Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

‘Eşkıya’ sözüne sert tepki
Başbakan Erdoğan ile CHP lideri arasındaki ‘eşkıya’ polemiği büyüdü; Kılıçdaroğlu, Başbakan’a sert yanıt verdi: Eşkıyalık, vatandaş derdini anlattığında ‘Ananı da al git’ demektir. Eşkıyalık Meclis’teki vekile konuşma hakkı vermemektir. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Giresun’un Güce İlçesi’nde parti otobüsünün üzerinden vatandaşlara hitap etti. Konuşmasına, Güce’ye ilk kez bir genel başkanın geldiğini ifade ederek başlayan Kılıçdaroğlu, kendisinin vatandaşa her yere gideceği ve derdini dinleyeceği sözünü verdiğini hatırlattı. Önceki gün Ordu’da konuşma yaptığı sırada meydandaki AKP teşkilat binasında bulunan partililere de selam gönderdiğini anlatan Kılıçdaroğlu, “Onlara da selam söyledim. Çünkü ben bize oy vermeyen vatandaşlarıma da saygı duyuyorum. Ben dün AKP’nin değerli üyelerine miting meydanından selam gönderirken Sayın Başbakan çıkmış bize küfretmiş. Müslüman adama küfretmek yakışır mı? Ağzından kötü söz yakışır mı? Size şikayet ediyorum daha fazla konuşursa ağzına biber süreceğim” diye konuştu.
Sandıkta hesap soracağız
“İnsanı sevmek, güzel şeyler söylemek, umut vaat etmek varken Başbakan Tayyip Erdoğan’ın CHP’ye ’eşkıya’ dediğini” ifade eden Kılıçdaroğlu, “Çıkmış bize eşkıya demiş. Allah aşkına bizim eşkıyalıkla ne alakamız var? Elimizde silah, ağzımızda kem söz mü var?” dedi. CHP lideri Kılıçdaroğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Eşkıyalık bu değildir. Eşkıyalık vatandaşa konuşma hakkı vermemektir, vatandaş derdini anlattığında ’al ananı da git’ demektir. Eşkıyalık Meclis’teki milletvekiline konuşma hakkı vermemektir. Vekiller konuşmak istiyor konuşturmuyorsun, millete derdini anlattırmıyorsun. Milletvekili derdini anlatacak, kanunla ilgili derdini anlatacak, ’hayır, konuşma’... Ben konuşmayacaksam milletin derdini nasıl dile getiririm” dedi. 
Zaten BOP’un eş başkanı
Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan Erdoğan’ın, ABD Başkanı Barack Obama ile Mısır’daki son gelişmeleri ele aldığı telefon görüşmesiyle ilgili olarak da “Görüşmeyi doğal karşılıyorum. Zaten BOP’un eş başbakanı. Umarım bu görüşmede Irak’taki Müslüman kadınlara ne yapıldığını da konuşmuşlardır” dedi. Gündeminde ABD ziyareti olup olmadığına dair soruya da Kılıçdaroğlu, bunun şu anda söz konusu olmadığını bildirdi.
Kapalı pide de enfesmiş!
Karadeniz turunu sürdüren CHP lideri Kılıçdaroğlu, kapalı pide yemeyi de ihmal etmedi.

TÜRKİYE’DE AZINLIKLAR YARATILMAYA ÇALIŞILMAKTADIR
20 Kasım 1922 günü, İsviçre Konfederasyonu’nun bir kentinde bulunan “Mont Benon Gazinosu”nda, en büyük iletişim aracının “Telgraf” olduğu bir zaman diliminde, adını yapıldığı kentten alan “Lozan Konferansı” başladı. Tüm Dünya ve Türkiye; telgraf tellerinden gelen haberlerin yer aldığı gazetelerden olup biteni anlamaya çalışıyordu. İsmet İnönü açılış konuşması özetle şu hususlar üzerine odaklandı:
“Türk Milleti’nin uğradığı hayal kırıklığı ve verilen sözlerin tutulmaması, topraklarının haksız olarak işgal edilmesi sonucunda haklı olarak silaha başvurulduğu, Türklerin onur savaşı verdiklerini, bağımsızlığa fazlasıyla hak kazanan bir ülkenin temsilcisi olarak orada söz aldığını, bu konferansın barışa çok önem veren İsviçre’de yapılmasına da çok memnun olunduğunu…”

Lozan’a gidilirken, görüşülecek başlıklar arasındaki özellikle üç konu üzerinde Atatürk’ün büyük hassasiyeti vardı ve bunlarla ilgili ismet İnönü başkanlığındaki “Murahhas Heyet”e çok net talimatlar vermişti.
Kapitülasyonlar
Ermeni yurdu
Azınlıklar
Kapitülasyonların için talimat çok netti: “Sanki bir kılıç darbesi gibi bir anda kapitülasyonlar kesilmesi ve tamamen kaldırılması ile bu konuda en ufak bir taviz verilmemesi…” Zira Batılıların, 1856’daki kapitülasyonları kaldırma sözü tutulmamış, 1911’de İttihat ve Terakki tarafından kaldırılmış ise de “Sevr” ile çok daha ağır olarak Türkiye’nin sırtına yüklenmişti.
Kapitülasyonların akıbetinin ne olacağı ile ilgili uzun ve hararetli toplantıların birinde İsmet İnönü rest çekerek salonu terk ettiğinde, arkasından koşarak gelen Japon Heyet Başkanı;
“Biz kapitülasyonları çok uzun süren yılara böldük ve öyle hallettik. Siz niye uzlaşmaya yanaşmıyorsunuz?” dediği bilinir. İsmet İnönü’nün ise o anda üzerindeki siyasetçi vasfını bir kenara bırakarak ve asker edasıyla, bir prens olan Japon Heyet Başkanı’na şöyle demiştir: “Biz sizin nasıl davrandığınıza ancak saygı duyarız ve bunu sorgulamayız. Fakat bu da yıllarca sömürülmüş Türk Halkı’nın isteğidir ve başka yol da yoktur.”
Türk Heyeti’nin kararlı ve geri adım atmayan duruşu neticesinden Lozan’da kapitülasyonlar; tamamen kaldırılmıştır.
Doğu’da bir “Ermeni Yurdu” kurulması için de çok baskı vardı. Atatürk bunun da hiçbir suretle kabul edilmemesi talimatını heyete giderken vermişti ve nitekim bu da Lozan’da kabul edilmedi. Bu gün, (sözde) “Ermeni Soykırımı” başta olmak üzere Türkiye üzerinde oynanan “Ermeni” oyununa objektif bir gözle bakıldığında, o dönemde Atatürk’ün ne kadar öngörülü bir lider olduğu anlaşılmaktadır.

Üçüncü hassas başlık “Azınlıklar” idi. Atatürk; azınlıkların statüsü üzerine tartışılabileceğini ama Türkiye’deki azınlıkların, Rum ve Ermeni ile sınırlı kalacağı hususunda heyeti uyarmıştı. Uzun süren toplantılardan sonra Rum ve Ermenilerin yanı sıra Museviler de Lozan’da azınlık statüsü aldılar Musevilerin de bu statüyü almaları; ABD’nin izlediği özel politika ve kulis faaliyetleriyle ile gerçekleşmiş, ancak Türkiye’deki Museviler daha sonra Lozan’da verilen bazı haklardan kendi rızalarıyla feragat etmişlerdir.
İngiltere, Fransa, İtalya Japonya bu konferansın toplanması çağrı yapan dört ülkedir. Bunların yanı sıra; Yunanistan, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti ve Amerika Birleşik Devletleri ise çağırılan ya da gözlemci olan beş ülkedir. Burada Yunanistan’ın durumu için itiraz edilme olasılığını karşı, Yunanistan’ın mağlup statüde olduğu ve konferansın toplanmasında söz sahibi olmadığına vurgu yapmak gereklidir. ABD’nin rolünü de irdelemek şarttır! ABD Delegasyonu; Lozan’da oy kullanmamış, başkanlık ya da benzeri hiç bir görev almamıştır.
ABD’yi, Lozan’da sadece “Gözlemci” olarak tanımlamak gerekir ama gerçek daha farklı olup, ABD; tüm komisyon ve alt komisyon toplantılarında, kulislerde, devamlı olarak konferansı etkileyen bir tutum sergilemiştir. ABD Lozan’da, sadece suçluların iadesi gibi bir konuda ve genel olarak ticari ve siyasi ilişkiler kurmak için bir Genel Andlaşma (General Treaty) üzerinde talepkâr görünmüş ama çok yoğun kulis yaparak, konferansı tümden yönlendirmeye çalışmıştır.

Lozan’da, Rum, Ermeni ve Yahudi cemaat mensupları dışında tanımlanan ve kabul edilen başka bir azınlık yoktur. Dolayısı ile de Türkiye’de azınlık statüsünde sadece bu üç cemaat bulunmaktadır. Bu üç azınlıktan başka, Türkiye’de yaşayan Türk vatandaşı Bulgarların da azınlık olduğu yönünde son birkaç yılda ortaya çıkan bir söylem vardır ki bu Atatürk’ün, Lozan’da azınlıklar konusuna gösterdiği hassasiyete tamamen terstir. 1

Son on yılda, ağırlıklı olarak Türkiye üzerinde oynanan kirli oyunların bir ayağı; Rum Patrikhanesi’ne “Ekümenik” sanı verilmesini amaçlayan ama kökünde “Megali İdea” olarak bilinen İstanbul’un, tekrar Bizans olmasını amaçlayan “Büyük Yunanistan” ülküsüdür.

Bir diğer ayak ise; bugün Türkiye’nin önemli sorunlarından biri olan (sözde) “Ermeni Soykırımı”nın aslında Kurtuluş Savaşı’ndan çok önce başlayan Türkiye’nin doğusunun bir “Ermeni Yurdu” ya da Ermenistan olmasını amaçlayan kirli oyundur.
Atatürk o tarihte; Türkiye üzerinde, Lozan’da kabul edilen Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıklardan başka hiçbir etnik unsuru azınlık tanımlaması içinde görmek istememişti. Ve cumhuriyetin ilk yıllarında da bilinen çabalarıyla buna müsaade etmemiştir. Ata’nın ne kadar uzun bir öngörü kabiliyeti olduğu günümüzde tekrar anlaşıldı.

Bir ulusu yıkmanın en kolay yolu, onu içerden yıkmaktır. Türkiye Cumhuriyeti; barındırdığı tüm etnik kökenlerle birlikte bir bütündür. Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Abaza, Pomak, Kafkasyalı, Rum, Ermeni, Yahudi, Bulgar, Süryani, Latin ve diğer tüm Müslüman ya da Müslüman olmayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları bir bütün olarak “Türk Ulusu”nu teşkil etmektedirler.

Ülkemizde yabancı fonlar ve vakıflar cirit atmakta, başta medya ve akademik çevrelerden, yandaşlar ve kalemşorlar bulmaktadırlar. Bu yazımızda, Lozan’dan başladık ve günümüze geldik. “Böl ve Yok Et” bunu yapmalarına müsaade edilmemelidir. Şimdi azınlıklara oynuyorlar! Sayıları çok az olan Hıristiyan azınlıklar, ya da azınlık olmayıp da azınlık saydırmaya çalışılan Hıristiyan cemaatler üzerinden diğer büyük etnik gruplara örnekleme yapmaya çalışıyorlar.

Atatürk bunu cumhuriyetin ilk kuruluş aşamasında gördü ki Lozan’da azınlık olarak sadece üç cemaati kabul etti. Diğer büyük etnik grupların azınlık sayılmasının ülkeyi kaosa sürükleyeceğini daha o zaman anladı.
Amerika Birleşik Devletleri’ni birçok politikasını tasvip etmesek de adamlara hakkını vermek gerekmektedir. Nasıl bir ulusal ruh yaymayı başarıyorlar ki, yüzlerce etnik unsur bulunan Amerika’da vatandaş bireyler evvelâ “Ben Amerikalıyım” demektedir.
Evet, Amerika’da yaşayan ve ABD vatandaşlığını almış bireyler “Evvelâ Amerikalıdır” sonra kendi etnik kökenini ortaya koyar ve bundan da hiç rahatsızlık duymaz. Türkiye’de yaşayan azınlık statüsünde olanların bir bölümü; (kesinlikle bu tanımı genele yapmıyoruz) evvelâ Türk değildir, maalesef ki sonra da değildir. Böyle uç görüşte olanlar, ne yazık ki genelde öne çıkmayı sevmeyen ya da resmi bir durumla karşı karşıya kalmamayı yeğleyen bireyler olmaları sebebiyle suskundurlar ve uç görüşlü bireylere tepkide bulunsalar da bu tepkiler “kol içinde” kalan mahiyettedir.
(Yazarın notu: Padişah Abdülaziz, 1870 tarihli “Bulgar Eksarhlığı Fermanı” ile Rum Patrikhanesi’nden ayrılan diğer Ortodoks unsurlara bağımsız kilise hakkı verdi.

İstanbul’daki Bulgar Ortodoks Cemaati bu fermanın mirasıdır. Bu gün sayıları dört yüzden az kalan bu cemaatin yüzde doksanı ise benim gibi Makedon etnik kökenlidir. Bu etnik kökenimizdir ama ben evvelâ Türk’üm, sonra Bulgar Ortodoks Cemaati mensubu bir Hıristiyan’ım. Ve bunu dediğim için “Kilise Çevreleri” beni sevmez. Zira evvelâ Türk olmak birilerine zül gelir! Bu konuda internet ortamında da satılan ”Patrikhane ile Mücadelem” adlı “kitabımda her türlü bilgiyi bulabilirsiniz.)

Karadeniz’e dikkat edelim!
2004 yılından başlayarak, “Çevre Konferansları” adı altında, Rum Patrikhanesi’nin önderliğinde birçok yapılan toplantı yapıldı. Dini bir kurumun çevre konusuna hassasiyet göstermesine bir diyeceğimiz yoktur, ama devletten de önde gitme çabası içinde ve duyana (biraz argo olacak ama) “Amcam beni niye öptü?”dedirtircesine yapılan bu (güya) “Çevre Konferansları” ya da sempozyumları çok düşündürücüydü. Hele bunlardan bir tanesinin Karadeniz’de, Amerikalı bir armatörün tahsis ettiği gemide ve ”Pontus” haritalarının dağıtıldığı bir ortamda yapılmasının hemen ardından Karadenizli gençlerle ilgili ürkütücü duyumlar alınmıştı.

Yunan/ABD vakıflarının kasalarından, on bin gibi telaffuz edilen bir sayıda olan Karadenizli gençler; Yunanistan’da ağırlandılar. Güzel günler/geceler, bayanlar, uzo ve sirtaki havasını Yunanlılar o kadar iyi kullandılar ki bu gençlerin büyük bölümü döndüğünde “Pontus” değil de “Pontos” demeye başladı ve “Yunansever” (Grekofil) ve “Bizanssever” oldular.
Uzun bir zamandır Karadeniz’den ses yok sanılmasın ve buna da çok dikkat edilsin! Karadeniz’de; irini patlamamış bir çıban ya da, küllenmeye bırakılmış, sönmemiş bir ateş tehlike olarak beklemekte ve genç dimağlara “Siz aslında Greksiniz” fikri çok ustaca aşılanmaktadır.
Bu kadar sözden sonra şunu vurgulamak gerekiyor: Amerika örneğinde olduğu gibi, bu ülkede yaşayan her bireyin başta “Ben Türküm” diye kendini tanımlaması ve de bundan gurur duyması gereklidir. Bunu söyletmemek için ne gerekiyorsa yapılmaktadır. Maalesef azınlıklar ile yaratılmaya çalışılan azınlıklar örneklerinde bunu görmekteyiz. Bir özeleştiri de olacaksa; Türkiye bunu yaratamadı ama bırakmadılar, bunu yaratmasına olanak verdirmediler…

Kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın! Bu ülkedeki bireylerin toplamı; Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Abaza, Pomak, Kafkasyalı, Rum, Ermeni, Yahudi, Bulgar, Süryani, Latin ve diğer tüm Müslüman ya da Müslüman olmayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları bir bütün olarak “Türk Ulusu”dur.


BOJİDAR ÇİPOF

Sonucu Meçhul Davalar
Bir kişi öldürüldüğünde faile ulaşılamamışsa, soruşturmayı derinleştirmek için yanıtı aranan sorulardan biri şudur:
- Bu cinayet kimin işine geldi, bundan kim ya da kimler kazançlı çıktı?
Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (um:ag) öncülüğünde pek çokkurumun katılımıyla gerçekleştirilen Adalet ve Demokrasi Haftası kapsamında, katledilen aydınlarımız anıldı.
Bu haftanın bir mihenk taşı olarak belleklerde yer etmesini, ancak duyarlı insanların sorumluluğunun tüm yıl devam etmesini dilerim.
Girişteki soruya yanıt olabilecek bir adıma değinmek istiyorum.
Cumhuriyet Kitapları “Demokrasi Kitaplığı” adı altında katledilen aydınlarımızın eserlerinden seçmeler yayımlıyor.
Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, her biri kendi ilgi alanlarında onlarca eser verdiler. Bu eserlerin ortak paydalarına baktığımızda şunları söyleyebiliriz:
- Tümü laikliğin önemini kuru bir söylem olarak değil, demokrasinin olmazsa olmaz bir koşulu olarak vurguladı.
- Tümü aydınlanmanın, bütün küresel değerlerini süzüp Türkiye gerçeklerine uyarlanması için çaba harcadı.
- Tümü Atatürk’ü yeni kuşaklara içi boş sözlerle değil, bilimsel, toplumsal gerçeklerle anlatmayı, görevden öte, varlık nedeni bildi.
- Tümü bağımsızlık konusunda hassastı.
Örnekler uzatılabilir ama, burada kesip şu saptamayı paylaşalım:
Yukarıda aktardığımız maddelerden rahatsız olanlar, aydınlarımızın katlinde sorumluluk sahibidir!
***
Katledilen aydınlarımızın da içinde olduğu, özellikle son 30 yıla damgasını vuran şöyle bir tanım var:
Faili meçhul cinayetler.
Bunların açıklığa kavuşması, Türkiye’de demokrasinin yol alması için başlıca koşuldur. Yola çıkış rehberi olarak da şu seçilebilir:
Nereden gelirse gelsin, hedefi, amacı ne olursa olsun, terörün her türlüsüne hayır.
“Faili meçhul cinayetler”in yanına koymak istediğim bir tanım var:
Sonucu meçhul davalar…
Bir başka deyimle buna, “faili meşhur hukuk cinayeti” de denebilir.
Ergenekon davası başta olmak üzere bu alanda önemli yol alındı.
Dün, “delil hukuku” ile ilgili aktarabilecek yüzlerce örnekten birkaçına değindik.
Bu davalar öyle bir kurgu ile oluşturulmuş ki, içine giren kaybolur, dışarıdan bakan ürker.
Sonucu meçhul davalarda, Türkiye’nin kuruluş temelleriyle doğrudan ilgili kurumları ve onların belli başlı, sembol olabilecek temsilcilerini hedef seçtiler.
***
Sonucu meçhul davalarda tek gerçek var: İnsanların tutuklu yargılanması.
Mısır’da meydana gelen olaylar, beni ister istemez Mısır gezilerime götürdü. Tepemizden geçen göçmen kuşlarla orada Nil deltasına selam da gönderirim.
Eski Mısır’da firavun tahta çıktığında piramidi, yani mezarı da yapılmaya başlanıyordu. Firavun öldüğünde, yeniden dirileceğine inanıldığı için, tüm çevresini de diri diri mezara koyuyorlardı.
Benzetmede hata olmaz; bizlerin çıkmamak üzere hapiste kalmasını isteyenler, bunu gizli ya da açık söyleyenler, ifade etmese bile yorumlarıyla bu değirmene su taşıyanlar, Silivri’yi adeta bir piramit haline getirmek için her şeyi yapıyorlar.
İnsanları diri diri toprağa gömmekten daha vahşi bir seyirlik oyunla karşı karşıyayız.

Kazadan Kaza Üretilince?..
Dürbünün tersiyle bakınca demokratik rejim parlak ışıklar saçıyor.
Yakından bakınca rejimin işleyişine, devlet kurumları arasında baş gösteren çok başlılık dikkat çekiyor.
Son örneği Çankaya’daki AKP’linin buyruklarıyla çalışan Devlet Denetleme Kurulu (DDK) verdi.Kurul, Büyük Birlik Partisi’nin helikopter kazasında ölen genel başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile ilgili bir rapor hazırladı, yayımladı.
DDK, helikopterin kaza sonucu değil, başka nedenlerle düştüğü (düşürüldüğü) olasılığından söz ediyor.
Türk Hava Kuvvetleri savaş jetlerinin Yazıcıoğlu’nu taşıyan helikopterin düştüğü yörede uçtuğuna değiniliyor ve sanki kazaya jetlerin neden olduğunu içeren bir olasılığı, izlenimi gündeme taşıyor.
Rapor geniş yankılar uyandırdı.
***
Türk Hava Kuvvetleri bir açıklama yaptı: “Haberlerde kazayla ilgili rapora göre olay sırasında bölgede hava trafiğinin yoğun olduğu, Safa 51 adlı bir uçağın enkazın üzerinde daireler çizdiği iddia edilmişti. Oysa olayın olduğu saatlerde olay mahalli 74 kilometre içerisinde F-4 ve F-16 uçakları dahil TSK’ye ait hava trafiği olmamıştı.”
Asker elindeki resmi verilere göre, kuşkulu senaryolara yeni kuşkular ekleyen DDK raporunu yalanladı ve fakat:
Askerin yanı sıra AKP’li ilgili bakanlar da (Ulaştırma Bakanı) Çankaya’daki AKP’linin raporunu “kazadan kaza çıkarmakla” suçladı, eleştirdi.
Türkiye’de pek çok konuda sürekli ilkler yaşandığı söylemlerine böylece AKP’nin AKP’li Cumhurbaşkanı’nı eleştirmesi, hatta suçlaması olayı da eklenmiş oldu.
Oysa Çankaya’daki AKP’li 24 Ocak’ta DDK raporunu “kapsamlı bilimsel rapor” diye hararetle savunuyordu.
Yazıcıoğlu’nun kaza görüntüsü verilerek öldürüldüğü iddialarını benimseyen ailenin araştırma istemleri üzerine DDK’ye gerekeni yapmaları buyruğunu verdiğini açıklayan Çankaya’daki, ülkeyi sarsan ve yıllardır toplum gündeminde değişmez yerini muhafaza eden nice faili meçhul cinayetleri araştırma gereğini nedense duymuyor.
Buyruğu altındaki DDK’nin, Yazıcıoğlu’nun ölümüyle ilgili kuşkuları giderecek örneğin TSK’den gerekli bilgileri neden almadığı sorusu hâlâ yanıt bekliyor!
Fakat Köşk’teki AKP’li, – 2013 Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce- devlete ve hükümete ters düşmeyi göze alarak içeride dışarıda popülaritesini arttırma peşinde:
Bu nedenle Yazıcıoğlu gibi milliyetçi-dinci bir parti liderinin ölümüyle ilgili kuşkulu soruları çağrıştıran bir rapor yayımlayabiliyor.
Hrant Dink cinayetini araştırma konusu yapıyor.
***
Sırıtan bir gerçek var orta yerde; ne yazık ki medyadaki raporla ilgili yayınlar adeta Çankaya’daki AKP’liyi rahatsız etmemeye çabalayan bir izlenim veriyor.
DDK’nin görevi nedir? Yasa, DDK’ye bir sorunu inceleme, araştırma girişiminde devletin doğrudan bütün kurumlarında gerekli inceleme ve araştırma olanağını veriyor.
TSK ile Ulaştırma Bakanlığı’nın yalanlamaları, DDK “uzmanlarının” kuşku uyandıracak irdelemelerin doğru olup olmadığını bu iki devlet kurumundan sorup öğrenmediklerini gösteriyor.
Devletin biri asker, diğeri sivil önemli iki kurumu; açıklamalarıyla devleti temsil eden Çankaya’yı görevini gerektiği ölçüde yapmamakla eleştiriyorlar.
***
Ortaya çıkan bir başka gerçek daha da karamsar bir izlenim veriyor.
DDK üretilen çeşitli spekülatif irdelemelerle yorumların ve haberlerin gerçekleri ne ölçüde yansıttığını araştıracak yerde…
… – CNN Türk’te dün sabah “Güne Merhaba” programında Çankaya’nın tutumunu eleştiren Pertev Boratav’ın söylediği gibi…
…dayanaksız söylentilere, kuşkulara katkıda bulunan rapor -devlet işleyişi açısından- “dehşet verici!”
Devletin en yüksek makamına, Çankaya’ya da güveni sarsan ve…
…bu devlet kaç başlı sorusunu bir kez daha gündeme taşıyan bir davranış!


Öyle oldu…
Sokağa çıkıp tepki göstermeyi “eşkıyalık” saydılar…
Oysa direnme hakkı deniliyor buna…
İnsanoğlunun var olduğu mağara kovuğunda, insan ile birlikte başlar…
Öyle bir tarikata-cemaate gidip de efendinin kıçını yalayarak kendini garantiye almak gibi sonradan aklına gelmedi insanın…
Var olma hakkıdır…
Can kadar kutsal, ana sütü gibi helaldir…
Yaşamın çığlığıdır direnme hakkı…
*
Bu ülkeyi kuran temel duygudur aynı zamanda…
Sadece kadınların kurduğu Müdafaai Vatan…
Müdafaai Hukuk…
Kuvayi Milliye…
Neydi bunlar?..
Özelleştirme İdaresi mi?..
*
Araplar Tunus’ta, Mısır’da, Yemen’de, Sudan’da direnme haklarını kullanarak özgürlüklerini, onurlarını, kimliklerini arıyorlar…
Türklerden tam yüz sene sonra…
Bir asır gecikmeyle…
Biraz geç kalmış olsalar bile, çağdışılığa artık boyun eğmeyen genç insanlar bağırarak, ağlayarak, olmadı canlarını vererek “eşkıyalık” mı yapıyorlar?..
*
Meydanlarda “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye zıplayanları görünce, “Benim milletim ne diyeceğini iyi bilir” demek… Ama aynı meydanlara direnme hakkı için çıktığında milleti “eşkıya” saymak…
Nasıl oluyor?..
Ya da, demokrasisini soytarılaştırıp… Hukukunu kendine benzetip… Doğasını, koyunu, ormanını, deresini çalıp… Ulusal varlıklarını satıp-savıp… Çağdaşlık hayallerini yüreğinden söküp alıp… Kısacası kan ve gözyaşı ile kurduğu cumhuriyetini elinden kaparken sesi çıkmazsa milletin…
Bu iyi oluyor…
Ama sesi çıkarsa:
Eşkıya…
Öyle mi?..
*
Direnme hakkı vardır insanın…
Niçin parmağınıza bir iğne batırmıyorsunuz, direnme hakkının ne kadar “biz” olduğunu öğrenmek için…
Aynı zamanda onur, gurur, kimlik, kişiliktir…
Direnme hakkını sevmeyenlerin başında gelir asıl:
Eşkıya…

Mizahi bir başlık attığımı düşünmeyin, şu anda tüm dünyalılar içinde sizlere en kısa şekilde şaşırtıcı bilgiler vereceğim, böyle istihbaratlı yazılar sevmem ama olsun, bazen uyarıcı olur..
Biliyorsunuz, Cemal Nasır sadece Mısır’ın değil Arap Dünyası’nın şahlanan aslanıydı, milliydi, sosyalistti. Aşırı zenginliği makul sosyalist politikalarla sınırlandırmaya çalıştı, Mısır Tarihi’nin akışını değiştiren Assura barajını inşa etti, Tito, Nehru gibi bağlantısızlarla başka bir dünya kurmaya çalıştı, çağların değiştiremediği firavunlardan miras köle ruhlu yoksulluğu kökünden değiştirmeye çalıştı, Suriye ve Irak’ın Baas partileriyle Birleşik Arap Devleti’ni denedi, Sovyetler’le teknolojik ve silah anlamında çok sıkı ilişkilere girdi, ve İsrail’e ve Amerika’ya meydan okudu, işte burada duralım.
67 Arap İsrail savaşı sadece Nasır’ın mağlubiyeti değildi, tüm Arap dünyası öyle derin bir hayal kırıklığına kapıldı ki, savaşın ağır ezikliği milli-sosyalist karışımlı Baas yönetimlerinin bir nevi sonu oldu ve işte bu tarihten sonra İslamcı ideolojiler ön plana çıkmaya başladı.
Bu saate kadar İsrail ve Amerika milli-sosyalist Baas’ı parçalamak için İslamcılarla ortak çalışıyordu. İslamcılar’ın İran’daki Mısır’daki Filistin’deki bu utanç verici geçmişi hala ve bazen siyasi analizlerde hatıra gelir.
BAAS’IN DÜŞMANLARI
İsrail’in İslami hareketleri Baas’a karşı nasıl gizlice desteklediğini anlatan onlarca kitap vitrinlerde, arayan bulur. Baas’ın düşmanları üç çeşitti, biri İsrail-Amerika, ikincisi ve en tehlikesi İngilizler’in tayin ettiği Faruk’lar Faysallar soyu, Suud benzeri şeyhlik krallıklar, ve üçüncüsü hepsinden tehlikeli İslamcı hareketti. Hafız Esad’ın Hama’da Müslümanları topyekün yakarken bu katliamın kini taa 60’lı yıllarda İslamcılar’ın Amerikalılarla ilişkilerinde yatar ve Hafız Esad’ın hayatını okuduğunuzda genç bir subayken nasıl bir kin içinde yemin ettiğini görürsünüz, ve sonra Enver Sedat’ı aşırı İslamcılar’ın öldürdüğünü unutmayalım, ayrıntıda boğulmayıp geçelim.
67 Arap Savaşı’nın en çarpıcı ve savaş tarihini en şaşırtan sahnesi İsrail askerlerinin bir gecede Mısır radarlarını gizlice sökmesi..
Savaş bir nevi radarların gizlice sökülmesiyle Mısır’ın hüsranı oldu, bu hüsrandan öte Araplar’ın tüm dünyanın gözünde aşağılayıcı bir şekilde rezil olmasıydı.
İsrail Mısır toprakları içine nasıl gizlice sızabilir ve radarları nasıl sökebilir?
Şimdi biraz geriye gidelim, Orta Asya’dan Türkiye’ye gelen ünlü tarihçimiz Zeki Veli Togan’lara kadar uzanalım. Naziler’le o yıllarda ilişki içindeydiler çünkü Sovyetler’i ancak Naziler yıkabilirdi ve Esir Türkler bu şekilde kurtarılabilirdi..
II. Dünya Savaşı’nda Berlin Amerikalılar tarafından ele geçirildiğinde henüz dünya sahnesinde görülmemiş CIA’yı dünya çapında bir istihbarat olarak şekilleyecek belgeler ele geçti. Bu belgeler Naziler’in istihbarat raporlarıydı ve bu raporların büyükçe bölümü Orta Asya’da yani Sovyet rejimi içinde yaşayan Türk istihbaratının elemanlarıydı, Özbektiler, Kazaktılar, Türkmenistanlıydılar, Azerbaycanlıydılar..
İşte bugün konuştuğumuz Ergenekon örgütü gerçekte buydu, CIA çok geçmeden bu örgütü soğuk savaşın ünlü Gladyosu içinde bir figür olarak kullanmayı başardı, bu konulara dair bir çok kitap ortalıklarda, okursunuz, geçelim.
 O MÜHENDİSLER TÜRKTÜ
İsrail’in radarları nasıl söktüğüne dönelim. Radarları Sovyet mühendisler inşa etmişti ve Sovyet mühendislerin korumasındaydı.. Bu Sovyet mühendisler ‘Türk’tü’, şüphesiz Türkçe biliyorlardı ve Türkiye istihbaratı içinde Orta Asya kökenlilerle aynı dili konuşuyorlardı.
Sovyet mühendislerle kimler ilişkiye girebilir, bu sorunun cevabını taa Zeki Velidi Togan’la başlayan Türk istihbaratı içinde devam eden Asya’dan kaçıp gelenlerin serüvenleri içinde cevaplarını bulabilirsiniz, ayrıntılı bilgi verecek kadar cesur değilim, sadece şunu söyleyebilirim, çok okuyorum, Ankara’da kırk yılım geçti, yüzlerce simanın hayat hikayeleri, hatıraları ve maceralarını ister istemez takip ediyorsunuz.
Ancak şunu söyleyebilirim, 60 sonrası istihbarat dergilerimizi açık istihbarat olarak okuyun, çok enteresandır ünlü Orta Doğu istihbarat dergimizin sahibi bir anda değişir ve başına Türkiye’nin ilk İngilizce gazetesi Daily News’in sahibi İlhan Çevik geçer, İlnur Çevik’in babasıdır.. Bu derginin yüzlerce nüshası altan alta iyi okunduğunda bize İsrail Amerika servislerinin Türk istihbaratını nasıl kuşatıp içine sızdığını çok iyi anlatır, ayrıntıya girecek gücüm yok, ama şu çok kesin, 50’li yıllarda başlayan ve 60’lı yılların hemen sonrasında Türk istihbaratı Amerikan istihbaratıyla içi dışlı oyuncağı haline geldiği tartışılmaz gerçeğimiz, şu kadarını bilelim, Demokrat Parti’yle Türkiye birden ve nedense Arap Dünyasının düşmanı haline getirildi, bu yüzden Mısırlılar Kıbrıs politikamızda Makarios’u desteklemiştir..
KİMLER GÖRÜŞTÜ
Bir gecede Mısır radarlarını söken İsrailliler radarlardaki subaylarla kimler vasıtasıyla görüştü, ilişkiye girdi, bu sorunun bizdeki karşılığı bu Özbek subaylarla bizim istihbaratımız içinde kimler görüşüyor sorusu içindedir, ancak tarihlerinin en utanç verici yenilgisini yaşayan Mısırlılar için de bu soru çok gizli bir muamma değildi, bu yüzden Nasır’dan sonra iktidara gelen Enver Sedat’ın ilk işi, bu radarlardaki Özbek Sovyet subaylarının işine son vermek oldu ve büyük hezimetin faturasını Mısırlılar bu ‘Sovyet Özbek subaylarına’ çıkardı. Şu ana kadar tarih bu derin ilişkileri ortaya çıkartacak gücü araştırmacılarını henüz bulamadı.
Bulamadığı için olacak, çok çok sonra Gladyo’nun suikastlerle dolu hayatını soğuk savaştan sonra bitirme kararı alan CIA, bu sefer, bu kirli suikastlerini yine kendileriyle soğuk savaşta işbirliği yapmış  kadim dostlarının üstüne yıkıyordu, ama bu sefer Türkiye’deki İslamcılar’la iş birliğine girerek. İnsanın başı dönüyor.
67 Arap İsrail savaşından sonra bölgede tüm dengeler değişti, artık anti emperyalist milli-sosyalist rejimler güçten düşmeye ve İslamcı hareketler büyümeye başladı, hızla geçelim.
Yani, Gladyo tarafından kullanılan o hayal meyal Ergenekon yapısını en iyi kullanan Türkiye üzerinden İsrail’di ve bu yapı tornistan edilerek bu sefer ülkemizdeki meşhur davalarla şimdi  başka şekilde devam ediyor.
Gel zaman git zaman işler değişti, Afganistan savaşından sonra o saate kadar Sovyetler’e karşı Amerika’yla omuz omuza savaşan İslamcılar birden başkalaştı ve hızla El Kaideleşti ya da Talibanlaştı ve Amerika’nın birinci düşmanı haline geldi…
Şimdi, İsrail Mübarek’in düşmesinden korkuyor, neden, bir zamanlar milli-sosyalist Baas’ı bitirsin diye kendi desteklediği ve sonra koptuğu İslamcılar güçlenip karşılarına tarifsiz bir bela olarak daha da büyüyerek çıkarsa diye..
Ve bilindiği gibi Orta-Doğu Eş Başkanlığı kuruldu ve Orta Doğu haritası tümüyle değiştirileceği ilan edilip hayata sokuldu… Sonraki teorileri şu oldu, ılımlı islamla aşırı islamı bastırmak ya da gölgelemek ya da ‘modernleştirip’ kendi imparatorluklarına katmak istediler, Türkiye’de AKP örneği..
Batı destekli sivil kurumlarla dünyanın en uyuşuk sokaklarını (Tunus, Mısır gibi) dahi tutuşturmayı başaran Batılılar’ın şimdi en büyük korkusu, demokratik bir seçimin halk desteği İslamcıları Amerika’ya rağmen iktidara taşırsa halleri nice olur..
Ne mi olur, söyleyeyim, tarih yeniden geriye sarar ve bu sefer İslamcılar’ı devirmek için milli-sosyalistleri devreye sokmaya çalışırlar. Milli-sosyalistleri devreye sokmak için de daha ılımlı milli-sosyalist yani evcilleştirilmiş ve Avrupalar’la görüşüp anlaşmış sosyal demokratları destekleyip, aşırı milliyetçi sosyalist yapıları içselleştirip bastırmaya çalışırlar. Tarihin tekerleği de bu üçüncü dünyada dönme dolap eşeği gibi işte böyle kendi evlatlarını yiyerek dönmeye devam eder..
Hikayemiz budur, ancak canımızı sıkan hala birileri bu istihbarat oyunları gizleyerek görmezden gelerek durmaksızın statüko, değişim, özgürlük gibi abur cubur lafları bolca kullanmaya dönüp duran değirmen eşekleri gibi hiç doymuyor ve yorulmuyorlar..
Bir de küçük bir anımı anlatmak istiyorum, Kahire’yi en arka sokaklarından başlayarak gezdiğimde yoksulluk ödümü koparttı ve tüm dünya tarihinde okuduklarım dışında bambaşka tarifsiz adı konmamış aklımızın ermediği bir yoksullukla karşılaştım..
Ve hatırıma hemen 1910’lu yıllardan kalmış çöp yığınlarıyla kapanmış koleralı acıklı çaresiz İstanbul’un fotoğrafları geldi, oysa burada tarih 2000’lerdi, arada nasıl bir fark vardı, şöyle, bu şehirde dedim Mustafa Kemal eksik..
Nihat Genç
Odatv.com

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget