Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

İtibarı Saraylarda Ve Egemenliği Ayasofya Da Arayanlar
Devletin itibarını;  saraylara indirgeyen ve şatafatlı 1150 odalı saraylarda ve Devletin egemenliğini ve bağımsızlığını;  hemen yanı başında halis cami, İslam ve  Osmanlı eseri olan, cami olarak inşa edilen,  kökten cami Sultan Ahmet Camisi boş dururken, tartışmasız çok değerli ve Dünya kültür mirası olmakla birlikte,  kiliseden bozma sonradan cami olan  Ayasofya'nın  siyasi rant uğruna ibadete açılmasında arayan ve bulan, söylemleriyle ATATÜRK'e dil uzatan, Ayasofya'yı Müze’ye dönüştürme kararı alan ATATÜRK'ü,  tarihe ihanet etmekle ve hukuku çiğnemekle suçlayarak onu küçük düşürmeye ve itibarsızlaştırmaya çalışan ERDOĞAN;  kendisinin asla ve asla bir ATATÜRK olamayacağını, onunla kıyaslanamayacağını,  kısaca ifade etmek gerekirse, onun tırnağı dahi olamayacağını artık anlamalı ve ATATÜRK ile uğraşmaktan vazgeçmelidir.
ERDOĞAN bir zamanlar ne demişti? Hem demokrat ve hem de laik olunamaz.
Bize göre; ERDOĞAN yanılmaktadır. ERDOĞAN; fıtrattan demokrat ve laik değildir.
Aslında, pekala hem demokrat ve hem de laik  olunabilir.
ATATÜRK; doğuştan, hem demokrat ve hem de laik bir devlet adamıdır.
ERDOĞAN'ın düşündüğü gibi; demokrasi ve demokratlık laikliğe engel olmadığı gibi, laiklik de demokrat olmaya engel değildir.
ATATÜRK; İşgal altındaki İstanbul'u, düşman işgalinden kurtarmakla, kaybedilen Ayasofya'nın kılıç hakkını Fatih Sultan Mehmet’ten devir almış ve varsa böyle bir kılıç hakkı, bu hakkı kazanan bir kişi olarak; bu hakkını,  Ayasofya'nın müze yapılması olarak kullanmıştır.
ATATÜRK;  devletin itibarını, bağımsızlığını ve egemenliğini saraylarda, Ayasofya’da  değil, emperyalist düşmanla girdiği savaş meydanlarında, kazandığı ve düşmanı denize döktüğü, işgalcileri İstanbul’dan kovduğu savaşlarda, kurtuluş savaşı devam ederken 23. Nisan. 1920 de açtığı ve kurtuluş savaşını yönettiği Türkiye Büyük Millet Meclisinde aramış ve bulmuştur.
ATATÜRK; işbirlikçi Osmanlı saray yönetimine yanaşmamış, saraya damat olabilecek ve devlet katında önemli makamlara gelebilecek ve saraylarda oturabilecek iken, sarayları, saray imkanlarını elinin tersiyle iterek,  Anadolu’ya geçmiş ve  kurtuluş savaşına öncülük ve komutanlık yaparak, emperyalist işgalci devletleri mağlup edip, Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurmak suretiyle, bizzat kendisi şanlı bir tarih yazmıştır, Başkalarının yazdığı tarihle övünmemiş kendisi tarih yazmıştır.
Bu nedenle, ERDOĞAN'ın dediği gibi, ATATÜRK;  tarihine ihanet eden değil, bizzat kendisi tarih yazan, İstanbul’u ikinci kez fetheden ve  Ayasofya'yı işgalden kurtaran emsalsiz bir devlet komutan ve  adamıdır.
ATATÜRK'ün yazdığı tarihe sahip çıkmadığı gibi,  açıkça ihanet eden ERDOĞAN'ın kendisidir.
ATATÜRK; Ayasofya'yı,  onun bunun, dış güçlerin ve devletlerin baskıları ve yönlendirmeleri sonucunda müze yapmamıştır. Ayasofya'nın tüm Dünya insanlarının ortak değerlerini temsil eden bir Dünya kültür mirası bir eser olması nedeniyle, ibadete kapatarak müze yapılması için Bakanlar Kurulundan 1934 tarihli kararı çıkartmıştır.
ATATÜRK; devletin bağımsızlığına ve egemenlik hakkına herkesten daha çok sahip çıkan ve bu nedenle,  kelle koltukta kurtuluş savaşını göze alabilen gerçek bir kahramandır.
ATATÜRK; Ayasofya'nın cami olarak sadece bizim istifade edebileceğimiz bir konumdan çıkarılarak müze yapılıp Dünya milletlerinin ortak kültür mirası olarak saygın bir statüye kavuşturulmasını sağlamıştır. Bencil davranmamıştır.
ATATÜRK; hukuka saygılı bir devlet adamı olup, attığı her adımda bir hukuk ihlali olan, anayasayı rafa kaldıran bir kişinin,  hukuku ağzına almaya ve ATATÜRK'ü hukuka aykırı bir karar almakla suçlamaya hakkı ve haddi yoktur.
Ülkenin, itibarını,  bağımsızlığını ve egemenlik hakkını korumak;
İktisaden bir Katar'a ve onun petrolden kazandığı dolarlara muhtaç ve  teslim olmamaktır,
İktisaden Katar'ın eline bakar hale gelmemektir,
Katar istiyor diye ve Katar'a,  kapalı kapılar ardında önceden söz verdiği, Katara parsel parsel arsa ve tarlalar sattığı için, bağımsız karar verme yeteneğini kaybettiğinden,  Kanal İstanbul projesinde ısrar etme aczine ve  konumuna düşmemektir,
Merkez bankası döviz rezervlerini eksiye düşürmemektir,
iktisadi bağımsızlığını kaybetmemek, iktisaden dış güçlere bağımlı hale gelmemek, ekonomisi dibe vurmuş olmamak, iç ve dış borç yükü altında ezilmemek, millet'in vergilerini, iç ve dış borç faizleriyle yok etmemektir,
Parasız pulsuz kaldığı halde, vergileri artırarak milletinin cebine göz dikmemek, haddini bilerek lüks ve israfta ısrar etmemektir,
Kendi vatandaşlarını, kendi vatandaşı suçsuz ve günahsız gazetecileri, sadece doğruları yazdıkları ve iktidarı eleştirdikleri için zindanlarda tutarak, Almanya ve ABD vatandaşı olan tutuklu sanıkların, bu devletlerin ricası üzerine serbest bırakılarak ülkelerine gönderilmeleri değildir,
Bu makalemizi yazarken 15 Temmuz darbe girişimi kutlamalarının programına Halk TV den kulak misafiri olduk, inşallah yanlış anlamışızdır, öyle bir program ki;  anlayabildiğimiz kadarıyla, tamamen laiklik karşıtı, laik ve demokratik bir devletle asla bağdaşmayan, kurulması düşünülen teokratik faşist bir devlete yakışan bir program bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete, haydi hayırlısı.
Sizler, hala bu ülke asla din devleti olamaz diye uyumaya ve gülüp geçmeye devam ediniz.
Yandaş bir televizyonda,  Ayasofya zaferinden sonra, hilafeti tartışmalıyız artık demeye başladılar demokrasi ve laiklik düşmanları.

Güner Yiğitbaşı

14/07/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

İstanbul'un Ve Ayasofya'nın Günümüzdeki Yeni Ve Son Fatihi Atatürk Ve Silah Arkadaşlarıdır
AKP Genel Başkanı ERDOĞAN;  rüzgara kapılmış bir yaprak misali, adeta savrulmaktadır.
Kurgu bir yargı kararına sığınarak,  Ayasofya'yı müze statüsünden çıkararak yeniden cami olarak ibadete açma kararı üzerine yaptığı son konuşmasıyla,  yakın tarihlerde Ayasofya'nın müze statüsünden çıkarılarak yeniden ibadete açılmasının mahzurlarını ve sakıncalarını dile getirdiği yakın tarihleri içeren önceki konuşmaları arasındaki büyük çelişkiler, ERDOĞAN'ın; Ayasofya’nın yeniden ibadete açılmasındaki kararının samimiyetsizliğini ve yanlışlığını açıkça ortaya koymaktadır.
Daha geçen yıl mart ayında yapılan yerel seçimler öncesinde yaptığı Tekirdağ mitinginde,  Ayasofya’nın ibadete açılması tartışmalarıyla ilgili konuşan Erdoğan;
 "Bu işin bir siyasi boyutu var,  yanı var.  Yan tarafta Sultanahmet'i doldurmayacaksın,  'Ayasofya'yı dolduralım' diyeceksin.  Büyük Çamlıca Camii'ni yaptık,  4-5 tane Ayasofya eder" diyen Erdoğan,  şöyle devam etmişti: "Bu oyunlara gelmeyelim.  Bunların hepsi tezgah.  Biz ne zaman neyin nasıl yapılacağını çok iyi biliyoruz.  Bu namussuzlar böyle dedi diye biz adım atmayız. ” demiştir.
Aynı Erdoğan; gençlerle buluştuğu bir programda ise; "Ayasofya'yı açmanın bir götürüsü var.  Ayasofya'nın açılmasını isteyenler,  yurt dışındaki camilerimizin başına ne gelir hiç düşünüyor mu? Ben bir siyasi lider olarak bu oyuna gelecek kadar istikametimi kaybetmedim. " şeklinde konuşmuştur.
Bu, Ayasofya'nın ibadete açılması karşıtı konuşmalarının mürekkebi henüz kurumadan,  tek adam olmadan ve yargının kendi emrine girmeden önceki dönemlerde hiç sevmediği ve kararlarını sürekli eleştirdiği bugünün bağımlı yargısının aldığı iptal kararına sığınarak çıkardığı kararname ile Ayasofya’yı yeniden ibadete açan ERDOĞAN'ı tanımak ve ne yapmak istediğini anlamak,  asla mümkün değildir.
Bize göre, Türkiye Cumhuriyetinin başında olan ve ülkeyi yönettiğini zanneden bu siyasetçinin,  Dünyada başka bir örneğini bulabilmek mümkün değildir.
ERDOĞAN'ın; önceki görüş ve kararlarından yüz seksen derece çark ederek,  Ayasofya'nın müze statüsüne son verip yeniden ibadete açma kararından sonra halkımıza hitaben  yaptığı son konuşmasında yer alan,  “Esasen,  tek parti döneminde alınan bu karar,  tarihe ihanet olmanın yanında,  hukuka da aykırıydı. ”şeklindeki beyanları; tek parti dönemi diyerek perdelemeye çalışmasına rağmen, doğrudan doğruya,  bu ülkeyi ve bu arada İstanbul ve Ayasofya'yı,  sömürgeci düşman devletlerin işgalinden kurtaran ve bize göre, günümüzdeki İstanbul ve Ayasofya'nın yeni ve son fatihi ATATÜRK'e yönelik, onu küçük düşürmeye,  itibarsızlaştırmaya, ATATÜRK'ü hukuka aykırı kararlar alan, tarihine ihanet eden bir lider konumuna düşürmeye matuf,  gerçek dışı, haksız, kadir bilmez ve talihsiz beyanlardır.
ATATÜRK'ü;  tarihine ihanet etmekle,  hukuk dışı ve hukuka aykırı kararlar almak ve hukuka saygısızlıkla suçlamaya, bu ülkede hakkı olmayan tek kişi,  AKP Genel Başkanı ERDOĞAN'dır.
Tarihine ihanet eden ve hukuka asla saygılı olmayan,  anayasayı yok sayan, her adımında hukuksuzluk bulunan bir kişinin; tarihine ihanet etmek şöyle dursun, yıkılan ve işgal edilen Osmanlının küllerinden yeni bir devlet kuran,  Türkiye Cumhuriyetini inşa eden, İstanbul'u ve Ayasofya'yı işgalci devletlerin elinden kurtarmak suretiyle;  bizzat kendisi,  yeni bir tarih yazan, Fatih Sultan Mehmet den sonra, İstanbul'u ve Ayasofya'yı düşmanın elinden alarak,  Türk Milletine yeniden hediye eden,  İstanbul'un son fatihi ATATÜRK'ü ve onun aldığı Ayasofya'yı müze yapma kararını eleştirmeye,  ERDOĞAN'ın; hakkı, yetkisi ve haddi asla yoktur.
Hukuk dışı, hukuka aykırı ve yok hükmünde olan; bir önceki makalemizde gerekçelerini açıkladığımız,  Danıştay’ın iptal kararıdır.
Evet bize göre; İstanbul ve Ayasofya'nın günümüzdeki son fatihi ATATÜRK ve silah arkadaşlarıdır. ATATÜRK ve silah arkadaşları olmasaydı,  bugün İstanbul'un fethiyle ve Ayasofya'nın yeniden ibadete açılmasıyla övünebilecek miydiniz, o makamlarda ve saraylarda oturarak ahkam kesebilecek miydiniz, Dünya'ya gelecek miydiniz? Siz,  gerçekten Müslüman iseniz,  insaf edin ve oturup bir düşününüz.
ERDOĞAN diyor ki;  Ayasofya'yı müze olmaktan çıkararak yeniden cami olarak  ibadete açmakla, Fatih Sultan Mehmet'in vasiyetini yerine getirdik.
Öncelikle şunu söyleyelim ki; ATATÜRK'ün,  İş Bankası hisselerinin yönetimini CHP'ye bırakan vasiyetini ortadan kaldırarak, yok sayarak,  ATATÜRK'ün İş Bankasındaki hisselerine göz dikenlerin, vasiyetlere saygı göstermeyenlerin, hukuktan söz edenlerin; Fatih Sultan Mehmet'in vasiyetini yerine getirdik demeye, asla hakları yoktur.
ATATÜRK'ün; 1934 senesinde çıkardığı bir Bakanlar Kurulu kararıyla, Ayasofya'yı müze statüsüne sokarak ibadete kapatma kararı da,  ATATÜRK'ün Türk Milletine bir vasiyetidir.
Namaz kılacak cami mi kalmadı ülkede, Allah gözünüzü doyursun, kiliseden bozma Ayasofya'ya kutsallık tanımak;  bize göre, Allaha şirk koşmaktır. Yüce Allah’ın işi gücü yok da,  sizin Ayasofya da namaz kılmanızı mı istiyor ve bekliyor? Din simsarlığını bırakınız artık. Ülkenin çözülecek onca sorunu ile meşgul olunuz.
Unutmayınız, Dünya kültür mirası olan, duvarlarında dinen namaz kılınmasında sakıncalar içerdiği söylenen figür ve  resimleri barındıran Ayasofya'nın;  tüm Dünya milletlerine ve tüm insanlığa müze olarak hizmet vermesi de; bu devletin kurucusu,  ülkenin ve İstanbul'un (Ayasofya'nın) kurtarıcısı ATATÜRK'ün vasiyetidir.

Güner Yiğitbaşı

12/07/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Düğünde Tuzak- Kime Niyet Kime Kısmet
Osmanlı Devletinin ilk kurulduğu yıllarda, Osmanlılarla Bizanslılar komşu oldukları için kâh savaşırlar, kâh barışırlar barışınca da birbirlerini düğüne şölene davet ederler.
Osman Gazi komşu, Bizans Tekfurunun kıskançlık ve hileleri ile bir düğün davetinde tuzağa düşürülüp yakalanmak, tutsak edilmek istenir.
Yarhisar Tekfurunun kızının düğünü vardır. Düğüne Osman Gazi de davet edilir. Tekfurlar düğünde Osman Gazi’yi tuzağa düşürüp yakalamak esir almak düşüncesindeler.
Bu tuzağı Osman Gazi’nin dostu Harmankaya hâkimi Köse Mihail’den öğrenir. Osman Gazi de bunu duyunca planlı tertipli gider. Tuzaklarına tuzak kurar, onların tuzaklarını bertaraf eder.
Davete dostça görülmeye çalışan Osman Gazi, gizlediği ve pusudaki askerleri ani baskınla Bilecik Kalesi’ni alır. Düğün alayındaki gelini alıp götürür. Öyle ya, “gelin ata binmiş, gör kimin kapısına inmiş”.  Tutsak alınan Bizans gelinine NİLÜFER adı verilir, Osman Bey’in oğlu Orhan’la evlendirilir. Böylece Bizans Tekfuru’nun kızı, başka yere gelin gideceği sırada Osmanlı’lara kaçırılır, Osmanlının gelini olur. Kadere bakın hele.
Osmanlıların gelini olan Nilüfer Hatun artık yeni duruma alışır. Süleyman Paşa ile Sultan Murad Gazi (Hüdavendigar) bu soylu Nilüfer Hatun’dan dünyaya gelmiştir.
Bu hatun Bursa Ovası’ndan akan ırmağın üzerine bir köprü yaptırmış;  kendisi “hayırhasenat”  sever bir kadındı. O ırmağın adı bundan sonra günümüze kadar  devam edecek“NİLÜFER” adı verilir.
(Osmanlı’da Fatih Sultan Mehmet’in anası da böyle bir düğünde, kralın kızı, başka bir kralın oğluna gelin giderken, Osmanlı korsanları tarafından Akdeniz’de kaçırılıp Osmanlı Sultanına eş olur, (Fatih’in anası olur). (Bunu da başka bir yazımızda aktaracağız).
Kaynak: Tacüt Tevarih Hoca Sadeddin Efendi Mil. Eğtm Bak Yay.  cilt I sf 33-36

Cevat Kulaksız

Şort mu haşema mı?
Hukuk devletinde cezai hükümler dini kurallara göre verilemez.
10 Temmuz Sözcü gazetesinde, şort giyen kıza bir zorba tarafından saldırıya uğradığı, bir site havuzuna haşema ile girmeye çalışana, yönetici engel olduğu için 5000 lira para cezası verildiği haberlerini okuyunca şaşırdım.
Çünkü şort giymek yasalarımızda suç değildir. Haberden okuduğumuza göre, Yalova’da yaşayan ODTÜ öğrencisi olan Beril Nisa Aydın (20), şort giydiği için sokakta yürürken hiç tanımadığı Hüseyin A.’nın (60) saldırısına uğruyor. Resimli haberden öğrendiğimize göre genç kız saldırı nedeni ile yüzünde yaralama, morluklar oluşuyor.  Sokakta, tanımadığı kişiye giydiği şort yüzünden saldırıyor ve serbest bırakılıyor. Bu saldırıyı inancına ters olduğu için yapan bu saldırganı hoş görmek mümkün değildir. Dinsel bağnazlıktan kaynaklanan bu saldırganlığı hoş görmek bu tür saldırılara neden olur. 
Sıcakların arttığı ve 40 C ye varan yaz aylarında, insanlar serinlemek için şort giymesinden daha doğal ne olabilir. Hukuk devletinde hakim ve polisler bu tür saldırılar karşısında dini kurallara göre hüküm veremez, dini kurallara göre davranamaz, aksi halde bu tür saldırılar artacaktır.   İnsanların dini bağnazlıktan özel yaşamına müdahale ve saldırılar yasalarımızda suç sayılmaktadır. Kaldı ki, camide bile şortla namaz kılanlar vardır.
Şort giydi diye aynı saldırı aynı gerekçelerle herhangi bir AB ülkesinde yapılsa bu kadar göz yumulur mu? Serbest bırakılınır mı?

Şort mu haşema mı?
Haşema havuzları mutlaka kirletir ve mikrop taşırİkinci gazete haberinde, bir tatil sitesindeki havuza haşeme ile girmek isteyen iki kişi yöneticiler tarafından “haşema ile havuza girmek, hijyen ve sağlık açısından sakıncalıdır” diye havuzdan çıkartılıyor engelleniyor.  Haşema ve kapalı başka bir giysi ile havuza girmek, sağlığa uygun bir davranış değildir. Türkiye’de hiçbir site havuzuna haşema girilmesi sağlıklı olamaz ve girilmez, her havuzu kirlettiği için hiç uygun değil ve engellenir. Ben de fırsat buldukça kapalı havuza girerim, görevliler, haşeme ile kesinlikle havuza girmeyi engellerler, ne ki havuz kirlenmesin diye önceden hafif bir duş aldırırlar. Tutucu insanların giydiği haşema, havuzda da, dışarıda da giyildiğine göre, havuzlara mutlaka kirlilik ve mikrop taşır.  Bütün standartlara uyulan havuzlarda değil haşema, başa takılan bone bile olmazsa havuzlara alınamazlar. Haşema ile havuza girmek kesinlikle sağlıklı olamaz. Herkesin girdiği havuzu kirleten haşemalılar havuza alınmamalıdır ve yöneticiler haklıdır. “Dini inancım” diye haşema ile havuzlara girmekle ortama kirlilik ve mikrop saçmak herhalde engellenmesi gereken bir durumdur, bunda ısrarcı olmak bağnazlıktan başka bir şey değildir.
Bu iki kişi havuza maraza çıkarmak için girdikleri bellidir. Havuza alınmayan bu kişiler Türkiye İnsan Hakları Kurulu’na (TİHK) şikâyette bulunurlar. “Sağlık yönünden havuza alınmadığı” bildirilse de, TİHK, “Ayırımcılık yasağını ihlal edildiğini” öne sürerek site yönetimine beş bin lira ceza verirler. Oysa bu cezayı verenler, herkesin girdiği o havuzlarda toplumun sağlığını öncelikle düşünmelidirler; kaldı ki şu pandemi ortamında çok daha özenli olmamız gerekir.
Her iki olayda da, dinsel görüşten kaynaklanan bir bağnazlık vardır. Birincide,  şort giyene saldırmak tamamen dinsel bağnazlıktan kaynaklanmaktadır. Çünkü zaman zaman bazı yörelerde şort yanında mini etek giyen bayanlara saldırılarda bulunanlar vardır. Ramazanda sokakta bir şey yiyip içenler de bazen saldırıya varan sataşmalarda bulunulmaktadır.
İkinci olayda o iki kişi, haşema ile yüzme havuzuna girmek isteyenler, (bayan veya erkek) muhtemelen o kılıkta havuza girmenin yasak ve hoş olmayacağını biliyorlardı.  Ama işi inanca götürerek, “inancım gereği” denilmektedir.
Ayrıca beş bin lira para cezası uygulayan kişi ve kurum da haşema ile havuza girilemeyeceğini de biliyorlardı. Zaten birçok havuza mayo dışında haşema giysi ile girilmesi yasaktır. Buna rağmen verilen para cezası bile dini bağnazlık baskısından kaynaklanmaktadır. Bu doğrultuda verilen beş bin lira para cezası hukuki değildir. Dediğimiz gibi hukuk devletinde dinsel kurallara göre hüküm ve karar verilemez.
Hukuk devletinde cezai hükümler dini kurallara göre verilemez.
Şort mu haşema mı?

Bir ülkede cehalet arttıkça, hele de “dinci kinci” zihniyetle dinci baskılar artmaya başlar, bu tür saldırılarla karşılaşırız.  O zaman İran’daki gibi “saçını başını açtı, şort giydi, mayo giydi” diye saldırılar başlar. Ülkemizde Erzurum gibi tutucu illerde Ramazanda sokakta sigara içiyor diye insanlar saldırıya uğramışlardır. Bir ülkede dini telkin, dincilik arttıkça verilen cezalar, mahkeme kararları yavaş yavaş dinsel hükümleri de kapsamaya başlar. Oysa laik bir devlette evrensel hukuk varken, dini hükümlere göre insanları dışlamak hele suçlamak ve cezalandırmak çağ dışıdır. Neden, çünkü RTE ne demişti, “ dinci ve kinci nesil yaratacağız”; bu zihniyetle devlet yönetilmeye başladı mı artık orada dinsel baskı, bu tür çağ dışılıklar, saldırılar artmaya başlar. Zaten 18 yıllık AKP yönetimi, sürekli dinsel söylem, kural ve uygulamaları ön plana çıkarmakta, fen liselerini kapatarak, imam hatipleri artırmakta, durmadan oraya buraya gerekli gereksiz camiler yapmakta. Laik TC nin Diyanet İşleri Başkanı bile gereksiz zaman ve konularda fetvalarıyla (hukuki konularda bile) toplumu germekte. Böylece dinci iktidar, hukuku ilgilendiren konularda dini kuralları örnekleyen konuşmalar yapmakta. Cumhuriyet tarihinde böylesine diyanetin bütçesi parası bu denli artırılmamıştı.  Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesini inceleyin, yatırımcı bakanlıkların bütçesinden üç dört kat daha fazla. Oysa çağımızda laik bir devlet dinle, dini kurallarla yönetilemez, çağdaşlaşamaz. Bu tür örneklerle dinsel bağnazlığa ödün verildikçe yavaş yavaş toplum Talibanlaşır, Afganistanlaşır, İranlaşır, çağın gerisine gider.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Ayasofya'yı İbadete Açmak İçin Danıştay Maşa Olarak Kullanılmıştır
Ayasofya’yı müze olmaktan çıkararak yeniden ibadete açmak için,  Danıştay (Yargı) maşa olarak kullanılmış ve maalesef Danıştay 10. Dairesi de bu maşalığı kabul etmiş, içine sindirmiş ve 1934 tarihli 86 yıl öncesinin, Ayasofya'yı müze yapan kararnamesinin iptali için açılan davayı;  öncelikle süre ve kesin hüküm nedenleriyle esasa girmeden usulden  reddetmesi gerekirken, davanın esasına girmiş,  Atatürk'ün iradesini ve imzasını taşıyan, Ayasofya'nın müze amaçlı kullanılmasına ilişkin 1934 tarihli kararı iptal ederek; karşı devrimci, amaçları üzüm yemek değil bağcı dövmek olan, laik Türkiye Cumhuriyeti karşıtı,  ATATÜRK düşmanlarının ekmeğine yağ sürmüş, hazırlanan bir senaryo ve kurgu davanın maşası olmuştur.
Bazı insanların ve bugün iş başındaki AKP iktidarının amacı; siyasi rant kaygısı içermeden, samimi olarak,  Ayasofya'yı müze statüsünden çıkararak, yeniden aktif ibadete açmak ise; daha önce açılarak reddedilen ve kesin hüküm haline gelen davalara rağmen, Danıştay’a yeniden aynı konuda dava açılmasına hiç gerek yoktu.
İdarenin sürekliliği esas olup, 1934 senesinde zamanın Bakanlar Kurulu tarafından alınan Ayasofya'nın müze statüsüne sokulmasına ilişkin işlemi beğenmeyen ve Ayasofya'yı yeniden ibadete açmak isteyen bugünkü AKP iktidarının yapması gereken; birilerine,  1934 senesinde alınan kararı yargıda iptal ettirme girişiminde bulunmak yerine, tüm sorumluluğu, günahı ve sevabı kendi üzerine alarak, 1934 tarihli bakanlar kurulu kararını kaldırarak, bunun yerine Ayasofya'yı yeniden ibadete açan yeni bir karar almak olmalıydı.
Daha önceki tarihlerde,  Ayasofya'nın yeniden ibadete açılmasına sıcak bakmayan ve yanı başında duran Sultan Ahmet Camisini dahi dolduramıyoruz, önce onu doldurun sonra düşünelim diyerek yan çizen ERDOĞAN, dün dündür, bugün bugündür diyerek,  niyet değiştirmiş ve azalan oylarını muhafaza edebilmek için, Ayasofya'nın yeniden ibadete açılmasından medet umarak, bu kurgu dava icat edilerek konunun hallini yargıya havale etmiş olup, ERDOĞAN'ın emri altındaki Danıştay 10. Dairesi de,  bu kurgu ve senaryo davanın aleti olmayı kabul ederek, 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptaline karar vererek, siyaseten çözümlenebilecek olan sorun, yargı yoluyla çözülmüştür.
ERDOĞAN; 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını, aynı usullerle kaldırarak Ayasofya'nın ibadete açılması kararına imza koymayı, Ayasofya'nın Unesko tarafından Dünya Kültür mirası olarak kabul edilmesi nedeniyle,  özellikle dış kamuoyundan çekinerek göze alamamış, tüm sorumluluğu Danıştay'ın üzerinde bırakmayı tercih etmiştir.
ERDOĞAN; ülkemizde bağımsız yargı var, biz yargıya karışamayız, onun vereceği karara saygılıyız ve uymak zorundayız diyerek işin içinden sıyrılarak, elini yakmadan Danıştay'ı maşa yapmak suretiyle,  seçmenlerini, Atatürk düşmanı karşı devrimcileri mutlu ve mesut etme yolunu tercih etmiştir.
Hukukta, istikrar esastır, yasalarda her davanın bir zamanaşımı veya hak düşürücü süreleri vardır, bir suçun, hak ihlalinin, idari işlemin yargıda dava konusu edilebilmesi için uyulması gereken süreler vardır, aynı konuda yargıya başvurma, hak arama yetkisi  süresiz olamaz, bu hukukta istikrarsızlık ve kaos yaratır, bu süreler dolduktan sonra, yargıya başvurulamaz, bulunulursa reddedilir, bir yerde hukuk istikrarı bu şekilde sağlamaktadır.
1934 tarihli kararnamenin üzerinden 86 yıl geçmiş ve 86 yıl sonra yapılan iptal başvurusu esastan incelenerek, işlem  Danıştay 10. Dairesi tarafından iptal edilmişidir. Bu,  hukuk dışıdır, süresinde açılmayan ve daha önce aynı konularda açılan davalar reddedilerek kesin hüküm haline gelen aynı konu ve işlem,  Danıştay tarafından usulden reddedilmeyerek esastan incelenmiş ve 86 yıl öncesinin istikrar bulan ve aynı yargının daha önceki kesin hükmüyle korunan işlemi,  hukuka aykırı olarak iptal edilmiştir.
Bu nedenle, Danıştay 10. Dairesinin iptal kararı yok hükmündedir.
İdare hukukunda istikrar prensibi mevcut olup, idarenin 1934 tarihli işlemle aldığı Ayasofya'nın müze yapılarak ibadete kapatılması kararı,  aradan geçen 86 yıl içinde istikrar kazanmış, daha önceden yargı denetiminden geçmiş ve artık yargı denetiminin konusu olmaktan çıkmıştır.
Biz avukatların, idari dava açmak için öngörülen altmış günlük süreleri kaçırdığımızda, uyanıklık yaparak, İdari Yargılama Usul Yasasının boşluklarından da yararlanarak, idari davaya esas olmak üzere yeniden idareye başvuruda bulunarak yeniden altmış günlük süre kazanma yolu da,  bu işlemde kapalıdır. Aynı konuda açılan ve reddedilerek kesinleşen ve muhkem kaziye  (kesin hüküm) haline gelen kararlar vardır.
Kimse kimseyi kandırmasın ve uyanıklık yapmasın.
Ortada Danıştay’ın maşa olarak kullanıldığı ve tüm günahların Danıştay’ın üzerine yıkılacağı, sevapların da siyasi iktidar tarafından oya tahvil etmekte kullanılacağı bir komedi ve daha doğrusu,  ülkemiz adına bir trajedi sahnelenmiş ve maşa olarak kullanılan Danıştay'ın hukuka aykırı ve yok hükmündeki iptal kararının ardına sığınılarak, Danıştay kararının mürekkebi kurumadan, Danıştay’ın iptal kararı dayanak yapılarak ERDOĞAN tarafından alelacele  yayınlanan karar ile Ayasofya hem de manidar bir tarih lan 24. Temmuz.  2020 Cuma günü (Lozan'ın imzalandığı tarihte)yeniden ibadete açılacaktır.
Biz, Ayasofya'nın ibadete açılmasına ne karşıyız ne de taraftarıyız, bizi zerre kadar ilgilendirmemektedir. Zira, biz gerçek Müslümanız, Allaha karşı vecibelerimizi yerine getirmek için yer seçmeyiz, oynamasını bilmeyen gelin gibi yerim dar demeyiz.
Bizi üzen şey, bugünkü bakanlar kurulunun;  alacağı yeni bir kararla ibadete açılabilecek olan Ayasofya'nın , yeniden ibadete açılması için izlenen,  milleti kandıran ve milletle alay edilen, yargının da buna alet edildiği, hukuk dışı ve çirkin yöntemdir.

Güner Yiğitbaşı

11/07/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Demokrasi - Güner Yiğitbaşı
Demokrasinin olmazsa olmaz bazı koşulları ve ilkeleri vardır.
Ben demokratım, meşru seçimlerle iktidara geldim, herkes bana ve iktidarıma saygı göstermelidir deme hakkına sahip olabilmek için, demokrasinin olmazsa olmaz asgari müştereklerini, ilkelerini ve koşullarını içselleştirmek ve bu ilkelere uygun davranarak, demokrasiye saygılı olmak zorundasınız.
Ben, sadece kendime demokratım, demokrasi sadece benim için vardır,  diyemezsiniz.
Aksi halde,  size ve iktidarınıza kimse sahip çıkmaz ve saygı göstermez, milleti demokrasiden soğutursunuz, her demokratik ve iyi niyetli eleştiriyi kendinize darbe girişimi olarak görürsünüz, korkarsınız, kendinizi koruma altına alırsınız, halkın içine çıkamazsınız,  iktidarda olmanın hazzını duyamazsınız, her an düşürüleceğim endişesi ve  korkusu içinde yaşarsınız, huzursuz olursunuz ve bu nedenle,  despot ve diktatör olursunuz, iktidarınızı sürdürebilmek için,  millete her türlü kötülüğü ve zulmü yaparsınız. 
Nedir o temel ilke ve koşullar?
Öncelikle söyleyelim, sadece seçim ve sandık,  demokrasinin olmazsa olmaz ilkesi ve koşulu değildir.
Evet seçimler, demokrasinin zorunlu bir koşuludur ama,  tek koşulu da değildir.
Mesela, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilen öncü ülkelerden olmamıza rağmen, İngiltere’de kadınların seçme ve seçilme hakları yokken de, İngiltere’nin demokrasinin beşiği olduğu gerçeğini yadsıyabilir miyiz?
Ülkemizde; kadınların seçme ve seçilme hakları var da,  ne oluyor sanki?
Ülkemizde; henüz,  kadınların yaşam hakları, can güvenlikleri yok, yılda binlerce kadın,  göz göre göre katlediliyor ve/veya sakat bırakılıyor.
Demokrasinin en temel ilke ve koşullarından birisi;  seçimler kadar, insanların ve özellikle de kadınların,  can güvenliklerinin güvence altına alınmasıdır.
En başta düşünce ve düşünceyi açıklama ve basın özgürlükleri olmak üzere, insanların özgür olmaları, demokrasinin olmazsa olmaz ilk koşullarından biridir.
Demokrasi;  çoğulcu bir rejimdir, çoğunlukçu değil.
Demokrasilerde, seçimleri kazanamayan, azınlıkta kalan,  parlamentoya yeteri kadar veya hiç temsilci gönderemeyen insanların düşüncelerine ve isteklerine de saygı duyulur ve parlamentoda yasalar yapılırken  onların düşüncelerine de mümkün olduğunca yer verilir, görüşleri alınır.
Demokrasilerde; seçim kazandım,  öyleyse ülkeyi istediğim gibi, kural dışı yönetirim diyemezsiniz.
Seçimlere,  mevcut anayasa ve temel yasalara, özgürlüklere saygı göstermeyi taahhüt ederek giren siyasi partiler, seçim kazanarak iktidar olduklarında, bu taahhütlerine uygun olarak ülkeyi yönetmek ve yasa çıkarırken,  anayasa, temel yasalar ve özgürlüklere uygun yasa çıkarmak zorundadırlar. Seçim kazandıktan sonra,  oyunun temel kurallarını değiştiremezsiniz.
Demokrasiler; ben yaptım oldu, çoğunluğuma güvenerek anayasaya ve özgürlüklere aykırı yasa yaparım,  kime ne deme hadsizliğinin, densizliğinin, aymazlığının ve pervasızlığının uygulamaya konulabileceği bir rejim değildir.
Demokrasiler; herkesin haddini bilmesini, ayağını denk almasını gerektiren bir rejimdir.
Demokrasiler; benden sonrası tufan diyerek,  ülkeyi ve ülkenin düzenini allak bullak etme rejimi değildir. Demokrasi bir kültür olup, işlevini yerine getirebilmesi ve yaşayabilmesi için,  kültürlü insanların iş başına gelmeleri gereken bir rejimdir.
Demokrasiler; seçimle gelinen iktidardan,  yine seçimle uzaklaşılabileceğini bilme ve buna hazırlıklı olma,  hazmedebilme , iktidardan düşünce iktidar günleri gibi huzurlu kalabilmek, iktidardan düşmemek için yok edilmesi göze alınamayacak,  kıyılamayacak  kadar güzel ve erdemli bir rejimdir.
Demokrasiler; milletin,  seçimlerden seçimlere söz haklarının olduğu, onun dışında iktidara yol gösterme, fikir ve düşüncelerini açıklama gibi, söz haklarının olmadığı, seçimi kazandıktan sonra üzerine yatılacak bir rejim değildir.
Demokrasiler; çoğulcu özelliğine göre, azınlığın da söz haklarının olduğu bir rejimdir. Güzelliği de buradan gelir.
Demokrasiler; insanların bilinçli ve örgütlü oldukları bir rejimdir. İnsanlar,  ferden olduğu kadar,  Barolar, sendikalar, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları gibi demokratik  baskı grupları marifetiyle seslerini duyurabildikleri, iktidara katkı sunabildikleri, azınlığın da millet ve  ülke yararına olan fikir ve önerilerine kulak verebilme rejimidir. İnatlaşma değil, uzlaşma rejimidir.
Demokrasiler; iktidarın, millete karşı şeffaf ve hesap verebilir oldukları açık bir rejimdir.
Ülkemizin bugün içinde bulunduğu vaziyete bir baktığımızda,  ülkemizde demokrasi vardır diyebilir misiniz?
Barolarla ilgili çok tehlikeli, savunma hakkını ve ülke demokrasisini, yargısını yok edecek bir yasal düzenlemeyi,  baroların tüm itirazlarına rağmen, bu itirazlara kulağını tıkayarak, öncelikli olmadığı halde,  bu salgın ortamında,  yangından mal kaçırır gibi yapmaya çalışan AKP iktidarına ve onun başındaki zat-ı muhtereme demokrat, demokrasi savunucusu diyebilir misiniz?
Ülkemizi bu duruma düşüren, demokrasimizi temelden yok eden  AKP iktidarına ve sessiz kalarak buna katkı sunan en başta aydınlarımız olmak üzere,  bu millete yazıklar olsun.

10/07/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget