Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

San­ki di­nin men et­ti­ği ne var­sa ya­pıp hal­kı di­nin­den so­ğut­mak için
gel­miş­ler.
Tüm ana­ya­sal ku­rum ve or­gan­lar yer­le bir edi­li­yor.
Gü­nün bi­rin­de bu me­l’­un gi­di­şe en­gel olur di­ye as­ke­rin def­te­ri dü­rü­lü­yor.
Türk yok Tür­ki­ye­li­lik var di­yor. T.C. yok edi­li­yor. Gü­ney­do­ğu, Kür­dis­tan ola­rak ilan edi­li­yor. Pis­lik­le­ri or­ta­ya çık­ma­sın di­ye med­ya
pen­gu­en­leş­ti­ri­li­yor. Tür­ki­ye­’de ço­cuk­lar se­fa­let ve so­ğuk­tan ölür­ken
, mil­yar­lar­ca do­lar Su­ri­ye ba­ta­ğı­na gö­mü­lü­yor. Cum­hu­ri­yet ta­ri­hin­de
eşi gö­rül­me­miş bir şe­kil­de dev­let so­yu­lu­yor.
Hiç­bir in­sa­nın ül­ke­si­ne bu den­li kö­tü­lük et­ti­ği­ni ta­rih yaz­mı­yor.
Pe­ki, bu ka­dar kö­tü­lük­le­ri ne­den, ni­çin ya­pı­yor­lar? Amaç­la­rı ne­dir?
Baş­ba­kan sü­rek­li ya­vuz hır­sı­za oy­nu­yor. “Hır­sız­la­rı if­şa et­mek, ge­nel mü­dür evin­de ayak­ka­bı ku­tu­sun­da
4,5 mil­yon do­la­rı açık­la­mak va­tan ha­in­li­ği­di­r” di­yor. Ar­tık bun­dan böy­le va­tan ha­in­li­ği di­ye kim­se hır­sız­la­rı,
 uğur­suz­la­rı ya­ka­la­ya­maz.
Ya­lan do­lan­la hal­kı kan­dır­mak­ta üzer­le­ri­ne yok. Din­dar­lı­ğıy­la mü­sel­lem bir dos­tum “bun­lar bir alüf­tey­le
ya­tak­ta zi­na mu­hab­be­ti ya­par­ken ya­ka­lan­sa­”, “ya­hu bu ka­dı­nı koy­nu­ma kim koy­du­” der­ler.
“Hır­sız­lık­la­rın açık­lan­ma­sı se­çim­ler­de AK­P’­yi yıp­rat­mak için­di­r” di­yor­lar. Pe­ki, kar­de­şim, hır­sız­lık­la­rı şim­di açık­lan­ma­sın­lar da se­çim­ler­den son­ra da yi­ne hır­sız­lık­la­ra de­vam di­ye ruh­sat mı ver­sin­ler?
Dev­le­tin, “AKP ile Gü­len ce­ma­ati ara­sın­da par­sel­len­di­ği ar­tık su yü­zü­ne çı­kı­yor.” La­ik Cum­hu­ri­yet­çi­ler ise azın­lık­ta ka­lı­yor.
Bun­lar, ik­ti­dar­dan düş­tük­le­ri gün hak­la­rın­da­ki yol­suz­luk dos­ya­la­rı
TI­R’­la­ra sığ­ma­ya­cak.
Vak­tiy­le oy di­len­ci­li­ğiy­le Fet­hul­lah ho­ca­nın eli­ni öpen ya da ne is­te­di­niz­se ver­dim di­yen­ler, şim­di
yol­suz­luk­la­rın ucu ken­di­le­ri­ne do­ku­nun­ca “hep­si­ni in­le­rin­de yok ede­ce­ği­ni­” fer­man bu­yu­ru­yor.
Baş­ba­ka­n’­ın, “e­niş­te­siy­le ma­ruf özel mü­şa­vi­ri­” “Gü­len ce­ma­ati, Türk Or­du­su­’na kum­pas kur­du­” di­yor.
Ak­do­ğan bu be­ya­nıy­la “Er­ge­ne­kon da­va­sı­nın baş­sav­cı­sı ol­du­ğu­nu açık­la­yan, Si­liv­ri­’de tah­li­ye ka­rar­la­rı
ve­ren yar­gıç­la­rı sür­dü­re­n” Baş­ba­ka­n’­ı da bu kum­pa­sın fai­li ya­pı­yor.
Or­du­nun çö­ker­til­me­sin­de Fet­hul­lah ho­ca su­çu Tay­yip Er­do­ğa­n’­a, Er­do­ğa­n’­da ho­ca­ya atı­yor.
Bun­la­rı gö­rün­ce Türk Or­du­su­’na ne den­li iha­net, komp­lo ve dü­zen­baz­lık ya­pıl­dı­ğı da­ha iyi an­la­şı­lı­yor.
Ge­nel­kur­may Baş­ka­nı bu re­za­let kar­şı­sın­da zin­dan­da­ki tüm as­ker­le­rin aci­len tah­li­ye edil­me­si ge­rek­ti­ği­ni
söy­le­ye­cek bir ki­şi­lik gös­te­re­mi­yor.
100 mil­yar do­lar­lık son yüz­yı­lın en bü­yük dev­let soy­gu­nu ya­pı­lı­yor. Sav­cı Mu­am­mer Ak­kaş ara­la­rın­da
Baş­ba­ka­n’­ın ke­fil ol­du­ğu “kü­re­sel te­rö­ris­t” Ya­sin El Ka­dı, Bi­lal Er­do­ğan, ba­kan­lar, ün­lü iş adam­la­rı­nın da
bu­lun­du­ğu 42 ki­şi­nin göz al­tı­na alın­ma­sı ta­li­ma­tı çı­kar­tı­yor. İs­tan­bul Va­li­si ve Em­ni­yet Mü­dü­rü ya­sa­la­rı hi­çe
sa­ya­rak (bir nu­ma­ra­ya ulaş­ma­mak için) bu ta­li­ma­tı uy­gu­la­mı­yor. Bu yet­mi­yor­muş gi­bi bu kez İs­tan­bul
Baş­sav­cı­sı da ikin­ci bir De­niz Fe­ne­ri mi­sa­li ola­yı ört­bas et­mek için Sav­cı Ak­ka­ş’­tan yol­suz­luk dos­ya­sı­nı
alı­yor. Bu şe­kil­de hu­kuk dev­le­ti di­na­mit­le­ni­yor.
De­niz Fe­ne­ri­’ni ha­sı­ral­tı et­ti­ren HSYK bi­le Baş­sav­cı­nın yap­tı­ğı­nın doğ­ru ol­ma­dı­ğı­nı bil­di­ri­yor.
Tüm bu re­za­let­le­re kar­şın Yar­gı­tay Baş­ka­nı ve Yar­gı­tay Baş­sav­cı­sı, dut ye­miş bül­bül ke­si­li­yor.
Baş­ta İs­tan­bul Baş­sav­cı­lı­ğı, ger­çek­le­ri gö­rün, yan­lış ata oy­na­ma­yın. Ar­tık Baş­ba­ka­n’­ın kim­se­yi
kol­la­ya­cak gü­cü kal­ma­mış, o ken­di der­di­ne düş­müş­tür.
Din kul­la­na­rak gel­di­ler, din kul­la­nı­la­rak ala­şa­ğı edi­li­yor­lar
İs­ra Su­re­si “ka­mu ma­lı, ye­tim hak­kı yi­yen­le­ri ül­ke­le­riy­le bir­lik­te he­lak ede­ri­z” di­yor. Fet­hul­lah Gü­le­n’­in bu
su­re­ye uy­gun ola­rak yap­tı­ğı bed­du­a bi­le bun­la­rı utan­dı­rıp, fren­le­mi­yor. Böy­le­si­ne ha­ya­sız bir dev­let
soy­gu­nun­dan bi­le yüz­le­ri kı­zar­ma­yan­lar çak­ma Müs­lü­man bi­le ola­maz­lar.
Or­du­ya gü­ven­me­dik­le­ri için as­ker kar­şı­sı­na, or­du sa­yı­sı ka­dar ikin­ci bir po­lis or­du­su ya­rat­tı­lar. Tak­si­m’­de ateş ve ölüm sa­ça­rak des­tan­lar yaz­dı de­dik­le­ri po­lis­ler, şim­di rüş­vet­çi­le­ri ya­ka­la­yın­ca “or­du­nun def­te­ri­ni
dür­dük­le­ri gi­bi­” tüm em­ni­yet teş­ki­la­tı da çö­ker­ti­li­yor.
Yar­gı­yı ele ge­çir­mek için yar­gı re­for­mu di­ye re­fe­ran­dum yap­tı­lar. Yar­gı AK­P’­nin de­ğil, ce­ma­atin
ege­men­li­ği­ne ge­çin­ce fe­lek­le­ri­ni şa­şır­dı­lar.
Baş­ba­kan, hâ­lâ ben yi­ne mey­dan­lar­da kür­sü­ye çı­kar, ka­ra­yı ak, akı ka­ra ya­pa­rım. İn­san­la­rı yi­ne af­yon­lar, uyu­tu­rum di­ye­rek hal­kı ke­riz ye­ri­ne koy­ma alış­kan­lı­ğı­nı sür­dü­rü­yor. An­cak, ar­tık Türk hal­kı­nın bu ka­da­rı­nı
 ye­me­me­si ge­re­ki­yor.
Ata­türk genç­li­ğe hi­ta­bın­da;
“Hi­le ve de­si­sey­le va­ta­nı ele ge­çi­ren­ler gaf­let, da­la­let hat­ta iha­net için­de ola­bi­lir­le­r” di­yor ve bu du­rum­da genç­li­ği gö­re­ve ça­ğı­rı­yor. Genç­lik Ge­zi Par­kı­’y­la bu gö­re­vi ifa eder­ken kan­lı bir şe­kil­de ha­yat­la­rı
sön­dü­rü­lü­yor.
As­ker mu­sal­la ta­şın­da, yar­gı siz­le­re ömür. Med­ya tas­ma­lı, AKP hü­kü­me­ti­ni ala­şa­ğı ede­cek tüm yol­lar
ka­pa­tı­lı­yor. İş­te bu ah­val ve şe­ra­it için­de (sı­kı du­run) Fet­hul­lah ho­ca sah­ne alı­yor. Ül­ke­yi so­yan­lar, va­ta­nı
par­ça­la­yan­la­ra bü­yük bir ci­hat açı­yor.
Bu du­rum­da ne ya­zık ki la­ik, cum­hu­ri­yet­çi Türk hal­kı bi­le,
Gü­le­n’­e ga­za­nız mü­ba­rek ol­sun
de­mek zo­run­da ka­lı­yor.
Tür­ki­ye­’yi bu ha­le ge­ti­ren­ler kı­na yak­sın­lar.

Manzara seyredelim. Söz sussun. Vicdanlar konuşsun. Yolsuzluk ve Rüşvet baskınları sırasında ortaya çıktı ki; Başbakan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın İstanbul Zorlu Center’da iki restoranı var. Züppelik işte. Lokantaya restoran diyorlar. Restoranın birinin adı; “Günaydın Köfte” ve diğerinin de ismi “Gülhane Kebap” konulmuş.
Başbakan’ın oğlu işadamı.
İşadamı kar peşinde koşar.
Vakıf kurar.
AKP’li belediyeden bina kapar.


AKP’li bakandan teşvik alır.
Trafo diker.
Sosyetik mekan bulur.
Köfteci açar.

Xxx

Yolsuzluk ve Rüşvet Soruşturması” 7 gün önce başlamıştı. Başbakan savcıların önünü kesmeye, soruşturmayı sakatlamaya çalışan davranışlar sergiliyordu. Henüz bakanlar istifa etmemiş, Başbakan otobüsün üstüne çıkıp fotoğraf çektiriyordu.
Türkiye pisliğe batmıştı.
Tarih 24 Aralık günüydü.
Türkiye’nin ve muhtemelen dünyanın en lüks ve pahalı mekanı Zorlu Center’daki “Günyadın Köfte” adlı köfteci dükkanının camlarına şu manzara yansıdı:
Saat: 18.00.
Zorlu Center kalabalıktı.
İnsanlar yürüyen merdivenlerden çıkıyor, iniyor, vitrin bakıyor. Alışveriş yapıyorlardı. Paşabahçe Mağazası’nın bulunduğu kata gariban görünümlü, ezik yürüyüşlü, inşaat işçisi oldukları giydikleri iş tulumundan belli 7 kişi girdi.
Görevli hanım onları gördü.
Önlerini kesti, sordu:
Nereye gidiyorsunuz.
İşçiler cevap verdiler.
Biz bu Zorlu Center’in henüz bitmemiş bölümlerinde çalışan inşaat işçileriyiz. Akşam oldu. Acıktık. Yiyecek bir şey bakıyoruz.

Görevli hanım çok kızdı.
Bu kılıkla Center’e giremezsiniz.
İşçiler, ezildiler. Utandılar.
İçlerinden biri öne çıktı.
Burayı biz yaptık dedi.
Öbür işçi de cesaretlendi.
Siz burada yokken, biz vardık.
Görevli Hanım da utandı.
Emir böyle dedi.
İşçiler, bela okudular.
Center’dan çıkıp gittiler.

Xxx

İşçiler gitti, hatırlar canlandı.
Hatıra yazı şeklindeydi.
Köfteci vitrinine yansıdı.
Yazı şöyle diyordu:
Zorlu Ceneter’in arazisi devlet şirketi Karayollarına aitti. Özelleştirme İdaresine devredildi. Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun başında Başbakan var.  Dünyada benzeri yok Boğaz’ın en hakim noktasındaki araziye 237 bin metrekare bina yapılacak şekilde imar planı çıkartıldı. İmar planı, İstanbul Büyükşehir atlanarak Ankara’da Bayındırlık Bakanlığı tarafından yapıldı. 3 Nolu Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu ve İstanbul Şehir Plancıları Odası, İstanbul Mimarlar Odası, İstanbul İnşaat Mühendisleri Odası, “bu arazi İstanbul halkı için park olsun, boğazın bu güzel noktasında 237 metrekare bina yapmak cinayet olur, boğaz bu yükü taşıyamaz” diye itiraz ettiler.
Başbakan onları dinlemedi.
Büyükşehir de kulak tıkadı.
Araziyi Ahmet Nazif Zorlu adlı işadamına 800 milyon TL’ye sattılar. İşadamı sevinçten harman dalı oynadı. Mahkemeler satışı durdurdu. Avukatlar işin içine girdi. Hukuk eğildi, büküldü. Şehir rantı avcılarının Ankara’daki Başbakanlık, Bakanlık ve şehirlerdeki Belediyelerle anlaşarak başvurdukları “kot alma oyunu ile bodrum katı gösterme” yolsuzluğu yapılarak 237 bin metrekare dikilmesi gereken Zorlu Center, 391 bin metrekare fazlayla 628 bin metrekare olarak yapıldı. Metrekaresi ortalama 12 bin dolardan satıldı, satılıyor.(Zorlu Center’in bu kuruluş hikayesini Necati Doğru, bu sütunda 3 yıl önce yazdı)

Xxx

İşte Başbakan oğlu bu Center’da köfteci restoranı açama fırsatı elde etti.
Köftecinin arkası kuvvetli.
Köfteci köfte yapar, satar.
Center’in bir sorunu olursa.
Köfteci babasına söyler.
Köfteci o sorunu da çözer.
Köftecinin Babası!
Ben sana ne diyeyim!

Dededen kadı, Çolakkadı
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Turan Çolakkadı, bakan çocuklarının tutuklandığı, Başbakan’ın oğlunun ifadesinin alınmak istendiği yolsuzluk operasyonuyla yargıdaki “bölünmüşlük ve çatışmayı” Türkiye’ye duyuran isim oldu. Çolakkadı deyim yerindeyse Ergenekon soruşturmasından Balyoz’a, eski HSYK ile hükümet arasındaki çatışmalara kadar pek çok kritik dönemin de “kara kutusu”.

Göz önünde olmaktan hoşlanmayan Çolakkadı’yı kamuoyu ismen tanısa da, yolsuzluk soruşturmasının ikinci dalgasını yapmasının engellendiğini duyuran savcı Muammar Akkaş’ın gazetecilere açıklama dağıtmasından sonra kamera karşısına geçince yüzünü gördü.

Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitiren Çolakkadı, kamu görevine Elazığ’da kaymakamlık stajıyla adım atar. Daha sonra savcılığa geçer.

Ailesi Karaman’dan Kahramanmaraş’a göç eden Çolakkadı aslında kendi deyimiyle “atalarının” mesleğini sürdürür. Dedeleri Irak’ın Süleymaniye kentinde kadılık yapmıştır. Zaten soyadı da dedelerinin mesleğinden armağandır. Meslekte 35 yılını geride bırakan ve İstanbul’da 20 yıldır savcılık yapan Çolakkadı, Başsavcı Vekilliği boyunca Ergenekon, Balyoz, KCK, Poyrazköy gibi pek çok kritik dosyanın bilinmezini bilen sayılı isimlerden olmuştur.

Çolakkadı, eski HSYK’nin Ergenekon savcılarını görevden almaya yönelik girişimleri sırasında da dönemin İstanbul Başsavcısı Aykut Cengiz Engin ile Ankara İstanbul hattında mekik dokumuştu. Hem Engin hem de Çolakkadı kendilerine bağlı çalışan savcıların bilgileri dışındaki hareketlerinden duydukları rahatsızlığı o dönemin kuruluna iletmişlerdi.

 İlhan Taşçı/Cumhuriyet

Atatürk’ü Halk Yarattı...
Analar doğurdu doğurdu, ak sütüyle besledi besledi, ninnilerle uyuttu uyuttu, sevgisiyle büyüttü büyüttü. Özgür olma, özgür kalma, uygar yaşama özlemleriyle Atatürk’ü yarattı... Atatürk, halkın aydınlığıdır. Bilinçlidirençli gücüdür. Atatürk, halkın birikmiş, gecikmiş çağdaş yaşam özlemidir. Atatürk, halkın yapıcı, yaratıcı, kurtarıcı gücüdür...

Atatürk, halkla birlik oldu, Kurtuluş Savaşımızı yaptı. Can vere vere, kan döke döke kazandı. Kolay olmadı Kurtuluş Savaşımızı kazanmak. Cumhuriyetimizi kurmak. Bağımsızlığımızı sağlamak. Hak ve özgürlüğümüzü almak. Kanla, emekle, bilinçle, dirençle kazanılan haklar, olanaklar; kişilerin olduğu kadar toplumların da yaşam kaynağıdır. Can vermeden, kan dökmeden, damarlarındaki son damla kanı akıtmadan bırakılamaz...

Atatürk öleli yıllar oldu. Naçiz vücudu çoktan kara topraklara karıştı. Bizimle, bize kazandıkları eserleri kaldı. Dipdiri durmakta, dipdiri yaşamakta onlar. İşte cumhuriyet, işte Atatürk’ün bize kazandırdığı haklarolanaklar. İşte yüzümüzü ağartan devrimler.. İşte Cumhuriyetimizin bekçisi, geleceğimizin güvencesi gençler. İşte Atatürk’ü doğuran, yaratan halk...

Cumhuriyetimizi ilelebet korur, Ata’sını sonsuza dek yaşatır. Cumhuriyet Bayramımızı özgürce yaptırmayanlara, Ata’sını gönlünce andırmayanlara karşı halk dipdiri ayakta. Cumhuriyetimizin uyanık bekçileri görev başında. Engeller aşılmakta, barikatlar bir bir kaldırılmakta. Atatürk, halklaşmakta, halk Atatürk’leşmeşte. Tüm en gellere, engellemelere karşın halk bayraklaşmakta. Havadaki kuşlar bile ağızlarını aça aça özgürlük türküleri söylemekte. Kanatlarını çırpa çırpa halklaşan Atatürk’ü; Atatürk’leşen halkı doya doya, yüreğinde duya duya alkışlamakta...

Anayasamıza göre yasal hakların, özgürlüklerin kullanılması sınırlanamaz. Kısıtlanamaz...

Engellenemez. İzne bağlı kılınamaz. Hele anmabayram yapma gibi doğal haklara hiç dokunulamaz. Yöneticilerin görevi; yasal hakların, özgürlüklerin kullanılmasını sağlamaktır. Bilinildiği üzere herkesin, silahsız, saldırısız; kimsenin yasal haklarına zarar vermeden, özgürlüklerini incitmeden, toplantıyürüyüş yapma, hak arama hakları vardır. Bunlar için gerekli yasal koşul, bunları kullanmadan yöneticileri bilgilendirmektir. Yöneticilerin önlem almasını sağlamaktır...

Atatürk’ü kendi gücünden, kendi bilincinden yaratan halkımız, başka yaratılarda bulunmalıdır. Yeni etkinlikler de yapmalıdır. Kendi egemenliğini, kendi yararına kullanmasını da öğrenmelidir. Atatürk’ü yarattığına; gerektiğinde kendisi Atatürk olmasını bildiğine göre; yönetim birimlerimizi kendisi kurmalıdır. Yurdumuzun gerçek yöneticileri de kendisi olmalıdır. Cumhuriyetimize yeniden can, güneşten aydınlık vermelidir. Atatürk’ü yeniden, kendisiyle birlikte güzelden diriltmelidir...

Kasım Avcı Emekli Öğretmen/Cumhuriyet

Cezaevinde doktor da dilekçeyle. Bir doktor başka bir yere gönderildi. Nedeni bize iyi davranmasıydı...
Balbay’ın yazılarını okuyanlar bilir. Cezaevlerinde tamiratlar ve su kesintileri hiç bitmez. Gerçi su sorununu zamanla aşmışlar. “Önceleri tuvalete çıkmak için bile su saatini gözlüyorduk. Ama hakkı teslim edelim, son dönemde bunca yakınmalardan sonra her koğuşa bir kapasite vererek sorun çözüldü. Günlük 50 litre su veriliyordu, bazen biraz da artıyordu” diyor Balbay. Cezaevinden çıktıktan sonra “limitsiz suyu” bir an garipsemiş anlattığına göre. “Evde duşa girdim, hızla başımı yıkamaya başladım. Çok kısa bir an ‘ya kesilirse’yi geçirdim aklımdan” derken, ikinci garipsediği konuya da değiniyor hemen; “Yemek kaşığı ağır geldi. Çünkü biz plastik kaşık kullanıyorduk, her şeyimiz plastikti.” Bitmeyen tamiratlar ise, Balbay’a göre, Türkiye’deki kentleşme mantığının bir fotoğrafı aslında... “Yıllar önce Bosna gezimde şehrin hızla yenilendiğini görüp, ‘binalar yenilenmiş’ dediğimde ‘Evet çok kolay tamir ediyorlar, ama insanın tamiri çok zor’ demişlerdi. Hakikaten cezaevleri insanlara her gün değişik yaralar veriyor. Bütün devlet yapısındaki, Türkiye’deki kentleşmenin sakatlıklarını cezaevinde yakınen görüyorsunuz. Ya boru patlar, ya su sızıntısı olur, ya düzen değişir, ya da yeni bir duvar örülür.” Böyle bir ortamda en dikkat edilmesi gereken şey sağlığı korumak. Soruyoruz Balbay’a: “Doktor teması nasıl oluyordu?” Burada da şaşkınlık uyandıran bir bilgi paylaşıyor bizimle. Ergenekon’dan yargılananların hastalık tanılarına “Ergenekon” yazılırmış! Kendisinden dinleyelim: “Cezaevinde herşeyde olduğu gibi doktor da dilekçeyle. Ama bizi herkesten ayrı götürüyorlardı. Herkesten farklı olarak bizimle ilgili ‘tanı’ bölümüne ‘ergenekon’ yazılıyordu. Bir nevi hastalıktı yani Ergenekon. Doktorların özellikle ilk aylarda sürekli değiştiklerini gördüm. İsmini vermeyeceğim bir doktorun, başka bir cezaevine gönderilmesinin nedeni, bize iyi davranmasıydı mesela. Yani yakın temas, doktorlar için pek tercih edilen bir durum değildi.” 

Cezaevinin Tanrısı: Kamera 

Balbay, Sincan Cezaevi’nden çıktığında, eşi Gülşah’a sarılırken “Cezaevinde elinizi çevirdiğinizde demire çarpar, şimdi sevdiğine çarpması çok güzel bir duygu” demişti. Biz de ondan o beton, demir ve kamera üçlüsünü yorumlamasını istedik. “Cezaevinin tanrısı kameradır” diyip ekliyor: “Ortak yaşam alanı olan koridorlarda 24 saat boyunca kamera ve ışık vardı. Ama koridorun hemen içinde, 4 adım atınca yatağınıza geliyordunuz, dolayısıyla burada kamera ve ışık yoktu. Ama ne yaparsanız yapın, size sürekli bir ışık vuruyordu. Kamera, cezaevinde her şeyi kaydeder. Örneğin kalabalık koğuşlarda kavga çıkınca, kim kime bağırmış, kim ne yapmış kameradan bakıp ona göre ceza veriyorlardı. Yani, senin ne dediğin önemli değil, kameranın dediği önemli! Bodrum kalesinde bir zindan vardır, onun girişinde ‘Allah’ın olmadığı’ yer yazar. Cezaevinde Allah tabii ki var ama, kameranın dediği olur. Ayrıca dinlenme konusunda da ‘her yerde dinleniyoruz’ düşüncesi herkeste vardı.” Cezaevinde her yanınız demir, beton ve kamera... Balbay anlatıyor: “Cezaevinde en çok özlemini çektiğim şey, sınırsız bir alanda dönüş yapmadan koşmaktı. Bu sıkıntıyı yaşayınca ‘insan insana böyle bir şey yapmamalı’ diyorsunuz. Mesela Norveç’te bazı tutukluları bir adaya götürüyorlarmış, böylece üretimden de kopmuyorlarmış o insanlar. Yine Amerikan filmlerinde gördüm, herkes koğuşta ama gündüz herkes bir arada. Bugün Türkiye’de cezaevleri demir, beton ve kameradan ibaret. Demir, hayatın her şeyinde. Elini attığında demir, dolaplar demir, pencere çerçeveleri demir, kapı demir. Demir kapının kocaman o kolu demir. Taak diye gürültüyle açılır. Duvarların üstündeki teller ayrı... O duvarlara yaslanmak istemezdim hiç... Soğuk bir hava verirdi...”

 

Gece yarısı kalkıp Gezi’yi izledim

Bunca olumsuzluğu hafifleten şeyler yok mu Peki cezaevinin rutin yaşamında? Elbette var; maç izlemek mesela. Koğuş başına 40 TL toplanarak Lig TV aboneliği alıyormuş cezaevi yönetimi. 90 dakika, 24 saatlik yaşamda bir nefes oluyormuş, Balbay’ın deyimiyle “cezaevini unutturuyormuş” o süre. “Peki yayıncı kuruluşun sloganları kesmesi nasıl bir etki bırakıyordu? diye sorunca anlatıyor Balbay: “34. dakikayı iple çekiyorduk! Sesi en yüksek seviyeye çıkartıyorduk! Sesi kesmek kötü bir şey ama bir yandan da hoşumuza gidiyordu, ‘ses var ki kesiyorlar, ya ses olmasaydı...’ diyorduk.” ‘Gece yarısı kalkıp Gezi’yi izledim’ Biliyorsunuz, Balbay’ın değindiği 34. dakika meselesinin çıkış kaynağı Gezi Parkı eylemleri... Soruyoruz kendisine “Gezi ruhu nasıl yansıdı Silivri’ye?” “Müthiş bir şeydi, o dönem Gezi ile nefes alıp verdik” diyip ekledi: “Biz de Gezi’deydik kimse farkında olmasa da! Biz yıllarca toplumdan ses yükselir umuduyla yaşadık. Gezi’nin pek çok nedeni vardır elbette ama, ben 13 Aralık ve 8 Nisan’daki Silivri buluşmalarının da payı olduğunu düşünüyorum. Direkt bizim adımızı anmaları gerekmezdi tabii ki, biz sadece bu gidişe ‘dur’ denilsin istiyorduk. Bazen saatlerce haberleri takip ediyordum. Mesela, gece 01.00’de yattım, gece saat 04.00’te kalkıp bakıyordum televizyonlara. Sabah duruşma olmasına rağmen yarım saat izleyip uyuyordum. Hapiste en mutlu olduğum, oradaki yaşantıyı unuttuğum anlardan birisidir Gezi Parkı eylemleri.

Müjde: Çim yerine halı saha
Dizinin başlangıcından beri yeniden adlandırılan gün isimlerinden söz ediyoruz. Bunlardan biri de spor günü. Bir toprak saha düşünün, kenarlarında tek tük çimenler bitmiş. O çimenler bile sizin için bir enerji kaynağı. Gün geliyor, o alanı da kaybediyorsunuz, hem de müjdeli bir haberle! Balbay’dan dinleyelim: “Çamur olduğunda bile çıkıyordum o sahaya. Sonra bir gün ‘Size müjde!’ dediler. ‘Toprak sahayı halı saha yaptık!’ Çok üzüldüm. Ama yapacak bir şey yok. Yine çıktım sahaya sevinçle gökyüzüne baktım ki, ne göreyim; halı sahanın üstü tellerle kaplanmış. Gökyüzü ile aramıza teller girmiş. Bu yüzden havalandırmada koşmak zaman zaman daha iyiydi. Çünkü gökyüzünü sansürsüz görüyordum. Burada bulutlarla konuşmak çok iyi gelirdi. Bazen hareket eden yalnızca bulutlar olurdu. Onlara ‘gökyüzü bahçesi’ derdim. Bazen, güneş batarken bulutlardaki o kırmızılık, kan kaybeden birisini andırır. Bazen ise tam tersine bir gül bahçesi. Psikolojik durumunuza göre nasıl yorumlarsanız... Bulut demişken, beyazla beyaz arasında onlarca fark olduğunu da bulutlardan öğrendim.” Gelelim filmlerde, dizilerde o ceberut yüzlü insanlar olarak yansıtılan infaz koruma memurlarına... O kadar sert mizaçlı, astığım astık, kestiğim kestik insanlar mıydı onlar? “Hayır” diyor Balbay, “Haklarını vermek lazım” diyerek devam ediyor: “Biz ceza alana kadar onlar hep ‘biz de 35 yıla mahkûmuz’ derlerdi. Gerçekten çok ilginç bir statüleri var. İş, görev ve sorumluluğa gelince üniformalı güvenlik görevlileri... Özlük haklarına gelince ise sıradan memurlar. Örneğin güvenlik görevlilerinin yıpranma izin hakları var, ama onlar bu hakların hiçbirinden yararlanamıyorlar. Bana 34 yıl 8 ay ceza çıkınca, onlara espri yapmıştım ‘Ben sizden 4 ay az ceza aldım’ diye. Sonuçta onlar da insan, kuralları uygulamak zorundaydılar ama insani davrandılar hep. ‘Bize gardiyan demeyin’ diyorlardı sürekli. Televizyon dizilerine kahroluyorlardı. ‘Bir dizide de gardiyan iyi adam olsun’ diye sitem ediyorlardı. Hatta Koray adlı bir görevli vardı, ‘en iyi yıldız ben olurum’ deyince, ona ‘Gökyüzünde güneş, yıldız ay; yeryüzünde Koray’ diye takılırdım. Hepsine memleketleri ya da isimleriyle hitap ederdim. Bu çok hoşlarına giderdi. İçlerinde iyi eğitimli çok fazla kişi vardı.”

Havalandırmaya düşen kuş bile çıkamaz!

Kanalizasyona ayrı bir başlık açmak gerekiyor. Balbay’a göre kanalizasyon koğuşlar arasındaki en iyi iletişim aracı. “Biz ona kenefsel derdik” diye devam ediyor: “Koğuşlardan geçen kanalizasyon en iyi haberleşme aracıydı. Oraya eğilip konuşursunuz yan koğuşla. ‘Kenefselden konuşalım’ deyip ayrılırdık. Bazen tabii sesler birbirine karışıyor. ‘C1 çık aradan, C4 ile konuşacağım’ sesleri geliyor. Yağmurla bazen temizleniyordu kanallar. Ama yağmur yoksa koku gelmesin diye çöp torbası koyup üzerine su dökerdik. Poşet boşlukları doldurur, kokuyu da keserdi. Değme kapak bundan iyi işlev görmez emin ol!” l Balbay’ın kitaplarında sık sık değindiği bir diğer konu, cezaevinin davetsiz misafirleri; kuşlar, arılar, kelebekler... Duyunca inanamadığım bir şey anlattı bu konuda: “Silivri, özellikle kuşların geçiş güzergâhı. Geceleri o bölgede en yoğun ışık cezaevinden yükseliyor. Adeta stadyum ışığı gibi... Uzun yolculukta ışığı gören bıldırcınlar, cezaevine doğru yöneliyor. Bazıları havalandırma boşluklarına düşüyordu. Bunu bilen koruma memurları onları  alıp dışarı bırakıyordu. Yine arılar ve kelebekler çok düşüyordu. Bir basınç değişikliği mi, yoksa nedendir bilmem, 7 metrelik duvardan geri çıkamıyorlardı.” Yalnız bıldırcınlar, serçeler değil elbette. Bir de uçaklar var Silivri’nin üstünden geçen. Her akşam aynı saatte. “Geçen uçaklar hep hüzünlendirirdi beni. Bir süre sonra rötar yapınca bile anlıyorduk” diyor Balbay.



Balbay esareti anlatıyor: Sekiz saniyede seni seviyorum 

Balbay esareti anlatıyor: Toprağa basmak reçeteyle 

 Balbay esareti anlatıyor: Paran yoksa nakil de olamazsın 

 Balbay esareti anlatıyor: Hastalık tanısı: Ergenekon

Balbay esareti anlatıyor: Duygularıma özgürlük tanıdım

Ergenekon operasyonları sırasında İstanbul Emniyeti’nde CIA ajanlarını gördü, hayatı değişti. 4.5 yıldır hapiste. “Devlette bir çete var”  diye bağırıp, Genelkurmay Başkanlığı’nı uyaran ilk isim olan emekli Gazi Üsteğmen, Avukat Serdar Öztürk’e göre, “Sahte belgelerle kumpas projelerini yürütenlerin”  başında 4 kişi var ve bunların “ruh sağlığı”  kesinlikle yerinde değil. Cemaat için, “ABD’nin emrinde köle yapılanması”  diyen Öztürk, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nu da, “Tüm bu cinayetlerin faili, katillerle nasıl anlaşırsın. CHP bu işin altında kalır"  sözleriyle eleştiriyor. 

Öztürk’ü hep Silivri’de Ergenekon duruşmalarında görüyordum. Haberlerini alsam da 5 Ağustos’ta karar verildikten sonra bir daha görme şansım olmadı. Öztürk çocuklarından dolayı 2 ay önce Sincan Cezaevi’ne naklini istedi. Ve artık onun 3 kişilik ziyaretçi listesinde ben de varım.

İlk kez dün ziyaretine gittim. Silivri’den farklı olarak göz taraması değil, parmak iziyle giriliyor. Sincan F tipi ya, kapalı görüşlerin yapıldığı camlı bölmelerin önünde ayrıca demir parmaklıklar varmış, bunlar o gün kaldırılmış. Camın bu tarafındaki ailelerin, “Sevdiklerimizi daha iyi, daha net görebileceğiz”  sevincini görmeliydiniz!..

Serdar Öztürk tam saat 11.00'de camın arkasıydı. “Hoşgeldin Müyesser abla”  diyerek telefonu kaptı. Küçük oğlu Berke’nin zamanını çalacağım için çok huzursuzdum. O yüzden hızlı hızlı konuştuk. Sesinde, son gelişmelerin mutluluğu hissediliyordu. Kolay mı, 4.5 yıldır “Çete var!..”  diye bağıran oydu. Nihayet devletin en tepesinin de itiraf ettiğini görüyordu.

“Benim tarihe kayıt düşmek için verdiğim dilekçeleri incelesinler, tüm isimler, deliller orada var”  dedikten sonra, “kumpasın”  başındaki 4 isimden bahsetti. Hakkında açılan o kadar çok dava var ki, yeni davalarla boğuşmaması için onun açık açık söylediği bu isimlerden baş harfleriyle söz edeceğim. İşte Öztürk’ün o iddiaları:                   

“Tüm projeyi yürüten R.G., A.F.Y., M.E. ve A.P.’dir. Maalesef bunlar ruh sağlığı yerinde olmayan insanlar. R.A’ya saldırıyorlar, ama onun kapasitesi bu işlere yetmez. 2006’da AB’ye terör kursu adı altında bunlardan hangisi gitmiş, ABD askerleri tarafından nasıl eğitilmiş onu araştırsınlar. Acilen yapılacak işlerden birisi de HSYK dahil, özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasıdır.”

                -Gemiyi Batırmaya Çalışıyorlar-

Cezaevinde, “AKP ve Gülen’i Kurtarma Planı”  isimli koca bir kitap yazan Serdar Öztürk, şimdi Erdoğan-Cemaat savaşına nasıl bakıyor?  Şunları söyledi:

“Bu işler tarihte hep böyle oldu. Birbirlerine düşmesi kaçınılmazdı. Ancak karşımızda bir legal, bir de illegal bir yapı var. AKP gelir gider, ama tehlikeli olan illegal yapılardır. Erdoğan’ı anlıyorum; İktidar olabilmek için bunlara yol vermek zorundaydı. Ama ne kadar tehlikeli olduklarını gördü. Cemaat tam bir köle yapılanmasıdır. Hem kendi içinde, hem ABD karşısında. ABD ne derse, onu yapmak zorundadır. Bu ekip bir yandan gemiyi batırmaya çalışıyor, bir yandan da ‘kaptan kasayı soyuyor’ diye bağırıyor.  Kaptan değiştirilir, ama gemi batarsa, yapacak birşey kalmaz. Asker olarak şöyle düşünüyorum; Tankla, bir de piyade tüfeğiyle saldırıya uğruyorsunuz. Hangisi daha tehlikeli, en önce hangisini yok etmeli? Elbette tankı.”

Serdar Öztürk’ün, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na da ağır eleştirileri oldu. Önce Gazeteci Soner Yalçın’ın, “Gelen yeni bir koalisyon hükümeti mi? Gül+Gülen ve CHP!.. CHP, ‘Gestapo’ ile örtülü bir işbirliği yapabilir mi? Tarih affeder mi?”  tespitlerinin çok haklı ve doğru olduğunu belirtti, ardından ekledi:

“Yaşanan tüm cinayetlerin failleri, katilleriyle nasıl anlaşırsınız? Kur’an-ı Kerim’e göre, kafire hizmet eden kafirdir. Kılıçdaroğlu bu işin altında kalır.”

               -Köpek Kulübesinden Haberler-

Gelelim Serdar Öztürk’ün sağlık durumuna... Güneydoğu Gazisi olduğunu, vücudunun yarısında şarapnel parçaları bulunduğunu, Silivri’de ölümcül “uyku apnesi”ne yakalandığını, özel tedavi görmesi gerektiğini, nihai testler için Haziran 2014’e gün verildiği,  Silivri’den getirdiği spor aletleri, hatta tartısına el konulduğunu biliyorsunuz. Sincan L tipine naklinin “terörist”  olduğu gerekçesiyle reddedildiğini ve GATA’ya sevki için uğraştığını da...

Peki son durumu ne? Annesi Başak Öztürk üzülse bile, bir Gazimizin gördüğü muameleyi gözler önüne sermek için anlatmam gerektiğini düşünüyorum. İşte kendi ağzından sağlık durumu:

“Silivri’de zorla da olsa yürümeye çalışıyor, diyet yapıyordum. 2 ayda 15 kilo vermiştim. Ama burası bir köpek kulübesi kadar. Hareket edemiyorum, yeniden 8-10 kilo aldım. Kilo almam demek, şeker hastasına şeker verilmesi gibi birşey. Nefes alamıyorum. Yemek yemiyorum. Sadece domates, peynir yiyerek kiloyu engellemeye çalışıyorum.”

Görüşte ilk sorum, “Sincan’a alıştın mı?”  olmuş, o da “Cezaevine alışmak mı? Asla!..”  demişti.

“Köpek kulübesinde”  bir Gazi... Bizim de alışmamamız, kabul etmememiz, o ve diğerleri için daha çok şeyler yapmamız gerekmiyor mu?

Serdar Öztürk’ün tanıyan, tanımayan herkese teşekkürleri ve selamları var.

Silivri, Hasdal, Hadımköy, Maltepe, Sincan, Mamak ve Şirinyer’e kucak dolusu sevgiler
Müyesser YILDIZ
29 Aralık 2013 

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget