mağaraya sığınma, ateş yakma veya bir köy buluncaya kadar durmadan yürüme gibi çok değişik önlemler öğretilmesi gerektiğini düşünüyoruz ve üzüntü duyuyoruz.
Anlaşılıyor ki, olumsuz ayrıntıların öğrenilmemesi için Meclis’te verilen araştırma önergesini AKP’lilerin ret etmesinde bir gizleme istemi olduğu belli, diye düşündük.
Donan Şehitler Üstüne

Tanık Olduğum bir şehit olayı: 1974 de Kaman’da öğretmen olarak çalışıyordum. Kıbrıs Barış harekâtı günlerinde olayları heyecanla izliyorduk. TV yoktu, sadece radyodan haberleri izliyorduk. Hemen kapı komşumuz Nazır Kürkçü diye yaşlıca bir komşumuz vardı. Oğlu Orhan Kürkçü askerdi ve Kıbrıs harekâtında paraşütçü olarak birliği ile istenilen bölgeye inerken, havada Rum ateşiyle vurulup şehit oluyor. Oraya şehit olan askerler arkadaşları ile defnediliyor.
Komşumuzun oğlu Orhan Kürkçü’nün şehit haberini Kaman Askerlik Şubesine üç gün sonra bildiriliyor. Dördüncü gün de Askerlik şubesi şehidin babasının şubeye gelmesini istiyor. Askerlik Şubesi, şehit babası Nazir Kürkçü’ye “oğlunun şehit olduğunu” söylüyor, kanlı kol saati ve para cüzdanını veriyor.
Kurtuluş Savaşı’ndan sonra hemen hemen Kaman’a gelen bu ilk şehidin bu durumunu bu şekilde yaşlı babasına bildirilmesi ne kadar duygusuz bir olaydı. Oysa ilçenin kaymakamı, rütbeli bir asker ve bir doktorla o yaşlı adama usulüne uygun bildirebilirlerdi.
Yaşlı Nazır Kürkçü, askerlik şubesinden evine kadar cadde ve sokakları bastonuna dayana dayana ağlayarak, “oğlum şehit olmuş, Orhan’ım şehit olmuş”  diye feryat ederek evine doğru geliyor.
Yaz günü olduğu için kapılarımız açıktı, sokakta uzaktan bu feryadı duyduk. Dışarı çıktık, yaşlı komşumuz ağlayarak olayı anlattı. Yüreğimiz yandı, çünkü komşumuzla o kadar birbirimize yakındık.
(Şehit Orhan’ın annesi Dönüş Teyze, onların hepsine rahmet diliyorum şu anda gözyaşlarımla bunları yazıyorum, evinin bahçesindeki ocakta çitil çibille kocaman bir tencere tarhana çorbası yapar, “çocuklar yesin” diyerek, o zaman yeni emekleyip yürümeye başlayan iki oğluma bir tas çorba verirdi).
Barış Harekâtının başladığı 24 Temmuz 1974 günü Orhan şehit oluyor. Üç gün komşumuz Orhan hakkında “bilgi haber alamıyoruz” diye endişe ediyorlardı.
24 Temmuz 1974 de eşimin gördüğü rüya: Yazımı yazarken, eşimin 24 Temmuz’da 44 yıl önce gördüğü o rüyayı eşime hatırlattım. Eşim Gülhan, yeni görmüş gibi rüyasını tekrar anlattı: “Komşumuz Orhan’ların evinin önünde düğün gibi bir kalabalık vardı, Nazir amcanın gelini lokum dağıtılıyordu, sonra bir tabut geldi, tabutun içinden kınalar saçılıyordu”.
Olayı ben de hatırladım, eşime demiştim ki “sakın Gülhan bu rüyayı komşumuz Nazir Amcagile anlatma, Orhan’ın şehit olma ihtimali var”.  Acı gerçek barış harekâtının dördüncü günü komşumuza ulaştı.
Burada tekrar vurgulamak gerekirse, vatan için şehitler oldu olacak. Bu vatan üstünde, nice cephelerde şehit olmuş binlerce on binlerce şehidin acısı, anısı, ağıdı vardır; vatanı vatan yapan şehitlerimizdir.  Ama şehit haberinin bu şekillerde yukarıdaki örneklerde olduğu gibi bildirilmesi insana hüzün veriyor. Vatan içinse, vatanın yerel temsilcileri şehit ailesinin gönlünü incitmeden bildirmesi gerektiğini takdir edersiniz sanırım.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget