Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Okurlarımdan Özür Diliyorum
Geçtiğimiz salı, MHP grup toplantısında konuşan ve AKP ve ERDOĞAN'ı ağır bir dille, bağırıp çağırarak eleştiren MHP Genel Başkanı BAHÇELİ'nin, AKP ile olan ittifaka son verildiği izlenimi veren konuşmasından hareketle, “MHP VE BAHÇELİ KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞABİLİR (Mİ)? “başlıklı bir makale yazmış ve BAHÇELİ'nn, AKP'nin yedek lastiği olmaktan vaz geçerek, yeniden bağımsız bir muhalefet partisi olabileceğini ve küllerinden yeniden doğabileceğine değinmiştik.

BAHÇELİ'ye, bu ateşli ve sert çıkışına rağmen pek güvenemediğimiz için, makalemizin başlığını, “MHP VE BAHÇELİ KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞABİLİR (Mİ)?” Şeklinde yazmış ve görüldüğü gibi, başlığın sonuna, parantez içinde (Mİ) ibaresini ekleyerek, soru işareti koymuştuk. İyi ki, de böyle yapmışız.

BAHÇELİ'nin partisi MHP Meclis Grubu; dün, mecliste görüşülen emeklilikte yaşa takılanlar önergesini, ilk oylamada diğer muhalefet partileriyle birlikte desteklemesine rağmen, iki saat sonra yapılan oylamada bu önergeye verdiği desteği çekerek, AKP oylarıyla önergenin reddini sağlayarak “U” dönüşü yapmak ve önerge lehine oy verdikleri ilk oylamada  MHP Grubunu yöneten grup başkan vekilinin de BAHÇELİ tarafından görevden alınması dikkate alındığında, BAHÇELİ ve MHP'nin aslında hiç değişmediği, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onuruna ve ciddiyetine yakışmayan, Türk Milleti ile alay eden, ciddiyetten uzak, tutarsız muhalefet anlayışlarına ve AKP'nin koltuk değneği olmayı sürdürmeye devam edecekleri, küllerinden yeniden doğmaya hiç niyetlerinin olmadığı açıkça anlaşılmıştır.

MHP ve lideri BAHÇELİ ile ilgili başka bir yorum ve değerlendirme yapmayı değersiz buluyor ve önceki makalemizde MHP ve lideri BAHÇELİ için yanılarak yaptığımız olumlu değerlendirme ve yorumdan dolayı, siz okurlardan özür diliyoruz.

Partisi AKP tarafından Ankara Büyük Şehir Belediye Başkanlığından kovulan Melih GÖKÇEK'in, MHP tarafından, Ankara Büyük Şehir Belediye Başkanlığına aday yapılacağına ilişkin dedikodunun gerçekleşmesi, Melih GÖKÇEK'e MHP'den böyle bir teklif gelse bile, Melih GÖKÇEK'in bu teklifi elinin tersiyle ret etme mecburiyetinde olması nedeniyle, asla mümkün değildir.

Zira, Melih GÖKÇEK çok iyi biliyor ki; partisi AKP aleyhine sonuç doğuracağı kesin olan böyle bir teklife evet derse, AKP lideri ERDOĞAN'ın bütün şimşeklerini üzenine çekecek ve kendisini yargıçların önünde hesap verir bir vaziyette bulacaktır.

Siz olsanız, bir adaylık uğruna yargıç önüne çıkarak hesap vermek ister misiniz?

Şimdi birileri itiraz edecek ve ERDOĞAN; Melih GÖKÇEK'in, yargı önünde hesap vermesine yol açacak  bir yolsuzluk ve usulsüzlüğünü yargıya taşırsa, bu AKP'ye de zarar vermez mi? Diye soracaklar.

Vermez değerli okurlar vermez, bizim bildiğimiz ERDOĞAN, bu halkın şifrelerini çok iyi çözmüş, ne badirelerden geçti, hiçbir  zarar görmeden. ERDOĞAN'ın seçmen tabanı, inanmaz hiçbir şeye. Siz dert etmeyiniz.

Güner Yiğitbaşı

25/10/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Mhp ve Bahçeli küllerinden yeniden doğabilir (mi)?
Türk siyaseti bir alem doğrusu, Türk siyasetinde 24 saat bile, bir çok yeni gelişmeleri içine  sığdırabilecek kadar uzun bir zaman, Türk siyasetinde gündem çok hızlı değişiyor, bu özelliğine baktığımızda, Türk siyasetini aynı gün okunarak değersizleşen ve güncelliğini yitiren günlük gazetelere benzetebiliriz.

İşte sizlere Türk siyasetinden canlı bir örnek. Bugün (23/10/2018) ortaya çıkan AKP ve MHP anlaşmazlığı ve bu iki parti arasındaki Cumhur ittifakının sona erip çöküşü.

Gerçi, AKP ile MHP arasında af yasa teklifi ile ortaya çıkan anlaşmazlık, bu iki parti arasındaki cumhur ittifakının bozulacağına ilişkin olarak günler önce bazı ip uçlarını veriyordu ama, biz dahil hiç kimse, iki müttefik parti arasında baş gösteren bu af tartışmasının; alevlenerek, her iki parti liderinin ve kurmaylarının, birbirlerini çok sert ifadelerle suçlayarak tırmanacağını ve yerel seçimlerde de ittifak kararı almış bulunan bu iki partinin, eskiden olduğu gibi, kanlı bıçaklı hale gelerek aralarındaki cumhur ittifakını bozacakları, kimsenin aklının ucundan geçmiyordu.

Geçtiğimiz genel seçimlerde AKP ile cumhur ittifakı kurarak seçimlere giren MHP, tabanının İYİ Partiye kayacağı ve seçimlerde başarısız olacağı  tahminlerini boşa çıkararak, elli civarında milletvekilliği kazanmış, seçimlerden birinci parti olarak çıkmasına rağmen, meclis çoğunluğunu kaybeden AKP, ittifak ortağı MHP'nin oy desteğine muhtaç hale gelmiştir.

MHP lider BAHÇELİ, az sayıdaki milletvekili ile kazandığı kilit parti olma rolüne rağmen, müttefiki AKP lideri ERDOĞAN'ı karşısına almadan, ona koşulsuz biat eden uyumlu bir tavır sergilemeye devam etmiş, AKP ağırdan alan ve sürekli kaçan, MHP ise, AKP'nin arkasından koşan bir görüntü çizmiş, on altı yıllık iktidarının güç zehirlenmesine maruz kalan AKP ve lideri, MHP'nin kendilerine mahkum tavrını yanlış değerlendirerek, MHP ve lideri BAHÇELİ'yi küçük görmeye ve hafife almaya, BAHÇELİ'nin af konusundaki ısrarını ağır bir şekilde eleştirerek, affı kesin olarak gündemden çıkarınca, BAHÇELİ ve kurmayları, daha fazla eğilip bükülmeden salı günü yapılan grup toplantısında AKP'yi ağır bir dille suçlayarak, aralarındaki cumhur ittifakına son verdiklerini açıklamışlardır.

MHP ve BAHÇELİ''nin bu çıkışı ve ittifakı bozma kararı; bu kararı hiç beklemeyen, küçük dağları ben yarattım havasına ve güç zehirlenmesine giren AKP ve lideri ERDOĞAN'ı,belli etmeseler de, hayal kırıklığına ve endişeye sevk etmiştir.

Bize göre, BAHÇELİ; partisi MHP ve kendisinin lehine olarak aniden ortaya çıkan bu yeni durumu, aklını kullanarak iyi değerlendirip yönetebilirse, AKP lideri ERDOĞAN ile MHP lider BAHÇELİ arasındaki roller değişecek ve bu sefer AKP lideri ERDOĞAN MHP lideri BAHÇELİ'nin peşinden koşmaya başlayacaktır.

Aşkta'da öyle değil midir? Peşinden koşarsın, koşarsın, sevdiğin insan küçük dağları ben yarattım havasına girer ve seni parmağında oynatmaya ve kapris yapmaya başlar, taktiğini değiştirir ve peşinden koşmayı bırakırsan, ayakları yere değer, BAHÇELİ de; bize göre, AKP ve ERDOĞAN'ın peşinden koşma taktiğinden vaz geçer, muhalefet partisi olduğunu yeniden hatırlayarak, elindeki oyları, ülke yararına  iyi değerlendirir ve AKP  lideri ERDOĞAN'a hak ettiği dersi verebilirse, eski itibarını kazanır, küllerinden yeniden doğar, eski tabanına kavuşur ve İyi Parti'yi, partiler müzesine gönderme başarısını gösterebilir.

Güner Yiğitbaşı

24/10/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Tam bir aydın ihanetini yaşıyoruz!..
Kimse alınmasın ve darılmasın, çok üzülerek ve dehşete düşerek söylüyoruz ki; şu anda ülkemizde tam bir aydın ihanetini hep birlikte yaşıyor ve görüyoruz.

Bu ülkeyi on yedi yıldan bu yana tek başına yöneten, örtülüsü ve örtüsüzü, bu milletin vergileriyle oluşan ödenek ve paraları hesapsızca istedikleri gibi sarf edip savuran iş başındaki siyasal iktidar;

Kendisini muhalefette zannederek, kendilerinin bizzat yarattıkları, ülkenin içinde bulunduğu her alandaki perişanlığın hesabını, rahmetli İsmet İnönü ve onun üzerinden ana muhalefet partisinden sormaya kalkarken,

İş başındaki siyasal iktidar döneminde;

Ülkenin iç ve dış borçları sürekli ve hızla artarken, cari açık sürekli çoğalırken, bütçe her geçen yıl artarak açık verirken, işsizlik çoğalırken, tarımda ve sanayide üretim düşerken, bu ülkenin üretebileceği et ve tarım ürünleri  dahi ithal edilir hale gelmişken,

Ülkenin tüm ekonomik varlıkları yok edilirken, Atatürk'ün vasiyetini yok sayma pahasına İş Bankası hisselerine göz dikilirken,

Terörü bu ülkede hortlattıktan sonra, terörle mücadele etmek ancak aklına gelerek, bizzat kendilerinin  yarattıkları terörün müsebbibi olarak ana muhalefet partisi suçlanırken,

Laik eğitim yok edilirken,

Bizzat Atatürk tarafından, bu milletin büyük çoğunluğunun Müslüman olması nedeniyle kurulan Diyanet İşleri Başkanlığının; kuruluş amacından saptırılarak, iktidarın arka bahçesi haline getirilerek, Diyanet İşleri Başkanlığına, ülkenin milli savunma ve milli eğitim bütçelerinin üzerinde ödenekler tahsis edilirken,

Kuvvetler ayrılığı ilkesi yok edilirken,

Anayasamızda ve duvarlarında, Egemenliğin kayıtsız şartsız millete olduğu yazılı olan ve bu egemenlik hakkının en üst düzeyde temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisi devre dışı ve işlevsiz bırakılırken,

Meclise sunulan ve içerik ve amaçları itibariyle, devletimizin ve milletimizin menfaatlerine uygun olmasına rağmen, kendi şahsi menfaatlerine uygun bulmadıkları için, siyasal iktidarın meclis çoğunluğunca yasa teklifleri ve araştırma önergeleri bir bir reddedilirken,

Devletimizin temeli olan adalet ve adaletin tecelli ettirildiği yargı organının  bağımsızlığı ve tarafsızlığı yok edilirken,

Ülkemizin kurtarıcısı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucusu Büyük Atatürk; büstleri, heykelleri, ismi verilen eserler üzerindeki Atatürk ismi ve ilkeleriyle, sistematik olarak yok edilirken,

Bu iktidar tarafından okunması yasaklanan andımızın, okullarda yeniden okunmasının önünü açan Danıştay kararı nedeniyle, aynı siyasal iktidar tarafından, Danıştay; yetki aşımında bulunmakla görev ve yetkisine girmeyen yerindelik denetimi yapmakla suçlanırken,

Ülkemizde; Suudi İstanbul Başkonsolosluğunda, Suudi asıllı bir Amerikalı gazetecinin uluslararası bir planla tasarlanarak öldürülmesinin baş sorumlusu Suudi İstanbul Başkonsolosunun; bize göre o ülkenin İstanbul’daki vatandaşlarına, nüfus memuru ve noter gibi hizmet sunan, Büyükelçi statüsünde devleti temsil yetkisi bulunmayan, işlenen ağır cezalı bir suçta asla diplomatik dokunulmazlığı bulunmamasına rağmen, cinayet şüphelisi başkonsolosun elini kolunu sallayarak ülkemizi terk etmesine izin verilirken,

İş başındaki siyasal iktidar tarafından; milli günlerimiz ve milli bayramlarımız unutturulmaya çalışılırken, kutlanmasına bir haftalık süre kalan Cumhuriyetimizin kuruluşunun yıl dönümü ve simgesi olan Cumhuriyet Bayramı kutlamaları, siyasal iktidarın yapımıyla çok övündüğü Atatürk'ün isminin yok edilerek bir Osmanlı Padişahının isminin verileceği muhakkak olan, İstanbul’da inşa edilen, henüz natamam 3.Hava Alanının alelacele açılışına meze ve fon yapılırken, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının, Anayasamıza göre bu ülkenin Başkenti olan Ankara’da yapılmasının zorunluluğuna rağmen, Cumhuriyet Bayramı Ankara yerine, Bizansın ve Osmanlı'nın başkenti İstanbul da kutlanırken,

Burada saymakla tükenmeyecek bir çok anayasa ve yasa ihlalleri yapılırken,

En başta aydın geçinenler olmak üzere, muhalefeti oluşturan yüzde elliye yakın insan; sessiz ve beklemede, bütün bu olup bitenleri oturduğu yerden sessizce izlemekle meşguller.

En acı olan da, suskun kalan bu aydın çoğunluk tarafından; içinde bizim de bulunduğumuz asla susmayan, yasaların ve anayasanın verdiği düşünce ve düşünceyi açıklama ve eleştiri haklarını kullanarak, suç unsuru taşımayan ve ancak ağır eleştiri içeren yazılar yazan, ülkelerini seven cesur insanların, potansiyel suçlu ve tutuklanacak kişiler olarak görülmesidir.

Çoğu arkadaş ve okuyucularımın, benim yazılarımı okuduklarını, ancak, muhalif ve eleştiri dolu bu yazılarımı beğenip paylaşamadıklarını, şaka ile karışık da olsa, bana “sizi hala tutuklamadılar mı” diye hayretlerini bildirmeleri, bir zamanlar mensubu ve yöneticisi olduğum AÜHF 1970 Mezunları kapalı grubunda, siyasal iktidarın yargı bağımsızlığını yok eden tutumunu ve yargımızın içine düştüğü içler acısı durumu gözler önüne serdiğimiz bir makalemizin, hukukçu arkadaşlarım tarafından, grupta ağır eleştiriye uğraması, benim siyaset yapmakla suçlanmam ve bu tür makalelerimi grupta yayınlamamam konusunda uyarılmam, buna karşın, hukukçulara ait bu grupta çoğunlukla ve sürekli, Youtube sitesinden herkesin kolayca ulaşabilecekleri müzik ağırlıklı eğlendirici paylaşımların yapılması, ülke sorunlarına duyarsız kalınması, ülkenin kötüye gidişinin seyredilerek, sadece eğlenceye ağırlık verilmesi ve benim daha fazla dayanamayarak bu gruptan ayrılmak zorunda bırakılmam da, bize göre çok acı bir aydın ihanetidir.

Bu sessizliğin ve aydın ihanetinin çok iyi bir şekilde farkında olan siyasal iktidar; ajandasındaki yeni düzeni tam anlamıyla ülkemize yerleştirme, Atatürk'ü ve onun devrimlerini unutturup yok etme konusunda emin adımlarla ilerliyor.

Ne garip ve üzücüdür ki; tamamına yakını yandaşlaştırılmış görsel ve yazılı basından çok az  arta kalan basın ve onların mensupları dışında, bu kötü gidişi eleştiren ve iktidara artık yeter ve dur diyebilecek insan kalmamıştır.

Aydınlarımız; artık, ne zaman konuşacaklarsa, suskun, guguk fakültelerimiz, pardon hukuk fakültelerimiz, sivil toplum örgütlerimiz, üniversitelerimiz ve hatta barolarımızın çoğunluğu suskun, yüksek yargı organlarımız bırakınız ses vermeyi, siyasal iktidarın vesayeti altına çoktan girmişler, yerel mahkemelerimiz bağımsızlıklarını ve tarafsızlıklarını tamamen yitirmişler, iktidarın ağzına bakarak karar veriyorlar.

Ülkemiz, eşit ve adil olmayan seçim sandığına mahkum edilmiş, iktidarı belirleyen yüzde elli çoğunluk, diğer yüzde ellinin ve ülkenin geleceğine ipotek koymuştur.

Tamamen sandığa endeksli, demokrasinin çoğulculuk ilkesini inkar eden ve  azınlığın haklarına ve ülke menfaatlerine saygı göstermeyen bu rejime, aydınlarımız hala sessiz mi kalacaklar? Merak ediyoruz doğrusu.

Güner Yiğitbaşı

23/10/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Mesele ant değil, sen hâlâ anlamadın mı?
- “Tabiiyetinde bulunduğum her türlü devlet tabiiyeti ve egemenliğini reddettiğime; bundan böyle ABD Anayasası’nı ve yasalarını iç ve dış düşmanlara karşı savunacağıma; ABD’ye bağlılık ve sadakat göstereceğime; kanunun gerektirdiği hallerde ABD ordusuna hizmet vereceğime...”
Türkiye gazetesi patronu Mücahid Ören de, büyükelçi atadıkları Merve Kavakçı da ABD vatandaşı olurken böyle ant içmişti.
“Elimizde Kuran, kalbimizde iman, Müslümanız Müslüman, yaşasın İslam!”
Geçen yıl, dincilerin kontrolündeki bazı okullarda çocuklara bu ant okutuluyordu. Görüntüleri çıkınca, Meclis Başkanı’na soruldu. “Özel yaşam” dedi.
Görülüyor ki ant içmeye karşı bir alerjileri yok!
“Üstadına Allah’tan daha fazla teslimiyet göstermeyen asla mürid olamaz.”
Menzilcilerin çevirdiği “Tezkiretü’l Evliya” kitabındaki satırlar böyle.
“Mürid, mürşidin her emrini, hatta başının kesilmesini dahi emretse, geciktirmeden hemen yerine getirir.(...) Mürid, Cenabı Hakkın kendisini, adeta mürşidi için yarattığına inanır.”
Aynı yayınevinin Halidiyye Risalesi’nde de bu yazıyor.
“Aman efendim eski eser, sadece çevirdik” demesinler! Bunlarla mürid yetiştiriyorlar, putlaştırdıkları gavslarının eteklerini öptürüyorlar.
Görülüyor ki “varlığım Mercedes’le gezen şeyhime armağan olsun” demekle sorunları yok!
Dertleri başka...

Reşit Galip devrimciliği
“Nerelisin?”
Cevabı en zor sorudur.
Diyarbakır’da dünyaya gelmiş bir anne ile Urfa’da gözünü açmış babadan İstanbul’da doğunca verdiğim yanıt kimseyi tatmin etmez. Hele önceki kuşaklar konuşulunca işler daha da karışır.
Öyleyse soralım: Memleketinizi ya da ulusunuzu seçebilir misiniz?
“İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre değil, kendi seçtikleri koşullar içinde değil, doğrudan karşı karşıya kaldıkları, belirlenmiş olan ve geçmişten gelen koşullar içinde yaparlar” diyor Marx.
Cumhuriyet’in ilk kuşağı için de “yazdıkları tarih” böyleydi.
Memleketleri, hem zorunluluk hem de seçimleriyle yarattıkları vatandı.
Balkanlar’dan sürülen, Orta Asya’dan atılan, Arap çöllerinde vurulan bir kuşağın elinde son toprak Anadolu, önlerindeki gerçekçi çözüm ise ulusçuluktu.
Yandaşlardan okursanız (ki “ruhi yapısı şüpheli” dediler) onun bir akıl hastası olduğunu sanabilirsiniz. Aksine “öğrenci andı”nı yazan Reşit Galip, tutarlı, inatçı ve inançlı Cumhuriyet devrimcisiydi.
Sorsanız “elit” diyorlar. 41 yaşında zatürreeden demir bir karyolada öldüğünde, cebinde 5 lira vardı. Atatürk destek olmasa, ailesi ortada kalmıştı.
Sorsanız “tepeden inmeci” diyorlar. Oysa lakabı “Köycü Reşit”di. Birbirlerinden habersiz, Mustafa Kemal Samsun’a çıkarken,
o ise Kütahya’nın köylerine gidiyordu. 14 doktorla kurduğu “Köycüler Cemiyeti” tedavi ettiği köylülerle işgale karşı direnişi örgütlüyordu.
Sorsanız “ırkçı” diyorlar. Nazilerden kaçan Yahudi bilim adamlarına üniversiteleri açan, bu yüzden tutucu bürokrasiyle kavgayı göze alan kişiydi.
Sorsanız, “baskıcı” diyorlar. Atatürk’le “bu milletin sofrası, beni kaldıramazsınız” diye tartıştıkları biliniyor da nedeni pek bilinmiyor. Zira, kendinden önceki Eğitim Bakanı’nın kızlar için hazırladığı kıyafet genelgesine “bu bir geriliktir, inkılaplardan en mühimi kadınlara verilen haklardır” yanıtını verecek kadar özgürlükçüydü.
Sorsanız, “tutucu” diyorlar. Atatürk’e “devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum” diyecek kadar devrimci, kadınları tiyatro sahnesine çıkarmayan yöneticilere karşı “bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez” diyecek kadar eşitlikçi, Darülfünun’dan üniversiteyi yaratan ilerlemeciydi.

Reşit Galip’i anlayın
İlk kez, sabah okula giden kızının eline vererek okuttuğu “öğrenci andı” neydi?
Doğduğu Rodos’tan kayıkla Anadolu’ya kaçmak zorunda kalmış Reşit Galip’in kuşağının son yurdunu “özünden çok sevmek” için verdiği sözdü.
Kafkasya’dan Şam’a, genç yaşında sayısız cephede bulunmuş Doktor Reşit’in “ileri gitme ülküsü”ydü.
Sultanlara kulluk etmek yerine, varlığını milletin varlığına armağan etme iradesiydi.
Okursunuz ya da okumazsınız.
Andımız bahanesiyle Cumhuriyet devrimlerine karşı yan yana gelen dincileri, liberalleri, etnikçileri görün!
Reşit Galip aleyhinde “üniversiteyi Yahudi hocalarla doldurdu”, “Yahudi okulunda okudu” gibi her türlü çamuru piyasaya süren Mustafa Armağan’ın FETÖ yayınlarının kalemi olduğunu unutmayın!
Yugoslavya ya da Suriye boğazlaşması örnek olsun; sınırsız ve imtiyazsız bir dünyanın tohumlarının, ortaçağ kalıntılarında değil, Cumhuriyet devrimciliğinde olduğunu hatırlayın!
Cephelerde solan ciğeri, biri 17 yaşında intihar eden üç kızının büyüdüğünü görmeye yetmeyen Reşit Galip’e ant yazdıran tarihi anlayın!

Barış Terkoğlu 

Barış Terkoğlu/Cumhuriyet

Mezara da Parayla Giriliyor
İnsanların ömür boyu para pul diye çalışıp mücadele ettiği dünyamızda, öldükten  sonra da bütçesine göre parayla mezara  girdiğinin bilmem farkında mısınız. Bunu bu yazımda tanık olduklarımla anlatmaya çalışacağım.
Bu gün (21.10.18) evime hemen 50 m. Uzaktaki Bahattin adındaki komşumuzun eşi öldüğü için onun cenazesinde bulundum. O nedenle de cenazenin defnedileceği Karşıyaka Mezarlığına gittim.
Pazar günü olduğu için, “insanlar ölmeyi cumartesi pazara göre ayarlamış mı yoksa” diye kendi kendime düşündüm. Oysa hemen her gün 30-35 kişinin sadece bu Karşıkaya mezarlığından öbür dünyaya uğurlandığını öğrendim.
Mezarlığa girdiğim zaman, hepsi birbirinden farklı, büyüklü küçüklü, üstü kubbeli adeta bir saray yavrusu gibi çeşit çeşit mezar ve mezar taşlarını gördüm. Mezarda dizi yatanları görünce Edip Akbayram’ın seslendirdiği şu dizeleri anımsadım:

Şarkı Sözü
Şehir kabristanın seyreyle gönül
Tuttuğu dünyayı atanlara bak
Elvan nakışları giyip gezenler
Çürümüş toprakta yatanlara bak.

Bu nasıl şehirdir yanmaz çerağlar
Yoktur penceresi düşmez ışıklar
Divane dervişler deli âşıklar
Şeyda bülbül gibi ötenlere bak.

Ne ihsan eylemiş ne yemiş içmiş
Helali ayırıp haramı seçmiş
Üç arşın bez giymiş kalandan geçmiş
Altını gümüşe katanlara bak.

Nice Şah-ı Merdan nice kahraman
Nice padişahlar sahib-i  ferman
Tahtından göç etmiş nice Süleyman
Bu dünyayı alıp satanlara bak.

Ömrüm tamam oldu vadem yetişti
Yüreğimi ateş aldı tutuştu
Cümle yaranımdan ayrılık düştü
Hasret kıyamete kalanlara bak.

Arifim misafir bu can bedene
Yel vurursa vurur beni yaban
Karıştı kervanlar giden gidene
Bu dünyayı baki sananlara bak.(1)


GARİP
Kurumuş  yeşil otları
Toprak olmuş umutları
Gökte mazi bulutları
Bu mezarda bir garip var, garip

Hızlı hızlı giden yolcu
Bu mezarda bir garip var
Bak taşına acı acı(2)
Bu mezarda bir garip var, garip

İzi bile yok dünyada
Onu aramak beyhude
Ne gezersin bu ovada
Bu mezarda bir garip var, garip

Mezara da Parayla Giriliyor
Cenaze namazlarının kılındığı tepemsi bir yerde cami yanındaki düzlüğü vardık ki binlerce insan kalabalık, kimi cenaze sahibi, kimi komşu insanlar o koca meydanda tıkış tıkıştı. Oradan baktığınız zaman mezarlar o kadar çok görülüyordu, tepeleri aşıyordu. Mezar ara sokaklarına trafik levhaları konmuş, köşe başlarında görevliler yol gösteriyorlardı. Öylesine bir trafik vardı ki, araçlar park edecek yer bulamıyorlardı.   Tabutların başında kimileri gözyaşları içinde ağlarken, cenazede bari buluşabilen eş dostlar birbirine sarılıyor, gülüşüyorlar. Öyle ya herkesin acısı, sevinci, duyguları farklı idi. Meydanda 10 veya 11 kadın 10 kadar erkek cenazesi yan yana konulmuştu. Bazıları akrabası olan kişinin tabutunun yanından ayrılamıyor, ona sarılıyordu. Tabutların baş tarafında kişinin ismi yazılı, nereye gömülecekse oranın ada parsel adresi yazılıydı.
Yan tarafta bayrağa sarılı tabutta duran binbaşı olduğunu öğrendiğim bir cenaze vardı, Başında bir manga asker selamlıyorlardı.
Arka tarafta, 10 kadar cenaze arabası vardı, aynı ada parsele gömülen cenazeler üç dört de olsa aynı cenaze arabasına konuluyor. Bizim komşunun cenazesi, eski mezarlığa gömüleceği için tek cenaze aracında idi. 
Cenaze arabalarının arkasındaki bir bina salonunda kocaman semaverler içinde çaylar kaynıyor, isteyen herkese bedava çay veriliyordu. O binanın üstünde bir elektronik tabloda, sanki bir yolcu trafiğini belirten manzarayı andırıyordu; ölen kişinin adı soyadı, defnedileceği yerin adresi yazılı olarak yazılar dolanıp duruyordu.
“50 liradan başlıyor, onun kişinin vicdanına kalmış” diyorlardı.
Kapısında imam odası denilen yerden çıkan bir imama, “bir günde kaç ölü defnediyorsunuz” diye sorduğumda, sadece Karşıyaka mezarlığında, imam “her gün ortalama 30-35 kişi defnediyoruz” dedi.  Her gün orası, öğle ve ikindi namazları sonrasında ölülerin diriler tarafından uğurlandığı öbür dünya ile bu dünya arasında bir terminal gibi çalışıyordu.
Cenazenin çokluğu karşısında imam, cenaze namazı kıldırırken, ölülerin isimlerini teker teker sayıp namaz kıldırmak çok uzun olacağı için, ölü adlarını üçer beşer grup halinde sayıp namaz kıldırıyordu.
Karşıyaka dışındaki Cebeci Asri Mezarlığı, Mamak Ortaköy, Cimşit Mezarlığı gibi öteki mezarlıklarda defnedilenleri de hesaba katarsak her gün Ankara’da 100 e yakın kişinin öldüğü anlaşılır.
Mezara da Parayla Giriliyor
20 den fazla saydığın çelenklerin önünde küçük masalarda oturan vakıf ve dernek görevlileri, (LÖSEV), Türk Eğitim Vakfı (TEV), Türk Eğitim Derneği (TED), TEMA gibi derneklerine yardım almak için metalden yapılmış ve her zaman kullanılan çelenklerin üstüne ölen kişinin adına yazarak, hemen bir çelenk hazırlanıveriyorlar. Dernek, vakıf görevlileri para alma gayreti içindeydiler. Çelenk fiyatları nedir, diye görevlilere sorduğumda,
Anakara’da ölüler üst üste gömülmeye başlandı.
Komşumuzun 73 yaşında ölen eşi Nesrin Tuna’nın cenazesini A 4 Kapısından eski mezarlığa götürdük. Etrafta eski mezarlar vardı. Meğer Nesrin Tuna’nın 1976 da ölen annesi Nuriye’nin mezarına gömülecekmiş. Onun için Anne Nuriye’nın mezarını görevliler bozup mezarı açmışlar, kızını cenazesini annesinin üzerine- mezarına defnedeceklermiş. İlk kez böyle bir şeye rastlamıştım.
Yağmur atıştırırken, elinde şemsiye ile mezarı açıp düzeltmeye çalışan işçileri seyreden defin hocasına, “ölüleri üst üste mezara gömmek dinen caiz midir?”  diye sorduk. Defin hocası da şunları söyledi:
“-Beş yıla kadar caizdir.  Görüyorsunuz mezarlık ne kadar genişliyor, tepeleri aşıyor. Yer sorunu nedeni ile cenazeler beş yıl aradan sonra üst üste defnedilebilir”. Akraba olsun olmasın, kadın erkek fark etmez, nikâh düşsün düşmesin üst üste cenazeler defnedilir”.
Mezar düzeltilince, 73 yaşındaki kızı Nesrin Tuna’nın cenazesini annesi Nuriye’nin mezarına defnettiler. Anne kız alt alta mezarda yatadursunlar, internetten sosyal paylaşım sitesinden “erkek kadın mezarlığı ayrı olsun” diyen bir kadının paylaşımı aklıma geliverdi.
Kadın mezarda erkeklerle yan yana yatmak istemiyormuş.
(Mezarda bile kadın erkek ayırımcılığı)
Bu dünyada değil kadın erkek eşitliğini savunmak, bir sosyal paylaşım sitesinde görmüştüm kadının resmi de vardı, kadın ve erkek aynı mezarlığa yan yana gömülüyorlar ya, bırakın bu dünyadaki kadın erkek eşitliğini savunmayı,  kadın ne diyordu biliyor musunuz:
“Kadın erkek mezarlığı ayrı olsun, ben elin herifleriyle aynı mezarlıkta yan yana yatmak istemiyorum”. Görüp şaşırdığım ve arşive almayı unuttuğum bu kadın, sosyal paylaşım sitesinde bunları söyleyebiliyordu.
Mezara da Parayla Giriliyor
Aman Tanrım, bu dünyada kalbi kötü, niyeti bozuk olanlar, öbür dünyada da bozuk zihniyet arayabiliyorlar. Cehalet insanı nereler götürüyor.
En ucuz mezar yeri 400 lira imiş
"eş yanı bloke mezar" yeri ücreti 4 bin 500 lira; 9 bin 500 lira olan "aile bloke mezar yeri" ücreti ise 20 bin lira oldu.
Tahliyesi yeni gerçekleştirilen Mermerciler Sitesi'nin bulunduğu parsellerde yeni açılacak mezar alanlarına yapılacak definlerde "eş yanı beton mezar" ücreti  ile "aile bloke mezar yeri" ücreti ise 20 bin lira olarak belirlendi.
Cebeci Asli Mezarlığı'nda 15 bin lira olan defin ücreti, 20 bin liraya çıkartıldı.         
Demek ki, cenaze defnedilirken bile bir ölü defin sektörü oluşmuş. Burada hemen aklıma dualı kefen, zemzem suyu satan Cübbeli Hoca geldi. Evet, bir yakını ölen parası kaç olursa olsun, Suudi Arabistan’dan gelen zemzem suyunu alıp yakınının mezarına, kefenine döküyor. Sanki onun günahlarına indirim yapılacakmış gibi.
Sınırlı defin imkânına sahip Karşıyaka Mezarlığı’nda eş yanı için ayrılan mezar yerleri 5 bin 500 TL, Ortaköy Mezarlığı’nda ise yarı fiyata 2 bin 750 TL. 2
Satılık Mezar Arsası
Yukarıdaki yazımı yazarken, Yeniçağ Gazetesi’nde yazan 19 Ekim 18 günlü ve “müteahhitten satılık mezar yeri” başlıklı yazısında Ahmet Takan, Ankara’da mezar yeri konusunda şunları yazıyordu:
“………………
“Başkent Ankara da diğer büyükşehirler gibi mezarlık yeri sıkıntısı çeken şehirlerden biri. Bildiğim kadarıyla Cebeci Asri mezarlığında yer bulmanız için çok yüksek yerlerden tanıdıklarınızın devreye girmesi ve en az 25 bin lirayı da gözden çıkarmanız gerek.
 Kayserilidir Musa abi!.. "Git alacaklı gibi konuş. Pazarlık da yap" dedim. Yıldırım hızıyla telefona koştu. 10 dakika sonra buruşuk bir suratla tekrar odama girdi. Meğerse satılık mezar yeri yakınlarda iflas eden bir müteahhide aitmiş. Kardeşi çıkmış telefona, durumlarını anlatmış. 10 kişilik aile mezarlığını zamanında 46 bin dolara mal ettiklerini şimdi zorda kaldıkları için satışa çıkardıklarını, özel yapılı olduğunu anlatmış. "Gidip görebilirsiniz" demiş. "Eğer alıcıysa" 650 bin lira istemiş Musa abiden. Pazarlığa da pek yanaşmamış...
Yazının sonunda Ahmet Takan soruyor yukarıdaki ilgililere bir gönderme yapıyor:
Diyorlar ya!.. "Bu ülkede ekonomik kriz mıriz yok.."
Millet, mezar yerlerini satmaya başladı... Daha ne olsun?..(3)
…………
Neyse uzatmayalım, komşunun cenazesini defnettikten sonra, komşunun evine geldiğimiz zaman, belediye, baş sağlığı dilemek için gelen misafirlere ikram edilmek üzere, kocaman bir elektrikli semaver, çay şeker, kolonya, lokum vb ikram malzemeleri göndermişti. Ayrıca belediye tarafından istenildiği takdirde sandalye yanında evin önüne misafirler için çadır kurulduğunu, misafirleri mezara taşınması için araçlar temin ettiğini ilgililerden öğrendik. Oturmaya başlayınca, belediyece gönderilen Kuran okuyacak iki hafız da geldi.
Kısaca, Karşıyaka Mezarlık Cami meydanında çeşitli levhalarda, “burada her şey ücretsiz” diye yazsa da, öbür dünyaya göçüş-mezar ücreti 400 liradan başlıyor 25-30 bine hatta yukarıda Ahmet Takan’ın yazısında belirttiği gibi, bilmem kaç yüz bin liraya kadar da çıkabiliyormuş.
Bu masraflar karşısında ölmemeye çalışsak da, mutlaka oradan vize alıp gideceğimiz kesin gibi…

Cevat Kulaksız


Ankara mezarlıklarından belediyenin belirlediği fiyata göre cenaze sahiplerinden encümenince belirlenen fiyata göre para alınmakta. Büyükşehir Belediyesi Basın Merkezinden yapılan yazılı açıklamaya göre, Karşıyaka Mezarlığı'nda halen define açık olan ve yeni açılacak mezar alanlarında uygulanan 4 bin lira olan
Cevat Kulaksız 
SONNOTLAR
(1) Söz-müzik: Gürkan Peker https://sarkisozleri.sitesi.web.tr/edip-akbayram/seyreyle-gonul.html
(2)https://emlakkulisi.com/ankarada-es-yani-ve-aile-mezarlik-ucretleri-yeniden-belirlendi/287541
(3) Kaynak Yeniçağ: Müteahhitten satılık mezar yeri!.. - Ahmet TAKAN
https://www.yenicaggazetesi.com.tr/muteahhitten-satilik-mezar-yeri-49292yy.htm

Kindar-Sen! - Nazım Mutlu
Her konuyu somut göstergeler üstünden konuşmak, anlaşılır olmanın temel kuralıdır. Başka türlüsü kolaycılıktır, ezberciliktir, demagojidir, boşa kürek çekmektir.

Önceki gün (18 Ekim 2018), ilkokullarda “Andımız”ın okunmasının yasaklaması üzerine hem Eğitim İş hem Türk Eğitim Sen’in, 5 yıl önce Milli Eğitim Bakanlığına (MEB) karşı Danıştay’da açtıkları davanın MEB aleyhinde sonuçlanması, gerek iktidar içinde gerekse iktidar şemsiyesi altındaki eğitim sendikasında şiddetli tepkilere yol açtı. Adalet Bakanlarının eskisiyle yenisi, peşpeşe, bu kararın yürütmenin işine karışma anlamına geldiğini, Danıştay’ın sınırını aştığını, bu nedenle de kararı uygulamayacaklarını ima eden görüşlerini, Danıştay’ı paylayarak kamuoyuyla paylaştılar.

Ama daha sert ve temelsiz, dayanaksız, demagoji, içi boş savlarla dolu asıl tepki, 17 yıl öncesine dek varlığı emek cephesinde ancak sembolik düzeyde hissedilen, AKP’nin iktidara gelmesinden sonra hızla atağa geçip kamu emekçilerini dayatmalarla, hem tayin-terfi işlerine “inayette bulunmak” hem de çalışanların “müesses nizam”dan zarar görmemeleri için tehditlerle kâğıt üstünde “en yetkili”, “en büyük” olan, bütün bunları kendini “sendika” sanıp yapan Memur Sen’in ve ona bağlı Eğitim Bir Sen’in Genel Başkanından geldi.

“En büyük” konfederasyon ve “en büyük” sendikanın “en büyük” Başkanı, 2013 yılında “toplumun büyük çoğunluğunun beklentileri üzerine hukuk devleti olmanın ve demokratikleşmenin bir gereği olarak Öğrenci Andı’nın kaldırıldığını ve sivilleşme adına önemli bir kazanım elde edildiğini” hatırlatarak, “Gerici, baskıcı, militarist, totaliter zihniyetin ürünü olan Öğrenci Andı’nın kaldırılmasına, toplumsal barışın ve uzlaşmanın sağlanması, demokratik bir Türkiye’nin inşası adına Eğitim-Bir-Sen olarak biz de destek vermiştik. Ancak Danıştay 8. Dairesi, idarenin takdir hakkını hiçe sayarak, hukuki denetimin dışına çıkıp hiçbir pedagojik ve bilimsel veriye dayanma ihtiyacı duymadan ilköğretim okullarında Öğrenci Andı’nı kaldıran yönetmelik hükmünü iptal etmiştir. Pedagojik veya hukuki hiçbir dayanak göremediğimiz gerekçeli kararda, ülke gerçekliği ve toplumsal mutabakat bir yana, uluslararası hukuk ve anayasa dahi görmezden gelinmiştir” dedi.

Konuyla ilgili basın açıklamasının daha somut, anlaşılır olmasını sağlamanın yolu, Andımız’ın sözlerini “Başkan”ın öfkeli, “kindar” duygularla sarf ettiği kimi kavramlarla karşılaştırmaktan geçer. Öyleyse, işte Andımız, işte suçlamalarla ilgili yanıtlanması gereken, dolayısıyla konunun somutlanmasını sağlayacak sorular:

"Türküm, doğruyum, çalışkanım,
İlkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.
Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.
Ey Büyük Atatürk!
Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.
Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
Ne mutlu Türküm diyene!"

1. “Andımız”ın kaldırılması konusunda “toplumun büyük çoğunluğunun beklentileri”nden söz ettiğinize göre, bu “büyük çoğunluk”la ilgili sayı ya da oran nedir, elinizde bununla ilgili hangi veri vardır?

2. Andımız, hangi özellikleriyle “demokratikleşme ve hukuk devleti olma”ya engel olmaktadır?

3. Andımız’daki hangi sözler “toplumsal barışı ve mutabakatı” bozmaktadır?

4. Bir yargı organı olan Danıştay’ın kararında “pedagojik ve bilimsel veriye dayanmak” mı, hukuksal gerekçeler mi belirleyicidir?

4. Andımız’da “Gerici, baskıcı, militarist, totaliter zihniyetin ürünü” olan söz ya da sözler hangileridir?

5. Andımız, “uluslararası hukuk ve Anayasa”nın hangi maddeleriyle çelişmektedir?

6. Yine Andımız, “Türkiye’nin taraf olduğu Çocuk Hakları Sözleşmesi başta olmak üzere, birçok uluslararası sözleşmeye ve doğal hukuka aykırı” hangi düşünceleri içermektedir?

7. Açıklamanızda adı geçen “doğal hukuk” nedir?

8. Andımız’ın yazarı ve aynı zamanda dönemin Milli Eğitim Bakanı olan Reşit Galip’in “insanları kafataslarına göre sınıflandıran sözüm ona bilim insanı olduğu”na ilişkin bulgu ve belgeleriniz nelerdir?

 Günümüzde eğitimin gerektirdiği bilimsel ve çağdaş ölçülerin hiçbiriyle ilgili girişimi, üyelerinin demokratik, özlük ve ekonomik haklarıyla ilgili ele avuca gelir hiçbir çabası olmayan, aksine, hükümetin her türlü siyasal amaçlarına hizmet için özellikle her seçim ya da halkoylaması dönemlerinde var gücüyle çabalayıp seferber olan söz konusu sendika yöneticilerinin yıllardır karma eğitimle, cumhuriyet düşmanlığıyla bilinen kişilere kol kanat germekle ilgili çıkışları akıllardadır.

Şimdi Andımız’la ilgili son gelişme üzerine kâh demokratikleşmeyi kâh anayasa ve uluslararası hukuku kalkan olarak kullanırken hiçbir somut dayanak gösteremeyen Bay Başkan’a son sorumuzu soralım: Şu sıralarda yıllık gerçek enflasyon yüzde ellileri bulmuşken temsil ettiğiniz kitle adına tek cümlenizi duymadığımız emeği mi, içinin dışının yerle bir edilmesinde başrolü oynadığınız eğitimin mi, yoksa hükümetin mi birinci elden sözcüsü, temsilcisisiniz?

Ulusal Eğitim Derneği ve
Öğretmen Dünyası Dergisi Adına
Nazım Mutlu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget