Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

6 Bin Euro Diyanete yatırıp Saray’ın etrafında dolanırsan “hacı” olacakmışsınız

R. Tayyip Erdoğan Halife mi?

Bir ülkede dincilik yarışı başladığı zaman o ülke artık iflah olmaz, gericiliğin, cehaletin, hurafenin içinde savrulur gider, çağın gerisinde kalır, dünyada hazin ve gülünç duruma düşer.  İktidara gelirken “ileri demokrasi vaatlerini veren, iktidara geldikten sonra “dinci kinci nesi yetiştireceğiz” diyen Recep Tayyip Erdoğan için, değil “ileri demokrasi” getirmek,  kesinlikle demokrasiye inanmayan, “demokrasi bizim için bir tramvaydır” diyen bir tavır içinde olan kişiliği vardı.Gerçekten de devlet eliyle 18 yıldır ülkemizde, iktidar beledilerinden dinci vakıf ve cemaatlere aktarılan milyonlarca liralarla tüm kurumlarıyla dincilik yarışı sürdürülmektedir.  
Kurulduğunda 3 Mart 1924 tarihinde “Şer'iye ve Evkaf Vekâleti’nin” yerine kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı,  İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmekle görevlendirilen ve Başbakanlığa bağlı bir genel müdürlük durumunda olan bu kurumun bir de bu günkü durumuna bakın, nice kaç tane bakanlığın bütçesinden kat be kat bütçesi olan devasa bir kurum.  Bu kurum un bilim ve teknolojiye, ülke kalkınmasına asla bir katkısı olmadığı gibi,  üstelik hurafe ve gericiliği kollayan, laikliği kemiren yapısı ile çağdaşlaşma yolunda mücadelede ülkeye asla bir katkısı yoktur. 
Diyanet, bir turizm şirketi gibi Hac organizasyonu yapmakta;  ne farz, ne sünnet  olduğu halde sürekli umre haccını pompalamakta.  Normal Hac farzdır, ona itiraz edilemez, ancak şart olmadığı halde umre haccını telkin etmek yanlış olması gerekir.  Tabi işin ucunda 6 bin Evroluk bir rant var ucunda.  Her vatandaş umreye gitmek için bu parayı yatırmak zorunda.
Bu kurum bu devasa bütçe ile hiç umulmadık yerlere camiler yaparken, kendi ülkemizi de bakmışlar başka ülkelere de cami yapmaya başladıklarını görüyoruz. Duyuşuma göre, bu devasa bütçe ile yandaş, aşırı dinci kimseler de Diyanetin bütçesinden umreye götürülmekte. Benim bir komşum var,  ailece aşırı dinciler, Hacca gidecek kadar zengin olmadıkları halde aynı evden,  ana baba, çocuklar beş kişi birden son umre haccına gittiler. Soruyorum kendilerine umreye kaça gidip geldiniz diye, “bilmiyoruz vakıf götürdü”  diyorlar. İşte düzen böyle. 
Dünyada sadece ibadethane yaparak kalkınan, çağdaşlaşan, ileri giden bir ülke yoktur. Çağın en ilerisinde olan Batı ülkeleri, oraya buraya kilise yaparak mı çağdaşlaştılar. Bir de Müslüman ülkelere bakın hangisi ileri düzeyde çağdaş bir devlet;  hepsi her yönden Batı ülkelerine muhtaç.
Kısaca öyleyse ülkeler dinle, ibadethane ile değil, sadece bilim ve teknolojiye önem vererek kalkınıp aydınlanabilir, bilim ve teknolojide ileri gitmekle itibar kazanır.
Bu girişten sonra,  cep telefonuma gelen bir video görüntüsünde sesini çözüp aşağıya aldığım, Hac, R.T. Erdoğan’ın Halifeliğinden bahseden,  beni dehşete düşüren çağ dışı bir konuşmayı sunmak istedim ve bu konuşmayı sizinle paylaşmak için aşağıya aldım.   
Bana gelen videodaki kişinin fotoğrafını çekerek yazıma ekledim. Sanırım bu çağda, ülkemizde dinci vakıflarıyla,  dinci cemaatleri ile ülkemizin nerelere sürüklenmesini isteyen, gösteren bu konuşma yazısını okuyunca siz de şaşıracaksınız. Fotoğrafı görülen kişi aynen şunları söylüyordu:
Merhaba arkadaşlar, 2020 2025 yılları arasında Suudi Arabistan, Türkiye’den hacı kabul etmeyeceklerini duyurdu. Bu bir sürü insan da moral bozukluğuna neden oldu. Ama üzülmeyin, ben özelikle bu konuda Menzil tarikatı ve Cübbeli Ahmet Hoca ile konuştum. Onlar bana şunu söylediler, dediler ki:
“Mevcut durumda Osmanlı İmparatorluğundan kalma halifelik halen bizde. Zaten Recep Tayyip Erdoğan’ın da bir halifenin sahip olabildiği bütün vasıflara sahip olduğu için, kendisi dünyadaki ümmetin doğal halifesi kabul ediliyor. Onun için halkımız üzülmesin, Haca gidecek kişiler, paralarını götürüp Diyanete teslim etsinler 6000 )altın Evro) Evro Diyanete teslim etsinler. Üç sefer de halifenin oturduğu sarayın etrafında dönerse zaten onlar otomatikmen Hacı sayılıyor ve böylelikle Hacı olma vecibelerini de yerine getiriyor. Yani diyor ki, parayı da Evro veya Dolar bazında yatırdığı zaman, o zaman da Dolar ve Evro kalktığı zaman bu haca gitmek isteyen, hacı olmaya aday olanların da sevapları artıyor. Yani dolar arttıkça, Evro arttıkça onların da sevapları artıyor, o konuda da, yani artık çok rahat olabilirler, çünkü biliyorsunuz Dolar ve Evro sürekli artıyor, onun için de bizim Mümin kardeşlerimizin sevapları da artması lazım.
Bir de bana şunu da söyledi, dedi ki, “birçok insanımızın bu konuda paraları yetmeyebilir, yani altı bin Evro’yu bir anda yetmeyebilir o konuda da hani bir moral bozukluğu, ya da dini vecibelerinin yerine getirmedi, diye üzüntüye girebilirler. Onun için de üzülmesinler onun için de  biz bir fetva hazırladık, üç taksitte bunu yapabilirler. Mesela altı bin Evro’nun iki bin Evro’sunu bu yıl verip, bir sefer halifenin oturduğu sarayın etrafında döner, ondan sonraki yıl iki bin Evro’sunu verip tekrar bir daha halifenin oturduğu sarayın etrafında döner. Son yılda en son taksiti olan iki bin Evro^yu verip sarayın etrafında döndüğü zaman üç turunu gerçekleştirdiği zaman hacı oluyor. Ama diğer hacı ile eşit olabilmeleri için onlar bir seferde verip hacı oldu, bunlar üç seferde olduğu için eşit olabilmesi için son yılda ekstradan bin Evro fazladan verip diğer hacılarla aynı sevaba girmiş olacaklar.
Halife sözcüğü İslam devletlerinde Muhammed'den sonraki devlet başkanlığı kurumunu ifade eder.   Peygamberin ölümünden sonra, Halifelik anlaşmazlığı yüzünden dört Halifeden üçü (Osman, Ömer, Ali ) katledilmiş, Halifelik kabileden kabileye, devletten devlete geçmiş, Kerbela Olayı gibi şimdilere kadar uzanan Müslümanlara onulmaz acılar bırakmış, buna rağmen Müslümanlar arasında birliği sağlayamamış bu kurum bütün Müslüman aleminin başına felaketler acılar getirmiştir.  Halifeliğin acılarla dolu tarihsel sürecini gören Atatürk,  Halifelik makamını Devrim Kanunlarına paralel olarak 3 Mart 1924 tarihinde tamamen kaldırılmıştır.
Hal böyleyken,  salt Tayyip Erdoğan’ı iktidarda tutmak için, böylesine bir hurafeli halifelik yaratmak çağdaş Türkiye’ye yakışır mı?  Böylesine çağ dışı bir girişimler için, Devrim Kanunlarına muhalefetten Laik TC nin C Savcıları daha bir özenle ilgilenmeli değiller midir? Artık aşırı dinci kişiler, Laik TC nin aleyhinde şeytanı planlar yapan dinci vakıflar, dinci cemaatler TC nin önünde takoz olmaktan vaz geçmelidirler. Yoksa ülke daha da geriye gidecek,  “çağdaş uygarlık” tan geriye kalacaktır.
(Kasım ayı sonlarına doğru Cuvit 19 virüs salgınına bulaşmışım, test yaptırdım poziitif çıktı. 10 gün süren sıkıntılı bir tedavi ile sağlığıma kavuştum.  Arayanlara, geçmiş olsun diyenlere teşekkür ederim)

Cevat Kulaksız 

Cevat Kulaksız
Fotoğraflar. Yukarıdaki konuşmayı yapan kişidir, internetten  çektim.

Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanlığına Aday Olamaz Ve Olmamalı Da!
Bugün (07/12/2020) KILIÇDAROĞLU Meclisteki Bütçe maratonunda güzel bir konuşma yaptı ve konuşmaları, rahatsız olan AKP'li milletvekilleri tarafından sık sık kesilerek, kendisine AKP sıralarından sataşılarak laf atıldı. KILIÇDAROĞLU  da, bu sataşmalara,  en münasip şekilde cevaplar verdi. 

Bu durum;  bize, rahmetli DEMİREL'in Meclisteki Bütçe konuşmalarını, kendisine sataşarak laf atanlara verdiği cevaplarla attığı golleri hatırlattı. 

KILIÇDAROĞLU'na atılan sözlerden biri de, ”aday ol” sözüydü. 

AKP'liler istiyorlar ki; KILIÇDAROĞLU,  Cumhurbaşkanı adayı olsun ve seçilemezse, meclis dışında kalsın milletvekili dahi olamasın ve dokunulmazlığını yitirerek onu yargılayalım,  CHP'ye güç kaybettirelim. 

Bize göre, KILIÇDAROĞLU da; aday olur da seçilemezsem,  milletvekili de olamayacağım,  meclis dışında kalarak dokunulmazlığımı kaybedeceğim ve olası bir AKP iktidarı,  beni taraflı yargıya teslim eder ve mecliste bekleyen fezlekeler devreye girerek başım belaya girer diye düşünüyor olmalıdır. 

Böyle düşünmekte haklıdır da. 

Evet, KILIÇDAROĞLU'nun Cumhurbaşkanı adayı olma lüksü yoktur bize göre. 

Meclis dışında kalma, Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da olma olasılığı vardır. Canla başla çalışmasına, kaybettiği manevi tazminat davalarıyla mal varlığı yok olma tehlikesine girmesine rağmen, oturdukları rahat koltuklarından KILIÇDAROĞLU'nu ağır şekilde eleştiren ve sevmeyen, AKP'nin ülkeye verdiğ zararın farkında olmayan,  değerleri kendilerinden menkul CHP'li geçinen azımsanamayacak sayıdaki seçmenlerin varlığı,  bizi de endişeye sevk etmektedir. 

BU nedenle, KILIÇDAROĞLU aday olmak istememekte yerden göğe kadar haklıdır. 

İyi Parti Genel Başkanı AKŞENER, seçilemeyeceğini bildiği halde aday oldu da ne oldu?

Milletvekili seçilme imkanını kendi elleriyle tepti, Cumhurbaşkanı seçilemediği gibi, Meclis dışında kaldı ve meclis grubunu, mecliste yalnız bıraktı.  Bugün, milletvekili olamadığı için,  Meclisteki Bütçe görüşmelerine katılamadı ve konuşma yapamadı. Dokunulmazlık da kazanamadı. 

Önümüzdeki seçimler, parlamenter sisteme geçiş için bir referandum ve AKP iktidarından kurtulmak için yapılacak bir demokrasi savaşıdır. 

Bu nedenle, yapılması gereken, AKP ve MHP koalisyonunun oluşturduğu Cumhur İttifakı karşısında bir demokrasi cephesi oluşturarak, HDP dahil tüm muhalif partileri bir araya getirmek, tüm partilerin oy verebilecekleri ve ilk turda kazanma potansiyeli olan liyakatli, kaliteli ve tanınmış ama yıpranmamış bir isim, ortak aday olarak belirlenmelidir. 

Geçtiğimiz seçimlerde dilimizde tüy bitti, Millet İttifakı olarak ortay aday belirleyin ve ortak aday ile seçimlere giriniz diye. Ancak, Ekmelettin örnek gösterilerek, ilk turda her parti kendi adayını göstersin, oylar bölünsün ve  iş ikinci tura kalsın dediler. 

Biz de yazdık ve sorduk, ikinci tur garanti mi? Eldeki kuş,  daldaki kuştan değerlidir dedik, dediğimiz çıktı ve adam ilk turda atı aldı Üsküdar’ı geçti ve ilk turda işi bitirdi. 

Bu nedenle; önümüzdeki,  erken ya da zamanında yapılacak seçimlerde, demokrasi cephesi oluşturulmalı ve mutlaka ortak aday gösterilmeli,  iş ilk turda bitirilmelidir. 

Bu ekonomik kaos ortamında,  başarısız olan AKP MHP Koalisyonunu sandıkta ilk turda yenemeyecekseniz, bu gücü ve  inancı taşımıyorsanız,  bu işe hiç girmeyiniz. 

Bırakınız, AKP ülkeyi Katar'a satsın ve hepimiz rahat edelim! 

Güner Yiğitbaşı

07/12/2020

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Covid 19 Meslek Hastalığı Sayılmalıdır
Yaklaşık bir seneden beri ülkemiz dahil tüm Dünya ülkeleri,  Covid 19 denen virüs salgını ile mücadele halinde, milyonlarca insan, bu virüsten öldüler, sağ kurtulabilenleri de dahil ettiğimizde,  milyonlarca kişi bu virüsten hastalandılar. 

Covid 19 hastalarını kimler tedavi ediyorlar? Tabii ki;  doktorlar ve yardımcı sağlık personeli. 

Covid 19 hastalarını tedavi etmek için canla başla çalışan sağlık mensuplarının, alınan  tüm önlemlere rağmen azımsanamayacak bir bölümü, görevlerini icra ederlerken, tedavileriyle uğraştıkları hastalardan bu virüsü kaparak hastalandılar ve bazıları da,  maalesef hayatlarını kaybettiler. 

Ölen sağlık personelinin geride bıraktıkları eşleri ve çocukları, destekten mahrum kaldılar. 

Doktor ve diğer sağlık personelinin görevleri nedir?

Ölmek değil, hastalanan insanları tedavi ederek yaşatmaktır. 

İçinde bulunduğumuz pandemi dışındaki normal koşullarda,  doktor ve diğer sağlık personelinin hastalarından virüs veya bakteri türü mikrop kaparak,  ölümcül bir şekilde  hastalanmaları ve hayatlarını kaybetmeleri,  çok zayıf bir ihtimaldir. 

Ancak,  içinde bulunduğumuz pandemi koşullarında,  covid 19 virüsünün insanlara çok kolay bir şekilde geçebildikleri, aldıkları tüm önlemlere rağmen,  sağlık personelinin hastalarından bu virüsü kaparak hastalandıkları ve hayatlarını kaybettikleri,  yaşanarak görülmüş olup, bu nedenle sağlık personeli büyük bir risk altındadırlar. 

Bir benzetme yapacak olursak, sağlık personeli barış ortamında değil, sürekli ölüm tehdidi altında ve adeta bir savaş ortamında ve cephede savaşan asker konumundadırlar. 

Askerin; subay ve astsubayından erlerine kadar,  asli görevleri; ülkelerini ve ülke insanlarını,  dış tehlikelerden korumak için,  düşmanla harp etmek ve gerekirse ölmektir.  Asker, öleceğini bilerek bu mesleğe girer, doktor ve diğer yardımcı sağlık personeli ise; ölmek için değil,  yaşatmak amacıyla bu mesleğe girerler. 

Asker; ölümü göze alarak bu mesleğe girmiştir. Asli görevi, savaşarak öldürmek ve ölmektir. 

Ölmek askerlik mesleğinin doğasında vardır. 

Buna rağmen, savaşta veya benzeri bir görevi icra ederken ölen asker,  şehit sayılarak, yasaların şehitlere tanıdıkları haklardan onların yakınları nasıl yararlanıyorlarsa, ki;  buna,  polislerimiz de dahildir, olağanüstü pandemi koşullarında sağlık hizmetinin en ön cephesinde ölümcül virüs ve bakterilerle savaşarak sağlık hizmeti verirlerken hayatlarını yitiren sağlık personelinin günahı nedir de,  bunlara şehit statüsü tanınmamakta direniyorsunuz? Bu haksızlığı ve vurdum duymazlığı  anlamak mümkün değildir. 

Doktorlarımızın ve yardımcı sağlık personelimizin, Covid 19 ile mücadelesinde,  onların motivasyonlarını ve geride bırakacakları  aile yakınlarını düşünerek, Covid 19'u meslek hastalığı sayacak yasanın,  acilen çıkarılması için, AKP ve MHP koalisyonunu ve ERDOĞAN'ı göreve davet ediyoruz.  

Güner Yiğitbaşı

07/12/2020

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Dünya Kadın Hakları Günü
Bugün; 5. Aralık, DÜNYA KADIN HAKLARI GÜNÜ olarak kutlanıyor. 

Bu 5 Aralık gününün; Türk kadınları için çok daha farklı bir önemi ve değeri vardır. 

Zira, 5 Aralık 1934 tarihinde,  Atatürk devrimlerinin en önemlilerinden biri gerçekleşti ve Türk Kadınları,  milletvekili seçme ve seçilme hakkına sahip oldular. 

ATATÜRK'ün başında bulunduğu gencecik Türkiye Cumhuriyeti; bizim kadınlarımıza, seçme ve seçilme haklarını, 86 sene önce, çok sayıdaki medeni Avrupa ülkelerinden önce tanımış oldu.  

Ancak, 86 yıl sonra, bugün bakıyoruz, ne yazık ki; kadınlarımız hala çoğu haklardan yoksunlar. 

Kadın; hala,  erkeğe nazaran ikinci sınıf insan muamelesi görmekte, erkeklerin gölgesinde ve onların müsaade ettiği oranda,  insan olmanın doğal sonucu olan çoğu haklardan kısıtlı olarak yararlanabilmektedir. 

Anayasamızın 10. maddesine göre; herkes,  cinsiyetlerine bakılmaksızın,  yasalar önünde eşit ve aynı haklara sahip iken, kadınlarımız; uygulamada,  maalesef,  kadın erkek eşitliğinin ve kadın haklarının çok gerisinde bulunmaktadır. 

ATATÜRK, kadınlara 86 yıl önce seçme ve seçilme hakkını tanımışsa da; kadınlarımızın,  seçme haklarını kullanabilmelerinde pek sorun bulunmamasına rağmen; seçilme haklarını hala, erkek politikacıların lütfedip kendilerine tahsis ettikleri bir kota dahilinde kısıtlı olarak kullanabilmektedirler. 

Kadınlarımız; ülkemizde, 2020 yılında dahi, pratikte erkeklerle eşit, eşit haklara sahip bir birey ve yurttaş olarak görülmemekte, aşağılanıp horlanmakta, en doğal hakları olan,  yaşam ve vücut bütünlüklerinin korunması haklarını dahi kullanamamakta,  ortalama her gün bir kadınımız öldürülmekte olup, bu sayı yıl bazında yüzleri aşmaktadır. 

Ülkemiz kadınları için, onu da tam olarak kullanamadıkları milletvekili seçilme hakları,  hala bir övünç ve teselli kaynağı olmakta ve bir lütuf olarak görülmektedir. 

Aslında, erkekler gibi Allah’ın bir kulu olan ve Dünyaya gelirlerken cinsiyetlerini belirleme şansları bulunmayan, erkeğin bir antitezi olarak masum bir şekilde ve erkeklerle eşit koşullarda ve eşit haklarla Dünyaya gelen kadınlar; bizim ülkemizde,  dini inanışlarımızdan, laiklik anlayışımızın olmamasından kaynaklı olarak, haklar yönünden daha çok  kısıtlı muamelesi görmelerine rağmen; maalesef,  Dünya'nın her yerinde,  günümüze kadar,  erkeklere nazaran haklar yönünden hep geride bırakılmışlardır. 

Aslında,  sorgulanması gereken budur. 

Kadınlar niçin, erkekler tarafından hor görülmekte ve bazı hakları ellerinden alınmakta ve erkeklerin taciz ve şiddetine maruz kalmaktadırlar?

Bu sorunun hiçbir, mantıklı ve haklı nedeni yoktur. 

Bugün, 5 Aralık gününün Dünya Kadın Hakları Günü olarak kutlanması; aslında,  insanlık adına çok acı ve üzüntü vericidir. 

Kadınlar; keşke, ezelden beri, erkeklerle eşit haklara sahip bireyler olarak görülüp kabul görseydi, kadınlara taksit taksit haklar verilmeseydi, kadın hakları hiç gündeme gelip tartışılmasaydı ve kadınlarımız için,  kadın hakları günü gibi bir gün icat edilmeseydi. 

Kadın ve erkek;  insan olmalarından kaynaklı haklarını, eşit olarak medenice kullanarak yaşayabilseydiler. 

Bu nedenle,  biz diyoruz ki; Dünyada ve ülkemizde,  kadın ve erkek ayrımı ve eşitsizliğine tamamen son verilsin, erkekler ve kadınlar,  eşit olarak aynı haklara sahip olsunlar ve kadın hakları arayışlarına bir  son verilsin ve her 5. Aralık günü kutlanan Dünya Kadın Hakları Günü, tarihin tozlu sayfasına gömülsün. 

Dünya Kadın Hakları Günü, tüm Dünya ve ülkemiz kadınlarına kutlu ve mutlu olsun. 

Tüm kadınlarımıza; bu özel günleri vesilesiyle, en iyi dileklerimle, selam, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.  

Güner Yiğitbaşı

05/12/2020

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Bu Kişi Mi Adalet Ve Hukuk Reformu Yapacak?

Bir kişinin hukuk ve adalet reformu yapabilmesi için, zihnen bu reforma hazır olması gerekir. 

Hukuk ve adalet reformu yapacak kişi; öncelikle, adil, insanlara ve hukuka saygılı olmalıdır. 

Kendisi için hak gördüğü hukuku, adaleti ve başkalarından kendisi için beklediği ve  istediği saygıyı, başkaları için de,  hak olarak görmeli, adil ve insaflı olmalıdır. 

Hele bu kişi; anayasaya göre,  Türkiye Cumhuriyet Devletini ve milletin birliğini temsil eden  ve bütün Türk Milletini kucaklamak,  sevip ve saymak zorunda olan, göreve başlarken tarafsızlık yemini eden bir Cumhurbaşkanı ise, adalete, hukuka ve hukukun üstünlüğüne, yasalar önünde herkesin eşitliği ilkesine, herkesin onuruna, yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına saygılı olmak zorundadır. 

Nalıncı keseri gibi,  hukuku, hak ve adaleti ve saygınlığı,  sadece kendisine yontmamalıdır. 

Kafasında AKP Genel Başkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı şapkalarını taşıyan ve insanlara, siyasi rakiplerine saldırarak, hakaretler ederken AKP Genel Başkanı şapkasını giyen ve Cumhurbaşkanı olduğunu unutan, ancak,  saldırdığı ve hakaretler yağdırdığı kişilerin;  kendisine yönelik,  hakaret bile içermeyen ağır eleştirileri karşısında,  savunmaya geçerek,  kafasına Cumhurbaşkanı şapkasını geçiren ve siyasi rakiplerine alenen; ”Edep denilen bir şey var.  Haddini bilmesi lazım.  Cumhurbaşkanlığı makamına nasıl konuşulur bunu da öğrenmesi lazım. ” "Gördünüz,  cenaze namazında bile bu ahlaksız,  terbiyesiz adam yanında birisiyle konuşurken pişmiş kelle gibi sırıtıyor" diyebilen bir kişiden,  hukuk ve adalet reformu yapmasını beklemek abesle iştigaldir. 

Güner Yiğitbaşı

05/12/2020

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Para'nın Rengi De Vardır Ve Adı Da Kara Paradır
AKP Genel Başkanı ERDOĞAN; 30/Kasım/2020 de yaptığı, İstanbul Borsasının Türkiye Varlık Fonu'na ait yüzde onluk hissesinin Katar'a satışını savunan konuşmasında; "Paranın rengi,  dini yoktur,  para paradır" demiştir. 

ERDOĞAN'ın;  para hakkında yaptığı bu türden değerlendirmeleri,  sık sık yaptığını,  arşivler söylemektedir. 

Nitekim, 09/Mart/2011 de,  İskenderun’da Demir Çelik Fabrikasının açılışında yaptığı konuşmasında da; ''geçmişte yapılan sermayeyi renklerine,  milliyetine,  coğrafyasına göre bölme yanlışına'' kendilerinin son verdiğini ifade ederek,  ''Paranın dini,  imanı,  milleti,  vatanı olmaz;  para paradır.  Para adeta cıva gibidir,  kendisine uygun yer nereyi bulursa para oraya akar'' demiştir. 

Biz ERDOĞAN'ın para hakkındaki bu kesin değerlendirmesine katılmıyoruz. 

Paranın; renginin, dininin, imanının, milliyetinin ve vatanının olmadığına ilişkin söz, temelde doğrudur. Ancak,  bu söz, her zaman ve her koşulda, paranın kaynağı sorgulanmadan, mutlak bir doğruyu ifade etmemektedir. 

Paranın, yani sermayenin;  renginin,  dininin, imanının  olmadığını, paranın para olduğunu söyleyen kişi ya da kişilerin ve onların temsil ettikleri zihniyetin ve amaçlarının ne olduğunun da değeri ve  önemi vardır,  bize göre. 

Paranın rengi vardır bazı hallerde, o da kara paradır. 

Yeryüzünde;  milyarlarca dolara ulaşan ve gayri meşru yollardan elde edilen kara para dolaşmaktadır. 

Paranın; ”rengi, dini, imanı yoktur, para paradır” demek, bize göre, hedef saptırmak amacıyla, yanlış ve çok sorumsuzca yapılmış bir beyan olup, üzerinde kan ve barut bulunan,  insanların canı, namusu ve kanıyla kirlenmiş, çeşitli yollarla aklanmayı bekleyen, en başta uyuşturucu kaçakçılığı ve ticareti olmak üzere, illegal yolardan elde edilen kayıt dışı azımsanamayacak miktardaki kara parayı da; paranın rengi ve imanı yoktur mantığıyla,  meşru mu göreceğiz,  kaynağı ne olursa olsun, ister meşru,  ister de meşru olmayan yollardan elde edilmiş olsun, isterse çamurdan olsun, yeter ki; gelsin mi diyeceğiz?

AKP Genel Başkanı ERDOĞAN'ın; insanları ve ülkeleri bile, kimliklerine, din ve mezheplerine, cinsiyetlerine göre ayıran, cinsiyet, din ve mezhepler üzerinden kimlik siyaseti uygulamayı çok seven bir siyasetçi olmasına rağmen, söz konusu para olunca, paraya;  rengini, dinini, imanını,  mezhebini ve elde ediliş kaynağını sorma gereğini duymadan, paranın rengi, dini ve imanı yoktur. Para paradır diyerek,  Mevlana gibi; ”Gel Gel Ne Olursan Ol Yine Gel” anlamına gelen sözlerini anlamakta zorlanıyoruz. 

İnsanların ve ülkelerin dahi cinsiyetlerine, dinlerine ve mezheplerine önem veren ve buna göre politika izleyen ERDOĞAN; parayı, insanlardan ve ülkelerden daha mı üstün ve değerli görüyor acaba?

Güner Yiğitbaşı

02/12/2020

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget