Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

 

Ülkenin Bir De Bahçeli Sorunu Yaşamaya Gücü Kalmamıştır

BAHÇELİ'nin;
  son Türk Tabipler Birliğine yönelik haksız saldırısı,  artık bardağı taşırdı sanırım. 

BAHÇELİ'nin;  politik zikzaklarına, AKP eş başkanı rolüne  alıştık ama, artık bu kadarı da fazla doğrusu. 

BAHÇELİ'nin; demokrasi, düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğüne de sığmayan, özgürlüklerle açıklanması imkansız,  insanlık dışı, akıl almaz, Türk Tabipler Birliğine yönelik suçlamalarını ve bu kuruluşun derhal kapatılarak yöneticileri hakkında soruşturma açılmasına yönelik istekleri, BAHÇELİ'nin ağır bir sağlık sorunu yaşadığını açıkça ortaya koymaktadır. 

Bu ülkenin bir vatandaşı olarak, bu ülkeyi yöneten bir konumda olan bu kişinin sağlık durumunun bozulması, ülkesini seven ve geleceğini düşünen  her TürkVatandaşı gibi, bizi de yakından ilgilendirmektedir. 

BAHÇELİ'nin konumuna ve ülkenin yönetimindeki etkinliğine baktığımızda; onun, bu pandemi ortamında, kendilerine en fazla ihtiyaç duyduğumuz doktorları üzecek ve doktorların çalışma isteklerini yok edecek, meslek kuruluşları Türk Tabipler Birliğine yönelik son beyanlarıyla,  ciddi bir sağlık kontrolünden geçirilmesinin zorunlu olduğunu,  düşünüyoruz. 

Bu ülkede, 65 yaşının üzerindeki sağlıklı ve saçmalamayan insanlardan dahi, kendi mülklerini satarken tapu dairelerinden akıl sağlığı raporu istenmektedir. Bunda ayıplanacak bir durum yoktur, ülkemizde mala, candan daha fazla değer verildiğini, bir insanın gözlüğünü zorla alarak gasp suçu işleyeceğinize,  o adamın gözünü çıkararak elinize almanın daha hafif bir suç olduğunu bilen bir kişi olarak, biz diyoruz ki; 65 yaşın üzerindeki ülke yöneticilerinden de, özellikle saçmalamaya başladıklarında,  sağlık raporu alınmasında fayda olduğunu düşünüyoruz. 

BAHÇELİ'ye;  Türk Tabipler Birliğine yönelik haksız, gerçek dışı ve ağır suçlamalarından dolayı, gerçek sağlık durumunu bilemediğimiz için,  kızamıyoruz. 

Şunu biliyoruz ki; sebebi ne olursa olsun, ağır sorunlarla boğuşan bu ülke insanının, bunca sorun arasında, bir de BAHÇELİ sorunu yaşamaya gücü ve lüksü kalmamıştır.  

BAHÇELİ'nin;  Türk Tabipler Birliğinin şahsında, özveriyle çalışan kıymetli doktorlarımızı hedef göstermesi nedeniyle, durumdan vazife çıkaran bazı kişiler tarafından doktorlarımıza yönelik istenmeyen saldırıların olması halinde, bunun sorumlusunun kim olacağı belli sanırız. 

Güner Yiğitbaşı

17/09/2020

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Yine Mi Siz Sayın Bakan?

Gazeteci Barış TERKOĞLU'na berduş diyerek polemiğe giren İçişleri Bakanı, bu sefer de, Anayasa Mahkemesi Başkanını hedef alan sert bir konuşma yapmış. 

İster istemez,  yine mi siz? Sayın Bakan diye sormak zorunda kalıyoruz. 

Anayasa Mahkemesi aldığı bir kararla, şehirlerarası yollarda yapılan gösteri yürüyüşü  eylemlerini yasaklayan yasa maddesini iptal etmiş ya, buna içerleyen yollardan sorumlu İçişleri Bakanı, çok üzülmüş ve bu karara tepki göstererek, Ankara’nın Kızılcahamam ilçesinde düzenlenen bir törende konuşarak, "Madem özgür bir ülkeyiz,  polis koruması almana gerek yok.  Bisikletinle işe git gel bakalım.  Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanı,  kendi arabamla tek başına gitmeye ben varım,  sen var mısın?" diyerek, kamuoyunun önünde Anayasa Mahkemesi Başkanı'nı haşlıyor, onu itibarsızlaştırıyor aklı sıra,  haddi olmadığı halde. 

Anayasa Mahkemesi bir karar vermiş, sadece başkan da değil,  heyet halinde verilen bir karar, kararı beğenirsin beğenmezsin, münasip bir dille eleştiride de bulunabilirsin ama, bir törende alenen yaptığın bir konuşmada, sert bir uslup ve anlamsız sözlerle,  karar üzerinden Anayasa Mahkemesi Başkanını haşlar gibi eleştiremezsin sayın bakan. Buna etik olarak da,  yasal olarak da hakkınız ve yetkiniz  yoktur. 

Ülkemizde yargı bağımlı biliyoruz ama, Anayasa Mahkemesi Başkanını dahi,  eleştiri hudutlarını aşarak haşlarcasına ağır bir şekilde eleştirmek,  olacak şey değil. 

Tabi ülkemizin bu duruma gelmesinde Anayasa Mahkemesi'nin verdiği yanlış kararların, özellikle anayasaya aykırı olarak, amacı dışında çıkarılan olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamelerin,  anayasa yargısının ve denetiminin dışında olduğuna karar veren Anayasa Mahkemesi;  bugün,  bir İçişleri Bakanının,  içerik ve üslup olarak azar  mertebesindeki eleştirilerini hak etmiştir bize göre. 

Ancak,  buna rağmen; bir hukukçu olarak,  İçişleri Bakanının ne anlama geldiğini anlamakta zorlandığımız ağır eleştirilerini savunmak,  asla mümkün değildir. 

İçişleri Bakanı diyor ki; madem özgür bir ülkeyiz, yani demek istiyor ki; madem  özgürlükler adına bir yasa maddesini iptal ediyorsunuz, polis koruması almana gerek yok, bisikletinle işe git gel bakalım diyor. 

Ne alaka?

Polis koruması alarak işe gidip gelmek, özgürlük değil bir güvenlik sorunudur. 

Bu ülkede insanların, özellikle yargıç ve üst düzey devlet adamlarının can güvenliklerinin olmadığı, terör tüm mücadelelere rağmen sonlandırılamadığı için,  Anayasa Mahkemesi Başkanı,  korumalarla işe gidip gelmektedir. Bu ülkenin kudretli tek yetkili Cumhurbaşkanı, ancak yüzlerce koruma eşliğinde bir adım atabilmektedir. 

Ülkede, öncelikle bir güvenlik sorunu vardır ve bu güvenlik sorunundan da,  içişleri bakanı sorumludur

Güvenlik sorununun olduğu bir ülkede, vatandaşlar ve devlet adamları,  yasaların kendilerine tanıdığı özgürlükleri fiilen kullanamazlar, bu nedenle can güvenliğinin olmadığı ülkemizde,  özgürlüklerin var olduğu söylenemez. Zaten, yasaların öngördüğü özgürlükler de;  bizzat iş başındaki siyasal iktidar tarafından,  yasaklar getirilerek insanlara kullandırılmamaktadır. 

Bu söylediğimiz tüm olumsuzlukların, ülkemizde can güvenliği ve özgürlüklerin olmamasının tek sorumlusu ve  müsebbibi de, Anayasa Mahkemesi Başkanına dil uzatan İçişleri Bakanının kendisidir. 

Sayın bakan hem suçlu ve hem de sıkılmadan  güç gösterisinde bulunmakta,  Anayasa Mahkemesi Başkanına dille saldırmaktadır. 

İçişleri Bakanı hızını alamamış ve Anayasa Mahkemesi Başkanına işe bisikletinle gidip gel öyleyse diyor. 

Bu ülkede yaşamayan yabancı insanlar da,  zannedecekler ki; Türkiye’de, Anayasa Mahkemesi Başkası hariç,  tüm insanlar ve özellikle tüm üst düzey devlet adamları ve bürokratlar,  işlerine lüks makam araçları ve onlarca korumayla gitmiyorlar,  hepsi tek başlarına ve korumasız olarak bisikletlerine binerek işlerine gidip geliyorlar sanki. 

Haydi canım sende. 

İçişleri Bakanı,  bir de hiç uygulanması mümkün olmayan büyük bir iddia da bulunarak, Anayasa Mahkemesi Başkanına;   “Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanı,  kendi arabamla tek başına gitmeye ben varım,  sen var mısın?" diyerek meydan okuyor. 

Sayın Bakan,  sizin elinizi tutan mı var?

Anayasa Mahkemesi Başkanı bunu yapamasa da;  yüreğiniz yetiyorsa siz yapın da görelim. 

Bu ülkede korumasız olarak kendi arabasıyla tek başına işe gidip gelebilecek en son kişilerden biri de,  bize göre Sayın İçişleri Bakanıdır. 

Sayın Bakan; sakın yanılarak ve yiğitlik yaparak,  böyle bir işe kalkışmayın, bir çılgınlık yapmayın lütfen. 

Güner Yiğitbaşı

15/09/2020

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

 

Sayın Bakan - Güner Yiğitbaşı

Sayın İçişleri Bakanı; sizin bu kaçıncı vukuatınız?

İnanın hatırlamak mümkün değil. 

Son olarak,  gazeteci Barış Terkoğlu'na yönelik olarak, berduş diyerek, bir devlet adamına yakışmayan gereksiz bir hakaret suçunu işlediniz yine. 

Kendisine Berduş diyerek hakaret ettiğiniz gazetecinin tek kusuru, Fetöcü kaymakamlara yönelik,  sizi eleştiren ve hakaret içermeyen bir yazı kaleme alması. 

Sayın bakan;  siz,  bu ülkede vatandaşların can ve mal güvenliklerini, ırz namus ve şereflerini korumakla görevli bir koltukta oturuyorsunuz. 

Oturduğunuz İçişleri Bakanlığı koltuğu,  sizin babanızın koltuğu değil. 

Bu koltuk,  kendisine berduş diyerek hakaret ettiğiniz,  gazeteci Barış Terkoğlu'nun da bir üyesi olduğu Türk Milleti adına,  yürütme görev ve yetkisini kullandığınız,  bu milletin koltuğu. 

Bu nedenle, oturduğunuz koltuğun yasa gereği size verdiği devlet yetki,  kudret ve iktidarını,  masum gazetecilere hakaret etmek amacıyla kullanamazsınız. 

Gazeteci Barış Terkoğlu'na yönelik sarf ettiğiniz berduş kelimesinin sözlük anlamına baktığımızda, bu gazeteciye sarf ettiğiniz berduş sözü,  kel alaka bir söz. 

Gazetecimiz bu hakaret içeren berduş sözünü hak etmemiş olsa da, bu sözün onun eylemine uygun bir söz olması gerekirdi. 

Siz alışkanlık haline getirdiğiniz hakaret içeren bu sözü,  uysa da uymasa da, hiç düşünmeden kullanmış olmalısınız. 

Sizin amacınız,  gazeteci Barış Terkoğlu'nu itibarsızlaştırmak olduğu için, sözün anlamı sizin için önem arz etmiyor, itibarsızlaştırsın yeterli. 

Sayın bakan; evet şu anda çok önemli bir bakanlığın koltuğunda oturuyorsunuz ve bu koltuğun hak etmediğiniz yasal koruması ve güvencesini taşıyorsunuz ve bunu bilerek ve  buna güvenerek, korumasız size aynı seviyesizlikte cevap veremeyeceğini, cevap verdiğinde ise,  sizin gibi suç işleyeceğini ve güvencesiz olduğu için hakkında soruşturma açılacağı korkusunu taşıyan gariban bir vatandaş gazeteciye yönelik olarak sarf etmiş olmanın rahatlığını, güvencesini ve cesaretini taşıyorsunuz. 

Yani sizinle, sizin hakaret ettiğiniz gazeteci arasında, silahların eşitliği söz konusu değil. 

Siz, babasını ve ağabeylerini arkasına alarak, onların güvencelerinin verdiği cesaretle arkadaşına hakaret eden bir çocuğun rahatlığı içindesiniz. 

Bu davranışınız,  erkekliğe ve yiğitle asla sığmaz. 

Aslında İçişleri Bakanı olmasanız, bakan güvencesi olmayan sade bir vatandaş olsaydınız ve aynı sözü sade bir vatandaş olan gazeteci Barış TERKOĞLU'na sarf etseydiniz (edemezdiniz aslında)ve gazeteci Barış da;  size,  “berduş sensin” deseydi, karşılıklı hakaret olurdu ve hakim her ikinize de veya gazeteci Barış'a ceza vermeyebilirdi. 

Sade vatandaş olmak zor bu ülkede. 

Bize kalırsa,  herkes,  şu anda işgal ettikleri devletin koltuklarına sığınmadan ve güvenmeden,  insanlara saygılı olmak zorundadırlar. 

Bunu yapmayarak,  dilini tutamayanlar da, yiğit olup, karşı sözlere tahammül etmelidirler.  

Sayın Bakan, bu ülkenin çok okunan ve sevilen gazetecilerine hakaret ederek, kamu vicdanını sızlatmaya hakkınız ve yetkiniz yoktur.  


11/09/2020

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu  

 

Demokrasinin Yumuşak Karnı; Özgürlükleri Ve Demokrasiyi Yok Etme Özgürlüğüne Dahi Göz Yummasıdır

Demokrasi, özgürlükler rejimidir. 

Demokrasi, özgürlüklere o kadar çok değer verir ki; bu sınır tanımayan özgürlükçü niteliği, onun zafı ve yumuşak karnıdır. 

Demokrasi; tüm denetim mekanizmalarına, kuvvetler ayrılığı ilkesine rağmen,  özgürlüklerden ve demokrasinin nimetlerinden yararlanarak,  demokrasi ve özgürlükleri bir araç olarak kullanarak, demokrasi ve özgürlükleri ortadan kaldırıp yok etmek isteyen,  demokrasi ve özgürlük düşmanı, özgürlükleri sadece kendisine tanınan bir imtiyaz olarak algılayan, seçimle iş başına gelen zalimlerin, özgürlükleri ve demokrasiyi ortadan kaldırma özgürlüklerinin büyük tehdidi altındadır. 

Bu nedenle,  özgürlükler rejimi olan demokrasi; erdemli, laik, gerçek anlamda aydın, kendilerinin özgürlükleri kadar,  başkalarının özgürlüklerine de saygılı, demokrasi ve özgürlükleri içselleştirebilmiş, hazmedebilmiş sağ duyulu ve sorumluluk duygusu taşıyan, toplumun menfaatlerini kendi şahsi menfaatlerinden üstün tutan kişilerin çoğunlukta olduğu bir toplumda,  yeşererek boy atan ve yaşamaya devam eden bir rejimdir. 

Demokrasi; belki de, kendisini yok etme özgürlüğünün varlığını, kendisi için fazla tehlikeli görmemiş ve her demokratik toplumda var olan marjinal demokrasi ve özgürlükler düşmanı zalimlere dahi hoşgörü ile bakabilmekte, sert tedbirlerle kendisini koruma altına alma gereği duymamaktadır. 

Bu demokrasi anlayışı, demokratik ve gelişmiş, laik, özgürlükleri içselleştirebilmiş batı toplumları için anlaşılabilir ve bir mahzur oluşturmasa da; bizim gibi, demokrasiyi sadece sandığa ve seçimlere indirgeyen, eğitimde ve ekonomide geri kalmış,  ekonomik özgürlüklerini sağlayamamış, dinin değişmez ve katı dogmalarının hakim olduğu, tarikat ve cemaatlerin kol gezdiği, ülkeyi yönetenlere rehber oldukları, hem laik,  hem de demokrat olunamaz diyen kişiler tarafından yönetilen anti laik toplumlarda, demokrasinin erdemi ve hoşgörüsü, maalesef demokrasi için büyük bir tehlike oluşturmakta ve demokrasi; bizzat,  demokrasinin eliyle ve demokrasi adına yok edilebilmektedir. 

Bugün ülkemizin içinde bulunduğu durum aynen budur. 

Demokrasinin nimetlerinden ve özgürlüklerinden yararlanarak iş başına gelen, demokrasiyi amaç edinmeyerek, sadece araç olarak kullanan, sırtında siyasal İslamcı bir rejim kurma bagajını taşımakta olan siyasal iktidar; ülkemizdeki korumasız  demokrasiyi yok etmiş ve özgürlükleri ortadan kaldırmış, kuvvetler ayrılığı ilkesi yok edilmiş, yasama, yürütme ve yargı bir kişiye ve onun insaf ve demokrasi anlayışına terk edilmiştir. 

Her yaptığı;  anayasaya, demokrasiye ve özgürlüklere aykırı olan iş başındaki siyasal iktidarın,  ülke yönetiminden uzaklaştırılması için, demokrasinin gereği olarak seçimlerin yapılacağı gün sayılmaya başlanmıştır. 

Demokrasi, sadece sandık ve seçim değildir ama, seçim ve sandık,  demokrasinin gerekli ve vaz geçilemez bir unsuru olduğu için, biz gerçek demokratlar; seçimle iş başına gelenlerin,  demokrasi ve özgürlükleri yok etmesi halinde dahi, demokratik duruşlarını devam ettirmenin sıkıntısını ve zorluğunu yaşasak da, demokrasiden bir adım geri atmayacak ve  iş başındaki;  demokrasi ve özgürlükleri yok eden siyasal iktidara, demokrasi içinde kalarak, sandıkta  yol vereceğiz. 

Kendisini yok etmek isteyenlere dahi özgürlük tanıyan demokrasinin erdemi de,  işte buradadır. 

Tabii ki; anlayanlara. 


08/09/2020

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu 

 

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Değil, Islah Edilmiş Parlamenter Sistem Demek Daha Doğrudur

Güçlendirilmiş parlamenter sistem diye bir kavram yoktur aslında. 

Parlamenter sistem tektir. 

Güçsüzü ve güçlendirilmişi yoktur. 

Millet İttifakının ortak amacı ve hedefi, tek adam rejiminden dönülerek, eskiden olduğu gibi, parlamenter sisteme geri dönmektir. 

Parlamenter sisteme geri dönmeyi hedefleyen Millet İttifakının parti liderleri;  parlamenter sisteme dönme isteklerini dile getirirlerken, güçlendirilmiş parlamenter sistem kavramını ortaya atarak,  milletin kafasını karıştırmışlardır. 

Güçlendirilmiş parlamenter sistem demek doğru değildir. 

Doğru olan; bizim ülkemizde yozlaştırılan ve bir yerde tıkanarak parti genel başkanlarının sultası altına giren iktidardaki çoğunluk partisinin milletvekillerinin, özgür iradeleriyle yasama görevlerini yapamamalarından kaynaklanan, parti liderinin nefesini enselerinde hisseden milletvekillerinin,  partinin liderinin ağzına bakarak,  onun anayasaya ve diğer temel yasalara aykırı olan  talimatları ve istekleri doğrultusunda parmaklarını kaldırıp indirerek, parlamenter sistemi fiilen tek adam rejimine dönüştüren yozlaşmış parlamenter sistemi ıslah etmek, siyasal partilerin örgütlerinin, partiye kayıtlı tüm üyelerin  ve seçmen iradesinin üstün hale getirildiği, parti genel başkanlarının sultasına son veren, parti disiplini hariç, parti içi demokrasiyi hakim kılan, siyasal partilerin,  karizmatik liderlerle, liderin kişisel yetenekleriyle güçlü sayıldıkları değil,  ideolojileri ve programlarıyla, dünya görüşleriyle, yaptıkları ve yapacaklarıyla, yetişmiş tüm kadrolarıyla güçlü oldukları, partilerin kurumsal güce kavuştukları ıslah edilmiş bir parlamenter sistemden bahsedilmelidir. 

Parlamenter sistemi ıslah ederek işler hale getirmek, inanın çok zor değildir. 

Öncelikle; 

Anayasa, Siyasal Partiler ve Seçim Yasalarında değişiklikler yaparak; 

Siyasal Partilerde; parti disiplini gözetilmek şartıyla, parti içi demokrasi hakim kılınmalıdır. 

Bunun için, Siyasi Partilerin lider ve yakın çevresinin,  milletvekili adaylarını belirleme yetkilerine son verilmelidir. Yani,  Merkez yoklamasıyla milletvekili adayı belirleme yöntemi,  kesinlikle kaldırılmalıdır. 

Milletvekili adayları; yerel parti teşkilatı, o ilde partiye kayıtlı tüm partili üyelerin katılacağı ön seçimle belirlenmeli, seçilen kişiler aday olmalıdır, parti genel başkanı da bu seçime saygı duymalıdır. 

Parti Genel Başkanlığı, üç dönemle sınırlandırılmalı ve üç dönemden sonra,  aynı kişi tekrar parti genel başkanlığına aday olamamalıdır. 

Bu sayede, siyasal partiler;  ideolojileri, programları, icraatları ve yetişmiş kadrolarıyla,  kurumsal bir değer kazanmalıdır. 

Seçmenin;  parti liderine yönelik, ne güzel konuşuyor, hitabeti ne güzel, kodumu oturtuyor gibi,  ipe sapa gelmeyen değerlendirmeleri yerine,  partiler;  liderlerinden bağımsız olarak,  ideolojileri, programları, yaptıkları, yapacakları ve yetişmiş kadrolarıyla, kurumsal olarak  seçmenin beğenisine mazhar olmalıdır. 

Başbakan;  yürütmenin başı olmalı, Cumhurbaşkanı;  bağımsız ve partili olmamalı, cumhurbaşkanlığı makamı sembolik bir makam olmalı, yasama, yürütme ve yargı erkinden ayrı,  müstakil bir temsil makamı olarak düzenlenmeli,  yetkileri sınırlandırılmalıdır. 

Milletvekillerinin;  başbakan ve bakanlardan oluşan yürütme organı üzerindeki denetim yollarının tümü etkin olarak açık tutulmalı, meclis;  anayasada belirlenen koşullarla,  başbakan ve bakanları güvensizlik oyu ile düşürebilmelidir. 

Yürütme organına seçilecek olan bakanlar,  kesinlikle milletvekili sıfatını taşımalı, Yürütme organı, yani bakanlar kurulu meclisin güven oyunu alarak göreve başlayabilmelidir. 

Yürütme organının; milletin vergilerinden oluşan  tüm harcamaları,  istisnasız Sayıştay eliyle meclis tarafından denetlenmelidir. 

Planlama teşkilatı yeniden kurulmalı ve yürütme organı;  milletin vergilerinden oluşan paralarla yapacağı yatırımlarda, planlama teşkilatının yapacağı ve  ülkenin öncelikli ihtiyaçlarını belirleyeceği kalkınma planlarına uymakla mükellef kılınmalıdır. 

Örtülü ödenek rezaletine son verilmeli, çok acil durumlarda, devletin yüce menfaatleri gerekli kıldığında;  başbakan,  hiçbir prosedüre tabi olmadan,  bütçeden harcama yaparak, bir ay içinde bu harcamasını, gizli oturumda meclisin bilgisine ve  onayına sunmalıdır. 

Milletvekili olan iktidar ve muhalefet partilerine mensup üyelerin; anayasaya ve milletvekilliği sorumluluğuna uygun  olarak davranarak,  parti lider kadrosunun anayasaya aykırı emir ve talimatlarına ters düşen oy ve eleştirileri sebebiyle,  partiden ihraç edilmeleri halinde, bu ihraç kararı aleyhine, muhalefet partileri ve partiden ihraç edilen milletvekili,  anayasa mahkemesinde bu ihraç kararı aleyhinde iptal davası açabilmelidir. 

Yargının mutlak bağımsızlığı ve tarafsızlığı sağlanmalı, bu lafta kalmamalı ve yargının bağımsız ve tarafsız olmasındaki tüm engeller yeni anayasal ve yasal düzenlemelerle sağlanmalıdır. 

Kuvvetler ayrılığı ilkesi katı bir şekilde sağlanmalı, bunun için anayasal ve yasal düzenlemeler yapılmalıdır. 

Bize göre; güçlendirilmiş parlamenter sistemden,  daha doğrusu ıslah edilmiş parlamenter sistemden anlaşılması gereken bunlar olmalıdır. 

Açıklamaya çalıştığımız, belki de bazılarını akıl edemediğimiz ve unuttuğumuz,  bu birkaç konuda ıslah edilecek  ve uygulamaya konulacak bir parlamenter sistem, 

ülkemizin sorunlarının çözümüne merhem olacaktır. 

Yeter ki, siyasilerimiz istesinler ve seçmen de oylarıyla bunu desteklesinler.  


05/09/2020

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Muhalifleri Ya Dışlıyorlar Ya Saldırıyorlar

Demokratik düzeni oturmamış, uzun süre tek adamla yönetilen Türkiye (R.T.Erdoğan) ve Rusya (Putin) gibi ülkelerde, yönetimin yandaşları, ya bir paye kapmak, ya da yandaş olduğunu göstermek için böyle ülkelerin, devleti kendinde görmek isteyen vatandaşları muhalif gördüğü vatandaşlarına karşı ya dışlayıcı tavır göstermekte, ya da pervasızca saldırmaktalar.
Tek adam yönetimindeki dışlama ve saldırının en son örneğini en son Milletvekili Barış Atay’a yapılan saldırı ile Rusya’da, Rusya siyasetinde muhalif duruşuyla bilinen muhalif lider Aleksey Navalny’ye yapılan zehirlenmeyi örnek verebiliriz.
Rus muhalif lider içtiği çaydan sonra zehirlendiği için hastaneye kaldırıldı, daha sonra da Almanya’da tedavisinin yapılması için Almanya’ya götürüldü. Muhalif lider sık sık miting ve yürüyüşler yaparak Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i eleştiriyordu.
Milletvekili Barış Atay İstanbul Kadıköy’de 4-5 kişinin saldırısına maruz kalarak maruz kalmış, saldırganlardan üç kişi gözaltına alınmıştı; daha önceleri Mardin Belediye Başkanı Ahmet Türk de saldırıya uğramıştı.
Türkiye İşçi Partisi (TİP) Milletvekili Barış Atay, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile girdiği “tecavüzcü” polemiği sonrası Kadıköy’de bir mekân çıkışında 4 kişilik bir grubun saldırısına uğradı.
Bu yazıyı yazdığım 3 Eylül Cuma günü,  gazetelere, TV lara da yansıyan ayrımcılığın çok ilginç ve üzüntü verici bir örneğine rastladım. “AKP li olmayana iş yok” başlığı altındaki (Sözcü Gazetesi’nde) haberden öğrenildiğine göre, Kütahya’da Ramazan Yılmaz adındaki vatandaşımız bir maden şirketinde kendi çabasıyla iş bulup şoför olarak çalışmaya başlar. Fakat AKP ilçe başkanı, “AKP ilçe başkanlığından icazet almadın” diye çalıştığı işten ayırırlar. Yılmaz, durumu AKP il başkanlığına bildirir, il başkanı, “AKP partimize üye misin” diye sorar. Üye olmadığını söyleyince, “işte çalışamazsın” derler. AKP döneminde ülkemiz böylesine ayırımcılık, dışlanmış durumuna düşürülür.
Demokrasisi gelişmemiş, demokrasiyi özümsememiş toplumlarda-yönetimlerde muhalif görüşlere, muhaliflere tahammül edilmemesinin nedeni, nemalandıkları iktidarın ellerinden gitme korkusu yanında, Müslüman ülkelerde de, tartışılmaz İslami kuralların kutsallığına gölge düşürme korkusudur. Zaten nasıl iktidardaki AKP-RTE yönetimi tartışılmaz İslami kural ve zihniyetin baskısından yararlanıp iktidarda kalıyorsa, bütün İslam ülkelerinde de bu düşünce ve yönetim anlayışı hâkimdir.
Demokrasinin gelişmediği, fikir, düşüncenin, eleştirinin baskı altında olduğu, muhalif görülenlerin dışlandığı ülkelerde demokrasi düşüncesi gelişemez.  Demokrasinin gelişmediği ülkelerde de uygarca, özgürce bir tartışma, eleştiri, muhalife saygı gelişmediği için, özellikle Müslüman ülkelerde olduğu gibi, yaratıcılık kavramı da gelişemiyor. “Yaratıcılık Allah’a Mahsus” diyen bağnazlar da, öteden beri gelen çağ dışı tek düşünceli demokrasi dışı sapkın uygulamayı doğalmış gibi karşılıyorlar. Bu doğalmış gibi görülen tek yönlü, tek düşünceli çağ dışı yönetim devam edip giderken, İslam Ülkeleri gericiliğin bataklığında sürünmekte.   
İşte bu baskılı ortamda uygarca tartışma olanağı baskı altında tutulduğu için, her muhalif grup kendi düşünce görüşlerinin doğru olduğu savı ile muhalif gördüklerini susturmaya, sindirmeye, saldırmaya başlıyorlar. Böylece terör, Batılıların ifadesi ile İnsanlığın başına bela olan “İslami terör” denilen bir olgu oluşuyor doğuyor”. Gerçekten o nedenle de, Afganistan’dan, Libya’ya, Suriye’ye, Yemen’e vb kadar bütün İslam ülkeleri terör ve kan deryası içindeler. Bütün İslam ülkeleri, İslami hurafe içinde, karşıt düşünce görüşlere saygılı olamadıkları için, bilimde ve teknolojide başarılı değiller. Bütün İslami ülkelerde salt inanç, görüş ve düşünceleri sorgulanmadığı için bilim ve buluşlarda başarılı olunmamaktadır. Bu konuda TC tarihinde bilim (kimya) dalında Nobel ödüldü alan bir tek bilim adamımız Prof. Dr. Aziz Sancar, bakınız bu konuda ne diyor: “İslam ülkelerinin 500 yıldır bilime hiçbir katkıları yoktur”.  Fikir ve düşüncelerin özgürce tartışılmadığı ülkelerde ne bilim ne de kültür gelişir.
Özgür düşüncenin, demokrasinin geliştiği, AKP-RTE iktidarının hiç hazzetmediği İsrail’li bilim adamlarının bilim dalında aldıkları Nobel ödülü 100 civarındadır. Artık milletlerin elinde kılıç fütuhat devirleri geçmiştir, (Diyanet İşleri Başkanının Ayasofya cami dönüşümünde elinde kılıçla hutbesini anımsayınız). Toplumların, devletlerin itibarı oraya buraya lüks saraylar, büyük görkemli mabetler yapmakla artmaz, bilim ve teknolojiye yaptıkları katkı ile artar. Sonra dünyada dinle, mezheple kalkınmış tek bir devlet yok, bütün Müslüman ülkeleri bunun çaresizliği içindeler, dinsel hurafelerle kıvranmaktalar. O zaman AKP-RTE iktidarı, “dinci-kinci nesil yetiştireceğiz” diye dine önem verip bilimi dışlaması, keza fen liselerini kapatıp imam hatip liselerini artırması çok yanlış ve çağdaş dünya eğitim, kültürüne asla uymayan bir uygulamadır. Dini ön plana çıkarmak için imam hatipleri artırmak, fen lisesini kapatmak bilimi dışlamak demektir. Bilimi dışlayan bir ülke asla çağdaş olamaz, aydınlanamaz, ileri gidemez; biz bunu Osmanlı’da yaşadık. Osmanlı bilimi dışlayı dışlayı üç yüz sene de battı. Ülkemizde de, 18 yıldır dini ön plana çıkarma, bilimi dışlama süreci yaşanmaktadır. Böylece Atatürk’ün çizdiği çağdaş uygarlık rotasından sapılmakta ve ülkemiz geriye doğru gitmektedir.
Bilim araştırır, sorgular, hipotezler üretir, daima şüphe içindedir; ama dinde şüphe ve tartışma yoktur, sadece tartışmasız inanma vardır. Bilimle din tarih boyunca da, günümüzde de daime çelişki içindedir. Bilim aydınlık getirir, din sadece inanç verir. İşte özgür tartışmanın olmadığı bütün Müslüman ülkeler böylece çağın gerisinde kalmışlardır. Dünyada 60 a yakın İslam ülkesi vardır, içlerinden hangisi çağdaştır, Suudi Arabistan gibi bazı İslam ülkelerin zenginliği varsa da insan hakları, bilim ve kültürde özgür bir tartışma ortamı yoktur. (Hemen aklıma Suudi Arabistan İstanbul Başkonsolosluğunda öldürülen muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı geldi) Hepsinden binlerce değil, milyonlarca insan her yıl yurtlarını yuvalarını terk ederek, “gavur” dedikleri özgür ve zengin Batı ülkelerine göç etmek için canları, ölümleri pahasına yollara düşüyorlar.
Bu örneklerde olduğu gibi, nerede bir tek adam yönetimi varsa, orada mutlaka saldırganlığa, öldürmeye varan ayırımcılığı ve dışlanmışlığı, tecavüz ve saldırıları görürüz. Çağı gerisinde kalan bu ülkelerin tek düşünceli, tek yönetimli yöneticiler ve ileri gelenleri, kendi düşüncesinde olmayan muhaliflere ya saldırıyorlar, ya hapse atıyorlar, dışlayıp baskı altına alıyorlar, ya da “faili meçhul” şeklinde katlediyorlar. Bu muhalif saldırıları da bağnaz tek taraflı düşünce besliyor, teşvik ediyor, kışkırtıyor.
Yurdumuzda, başta muhalif gazetecilere, yazarlara, muhalif partililere salt eleştiri ve görüş farklılığından çeşitli saldırılar olduğuna hepimiz tanık olduk. Örneğin Ana Muhalefet Partisi Başkanı Kemal Kılıçtaroğlu’nun resmi törende bile yumruklandığını gözümüzle gördük. Basın Konseyi saldırıya uğrayan gazetecileri şöyle açıkladı: Yeniçağ Gazetesi yazarı Yavuz Selim Demirağ, Oda TV yazarı Sabahattin Önkibar, Antalya’daki Akdeniz’de Yeni yüzyıl Gazetesi yazarı İdris Özyol, Adana’daki Egemen Gazetesi kurucusu Hakan Denizli, Antalya’daki Güney Haberci İnternet Sitesi Sahibi Ergin Çevik ve Kastamonu Ajans 37 muhabiri Mehmet Eren, Ahmet Takan, Şirin Payzın vb.
Gazeteciler öylesine saldırıya maruz kalıyorlar ki, 20 günde beş gazeteci sokak ortasında saldırıya uğruyor, hastanelik ediliyor. Saldırganlar, her olaydan sonra hemen gözaltına alınsalar da, aynı gün serbest kalıyor. Saldırganların serbest bırakılması, akla ister istemez organize ve gözdağı verme amaçlı olduğu şüphesini uyandırıyor.
İsterseniz bir de kendimden örnek vererek nasıl dışlandığımı anlatayım. Ben emekli öğretmen olarak iki internet sitesinde gazetecilik yapıyorum; yazılarımda bağnazlığı eleştiriyor, laik ve demokratik düzeni, Atatürkçülüğü savunuyorum. Bazen de Facebook, twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinde eleştirel yorum ve paylaşımlarda bulunuyorum. Benim muhalif görüş ve paylaşımlarımı gören yukarıdakiler takibe aldılar, yazılarımı, paylaşımlarımı ya engelliyorlar, ya siliyorlar; iki üç defa da bir hafta, 15 gün bu paylaşım sitelerimi kapattılar. Şimdi twitter paylaşımlarımda asma kilit simgesi var. Her paylaşımda “bu paylaşımları sadece sen görebilirsin” diye not düşülmekte. Yani herkese açık değil deniliyor. Bu muhalif görüşe tahammül edilmemek, dışlanmışlık, sansür değil midir? Şimdilerde de II. Abdülhamid hafiyeciliği gibi muhalifler fişlenme ve baskı, sansür altında bulunmakta.
Çağdaş bir toplum, çağdaş bir devlet olmak istiyorsak, tek adam yönetiminden, her görüş ve düşüncenin tartışıldığı gerçek ve demokratik yönetime dönmeliyiz. Yoksa Tanrı korusun, 600 yıllık tek adam yönetimli Osmanlının bilim dışlayarak hurafe içinde gerileyip yok olduğu gibi, onun sonu gibi oluruz.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget