Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Zor Dostum Zor
Dostum,  AKP Genel Başkanı Sayın ERDOĞAN; işin gerçekten zor. 

Zor dostum, hem de çok zor. 

Bu ülkeyi yönetemiyorsun. 

Boşa koyuyorsun olmuyor,  doluya koyuyorsun olmuyor. 

Kabahati başkalarında arama sakın. 

Düştüğün ve ülkeyi düşürdüğün bu zor durumun sebebi,  bizzat sensin. 

İlk hatanı, BAHÇELİ'nin aklına uyarak, tabi senin de işine geldiği için,  Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen ucube sisteme geçerek,  ortak aklı tamamen yok edip,  devletin tüm yetkilerini elinde toplamakla yaptın. 

İktidara geldiğinde yanında bulunan aklı başında kişilerin tamamını,  etrafından kovdun. 

Can dostun ve yol arkadaşın Fetö ile yollarını ayırdıktan sonra, ister istemez Fetö'nün yetişmiş kadrolarından da mahrum kaldın. 

Etrafındaki yetişmiş kişileri boşalttığın gibi, boşalan kadrolara da,  gerçekten ülkeye yararlı hizmetler yapacak ehil ve liyakatli kişileri değil, kendi kafa yapına uygun liyakatsiz, tek yetenekleri sana itaat ve biat etmek olan bilgisiz ve kişiliksiz kişileri toparladın, toplumdan koparak kendini saray'a hapsettin, tek yetenekleri sana mutlak itaat olan sarayda topladığın bir avuç kişiyle ve son sözün her zaman  sana ait olduğu keyfi kararlarla, koskocaman Türkiye Cumhuriyeti Devletini yönetebileceğini, Türk Halkının her koşulda senin yanında yer alarak hayat boyu seni destekleyip saray'da oturtmaya devam edeceklerini sandın. 

Nehirleri tersine akıtabilecek kadar güçlü ve vazgeçilmez  zannettin kendini. 

Türk insanının iyi niyetini, sadakatini, sabrını, sessizliğini yanlış değerlendirdin, insanların sabırlarında da bir sınır olduğunu, er geç ayılarak senin bu ülkeye yarar değil zarar verdiğini er veya geç anlayacaklarını düşünemedin, bu milleti aptal zannettin,  ama yanıldın. 

En büyük yanılgılarından birisi de, CHP Genel Başkanı KILIÇDAROĞLU'nun bugün eriştiği performansını hiç ön göremedin. Onu, hep SSK Genel Müdürü Bay Kemal olarak küçük gördün. Şimdi,  Bay Kemal'in,  Millet İttifakının da desteğiyle,  seni seçim sandığında yeneceğini gördükçe, devlet yönetimindeki kontrolünü tamamen kaybettin, ne yapacağını bilemiyorsun. 

Halkı yanıltmak, gerçekleri anlayarak uyanmalarını önlemek için, düşünce ve düşünceyi açıklama ve basın özgürlüğünü yok ettin. Özgür görsel ve yazılı medyayı devlet desteği ile ele geçirerek kendine bağladın, birkaç özgür gazete ve televizyon dışında,  halka gerçekleri anlatacak basın bırakmadın, tüm halkımızın vergileriyle beslenerek yayın yapan devlet televizyonu TRT'yi,  saray'ın borazanı haline getirdin. 

Eğitimi dinselleştirdin, dini cemaat ve vakıflar,  eğitime yön vermeye başladı sayende. 

Halkı dinlerine, mezheplerine ve etnik kökenlerine göre böldün ayrıştırdın,  toplumu kutuplaştırdın. 

Aslında,  anayasanın tanımına ve ettiğin yemine uygun,  tarafsız ve tüm Türk Halkını kucaklayarak temsil eden bir Cumhurbaşkanı olamadığın halde, Türk Ceza Kanununun tarafsız, yaptığı yeminine sadık, Türk Milletinin tamamını kucaklayan ve temsil eden Cumhurbaşkanlarını hakaretlerden korumak için getirilen,  Cumhurbaşkanına hakaret suçunun korumasını hak etmediğin halde, cumhurbaşkanına hakaret suçunu kötüye ve amacı dışında kullanarak, bırakın hakareti,  seni eleştiren kişileri dahi,  cumhurbaşkanına, yani kendine hakaret ettikleri gerekçesiyle,  mahkemelerde süründürdün. 

Ülkenin tüm kaynaklarını,  sanayi tesislerini,  özelleştirme adı altında sattın, buralardan elde ettiğin paraları,  üretime dönük yatırımlara harcayarak,  insanlara iş imkanı ve cari açığı kapatacak, ödemeler dengesini sağlayacak,  katma değerleri fazla ürünler üreterek ihracat gelirlerini artıramadın. 

Bu paraları;  lüks ithalatlarda,  geçiş garantili,  yap işlet ve  devret modeli ihalelerle yandaş mütahitlere  aktardın, verilen garantiler yüzünden geçilmeyen köprüler, yollar ve tüneller için devlet hazinesinden milyarlar çıktı, devletin paralarını taşa ve toprağa yatırdın. Çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceğini ipotek altına aldın. Adeta kapitülasyonları hortlattın. 

Saray'ın lüks, şatafat ve israfını devletin itibarı ile eşdeğer gördün. 

Hala,  diplomasını göremediğimiz, hangi üniversitede ve hangi deneyimli ve tanınmış ekonomi profesörü hocalardan eğitim ve feyz aldığını bilmiyoruz ama; ben ekonomistim,  faiz sebep enflasyon sonuçtur diyerek dile getirdiğin ekonomik saplantınla ve bir inat uğruna,  Türk Lirasını pula çevirdin, fiyat istikrarını sağlamakla görevli Merkez Bankasının işlerine müdahale ettin, talimatına uymayan Merkez Bankası Başkanlarını sık sık görevden alarak değiştirdin. Ülkenin ekonomisini,  deneme tahtasına çevirdin. Deneme yanılma metoduyla ekonominin yönetilemeyeceğini bir türlü kabul etmiyorsun. 

Dolar,  diğer döviz ve altın fiyatlarını patlattın, Türk Lirasının değeri sıfır oldu. Emme basma tulumbaya dönen döviz kurlarındaki iniş ve çıkışları izleyemez ve takip edemez hale geldik. 

Bankaların mobil uygulamalarından döviz alım satımı yaparken, satacağımız veya alacağımız dövizin miktarını ve hangi hesaptan ödeme yapıp, işlem sonucunun hangi hesaba aktarılacağını işaretleyene kadar geçen beş on saniye içinde,  döviz kurları sürekli değiştiği için;  insanlar, işleme tam onay vermeye hazırlandıklarında, kur değişikliği nedeniyle işleminizi yenileyiniz uyarıları almaya başladılar, esnaf ve sanayici döviz işlemlerinde ne yapacağını şaşırdı, sabit bir fiyat üzerinden alım satım yapma imkanlarını kaybettiler, bazen sattıklarına ve bazen de satın aldıklarına üzüldüler, kar mı yoksa zarar mı edeceklerini bilemeden, alım satımlarını körlemesine ve şansına  yapmaya başladılar ve bu durum kendilerinin ruh sağlığını bozdu. 

Bu çağın ticari hayatının ve devlet yönetiminin inkar edilemez bir gerçeği olan faizi kabul etmeyen, faizi;  faiz ödemeleriyle bütçeye ağır yük getiren, fahiş faizlerle dış kredi alan, bütçeye faiz ödemeleriyle ilgili milyarlarca liralık ödenek koyan, dinen yasak ise; tamamen sıfırlanması gereken faizi sıfırlayarak ekonomi yönetiminden tamamen kaldırmayan,  sanki bizlermişiz gibi, işine gelmediğinde,  faizi, dinen haram, yasak ve günah olarak gören bir kişinin, globalleşen  bu modern çağda, ben ekonomistim ben devleti yönetmeye talibim deme hakkı ve yetkisi yoktur. 

Kimse;  kimseyi,  siyaset yap, inançlarına aykırı olan faiz gerçeğini kabul ederek devleti yönet diye zorlamıyor. Bu koşullarda, laik bir ülkede dini esas alarak ben faize karşıyım diyerek , ülkenin ekonomik zor koşullarına rağmen,  faizi inadına indirmeye kalkışarak, ülke ekonomisini ateşe veremezsin, faize  gerçekten  karşıysan ve dinen günaha girdiğine inanıyorsan, yaşamımızdan gitmesi gereken faiz değil,  sensin Sayın ERDOĞAN. 

Seni zincirle koltuğuna bağlayan yok, faizle benim işim yok diyorsan, demokrasilerde istifa denen bir kurum var,  istifa eder gidersin, Türk Milleti olarak, tek yanlı irade beyanıyla yapacağın istifanı işleme koyarız. 

Estağfurullah, haddimize mi, koltuğu bırakman için; Türk Milletinden,  görevden affını  dilemene gerek yok. Af dilemeden,  doğrudan istifa edebilirsin, görevden affını dileme ve bunun kabul edilmesi gibi bir zorluğa ve hicaba muhatap etmez,  bu asil millet,  seni. 

Sayın ERDOĞAN; giderayak şu millete bir iyilik yap lütfen, bu ülkeyi ve milleti zerre kadar düşünüyorsan, 2023'ü beklemeden ülkeyi demokratik bir şekilde seçime götür, bunun şerefine ve mutluluğuna nail ol, mütedeyyin bir insan olarak,  hepimizden çok iyi biliyorsun, korkunun ecele faydasının olmadığını. 

Güner Yiğitbaşı

18/11/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kılıçdaroğlu'nun helalleşme açılımı ne anlama geliyor?
CHP Genel Başkanı KILIÇDAROĞLUnun;  her biri hala kanayan yara olarak açıkta duran  bazı kesimlerin mağduriyetleriyle yüzleşerek,  onlarla helalleşeceklerine ilişkin beyan ve açılımı, kamuoyunda olumlu ve olumsuz çok büyük yankı uyandırdı. 

KILIÇDAROĞLU'nun bu helalleşme açılımına,  maalesef,  kendilerine çok güvendiğimiz kişiler tarafından dahi,  çok haksız eleştiriler yapıldığına, bu samimi, açılımın yanlış değerlendirildiğine tanık olduk. 

Yazımıza,  helalleşmenin terim olarak ne anlama geldiğini belirterek başlamak istiyoruz. 

Helalleşmek; dini bir kavram olarak kabul ediliyor olsa da, bize göre helalleşmek; kişi veya toplum veya devlet olarak, bir kişi veya kişiler veya bir zümre ve toplum kesimine yönelik olarak,  bilerek veya bilmeden yapılan ve sonradan farkına vararak içimizde yara olarak hissettiğimiz bizi kişi, toplum ve devlet olarak vicdanen üzen ve huzursuz eden bir hatamız ile yüzleşerek, bu hatamızı kabul ederek, hata işlediğimiz ve üzdüğümüz mağdur kesimin rızasını ve gönlünü, helalliğini alarak, karşılıklı olarak manen ve ruhen huzura kavuşma ve rahatlatma, yeni ve beyaz bir sayfa açma işlemidir. 

KILIÇDAROĞLU'nun helalleşme girişimi ve açılımı,  bize göre çok yerinde, doğru ve erdemli bir eylemdir. Bu nedenle, onun bu açılımını anlayamayarak onu ağır bir şekilde eleştirenleri,  anlayamıyoruz doğrusu. 

Bize göre,  KILIÇDAROĞLU; izlediğimiz kadarıyla, konuşmalarına, yapmak istediklerine ve en son helalleşme açılımına baktığımızda, adım adım Cumhurbaşkanlığı adaylığına soyunmakta, bunun hazırlığını ve alt yapısını oluşturmaya çalışmaktadır. 

KILIÇDAROĞLU; Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemine ve tüm yetkilerin tek adamda toplanmasına, partili ve taraflı cumhurbaşkanına karşı çıktığı için, kafasında öyle bir Cumhurbaşkanı adayı profili çiziyor ki; Cumhurbaşkanı,  birikimli olsun, ülkenin ve halkının yararlarına öncelik versin, kendi yararına iş görmesin, tarafsız olsun,  partisiyle tüm ilişkisini koparsın ve sadece partililerinin ve kendisine destek olanların değil, kimliklerine, etnik kökenlerine, din ve mezheplerine partilerine ve aidiyet duygularına bakmadan,  herkesin Cumhurbaşkanı olsun,  84 milyonun tümünü kucaklasın, , toplumu bölmesin, ayrıştırmasın, anayasada yer aldığı gibi,  gerçekten Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk Milletinin birliğini temsil etsin istiyor. 

Bu özellikleri taşıyan, CHP Genel Başkanlığının yanısıra, Millet İttifakının lideri konumunda olan bir kişi, parlamenter sisteme dönüldükten sonra da, yetkileri çok daraltılacak olan temsili Cumhurbaşkanlığına razı olacak ve Cumhurbaşkanlığı süresinin sonlanmasından sonra da,  politikayı ve devlet adamlığını bırakarak köşesine çekilmeyi, AKP iktidarında bölünen ve ayrışan milletimizin birlik ve beraberliğini yeniden tesis ederek, yıllardan beri kanayan ve kapanmayan bazı yaraların sorumluluğunu, kendi iktidarları döneminde olup olmadıklarına bakılmaksızın, sadece CHP Genel Başkanı olarak değil,  T. C. Devletinin Cumhurbaşkanı adayı ve T. C. Devletinin önüne yeni ve beyaz bir sayfa açmak isteyen sorumluluk duygusu taşıyan bir kişi olarak, politika ve devlet adamlığı yürüyüşünü, onurlu bir şekilde ve ülkesine hizmet etmenin huzur ve  gururuyla Cumhurbaşkanı olarak  sonlandırmak arzusu içinde,  bugüne kadar görülmeyen büyük bir erdemle,  KILIÇDAROĞLU bu helalleşme açılımını yapmış bulunmaktadır. 

Hiç kimse,  KILIÇDAROĞLU'nun; CHP liderliği kimliğinin de üzerinde, partilerüstü bir düşünceyle,  ülkesini seven, Cumhurbaşkanlığına aday olmayı arzulayan bir kişi olarak,  T. C. Devleti adına tüm sorumluluğu üzerine alarak, helalleşme açılımında bulunmasının altında başka bir niyet aramaya kalkışmasın ve KILIÇDAROĞLU'nun açılımını anlayamamış olmanın utancını yaşasın. 

Evet KILIÇDAROĞLU; son salı grup toplantısında helalleşme açılımına açıklık getirerek, hangi kesimlerle helalleşileceğini örnekleriyle saydı, bu örneklerde eksik kalanlar olabilir, bu eleştiri konusu yapılmamalıdır. 

Evet, kanayan yara olarak gösterdiği helalleşmemiz gereken bazı istenmeyen üzücü olaylar CHP iktidarı döneminde vuku bulmamıştır, çok doğru, ancak bu ülkeye Cumhurbaşkanı olmak isteyen KILIÇDAROĞLU; parti ayrımını bir kenara iterek, koltuğuna oturmayı arzuladığı Cumhurbaşkanlığı makamının,  T. C. Devletini ve Türk Milletini bütünüyle temsil eden bir makam olması nedeniyle, parti ayrımı yapmaksızın hangi partinin iktidarı döneminde vuku bulmuş olursa olsun,  devlet olarak, cumhurbaşkanı adayı olarak bu sorumluluklarının tümünü üstlenerek beyaz bir sayfa açmak arzusunu dile getirmiştir. 

Helalleşmek; yasalar ve yargının önünde hesaplaşmak değildir, yasal olarak sorumluluktan kaçmak, sorumlularından yargıda hesap sorulmadan,  helalleşmek yoluyla sorumluluktan kurtulmak değildir. 

Sorumlular yargı önünde hesap vermiş ağır cezalar almış ve çekmiş olsalar, bundan sonra da sorumlularından yargı önünde hesap sorulacak olmasına rağmen, mağdurlarla yüzleşerek helalleşip,  manen tatmin olarak huzur bulmalarını sağlamanın ne zararı var da,  KILIÇDAROĞLU bazı kesimlerin ağır saldırılarına uğramıştır?

Bu haksız eleştiriler dahi,  ülkemizin ne kadar bölünüp ayrıştığını, her açılıma partisel yaklaşıldığını, açıkça göstermektedir. 

Bu nedenle; KILIÇDAROĞLU'nun helalleşme açılımı, bu ülkenin hiç alışık ve tanık olmadığı, herkesin göze alamayacağı değerde çok erdemli bir davranıştır.  

Yolun açık olsun,  başarılar Sayın KILIÇDAROLU.  17/11/2021


YAZARIN ÖZEL NOTU: Bilenler bilirler ama, yine de belirtmekte yarar var. Bu yazının yazarı bendeniz; CHP dahil,  hiçbir partinin üyesi değilim. Hiçbir partiye ön yargılı yaklaşmıyorum. Hukukçu kimliğimle,  bu ülkenin aydın bir vatandaşı olarak,  olayları elimden geldiğince objektif olarak değerlendiriyorum. KILIÇDAROĞLU'nu yerden yere vurduğumuz, istifaya çağırdığımız yazılarımız da arşivlerde durmaktadır. 

Güner Yiğitbaşı

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Bu Millet Zannettiğiniz Kadar Budala Değildir
Bu ülkenin Cumhurbaşkanı olduğunu iddia eden zat, katıldığı Memur-Sen Büyük Türkiye Buluşmasında yaptığı konuşmasında; ”Gezi olaylarında bay Kemal Taksimde değil miydi? Çünkü o da gezici. Bunlar değil miydi Bezmialem Valide Sultan Camii'nin içine bira kutularıyla girenler? Camiden Başbakanlık Ofisine kanal açarak gidenler bunlar değil miydi?” diyerek, çok trajikomik,  akıl ve mantık dışı,  camiden Başbakanlık Ofisine yeraltından kanal kazıp gittiklerini iddia etmiştir. 

Bu iddia ve sözler; mantık ve akıl dışı olduğu kadar, bu sözlerin muhatabı olan Türk Milletini,  adeta budala yerine koyan, yalan lafının dahi hafif kalacağı, söyleyenin akıl ve ruh sağlığından şüphe edilmesine yol açacak sözler olup, Türk Milletiyle adeta alay etmekle, onu budala yerine koymakla eş değer sözlerdir. 

Bu kanalı,  her gün camiye gelip giden namaz kılan onca cemaate rağmen, çok kısa sürede, kim ya da kimler, hangi araç ve gereçleri kullanarak açmışlar ve caminin altından  Dolmabahçe Sarayındaki Başbakanlık Ofisine gidebilmişlerdir?

Hayret doğrusu. 

Bu millet; bugüne kadar çok yalanlar duydu ama,  bu kadar kuyruklusunu asla duymadı, ilk kez duydu. 

Ana Muhalefet partisi genel başkanının da bu konuşmada ismi geçtiğine göre, iktidara soyunan CHP ve onun genel başkanı;  bu iddiayı ciddiye almalı ve olmayan bu kanalın peşine düşmelidir. 128 milyar dolar nerede diye sorduğu gibi, bu kanal nerede diye sormalıdır her gün. 

İmkansız ama, velev ki;  ERDOĞAN'ın bu kanal iddiası doğru kabul edelim, bugüne kadar,  bu iddianın faili olan,  camiden Başbakanlık Ofisine gizlice  kanal açarak Başbakanlık Ofisine giden kişiler bulunarak  haklarında  ne gibi bir işlem yapılmıştır? merak ediyoruz doğrusu. 

Bu iddia doğruysa,  ki; bizce doğruluğu imkansız, çok vahimdir. 

Bu iddia doğru değilse; durum çok daha vahim olup, Türkiye Cumhuriyetinin yönetiminde büyük bir zafiyetin varlığının açık bir  ifadesidir.  

Bu iddianın sahibi; iddiasını,  görüntüleriyle kanıtlamak zorundadır. 

Aksi halde,  Türk Milletinden özür dilemelidir. 

Güner Yiğitbaşı

16/11/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Çok Ön Yargılı Bir Toplumuz
Özellikle siyasette,  çok ön yargılı bir toplumuz. 

Bu ön yargımızın bedelini,  çok ağır bir şekilde ödedik ve ne yazık ki; ödemeye de devam edecek gibiyiz. 

Peki, bu kadar tehlikeli ve zararlı olan ön yargı ne anlama geliyor?

İnternetten yapacağımız alıntılara göre; 

“Ön yargı;  bir kişi ya da olaya ilişkin yeterli bir bilgi edinmeden,  önceden,  peşin bir karara varmış olma durumudur.  

Ön yargı,  insanların düşüncesizliğine bir kılıftır.  

En adaletsiz yargı ön yargıdır.  

Ön yargı bireylere,  düşüncelere,  belirli bir insan topluluğuna ya da nesnelere ilişkin olabilir.  

Ön yargılar kişinin,  topluluğun ve nesnenin karşısında olmak,  ya da yanında olmak biçiminde ortaya çıkabilir.  Ama genellikle olumsuz,  yani karşı olmak biçimi ağır basar. 

Eğer ön yargılar davranışa dönüşür ise,  artık bunun adı dışlamadır.  

Ön yargıların baskın olduğu toplumlarda,  kendini ifade edebilmek,  kurak topraklarda gül yetiştirmekten daha zordur.  

Zihnimiz böyle empoze ön” yargıların esiri ise hiçbir zaman gerçekleri göremeyiz.  “

Evet ön yargılar; bir kişinin, partinin karşısında olmak, ya da yanında olmak biçiminde ortaya çıkabilir. 

Bugün Türk siyasetinde hakim olan iki ayrı ana ön yargı söz konusudur. 

Birisi; AKP ve Genel Başkanı EROĞAN hakkında,  toplumun ve seçmenlerin  geniş kesiminde oluşan, AKP ve ERDOĞAN'ın yanında olmak biçiminde olumlu ön yargı, diğeri ise;  CHP ve onun genel başkanı KILIÇDAROĞLU hakkında,  yine toplumun ve seçmenlerin geniş kesiminde oluşan CHP ve KILIÇDAROĞLU'nun karşısında, yani aleyhinde olmak biçiminde,  olumsuz ön yargıdır. 

AKP ve onun genel Başkanı ERDOĞAN'ın;  aslında tüm başarısızlıklarına rağmen, 20 yıldır seçim kazanarak tek başına iktidar olarak ülkeyi yönetip, bugün ülkeyi getirdiği felaketin temelinde;  AKP ve ERDOĞAN'a yönelik toplumda oluşan olumlu, buna karşılık olarak da, CHP ve onun genel başkanları BAYKAL ve KILIÇDAROĞLU'na yönelik toplumun geniş bir bölümünde oluşan olumsuz ön yargılar, yatmaktadır. 

Bugün içinde bulunduğumuz ülkenin tüm kötü koşullarına rağmen;  AKP ve Genel Başkanı hakkında toplumun ve seçmenin çoğunluğunda oluşan olumlu ön yargı hala kırılamamış ve yapılan anketlerde, giderek azalsa da,  AKP ve lideri ERDOĞAN hakkında hatırı sayılır bir seçmen desteğinin hala mevcut olduğu  görülmektedir. 

AKP ve lideri ERDOĞAN hakkında oluşan olumlu ön yargının yok edilememesinin, taraftarları giderek çoğalsa da, ülkenin kötüleşen şartlarına rağmen, CHP'nin hala seçmen kitlesinin geniş desteğine ulaşamamasının en büyük nedeni de; CHP ve lideri KILIÇDAROĞLU hakkında toplumun geniş bir kesiminde oluşan, bitmez ve tükenmez, tüm olumlu çabalara rağmen bir türlü kırılamayan  olumsuz ön yargıdır,  maalesef. 

2023 seçimlerinin; ülkenin, demokrasinin ve özgürlüklerin geleceği için büyük önem taşımasına, aslında parlamenter sisteme dönülmesini, tüm kural ve kurumlarıyla demokrasinin ülkemizde yeniden tesisini amaçlamasına, cumhurbaşkanının bugünkü önemini yitirecek olmasına, karizmatik bir liderin cumhurbaşkanı seçilmesinin pratik hiçbir değerinin bulunmamasına rağmen, toplumun büyük kesimine hakim olan ve en adaletsiz yargı olan bu ön yargılar yüzünden; hala,  Millet İttifakının bileşenleri partilerin genel başkanları ve üst düzey yöneticilerinin perde arkasından oynayacakları rol ve onlara güven bir kenara bırakılarak, Millet İttifakının Cumhurbaşkanı adayının,  seçilmesi garanti olsun diye düşünülerek,  Ekrem İMAMOĞLU veya Mansur YAVAŞ olsun diyenlere ve bunda ısrarcı olanlara tanık olmaktayız. 

Bırakınız bu ön yargıları. Şayet;  İMAMOĞLU veya YAVAŞ Millet İttifakının Cumhurbaşkanı adayı yapılmazlarsa, biz Millet İttifakına oy vermeyiz veya bunlar aday yapılmazlarsa,  Millet İttifakı olarak Cumhurbaşkanı çıkaramayız, yine EDOĞAN Cumhurbaşkanı seçilir ön yargısından kurtulun,  atın bu ön yargılarınızı zihninizden, lütfen. 

Tüm başarısızlıklarına rağmen ve hatta aslında Anayasaya göre aday bile olamayacak olan ERDOĞAN'ın;  hala Cumhurbaşkanı seçileceğine inanların,  bu ön yargıları yerin dibine batsın. 

Bıktık artık,  bu milletin akıl almaz ve bitmez tükenmez bu akıl ve mantık dışı ön yargılarından. 

Bir kenara bırakın artık, kurtulun artık bu ön yargılarınızdan, CHP ve KILIÇDAROĞLU'nu dışlayarak bir sonuca ulaşamayacağınızı, bilakis AKP ve ERDOĞAN'ın ekmeğine bilmeden yağ sürdüğünüzü asla aklınızdan çıkarmayınız. 

Bu satırların yazarı olan ben de;  KILIÇDAROĞLU hayranı değilim,  KILIÇDAROĞLU benim babamın oğlu değil,  kendisini ben de medyadan izliyorum ve tanıyorum, ama mevcutların iyisi, EDOĞAN'dan daha kötü değil en azından, elimizde bulunan malzemelerin en iyisi ve  en ehveni şeri bu kardeşim. 

Karnın açsa,  ölmemek için ekmek yemen gerekiyorsa ve taze ekmek bulamıyorsan,  bulduğun kuru ekmeğe razı olup, öncelikle yaşama tutunacaksın,  benim ön yargılı değerli kardeşim.  

Güner Yiğitbaşı

14/11/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Erdoğan Sadece Halk Tarafından Sandıkta Denetlenirmiş
Bakar mısınız şu çarpık, demokrasi ile asla bağdaşmayan otoriter ve dikta yönetim anlayışına. 

İşte,  tek adam esasına dayalı, kuvvetler ayrılığının yok edildiği, yasama yürütme ve yargının sarayda tek adamda toplandığı ucube Cumhurbaşkanlığı Hükümet sisteminin en açık ve net izahı bu olmalıdır. 

ERDOĞAN'ın bu beyanı, var mı itiraz eden ve aksini savunan,  ben bu ülkenin diktatörüyüm demek anlamına gelmiyor mu? 

ERDOĞAN; seçim kazanarak sandıktan çıktıktan sonra,  beş yıl boyunca ben istediğimi yaparım, yasa,  anayasa tanımam,  ülkeyi keyfime göre yönetirim, devletin kaynaklarını istediğim kişi ve zümrelere aktarırım,  başıma buyruk yönetirim ama,  kimseye, hiçbir makama, meclise ve yargıya asla hesap vermem demek istiyor.  

ERDOĞAN;  yanılıyor, aslında yanılmıyor, halkı bilerek ve isteyerek yanıltıyor ve aldatıyor. Kendisi de çok iyi biliyor ki; seçim sandığı,  yönetenlerin aklandığı yer değildir. Seçim sandığı, seçmen tarafından verilen,  sen beni yönetebilirsin iznidir, sana verilen yönetme yetkisidir. 

Seçmen,  beni yönet diye sana yetki verirken, kafana göre değil, seçilirken mevcut anayasa ve yasalara uygun olarak beni yönet diye izin ve yetki veriyor, size. 

Halk sana oy vererek, ülkeyi yönetme yetkisi verirken, benim neyim varsa çal çırp yolsuzluk yap, hazineyi çarçur et, devletin hazinesini yandaş müteahhitlere, yandaş vakıflara aktar, beni işsiz güçsüz,  açlığa ve sefalete mahkum et, Türk parasını pula çevir, yasa ve anayasa dinleme,  diye yetki vermiyor, icraatlarında açık ve şeffaf ol, ticari sır kavramının arkasına sığınarak, gizlediğin hazineyi boşaltan anlaşmalara imza atarak bana zarar verme,  yürütme olarak;  Sayıştay'a, suç işlersen yargıya ve meclise hesap ver,  onlar tarafından denetlenmen koşuluyla sana yetki veriyorum diyor. 

Yok öyle yağma, ben seçildim,  beş sene anayasa, yasa tanımadan ülkeyi istediğim gibi yönetirim diyemezsin,  buna yetkin ve hakkın yoktur. Bunun adı,  demokrasi değil, diktatörlüktür. 

ERDOĞAN; madem ki,  beş senede bir yapılan seçimlerle,  beni ancak seçmenler denetleyebilir, beğenmezse yeniden seçmez ve beni cezalandırır görüşünü, savunuyor ve  kabul ediyorsun, bu görüşün,  muhalefet için de aynen geçerli olmalıdır. Muhalefet partileri, ana muhalefet partisi CHP de,  milyonlarca seçmenden oy alarak ana muhalefet yetkisini ve meşruiyetini aldığına göre, yargısız infaz yaparak, ne hakla CHP'yi suçluyor, terörize ediyor ve kapatılmakla tehdit ediyorsunuz, yandaş yazarlara bu konuda yazılar yazdırıyorsunuz? Bırak,  onun cezasını da yeniden oy vermeyerek halkımız versin o zaman. 

Sizin anlayışınıza göre, CHP'nin bir yasa dışı icraatı varsa, yönetim olarak bir suç işlenmişse ve vatana ihanet edilmişse, CHP ve yönetimi de,  seçimlerde halkımız tarafından oylarıyla denetlenerek cezalandırılmalıdır. 

Yok öyle bir şey.  Demokrasi karşıtı, seçimden seçime ancak  halk tarafından denetlenirim, halka hesap veririm anlayışına sığınmak. Bunun adı demokrasi olamaz. 

Seçilmiş olmak;  suç işleme ve hesap sorulamama özgürlüğü sonucunu doğuramaz. 

Kaldı ki; sandıkta halk tarafından denetlenerek cezalandırılmak veya ödüllendirilmek için, şeffaf bir demokrasi ve yürütmenin icraatlarını halkımıza açıkça duyurabilen, halkımızı aydınlatan özgür bir basın, düşünce ve düşünceyi açıklama, halkın haber alma özgürlüğünün olduğu,  gerçek, şeffaf bir demokrasi gerekir. 

Halkın haber alma ve basın özgürlüğünün, düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğünün ve şeffaflığın olmadığı, seçimlerin adil ve eşit koşullarda yapılamadığı, devlet imkanlarının ve medyanın %90 nın iktidarın kontrolünde olduğu saray yönetiminde, halkın iktidarı  sandıkta denetlemesinin mümkün olmadığı, seçim sonuçlarının hak etmeyenler lehine sonuçlandığı da unutulmamalıdır. 

Sayın ERDOĞAN; seçim sandığında denetlenmek istiyorsan, hayalim dediğin Kanal İstanbul saçmalığın için de, halkın önüne koy bir referandum sandığı ve halkımızın onayını al, kendine güveniyorsan. 

Yine, biran önce  halkın önüne seçim sandığını koy ve halkın denetiminden geçip geçemeyeceğini bir kanıtla da, hep birlikte  görelim, ya siz,  ya da biz susalım. 

Güner Yiğitbaşı

11/11/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Şayet Atatürk Konuşabilseydi
“Ey Türk Milleti. 

Benim cansız bedenimi Anıtkabir’e defnettiniz, milli bayramlarda ve diğer özel günlerde, özellikle ölüm yıldönümüm olan 10. Kasımlarda, kabrime gelerek,  beni anıyorsunuz, mutlu oluyorum. Hepinize teşekkürler ediyorum. 

Ancak, ülkenin gidişatı beni çok endişelendiriyor, hiç huzurlu yatmıyorum. 

Herkesin ağzında bir ATATÜRK sözüdür gidiyor. 

Görünüşe bakarsanız; herkes,  beni seviyor ve ATATÜRK'çü olduğunu savunuyor. 

Ama ben, kimlerin ve hangi kesimlerin,  beni gerçek anlamda ve özünde samimi olarak sevmediklerini çok iyi biliyorum, inanın bana, bir kesimin beni sevmemelerine hiç de üzülmüyorum, hatta seviniyorum.  Herkesin beni sevmesini, ilkelerimi benimsemesini de beklemiyorum, bu benim için akılcı ve  gerçekçi bir beklenti olamaz. 

Kalben,  beni çok sevdiklerinden emin olduğum, bir araya geldiklerinde “Mustafa Kemal'in, ATATÜRK'ün askerleriyiz” diye slogan atıp bağırarak, sonra hiçbir şey olmamış gibi susarak, seslerini çıkaramayanlaradır,  benim asıl üzüntüm ve kızgınlığım. 

Ben sizlere;  halkın iradesine dayalı, egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğu, iktidarıyla muhalefetiyle,  çok partili demokratik, laik ve özgür bir devlet bıraktım, birilerinin beni sevmeme özgürlükleri de vardır tabi, ama hakaret etmeden. 

Duydum ki; devletimizin yönetim sistemi değiştirilmiş, parlamenter sistem rafa kaldırılarak,  kurtuluş savaşını yöneten,  kurucusu olduğum Türkiye Büyük Millet Meclisi,  işlevsiz bırakılmış, Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi adı altında,  benim hiç duymadığım ve bilmediğim, ülkenin tüm kaderini sarayda oturan bir şahsın iki dudaklarının arasına bırakan,  ucube bir sistem tesis edilmiş ve sizler de oylarınızla bu ucube sisteme onay vermişsiniz. 

Beni çok yanılttınız, bu sisteme onay verenlerin çoğunlukta olduğu bir Türkiye Cumhuriyeti; benim kurarak sizlere ve Türk Gençliğine emanet ettiğim Türkiye Cumhuriyeti olamaz. 

Sizler ne biçim ATATÜRKÇÜ'sünüz,  bana söyler misiniz?

Bu ülkeyi; emperyalistlerden ve onların yerli işbirlikçisi, işgal altında bulunan İstanbul’daki Osmanlı Saraylarında oturan hainlerden kurtaran benim dahi, tek başıma sahip olamadığım, sahip olmak da istemediğim,  sınır ve denetim tanımayan yetkileri, hangi hakla ve akılla o tek adama verebildiniz?

Hangi hakla, benim kurduğum ve kurtuluş mücadelesinin mabedi gazi meclisi devre dışı bıraktınız, işlevsiz bir siyasi dernek haline getirdiniz, bu mudur sizin ATATÜRK severliğiniz?

Ben sizlerden;  sözde değil,  özde ATATÜRKÇÜ olmanızı, beni özde sevmenizi ve sizlere bıraktığım eserlere, demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyetine sahip çıkarak korumanızı istiyorum ve hatta emrediyorum. 

Benim, elimin tersiyle iterek onca mücadele vererek tarihin çöplüğüne attığım saray ve saray kültürünü yeniden dirilterek, benim emanetim olan Atatürk Orman Çiftliğini talan edip,  kaçak olarak gizlice yaptırılan, benim son verdiğim Osmanlı hanedanını, saltanatını hatırlatan Cumhurbaşkanlığı sarayı da ne demek oluyor?

Benim dahi oturduğum ve Türkiye Cumhuriyetini yönettiğim, o tek adama kadar, benim gibi ülkeyi yöneten tüm Cumhurbaşkanlarının oturup çalışmalarını yürüttüğü Çankaya Köşkü,  neyine yetmemiş o tek adamın, o tek adam, saraylarda doğup saraylarda mı büyümüş ve yaşamış? Soruyorum,  halkıma ve o tek adama. 

Soruyorum sizlere,  ben; saraylara yakışan, itibarını sadece ihtişamlı saraylarda oturmakta gören, itibar kazanmak için saraylarda oturan ve oradan ülkeyi yönetmeye çalışan,  sarayında rahat oturabilmek için düşmanla anlaşan, saraylarla özdeş saltanatı,  boşuna mı kaldırdım, benim canım yok muydu saraylarda oturmak için?

Benim ömrümün çoğu,  bırakınız saraylarda oturmayı, harp meydanlarında cephelerde savaşarak kıçım yer ve yatak görmeden toprak üzerinde geçti, ülkemi iç ve dış düşmanlardan temizleyerek,  Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurduktan sonra geri kalan kısa ömrümde de,  ölene kadar milletimin gönül saraylarında oturarak, ülkeme yararlı çalışmalarımı mütevazi Çankaya Köşkünden yürüttüm, milletimden uzaklaşmadım, sarayların kalın duvarları arkasında milletimden gizlenmedim,  milletimden korkmadım, kendimi uzun koruma konvoylarıyla koruma altına alarak özgürlüğümü kısıtlamadım, yaşarken öldürmedim kendimi. 

İş başındaki o tek adam saray yönetiminin; Osmanlı saray ve saltanat rejiminden dahi otoriter, can sıkıcı ve özgürlükler düşmanı olduğunu, devletin temeli olan adaletin yok edildiğini, adaleti sağlayan yargının,  saraydaki tek adamın emir kulu haline getirildiğini, insan hak ve özgürlüklerinin, basın özgürlüğünün yok edildiğini, herkesin saraydaki o tek adam gibi düşünmesinin istenildiğini, liyakatin değil,  itaatin,  saray yönetiminin önceliği olduğunu, anayasanın rafa kaldırıldığını, İstanbul belediye seçimlerinde olduğu gibi, millet iradesine saygının kalmadığını, Türk Milletinin yaklaşan seçimleri endişe ile beklediklerini görüyorum. 

Saraydaki tek adamın; halk oylaması ve anketlere göre, gidici olduğunu sarayı boşaltmak zorunda kalacağını bildiği için, bir arayış içinde bulunduğuna, muhalefeti ve demokrasi cephesini parçalamak için elinden gelen çabayı gösterdiğine, Türk Milletini etnik kökenine, dinine ve hatta aynı dinden  olsalar bile mezheplerine ve hatta cinsiyetlerine göre ayrıştırarak böldüğüne, ulus devleti rafa kaldırarak, kendine biat eden ümmet esasına dayalı, İslam temelli gayri milli bir din devleti kurmak için gayret sarf ettiğine, emrindeki, halkımızı dinen aydınlatmaları, İslam dinini doğru olarak anlatıp öğretmeleri için, iyi niyetlerle,  bizzat benim kurduğum Diyanet İşleri Başkanlığını, kendi partisinin arka bahçesi gibi kullandığına, amacına uygun fetvalar verdirdiğine, bu kurumun başına, bana ağır hakaretler eden, keşke Yunan galip gelseydi diyecek kadar alçalan, Fesli Kadir lakaplı vatan hainin dostu bir zatı getirdiğine, bu zat'ın bırakın beni sevip saymayı, adımı dahi ağzına almak istemediğine, Ayasofya’nın yeniden tümüyle ibadete açılması töreninde kılıçlı çıktığı hutbede bana lanet okuduğuna, Müslüman alevi vatandaşlarımızın dışlandıklarına, alevi bir gençle sünni bir genç kızın evlenmelerinin mümkün olmadığını savunacak kadar dinden çıkan şerefsizlerin baş tacı edildiğine, benim değer verdiğim ve sağlığımda cumhuriyetin ilk yıllarında çoğu devletten önce seçme ve seçilme hakkı tanıdığım Türk Kadınlarının;  dişi değil, toplumda erkeklerle eşit bir kişi ve yurttaş olarak tanınmadığına, her gün birçok kadının eşleri veya sevgilileri tarafından alenen boğazlanarak öldürüldüklerine, bunun önüne geçilemediği gibi, kadınlarımızın haklarını, can güvenliklerini korumak ve erkeklerle  eşit birey olarak kabul edilerek, toplumdaki hak ettikleri yere gelmeleri için imzaladığımız İstanbul Sözleşmesinin, tek adam tarafından gece yarısı çıkarılan bir kararnameyle, anayasaya aykırı olarak tek yanlı feshedildiğine, tek adam tarafından ülkede asla en ufak bir  muhalif sesin istenmediğine, çok partili hayatın, muhalefet partilerinin ayak bağı olarak görüldüğüne, ülkemin ve kurucusu olduğum Türkiye Cumhuriyeti Devletinin,  parti ve kişi devleti haline getirildiğine, devlete çöküldüğüne, aralarında benim de eserim olan ülkenin tüm ekonomi ve sanayi  tesislerinin satıldığına, buradan eşde edilen paraların çarçur edildiğine, ülkede üretimin durma noktasına geldiğine, benim efendimiz dediğim köylü ve çiftçi vatandaşlarımızın ihmal edildiklerine, ürettiklerinden para kazanamadıklarına,  fakirleştiklerine, şehirlere göçmeye başladıklarına, ülke kaynaklarının satıldığına ve mutlu bir azınlık yandaş arasında pay edildiğine,  demokratik seçimlerle bir iktidar değişikliğinin istenmediğine, bunun ayak seslerinin duyulmaya başlandığına, sarayın ve saraydaki tek adamın sözcüsü bir gazetenin başyazarı olduğunu söyleyen her devrin adamı ne olduğu belirsiz sözde bir yazarın, sanıyorum ki; saraydan aldığı talimatla,  ". . . . . . . bir bakarsınız,  Kemal Kılıçdaroğlu'nun yönettiği Cumhuriyet Halk Partisi kapatılmış ve seçime girmesi yasaklanmış olabilir. . ”yazabilecek kadar cüret bulduğuna, benim;  daha sağlığımda,  genç Cumhuriyetin ilkelerinin, çok partili demokrasi bilincinin tam olarak toplumda yerleşip kök salmasını beklemeden, başarısızlıkla sona erse de,  iki kez denediğim, millet iradesine dayalı rekabetçi çok partili demokrasiye son verilmek istendiğine, benim kurucusu olduğum CHP'sini kapatarak,  seçimlere girmesinin yasaklanmasının düşünülüp planlandığına tanık olmaktayım.  

Ben, kurucusu olduğum CHP'nin  altı okundan birisi olan milliyetçilik ilkesini; bir üst kavram olarak,  Türk Milletini oluşturan tüm yurttaşların etnik, dinsel ve mezhepsel köklenenlerine bakmaksızın, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin çatısı ve bayrağı altında toplanan, yürekleri hep birlikte ve aynı amaçlarla, devletimizin, güzel yurdumuzun ve asil milletimizin  yararları doğrultusunda çarpan, ülkesinin yararlarını, kendi yararlarının üzerinde tutan insanların yüreklerinde hissettikleri bir değer ve güzel bir duygu olarak anlıyorum ve kabul ediyorum, bu nedenle, sizlerden de;  milliyetçiliği,  ayrıştırıcı değil,  birleştirici bir değer olarak kabul edip benimsemenizi istiyorum. 

Saraydaki tek adam'ın; anayasaya göre bağlayıcı ve uyulması zorunlu olan Anayasa Mahkemesinin ve Avrupa İnsan hakları Mahkemesinin kararlarına uyulmamasını savunarak, mahkemeleri bu şekilde etkisi altına alıp, uygulanma bekleyen bağlayıcı yargı kararlarını uygulatmazken, anayasanın değiştirilmesi zamanı gelmiştir diye ortaya çıkmasındaki gerçek sebebi,  kavrayın istiyorum. 

Demokratik devletlerde,  anayasalar;  zaman içinde özgürlükleri daha da artırmak, genişletmek ve ülkeyi daha demokratik kılmak amacıyla değiştirilir. 

Saray yönetiminin; sarayın kalın duvarları ardından ülkeyi şeffaf ve denetim mekanizması olmayan antidemokratik usullerle yönettiğine bakarak; bu yönetimin,  milletin hayrına ileri ve özgürlükçü bir anayasa değişikliği yapmasının mümkün olmadığını, asla aklınızdan çıkarmayın ve bu değişiklik tekliflerine kulak asmadan,  yapılacak olan ilk seçimlerde birlik olun ve tek adam hakimiyetine dayalı bu saray yönetimine,  geldikleri gibi demokratik seçimlerle son verin. 

Saray yönetiminin yeni anayasa girişimi; seçim anketlerine göre sona erecek olan saltanatlarını devam ettirme arayışı ve gayretidir. Tek adama dayalı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi,  yine kırmızı çizgileri olacak ve bu ucube yönetim,  yerini parlamenter sisteme bırakmayacak, tavşana sunulacak bir iki göstermelik havuç karşılığında, cumhurbaşkanı seçim koşulları değiştirilerek,  yüzde elli,  artı bir seçim oranı terk edilerek,  en fazla oyu alan şahsın cumhurbaşkanı seçilmesi yolunun önünün açılması,  denenecektir. Asıl amaç budur. 

Mevcut darbe anayasasını dahi, Türk Milletine çok gören ve bunu dahi uygulamayan, sürekli ihlal eden, Anayasa Mahkemesinin bağlayıcı kararını uygulatmayan saray yönetiminin iyi niyetine inanmak,  büyük bir gaflet ve hatta vatana ihanettir. 

İktidar böyle de,  sanki muhalefet hırlı mıdır?

Muhalefet de aklını başına toplamalı ve yaklaşan seçimlerin, kendileri ve ülkeleri için son şansları olduğunu,  akıllarından çıkarmamalı ve birlik olmalıdır. 

Etnik kökenleri Kürt olan seçmen vatandaşlarımız da; benim etnik olmayan  Türk Milleti ve Türk Milliyetçiliği anlayışımın bileşenleri olduğuna göre; hiç kimsenin,  kurtuluş savaşında yanımda savaşan ve bu vatan için canlarını feda eden Kürt kökenli vatandaşlarımı, oy verdikleri partinin üzerinden dışlayarak, itibarsızlaştıramaya,  hak ve yetkileri asla yoktur. 

İktidarıyla, muhalefetiyle aklınızı başınıza toplayınız, ülkenizi seviniz, birlik olunuz, ayrışmayınız, farklılıklarınızı zenginlik olarak kabul ediniz, ülkenizin yararını,  kendi yararlarınızın üzerinde tutunuz. 

En önemlisi de; mevcut otoriter tek adama dayalı iktidardan ve onun giderek artacak olan baskılarından korkmayınız, yılmayınız. Benim yaptığım gibi, demokratik yollarla barışçıl ve silahsız olarak her zaman ve ortamda mücadele ediniz, otoriter yönetimlerin aslında korkak olduklarını, güçlü duranlar karşısında geri çekilmek zorunda kaldıklarını,  benim yaptıklarımdan örnek alarak, unutmayınız ve umudunuzu asla kaybetmeyiniz. 

Ben bu ülkeyi iç ve dış düşmanlardan, Amasya Tamiminde açıkladığım gibi,  milletin kendi karar ve azmiyle kurtardım ve bu devleti ve cumhuriyeti kurdum, ben size sadece önderlik yaptım, bu sonuca ulaşabilmemizin asıl nedeni ve itici gücü;  Türk Milletinin birlik olup,  kararlı ve azimli duruşları ve yılmadan, umutlarını kaybetmeden ortaya koydukları mücadeleleri olmuştur.   

Beni üzmeyiniz. 

Aksi halde, gelmeyiniz yanıma ve beni rahat bırakınız. 

Olmadı, ayaklarıma,  çizmelerimi giymek zorunda bırakmayınız. ”

Der miydi sizce Aziz ATATÜRK?

Ülkemizin kurtarıcısı, devletimizin kurucusu AZİZ ve SEVGİLİ ATATÜRK'ümüzü;  yeniden doğduğu günün 83. Yıldönümü olan bugün, 10/Kasım/2021 de, her yıldönümünde olduğu gibi; yine,  şükranla, minnetle, sevgi ve saygılarımızla anıyor ve manevi huzurunda hürmetle eğiliyoruz. 

Güner Yiğitbaşı

10/Kasım/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget