Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

İdlib'de Beş Şehit Daha
Sayın AKP Genel Başkanı ERDOĞAN; siz, iki çocuk annesi kendini bilmez bir bayanın, geride bırakacağı iki çocuğuna başkalarının bakması pahasına, kalan ömrünü size vermeye hazır olduğuna dair, insan doğasına aykırı akıl almaz mürayiliğine inanmayınız ve artık gerçekleri görünüz.
Siz; yanlış iç ve dış politikalarınız, ülkenin ihtiyaç önceliğine dayalı olmayan gereksiz ve yanlış yatırımlarınız, bir avuç müteahhidi geçiş ve kar garantili yap işlet devret yöntemiyle devlet imkanlarıyla zengin edişiniz, lale devrini aratmayan gereksiz lüks ve akıl almaz harcamalarınız, tarımı, sanayii ve hayvancılığı yok edişiniz, ülkeyi, tarım ürünlerini dahi ithal eder hale getirişiniz, gelir dağılımındaki adaleti yok edişiniz ve daha saymakla bitmeyecek kötü yönetiminiz nedeniyle, her geçen gün güç kaybettiğinizin farkında mısınız?
Sayın ERDOĞAN; siz, insanların konuşmalarından, sizi eleştirmelerinden, şeffaflıktan korkmayınız, haklı eleştirileri Cumhurbaşkanına hakaret kabul ederek insanları mahkemelere vermekten vaz geçiniz, dua edin de halk sizi korkmadan eleştirebilsin ve siz bu eleştirilerden biraz dersler çıkarınız. Size, bugünlerde övgü değil yergi ve eleştiri, yarar sağlayacaktır, ders almasını bilirseniz tabi.
Sayın ERDOĞAN; devlet olarak, meşru müdafaa hakkımızı, Adana Mutabakatını biliyoruz bilmesine de, bizim İdlib'de ne işimiz var, daha ne kadar kalmaya devam edeceğiz, Suriye'nin meşru yönetimi Esad'ı ne zaman muhatap kabul ederek Suriye sorununun gerçek çözümüne destek olacaksınız, bir söyler misiniz?
İdlib de kalmaya niçin devam ediyoruz? Biz anlayamıyoruz. Burası Suriye toprağı değil midir? Hani, Suriye'nin toprak bütünlüğüne saygılıydınız.
Suriye'nin meşru yönetimine, kendi ülkesinin toprağı olan İdlib deki gözetleme kulelerinin gerisine çekiliniz, aksi halde biz gereğini yapacağız diyorsunuz.
Kimi nereden kovuyorsunuz Sayın ERDOĞAN, farkında mısınız?
Sayın ERDOĞAN; siz, Rusya'yı ve lideri Putin'i, hala dostunuz zannetmeye devam mı ediyorsun, Rusya'nın Suriye'nin hamisi olduğunu, bir yol ayrımında Suriye ve Esad'ın yanında yer alacağını, bizi bir çırpıda  silip atacağını, İdlib de şehitler vermemize neden olan Suriye rejim ordusunun saldırılarının arkasında Rusya ve Putin'in olduğunu, hala düşünemiyor musunuz?
Yapmayın Sayın ERDOĞAN; Ülkemizi, Rusya ve Amerika'nın iki dudağının arasına mahkum edemezsiniz, Mustafa Kemal ATATÜRK'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Rusya ile Amerika arasında gidip gelen bir tenis topuna çevirdiğinizi fark ediniz artık.
Bu, yanlış Suriye politikalarınızla daha ne kadar şehit vereceğiz Sayın ERDOĞAN?

Güner Yiğitbaşı

10/02/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

“Türkiye’nin şu anda, en önemli sorunu bu otoriter tek adam rejimi”.
“Ana çözüm yargıyı bağımsız kılmak ve bir hukuk devleti olmaktır”.
“Turgut Özal döneminde Cumhurbaşkanına hakaretten 207 sanığa dava açılmış, Süleyman Demirel döneminde 158 sanığa dava açılmış, Ahmet Necdet Sezer Döneminde 163 sanığa dava açılmış, Abdullah Gül döneminde 848 sanığa dava açılmış, Erdoğan döneminde 17406 sanığa dava açılmış”.
Avukatlar “susmayacağız” dediler (2)
Demokrasi katilleri tarafından evlerinin önünde katledilen Uğur Mumcu, Muammer Aksoy gibi demokrasi ve aydınlanma aydınlarının suikastla öldürülmelerinin anısına düzenlenen 27. Adalet ve Demokrasi Haftasında anısına “susmayacağız” panel düzenlendi.
Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD), Türk Hukuk Kurumu ve Ankara Barosunca, ortaklaşa “susmayacağız” konu başlıklı panel düzenlendi. Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar ve Kültür Merkezi’ndeki panelde konuşmacı olarak Esan Pettekkaya moderatörlüğünde, ADD Genel Başkanı Hüseyin Emre Altınışık Türkiye’de aydın katliamları; Türk Hukuk Kurumu Başkanı Av. Yaşar Çatak, “parlamenter demokrasi talebimiz”; Ankara Barosu Başkanı Av. Erinç Sağkan, “yargı reformu kapsamında ifade özgürlüğü” konularında sunumda bulundular.
27. Adalet ve Demokrasi Haftası’nın, tespit edebildiğim son paneli idi. Üç konuşmacının konuşmalarını iki bölüm halinde sunacağım. Birinci bölümde ADD Başkanı Hüseyin Emre Altınışık’ın konuşması uzadığından, birinci bölümde, öteki konuşmacıların sunumlarını ikinci bölümde sunmak zorunda kaldık.
Avukatlar “susmayacağız” dediler (2)

Bu ikinci bölümde Av. Yaşar Çatak ve Av. Erinç Sağkan’ın konuşmalarını sunuyoruz. İkinci Konuşmacı Türk Hukuk Kurumu Başkanı Av. Yaşar Çatak “Parlamenter demokrasi talebimiz sürecektir” temalı konuşmasında şunları söyledi:
“- Uğur Mumcu, Muammer Aksoy devrim şehididirler.  Yaşamları, özgürlük, eşitlik, tam bağımsız Türkiye mücadelesi için geçmiştir ve bu mücadele uğruna yaşamları sonlanmıştır. Adalet ve Demokrasi Haftasını anarken şu isimleri de unutmamamız gerekiyor.
Adalet ve Demokrasi Haftasında Uğur Mumcu’yu, Muammer Aksoy’u anarken şu isimleri de hatırlamalıyız, diye düşünüyorum: Kubilay, Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Haplemitoğlu, Doğan Öz, Bedri Karafakioğlu, Ali Günday, Zeki Tekiner, Turan Dursun, Kemal Türkler, Ümit Kaptancıoğlu, Orhan Cavit Sezgin, ilhan Erdost, Hrant Dink ayrıca Sivas ve Maraş katliamında yitirdiğimiz canları da unutmamalıyız.
Uğur Mumcuyla Muammer Aksoy’un dünya görüşleri, bakış açıları, sorunları tespitleri ve sorunlara karşı çözüm önerileri çok beraber olmuştur, üst üste olmuştur, çok özdeş şekilde değerlendirmişlerdir, çözüm önerilerini de aynı birliktelik içinde sunmuşlardır. Düşüncelerinin düşün yapılarının kaynağı Atatürk ilke ve devrimleri olmuştur, daima.
Muammer Aksoy Türk Hukuk Kurumunda 33 yıldır başkanlık yapmıştır.  Ondan önce de genel sekreterlik, yönetim kurulu üyeliğinde yine kurumumuz da görev yapmıştır. Milletvekilliği olmuş, Ankara Barosu başkanı olmuş, ADD nin kuruluşunda bulunmuş. Ama hiçbir zaman Türk Hukuk Kurumun’daki görevinden ayrılmayı hiç düşünmemiştir.
Kendisiyle 40 yıl önce, Uğur Mumcu’yla birlikte yönetimindeydik. Benim en önemli anılarımdan bir tanesi olarak sakladığım hatıramdır. 40 yıl önceki görevi sırasında da, bütün kurumlarda, parlamentoda görev alınabilir, bunların hepsi yapılabilir. Ama hukuk temeline dayandırmadan hiçbir şeyi ayakta tutmak mümkün değildir” diye ifade etmiştir.
Laikliğe olan duygusu diğerlerinden çok daha farklıydı. Mesela TCK 163 ün kaldırılması konusunda müthiş bir direnci vardı. 141-142 tamam kaldırılsın, ama 163 e karşılık gösteriliyorsa, bırakın 141-142 de kalkmazsa bırakın 163 de kalsın, diye ısrarla söylemiştir. Aradan 30 yıl geçti, Uğur Mumcu’dan 27 yıl geçti kaybımız. Bana göre ikisinin de boşluğu maalesef doldurulamadı. Bu bizim büyük bir zaafımız, ama yerleri doldurulamadı. İnançla o mücadeleyi, laik Cumhuriyet mücadelesini sürdürmek, kalem kullanmak, o sözleri söylemek kolay kolay kimseye nasip olamıyor herhalde. Ya da o gücü, o cesareti kendimizde göremiyoruz, bulamıyoruz, diye düşünüyorum.
Cumhuriyetin 90 yılındayız, 21. Yüzyılında 20. Yılındayız. Türkiye’ye baktığımızda, resmi gazetede TC nin Resmi Gazetesinde finansman kurlarının şekliyle ilgili. Şekli Şerri ilkelere nasıl uyulması gerektiğine dair Cumhuriyetin resmi gazetesinde kurul kararı yayınlanıyor, yani 97 den sonra bunlar yayınlanıyor.
İkili ya da çoklu eğitime geçmenin, hukuka geçmenin kapıları aralanmaya çalışılıyor. Böylece şeri kurallara göre bu şekilde denetim yaparsın, medeni kurallara göre farklı denetim yapasın, diye. Tarikat şeyhinin tarikat törenine bu ilin resmi protokolü kuyruğa girmiş, sıraya giriyor yer alıyor. Bakan kalkıyor, kendi duygularını ifade ediyor, ondan sonra da “medrese, müderris”. Ne oldu 96 yıl önce Tevhidi Tedrisata geçmiştik, biz bu memlekete medrese, müderris değil üniversite, profesör öğretim üyesi var, diye düşünürken, ama bakan koltuğunda oturan kişi bunu açıkça, Cumhuriyetin bakan koltuğunda oturan kişi bunu ifade ediyor. “Medrese var” diyor, “müderris var” diyor ve vefatından dolayı duyduğu üzüntüyü ifade ediyor, kendine göre şekillendirerek, yorumlayarak.
Cumhurbaşkanı olduğu iddia eden bir başkası kalkıyor, anayasa hazırlıyor, şeri kurallara göre ülkenin nasıl yönetileceğini söylüyor, ondan sonra da, idari özerkliğin nasıl verileceği o anaya içerisinde ayrıca bölümler halinde ifade ediliyor.
Hukuksuzluk hiç olmadığı kadar Cumhuriyet tarihinde şu anda ortada yürürlükte görülüyor. Ağır ceza mahkemesi müebbet hapis kararı veriyor, istinaf mahkemesi duruşma yapmadan kaldırıyor, beraat ettiriyor, beraat kararı veren yargıçların görev yeri değiştiriliyor, Cumhurbaşkanı kalkıyor “talimat verdim” diyor. Kendisi bir yargı kararı olmadan, onları ne olduğunu bildiğim için söylemiyorum, şu anda, şudur budur diye söylemiyorum, bir yargı olmadan bunu kimsenin hangi örgüte ait olduğunu, onun militanı olduğunu, yargıçların o inancın ya da o örgütün mensubu olduklarını söyleyemiyor,  diyor. İçinde bulunduğumuz hukukun durumu adından bunu ifade etmeye çalışıyorum.
Avukatlar “susmayacağız” dediler (2)

Bütün bu sıkıntılar içerinde evet, buraya çıkarken Sayın Kanadoğlu’na da sordum, Kızılay’ı vergi kaçakçılığına alet edilme durumunu. Vay “şartlı bağış yaptı filan yere verilecekti, orası da Amerika’da yurt yapacaktı”. Şimdi o konu ile ilgili açıklamalar da gelmiş. Amerika’da kimin ne bağış yaptığı tıkır tıkır sistemde görünüyor. O vakfa böyle bir bağış yok, bu miktarda giden bir bağış yok ve hepimizin ordu gibi, ordumuza nasıl titizlik gösterirsek Kızılay’a da çocukluğumuzdan beri öyle özen gösterilir, bir yardım kuruluşu olarak belirlenir, ama biz birilerinin vergi kaçakçılığına vesile ediliyor, araç olarak kullanılıyor, o duruma getiriliyor. Bunu kabul etmekten de mümkün değildir, Kızılay’a olan saygınlık da bitiyor.
Ayrıca şunu da söylemeliyim bu bağlamda, dış politikada ülkenin geldiği çıkmaz ortada. Atatürk’ün “yurtta sulh cihanda sulh” politikasından uzaklaştıkça Türkiye dış politikada batağa gitmektedir. Bunu görüyoruz, ondan sonra da toparlayamıyorlar, toparlamakta büyük sıkıntı çekiyorlar. Ulusal hassasiyeti olan bizleri de bu aykırı politikalarına savunmacı olarak katma gayreti içine giriyorlar.
Türkiye’nin şu anda, bizce en önemli sorunu bu otoriter tek adam rejimi. Başkanlık rejimi denen tek adam sorunu, buna Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, diye de getirdiler, bu ucube sistem. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir demokratik ülkesinde böyle bir sistem yok. Geçmişteki Cumhurbaşkanının bütün yetkileri burada, başbakanın bütün yetkileri burada, bakanlar kurulunun bütün yetkileri burada, Genel Kurmay’ın bütün yetkileri burada, .tek kişide toplanmış vaziyette,  ne derse bir anlamda ağzından çıkan kanun hükmünde. Parlamento denetleyecek, zaten denetlemesin diye mekanizmayı birlikte getirdiler. Cumhurbaşkanlığı seçimi ile milletvekilliği seçimini de aynı anda aynı günde yaparak bir sürede yaparak Cumhurbaşkanına uygun bir parlamentonun ortaya çıkması da sağlandı. Bu sayede tek adamın hâkimiyeti gerçekleştirilmiş oldu.
17 Nisan 2017 Halk Oylamasında bizler dilimizin döndüğünde, elimizin erdiğince gayret gösterdik. Bu referandumda anayasaya “evet” denmemesi için anlatmaya çalıştık ama yeterince başarılı olamadık. Şunun için söylüyorum başarı öyküsünü, yani yüzde 50 art 1 olarak görmüyorum, onun ötesinde İstanbul’da yenilenen belediye seçiminde olduğu gibi, hakemi de yenecek bir sonucu da orada çıkartmadığımız için mağlup olduk. Ama onu orada elde etmeliydik, edemedik.
Şimdi çıkışın tek yolu, bu tek adam rejiminden bu otoriter rejimden ülkeyi çıkartmak.  Bunun için de önce demokratik kitle örgütlerine, sivil toplum örgütlerine öncelikli görev hepimiz bir alternatif sistem rejim parlamenter sistem, katılımcı, demokrat, eksiksiz bütün kurum ve kurallarıyla işleyecek Parlamenter, demokratik, rejim değişikliği, anayasa değişikliğini bütün kurum ve kuruluşlar kendi çalışmalarını buna göre oluşturmalılar. Bunu çalıştaylar, kongreler yaparak sivil toplum bu çalışmayı sürdürmeli. Onun ötesinde siyasi partiler aynı şekilde seçimlere giderken seçmenin karşısına kendi parlamenter, demokratik, rejim projeleriyle çıkmalılar ve oluşacak parlamento kurucu meclis gibi çalışarak bu değişikliği gerçekleştirmeye yönelik bir yapıda olmalı. Bunların kolay olmadığını biliyorum, kolay değil, ama bu rejim içerisinde biz bu cumhurbaşkanından daha iyi icraat yapacak, hizmet edecek filanı “başkan adayı gösterelim”  anlayışı içerisine girersek, bu rejim içerisindeki bir yarışın insanı olarak kendimizi sınırlarsak, bu rejimin meşruiyetini biz de katkı vermiş duruma düşeriz. Onun için bu şekilde bu hedeften uzaklaşmadan önümüzdeki ilk seçimlerde Cumhurbaşkanı olacak kişinin parlamenter demokrasi inançlı biri olması çok önemli. Bir özelliği bu olmalı ve bunun mücadelesini verecek kişi olmalı.
Ya değilse elime fırsat geçti, ben de tek adam rejiminin nimetlerinden yararlanayım, ben de bildiğim yöneteyim” anlayışından biri oraya geldikten sonra, artık geriye dönüş kalmayacaktır. Onun için bu çok önemli, buradan uzaklaşmamalıyız.
2 Buna uygun olarak bir parlamento yapısı oluşturmak zorundayız, Anayasa değişikliğini halkoyuna götürebilecek çoğunlukta 360 ı bulabilecek parlamento yapısına da zorunlu olarak ihtiyaç vardır. Bu hedeflerden uzaklaşarak sadece biz şunu yapacağız, sen iki köprü yaptın ben iki yapacağım anlayışı ile hareket edilecekse, ileriye dönük olarak kendimizi ciddi sıkıntıya sokmuş oluruz, kimsenin yüzüne bakamayız, demokrasinin geriye dönüşünü de bir türlü sağlayamayız diye düşünüyorum.
Demokratik kurallar bütün kuralları ile işleyecek rejime dönüş hepimizin öncelikli hedefi olmalıdır, sivil toplum olarak da siyasi partiler olarak da yandaş olmayan tüm kurumlar için ısrarla önceliyorum, hedefe çalışıyorum. Bu duygularla tekrar Muammer Aksoy hocamıza ve Uğur Mumcu’ya sevgi ve hasretimi ifade ediyorum”.


Avukatlar “susmayacağız” dediler (2)
Ankara Barosu Başkanı Avukat Erinç Sağkan son konuşmacı olarak şunları söyledi:
“- Bu dönem yeni yargı reformu için de ifade özgürlüğüne ilişkin anlam içerdiği ama biraz daha genelden başlamak istiyorum, çünkü ben de rejimle siyasi rejimle ilgili görüşlerimi ifade etmek durumundayım. Kuşkusuz hepinizin olduğu gibi benim de gerektiğini düşündüğü gönlümden geçen ve olmasını düşündüğüm husus parlamenter sisteme geçiştir. Ama sorunun tanımlamasını yaparken aslında bu günün en büyük problemi parlamenter rejimden bu garip cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş olmamızdır, herhalde bu kısmı bence daha ayrıntılı değerlendirmek gerekiyor.
 Ben yanlış hatırlamıyorsam biz parlamenter rejime 2018 in ortalarında bıraktık. 2018 ortalarına kadar her şey çok mu iyiydi idi Türkiye’de. Kumpas davaları bundan önce yaşanmadı mı bu ülkede. Bu Kumpas davalarında bir genelkurmay başkanı “terörist” diye tutuklanıp, “terörist başı” olan kişinin gizli tanık yaptığına tanık olmadık mı hep beraber. O zamanlar bu ülkede parlamenter rejim yok muydu? Acaba ana problem burada rejim mi? Yoksa siyasal islamın girdiği rejimleri çürütmesi mi?
O yüzden mevcut yapıyı alıp parlamenter rejime koyduğumuz zaman ne değişecek. Ben çözümün bir hukuk devletine ulaşmakta görüyorum. Bu gün bunlar var, yarın başkaları gelecek ama denetleyen denetleme mekanizması olan bağımsız bir yargı sistemi olmadığı müddetçe bu tehlike bu coğrafyada her zaman varlığını sürdürecektir. O yüzden bence ana çözüm yargıyı bağımsız kılmak ve bir hukuk devleti olmaktır. Ondan sonra rejimleri bu halk gerçekten uygun göreceği şekilde oylamada değiştirebilir. Ama biz sanki ölümü gördük de sıtmaya razı oluyor muş gibi bir anlam çıkıyor. O yüzden ben sorunun özünün biraz daha farklı olduğu inancındayım ve şunu da görüyorum, çok açık şekilde ifade edebilirim, çok net, söyleyebilirim, gidiyorlar, uçurumdan aşağı gidiyorlar şu anda; gidiyorlar gidecekler. Bunları çok net görüyoruz gideceklerini, bunu nerede gördük, son 23 Haziranda gördük, insanın aklıyla dalga geçmeye kalktılar. Yüksek Seçim Kurulundan (YSK) saçma sapan ucube bir karar çıkartıp bu ülkede demokrasinin en önemli unsuru olan sandığın seçme ve değiştirme kabiliyetini ortadan kaldırmaya çalıştılar. Ama vatandaş çok ağır bir cevap verdi onlara. O yüzden gidiyorlar, gidiyorlar bizim artık onların gitme sürecinde bağımsız yargı, hukuk devleti içerisinde en ağır tepkiyi ortaya, bu siyasal İslam modelinden kurtulduktan sonra nasıl bir süreci hayat geçirebileceğimizi konuşmamız gerekiyor.
Şimdi bakın, Gezi yargılaması var önümüzde, Gezi yargılaması var. Neden Geziyi bir terörist faaliyete bağlamak istiyorlar? Çok korkuyorlar, çünkü o yüzden. Bir daha olmamsından ödleri kopuyor. Bakın 24 Ocak “Dünya Tehlikedeki Avukatlar Günüdür ve maalesef söyleyeyim Türkiye’deki iki sefer avukatlara ithaf edilmiştir. Bu seneki Hindistan’daki avukatlara ithaf edildi. 24 Ocak’ta Ankara Adliyesinin önünde iki tane eylem planlandı, birisi, bir kısım meslektaşımızın basın açıklaması yapmak istemesi, avukatlara dönük saldırıların son bulması, konusu da budur.  Bir diğeri de Avukat Hakları Merkezi’nin sessiz çığlık dedikleri adliyenin önünde susarsak verdikleri bir tepki. Bundan dahi korkuyorlar, öyle ağır bir polis şiddetiyle karşılaştık ki, bunu dahi yaptırmıyorlar, bakın bu korkudur, çünkü gidiyorlar ve gidecekler ve çok korkuyorlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) hak ihlali kararı verdiği ve acilen tahliye edilmesi kararı verdiği Gezi Yargılama dosyasında korkularından tahliyeyi yapamıyorlar şu anda. AİHM Sözleşmesi tarafı olan bir ülkeyiz ve mahkeme kararını uygulayamıyoruz şu anda. Bakın geline nokta bu, o yüzden benze sorunu iyi tespit etmek gerekiyor, çünkü doğru çözüme ulaşabilelim.
Biz bir yargı reformu strateji belgesi duyduğumuz zaman heyecanlanmıyoruz, bu ülkede çünkü içerisinde ne olacağını aşağı yukarı biliyoruz. Önce de yanlış hatırlamıyorsam üç ya da dört reform oldu, hiç birisinde b ir şey olmadı, yine bir şey olmayacağını biliyorduk. Ama tabi bu öyle bir görüntüyle sunuluyor ki, sonuç olarak bizleri ziyaret eden yurt dışı barolar var, bazı örgütleri var. Bazı büyükelçilikler var, ne olduğunu bizden dinlemek istiyorlar, bu kişileri etkileyebiliyor, bir reform mu var acaba Türkiye’de. Türkiye’de yargı anlamında bir adım mı atılacak, gerçekten yanlış yaptıklarını görüyorlar mı? Çünkü reform ne demektir, reform yenilik demektir. Reform yapacaksanız eğer, işlerin kötü gidiyor olmanız, gerekir. Yaklaşık 20 senedir iktidarda olan bir yerde işler kötü gidiyorsa bunun bir siyasi sorumluluğu olması icap eder. Tabi bu hiç önemli değil, ben reform yapıyorum” diyor ama belgenin içeriğine bakıyorsunuz, içeriği, dışında çok güzel bir ambalaj ama hiç bir içerik yok, çok güzel bir ambalaj var ama. Sayfalarca hazırlanmış, ifade Özgürlüğünden bahsediyor, temel hak ve özgürlüklerin korunmasından bahsediyor, özgürlüklerin korunmasından bahsediyor, aynı zaman bu bir ikrar, bunların hiç birisi yok demek bu ülkede. Fakat geldiğimiz noktada yargı reformu strateji belgesinin içerisinde hakimlere coğrafi teminat getirileceğinden bahsediliyordu.
Daha bir hafta on gün önce Ankara İkinci Ağır Ceza Mahkemesinin verdiği ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını kaldıran bölge adliye mahkemesinin 20. Ceza dairesi hakimini görevden aldılar. Daha bir hafta önce oldu bu. Ben hangi karar doğru bilmiyorum, dosya içeriğini hiç bilmiyorum. Ama hepimiz tahmin ettik kimden bahsettiğimi. Bu mahkemede iki yargı kararı var, birbirinden tamamen zıt, fakat iktidarın işine gelmeyen kararı veren hakim hemen görevinden uzaklaştırılıyor. O zaman şunu ortaya koymak gerekiyor. Bu bir görevden uzaklaştırmaysa, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesi çok net somut deliller var iken, beratla tahliye kararı geliyor ise bu bir terör örgütü faaliyeti olması gerekir. Bu böyle kolayca yapılan bir yanlışlık değerlendirilemez.
Daha önce gördük birinci reformu paketi çıktı, bu yargı paketinin içerisinde de illaki terörle mücadele kanunun 7 nci maddesini değiştiriyoruz, Cumhurbaşkanlığına hakaret ve benzeri suçlarda da aynı zamanda istinadın yanında Yargıtay incelemesinden geçireceğiz.
Ben bazı istatistikî veriler paylaşmak istiyorum.
Turgut Özal döneminde Cumhurbaşkanına hakaretten 207 sanığa dava açılmış, Süleyman Demirel döneminde 158 sanığa dava açılmış, Ahmet Necdet Sezer Döneminde 163 sanığa dava açılmış, Abdullah Gül döneminde 848 sanığa dava açılmış, Erdoğan döneminde 17406 sanığa dava açılmış. Şu istatistik bile neyi anlatmak ifade etmek istediğimizi gayet net ortaya koyuyor. Şimdi bu yapıdan reform bekliyoruz öyle mi? Buna inanmamızı bekliyorlar,  bu yapıdan sıcak bir reforma inanmamızı bekliyorlar. Bunu, o külliyeye gidip alkışlamamızı bekliyorlar, buna alkış tutmamızı bekliyorlar bizden, çünkü çok büyük iş yapılıyor orada. Hatta alkış tutmadığımız için milli ve yerli olmuyoruz, nerede ise terörist olmakla suçlanacağız. Niye doğruyu söylediğimiz için hala eleştirilebiliyoruz.
İşte panelimizin başlığına geleceğiz susmayacağız, eleştirebiliyoruz ve eleşetirmeye devam edeceğiz ve emin olun gidiyorlar, tekrarlamak istiyorum, gidiyorlar, yeter ki ana konudan uzaklaşmayalım, susmayacağız, susmamalıyız, bu mücadeleyi devam etmek zorundayız, sizler devam ettirdiniz bu güne kadar sizler kazanacaksınız zaten, gidiyorlar”.


Cevat Kulaksız 

Cevat Kulaksız 
Son

Türkiye'nin Konuştuğu Cinayet
Konya' da sevgilisi tarafından şiddete maruz kalan genç bir kadını, sevgilisinin  şiddetinden korumak için müdahale eden üniversite adayı Kadir ŞEKER isimli gencimizin, sevgilisine şiddet uygulayan kişinin ölümüyle sonuçlanan boğuşma esnasında elindeki bıçağın, saldırganın göğsüne saplanması sonucunda ölümü nedeniyle, kasten adam öldürmek suçundan tutuklanmasını konuşuyor, tüm Türkiye.
Olayın detaylarını tam olarak bilmiyoruz.
Ancak çok iyi bildiğimiz bir şey varsa;
Sevgilisi veya eski eşi tarafından saldırıya uğrayan binlerce kadınımızın çoğunluğu; bu saldırılardan, ya ağır bir şekilde yara almışlar veya hayatlarını kaybetmiş olmaları ve bu tür saldırıların azalacak yerde, giderek arttığı ve sokaklarda alenen işlenen olaylarda bile, insanlarımızın bu saldırıları görmelerine rağmen, korkudan veya bir başka nedenle, görmezlikten gelerek, olaya müdahale etmemeleri, saldırıya uğrayan kadınları kaderleriyle baş başa bırakmalarıdır.
Doktor olmak istediği yazılan ve saldırıya uğrayan kadını saldırganın elinden kurtarmak için, bugüne kadar kimsenin göstermeye cesaret edemediği cesaret ve duyarlılığı göstererek yardıma koşan Kadir ŞEKER, neredeyse her gün bir kadınımızın saldırıya uğrayarak, hiç yoluna ve haksız bir şekilde cinayete kurban gittiğini işitmenin ve insan olmanın duyarlılığı ile olaya müdahale etme gereğini duymuş ve kendisi de bu yardım eylemi nedeniyle saldırganın hışmına uğramış ve boğuşma sırasında kendisini korumak için çekmek zorunda kalığı bıçağın, saldırgana saplanması sonucunda, saldırganın ölümüne neden olmuştur.
Bu olayda, bize göre Kadir ŞEKER isimli gencin; sevgilisine şiddet uygulayan kişiyi öldürme kastının bulunmadığı açıktır.
Zira; Kadir ŞEKER saldırganı hiç tanımamaktadır, bu nedenle aralarında öldürmeye varacak herhangi bir husumet ve düşmanlık asla yoktur.
Kadir ŞEKER isimli genç, basından izlediğimiz kadarıyla, üniversiteye hazırlanmakta ve ideali de doktor olmaktır. Doktor olmak ve insanları sağlıklarına kavuşturmak gibi bir ideali olan bu gencin, saldırıya uğrayan kadını kurtarmak isteyecek kadar vicdanlı olduğu dikkate alındığında, önceden hiç tanımadığı ve aralarında düşmanlık bulunmayan saldırganı öldürmek istediği ve öldürme kastıyla hareket ettiği, asla kabul edilemez.
Ancak, ortada saldırganın ölümü gibi bir maddi gerçek de vardır.
Yargıtay’ın; öldürme kastının varlığıyla ilgili çok güzel kararları vardır, bu konuda bazı kriterler getirilmiştir.
Yargıtay'ın; ”sonuç kastı belirler “şeklinde, çok katı ve hukuk dışı bir eski  kararının varlığını da biliyoruz. Yargıtay'ın; bu kararıyla, kişi ölmüşse atık kastı tartışmam, öldürme kastının varlığını kabul ederim şeklinde yorumlanabilecek olan bu kararı, hukuk dışıdır. Zira, sonuç kastı belirle diyerek, ölüm sonucu doğan her olayda, hiçbir ayrım yapmadan öldürme kastının varlığı, asla kabul edilemez. Her somut olayın kendi özel koşullarına göre, öldürme kastının var olup olmadığı, hakimler tarafından belirlenmelidir.
Kadir ŞEKER isimli gencin; saldırıya uğrayan kadınının hayatını kutarmak isterken, hiç tanımadığı ve  aralarında en küçük bir düşmanlık olmayan saldırganın hayatına kast etmesi düşünülemez.
Ölen şahsın, hayati tehlike doğuran bir vücut bölgesinden bıçak darbesi alması, öldürme kastının varlığı için aranan bir kriter ise de; boğuşma anı gibi, hareketli hedeflerde, vücudun öldürücü nahiyesinden isabet almasının, yanıltabileceği ve tek başına öldürme kastının varlığına esas alınamayacağına ilişkin bir kriterin varlığı da unutulmamalıdır.
Kadir ŞEKER olayında, cezasızlık ön gören ve TCK. da düzenlenen meşru müdafaa halinin var olabileceği de unutulmamalıdır.
TCK.25. Maddesine göre; gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.
Bu hükme bakılarak, Kadir ŞEKER de bıçak bulunması ve saldırganın, saldırı anında görünen bir bıçak veya başka bir silaha sahip olmaması; saldırıyı, saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğunun bulunmadığı anlamına gelemez. O andaki hal ve koşullar da önemlidir. Saldırganın; kararlılığı, yoğun kastı, kadınların ülkemizde sıkça uğradıkları saldırıların çoğunluğunun ölümle sonuçlandığı gerçeği, saldırganın gücü ve gizlediği ve sıkıştığında her an  çekebileceği bir silahının var olabileceği ihtimali ve şüphesi, savunma ile saldırı arasında bir orantının bulunup bulunmadığının değerlendirilmesinde dikkate alınmalıdır.
Yerel mahkeme, ortada bir ölenin olması nedeniyle, kanaatini Kadir ŞEKER isimli gencin tutuklanması yönünde kullanmıştır.
Yapılacak olan soruşturma ve kovuşturmalar sonunda, gerçek adaletin yerini bulacağına inanmak istiyoruz.

Güner Yiğitbaşı

10/02/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

İlker Başbuğ'a Linç Girişimi
AKP Genel Başkanının, eski genelkurmay başkanı İlker BAŞBUĞ'a yönelik bu kini nedendir acaba?
AKP Genel Başkanı; AKP grubunda yaptığı konuşmasında, bu boru göstermeye benzemez diyerek, BAŞBUĞ'a kin kusmuş ve kendisini, milletvekillerine hedef göstermiştir.
İlker BAŞBUĞ, doğruları söylemiştir. Kimseyi, kesin bir dille Fetöcülükle suçlamamıştır. Sadece kuvvetli şüpheler nedeniyle; askerlerin, bir gece yarısı operasyonu ile Fetöcü hakimlerin önüne kurban olarak atılmasına neden olanların, Fetö'nün siyasi ayağı olabileceğine dikkat çekmiştir.
Gece yarısı operasyonu ile Atatürkçü ve laik askerlerin Fetö Mahkemelerinde yargılanmasının yolunun açıldığı yadsınamaz bir gerçektir.
Bu operasyonun ardında kimler vardır, bilerek ya da bilmeyerek, kimler bu operasyonun piyonları olmuştur bu bize göre önemli değildir.
Önemli olan, Türk Silahlı Kuvvetlerine nüfuz eden FETÖ'nün; kurguladığı kumpas ile Atatürkçü subayları tuzağa düşürüp, özel yetkili mahkemelerdeki kendi adamları olan savcı ve hakimler vasıtasıyla tutuklatarak saf dışı bırakması ve onlardan boşalan yerlere, Fetö'cü subayları ikame ederek, Türk Silahlı Kuvvetlerini ele geçirerek 15.Temmuz hain darbesine hazırlık yapmış olmasıdır.
Meclis, milletvekillerinin babalarının çiftliği değildir, Milletvekilleri, Türk Milleti adına, yasama yetkisini kullanmaktadırlar, egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletine aittir. Milletvekilleri, Türk Milletinin yararlarını gözeterek ve Anayasaya uygun yasalar çıkarmak zorundadırlar.
Sayın İlker BAŞBUĞ; cami avlusundan gelmemiştir. Bu devletin genelkurmay başkanlığını yapmış, eleştirdiği yasa değişikliğine istinaden, Fetö'nün kumpasıyla Fetö'cü hakimler tarafından haksız olarak tutuklanmış ve uzun süre cezaevinde yatarak mağdur edilmiştir. BAŞBUĞ; aynı zamanda, egemenlik hakkının gerçek sahibi olan  Türk Milletinin bir ferdi olup, kendisine ait olan yasama yetkisini, kendi adına kullanan bazı milletvekillerinin, gece yarısı verdikleri bir önerge ile askerlerin sivil Fetö'cü hakimlerin tuzağına düşürülmelerine neden olan yasa değişikliğine olanak sağlamış olmalarını, haklı olarak eleştirmiş ve bu yasa değişikliği önergesini veren milletvekilleri hakkında, Fetö'cü olabilecekleri yolunda haklı olarak bir şüpheye düşmüş ve bu şüphesini açıkça beyan etmiştir.
İlker BAŞBUĞ'un iddialarıyla  hakarete uğradıklarını, BAŞBUĞ'un iddia ettiği gibi, Fetönün talimatıyla yasa değişiklik önergesi vermediklerini savunan bazı milletvekillerinin; AKP Genel Başkanının bir talimatıyla, bu talimatı uyulması gereken mutlak bir emir kabul ederek, hiç vakit geçirmeksizin  BAŞBUĞ hakkında suç duyurusunda bulunmalarındaki çelişkiyi anlamakta zorlanıyoruz.

Güner Yiğitbaşı

08/02/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

“Hamdolsun” Destanı
Bir arkadaş, Watsap hattından bana bir görüntülü video göndermiş. Videoda, fotoğrafta görülen kişi kendi yazdığı taşlamalı şiirini de okuyordu.  Bu uzun şiire ben de “Hamdolsun Destanı” başlığını atarak sizinle paylaşmak istedim. Fotoğrafta adını öğrenemediğimiz kişi kendi sesinden şunu söylüyordu: “2008 Yılından beri yazdığım bu şiiri anlatmak bizden, anlamak sizden” diyerek görüntülü olarak okumaya başladı. Fotoğrafı görülen kişi, AKP nin 17-18 yıllık iktidarını eleştirip taşlıyordu. Şiiri okurken, bu mizah ustası vatandaşımız, ant içer gibi arada bir elini göğsüne götürüyordu.  Bu maharetli, Şair Eşref’lerin, Neyzen Tevfiklerin torunu vatandaşımız, bu uzun hicivli şiirinin sonunda, “daha yaptıklarım çok şeyler var, ama fazla zamanınızı almak istemiyorum” diyordu. Ben de bu kişinin videodan fotoğrafını çekerek şiiri yazıya aktardım ve size sunmak, paylaşmak istedim. Şiir aynen şöyledir:
Cevat Kulaksız 


“Hamdolsun” Destanı

“Bir yüzükle çıktık yola,
Servet denizine ulaştık hamdolsun,
Yer sofrasında yemek yiyorduk,
Saraylara sığmaz olduk hamdolsun.

Bir şeyimiz yoktu Gemicikler aldık,
Fakir fukaranın umudu olduk,
Bize inanları kaz gibi yolduk,
Uçmadılar kaçmadılar hamdolsun.

Tarım alanlarını imara açtık,
Toprağı yakına yandaşa sattık,
Fabrikayı işletmeyi kapattık,
Alışveriş merkezleri açtık hamdolsun.

Yakını yandaşı biz zengin ettik,
Tepki gösterenleri “hain” ilan ettik,
Bizi eleştirenleri Silivri’ye hapsettik,
Korkaklar korktu sindi hamdolsun.

Tas tas çorba verdik Ramazanda,
Torba torba kömür verdik soğukta karda,
İşler tıkırında oylar sandıkta,
Yine iktidarı kaybetmedik hamdolsun.

Yıllardır hain Feto ile kol kola olduk,
Ne istediyse verdik, ne dediyse yaptık,
Sonra da millete “kandırıldık” dedik,
Millet kandırıldığımıza inandı hamdolsun.

Millete acısını derdini unutturduk,
Saraylarla saltanatla avuttuk,
Sarayı “itibar” diye millete yutturduk,
Millet saray itibar zannetti hamdolsun.

BOP projesine eş başkan olduk,
Suriye ile Filistin ile istikrar olduk,
Amerika İsrail’le el ele verdik,
Artık “süper güç” olduk hamdolsun.

Olağanüstü oldu halimiz,
Kanun hükmünde oldu kararımız,
Sözde Adalettir adımız,
Millet adaletimize inanıyor hamdolsun.

Ne zaman zora düşse işimiz,
Milleti uyutacak bir gündem buluruz,
Man Adası başımızı ağrıtıyorken,
Kudüs yetişti imdadımıza hamdolsun.

Devlet işlerinde liyakati bitirdik,
Liyakat yerine sadakati getirdik,
İşin ehli işsizler ordusuna nefer olurken,
Bize sadık olanları danışman yaptık hamdolsun,

Söyledik millete “dört çocuk” yaptı,
Yakınım yandaşım ihale kaptı,
Altı milyon seçmen bir yılda arttı,
Ölüleri de seçmen yaptık hamdolsun.

Basını kendimize bir taraf ettik,
Taraf olmayanları bertaraf ettik,
Bertaraf edemediğimizi hain ilan ettik,
Basın bize yandaş oldu hamdolsun.

Ordu yargı tartışıldı yıprandı,
Her alanda bölünmeler hızlandı,
Dürüst yargıçlar istifaya zorlandı,
Yargıçlar da bizden oldu hamdolsun.


“Yola devam dedik” biz yoldan çıktık,
En pahalı benzini halka biz sattık,
Her alanda millete biz kazık attık,
Millet hissetmedi kazığımızı hamdolsun.

Geçim derdine düştü vatandaş,
Halkımız uyurken bildi yandaş,
Birbirine düştü kardaş arkadaş,
Milletin borcu milyarları aştı hamdolsun.

Milletin malını biz deniz zannettik,
Hep böyle gider hiç bitmez zannettik,
Yedik yedirdik har vurduk harman savurduk,
Millet hala uyanmadı hamdolsun.

Makam aracı sayısında Avrupa’yı katladık,
Şehirleri boydan boya reklamımızla donattık,
Ekonomiyi çökerttik dış güçlerin üstüne attık,
Dış güçler yetişti imdadımıza hamdolsun.

Dünya şehri İstanbul’u ben berbat ettim,
Berbat ettiklerimi CHP ye mal ettim,
Çarpık gökdelenlere ben müsaade ettim,
İstanbul’u CHP den kurtaracağız hamdolsun.

Tekerleği yeniden biz icat edeceğiz,
Adına da yerli ve milli diyeceğiz,
Uzaya sekiz şeritli oto yol inşa edeceğiz,
“Benim milletim” buna da inanacak hamdolsun.

Seçimlerde parmak boyasını kaldırdık,
Memurumuza istediği yerde oy kullanma hakkı tanıdık,
Kaç oy kullanacağını kendi vicdanına bıraktık,
Sandıktan yine biz çıktık hamdolsun.

Yollar köprüler yaptırdık geçiş garantili,
Hastaneler yaptırdık hasta garantili,
Havaalanları yaptırdık uçuş garantili,
Deli Dumrul bizi kıskanıyor hamdolsun.

“Daha yaptıklarım çok şeyler var, ama fazla zamanınızı almak istemiyorum, şimdilik bu kadar anlatmam herhalde kâfi gelir. Hepinize hayırlı mutlu günler dilerim”.

Fotoğraf: Adını öğrenemediğimiz şiir okuyan kişinin fotoğraflarıdır.

Cevat Kulaksız

Avukatlar “susmayacağız” dediler (1)
Demokrasi katilleri tarafından evlerinin önünde katledilen Uğur Mumcu, Muammer Aksoy gibi demokrasi ve aydınlanma aydınlarının suikastla öldürülmelerinin anısına düzenlenen 27. Adalet ve Demokrasi Haftasında anısına “susmayacağız” panel düzenlendi.
Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD), Türk Hukuk Kurumu ve Ankara Barosunca, ortaklaşa “susmayacağız” konu başlıklı panel düzenlendi. Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar ve Kültür Merkezindeki panelde konuşmacı olarak Esan Pettekkaya moderatörlüğünde, ADD Genel Başkanı Hüseyin Emre Altınışık Türkiye’de aydın katliamları; Türk Hukuk Kurumu Başkanı Av. Yaşar Çatak, parlamenter demokrasi talebimiz; Ankara Barosu Başkanı Av. Erinç Sağlam, yargı reformu kapsamında ifade özgürlüğü konularında sunumda bulundular.
27. Adalet ve Demokrasi Haftası’nın, tespit edebildiğim son paneli idi. Üç konuşmacının konuşmalarını iki bölüm halinde sunacağım. Birinci bölümde ADD Başkanı Hüseyin Emre Altınışık’ın konuşması uzadığından, birinci bölümde, öteki konuşmacıların sunumlarını ikinci bölümde sunacağım.
Muammer Aksoy nasıl öldürüldü?
Muammer Aksoy, öldürülmesinden iki saat sonra, gazetecileri ankesörlü telefonla arayan bir kişi bozuk Türkçe’siye şunları söylüyordu: “Tesettür konusunda İslama karşı takındığı tavır nedeni ile Müslümanlar tarafından cezalandırıldı. Bu olay İslami hareket tarafından yapılmıştır”. Şahıs 7.65 çapında beratta tabanca ile cezalandırıldı. Atatürkçü düşüncenin yılmaz savunucusu ADD nin kurucusu 73 yaşındaki Muammer Aksoy o gün 31 Ocak 1990 da saat 17.05 de evine girerken öldürüldü. İçinde bulunduğumuz günler 30 yıl öncesinden daha kötü belki, ama bizle laik TC için mücadelemizi sürdürmeye her zamankinden daha da kararlıyız.
Panelden önce Ersan Petekkaya ve Halide Onat tarafından müzik dinletisi yapıldı.
Panele konuşmacı olarak katılan ADD Genel Başkanı Hüseyin Emre Altınışık, “Türkiye’de aydın katliamı” konulu konuşmasını şöyle sürdürdü:
Avukatlar “susmayacağız” dediler (1)
-Muammer Aksoy’un katledilişinin üzerinden 30 yıl geçti. Bu 30 yıllık süreç içinde aslında bunun arkasında yatan nedenler ve TC üzerinde oynanan oyunların neler oluğunu uzun uzun yine aydınlarımız yazdı çizdi ve üzerinde usun süre tartışıldı. Çoğu aydın cinayetlerinin arkasından siyasiler namus sözleri verdiler ve hemen aydınlanacağını ifade ettiler. Bunların hiç biri de gerçekleşmedi.
Bu aydın katliamı dediğimiz hele 1980 sonrası aydın katliamının ilk halkasını oluşturmaktadır, Muammer Aksoy cinayeti. Bunu anlayabilmemiz için bizim Türkiye üzerine ve bizim Türkiye’nin coğrafya üzerindeki emperyal kuvvetlerin Türkiye’ye biçtiği roller ya da Türkiye üzerindeki emelleri hedeflerini çok iyi kavramamız gerekir. Çünkü Atatürk devrimi dediğimiz ya da Büyük Türk Devrimi dediğimiz devrim yani Türk uslunu yeniden var eden devrim. Türk Ulusu’nu yücelten devrim. Yok, etmekten kurtaran ve çağdaş uygar dünyanın ayrılmaz bir parçasına getiren devrim bütün uluslar arası literatürde, bütün tarih bilimciler tarafından, sosyal bilimciler tarafından bir aydınlanma devrimi olarak nitelendirilmektedir. Neden aydınlanma devrimi ya da, neden çağdaşlaşma modeli, çünkü gerçek anlamda çağdaş dünyadan kopmuş bir millet, bir yönetim anlayışı, o bir şekilde kötüye gidişiyle birlikte parçalanan bölümü Sevr gibi bir anlaşma sonucunda da, emperyal kuvvetlerin amaçlarına yönelik parçalanan ve paylaşılan bir millet bir vatandan söz ediyoruz.
Hatta 1908 yılında Yalta Limanında Şehir kentinde Rusya’da buluşarak bir araya gelenler, yani emperyalist güçlerin dış işleri bakanları “Hasta Adam gündemini, “Hasta Adam” projesini gündeme getirdiler. Hasta Adam sadece Osmanlı Devletine verilmiş bir isim değildi. Hasta Adam bu bölgedeki Anadolu üzerindeki, bu coğrafya üzerindeki emellerini amaçlarını belirten bir amaç bir parola idi. “Hasta Adam”ı bir şekilde kullanmak adına, “Hasta Adam”dan bir şekilde yararlanmak üzere yola çıkmışlardı ki, Türk milletinin gerçekten şansı olarak yüz yılda gelecek bir büyük lider, tarihin ender yetiştirdiği bir lider bu oyunu bozdu ve emperyalizmin dişlerine çomak çoktu. Bu boy bu bölgedeki bu coğrafyadaki tüm oyunları tersine çevirdi. Bununla da yetinmedi evrensel boyutlan oldu. Evrensel anlamda da, başta mazlum uluslara kurtuluş meşalesi oldu, örnek oluşturdu. Ve sonuç itibariyle 1919 un 19 unda Samsun’a çıkan bu büyük devimci lider, o dönemin koşulları içinde bir saray var ve hanedanlık egemenliği var. Emperyalist bir program gündemde, yola çıkarken söylediği söz, “milletin geleceğini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır”. Yani ulus egemenliğine dayalı bir sistemin mesajını vermektedir ve kafasında ulus devlete dayalı, bir cumhuriyet yeni bir devlet sistemini kurgulayarak Samsun’a gitmiştir. Tam bağımsız TC ni tamamen yine emperyalizmi ters köşeye yatırarak yapmıştır, gerçekleştirmiştir.
Osmanlı Devletinde o dönemki zaman içinde baktığımız zaman 13 milyon içinde okuryazar oranı kadınlarda binde bir iken, yüzde üç civarında erkek okuma yazma erkek varken; hastalıklar çok, demiryolları yok, bütün sıkıntılar gündemde, sanat yok, hiçbir şey yok. Ama Atatürk’ün kafasında milli bir devlet kurmaktı ve çağdaş bir dünyanın parçası olmak var. İşte 23 Nisan 1920 de TBMM açıyor, 23 Nisan 1923 de “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”  diyerek, yine dünya tarihinde hiç görülmedik ölçüde bir meclis, bir milli irade adeta Kurtuluş Savaşı’nın karargâhı oluyor. Onun için TBMM ine biz dünya tarihinde hiçbir meclise söylenmez, “gazilik” unvanı verilmiştir, gazidir bizim meclisimiz.
Şu andaki konumunun dışında söylüyorum, dolayısıyla bu anlayışı Atatürk Devrimini bu anlayışını DNA sını projesini çözen aydınlarımız var. Ve aydınlanma devriminin istediklerini anlamış kavramış bunun karşısındaki oyunları da fark etmiş aydınlarımız var. Öyle aydınlar ki bunlar, siyaset yapmak, makam mevki peşinde koşmak, bir yerlere gelmek gibi kaygısı yok. Yani milletvekili teklif ediliyor, ya da bakanlık teklif ediliyor kabul etmiyor ya da zaten o kapılar kendilerine açıkken onu da ret ederek geliyor 50 aydın bir araya toplanıyor, Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kuruyor. Son derece önemli, siyasi parti de kurmuyorlar, Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kuruyorlar. Neden, çünkü diyorlar ki, “emperyalizmin yenilgisi sonucu kurulan ulus devlet TC Atatürk’ün çizgisinden ve Atatürk’ün üflediği kimlikten ortadan uzaklaşıyor; uzaklaştıkça da kimliğini kaybediyor ve emperyal emellere açık bir devlet sistem haline geliyor. Bu da Türk milletinin varlığını tehdit ediyor.  Bu anlayışla Atatürkçü Düşünce Derneğini kuruyor. Ve Bütün aydınlara baktığınız zaman katledilen aydınların ortak özelliği buna 1 Şubat 1979 da katledilen Abdi İpekçi’yi de anarak başlayalım.
Apdi İpekçi ile başlayan aydın katliamı nitelendirilen ve daha öncesi de var, 80 öncesi de var. Bir sınır çizdiğimiz zaman, baktığımızda tümünün ortak özelliği millici, ulusalcı ve Atatürkçü, Cumhuriyetçi Atatürk’ün ulus devlet modeline sahip çıkıyorlarsa bu ulus devlet modelinin karşısındaki emperyalizmin amaçlarını çok iyi bildiğini çok iyi biliyor. Bu coğrafya üzerinde almak istediğini çok iyi biliyor. TC ni yıkmak için neleri kullandığını çok iyi biliyor, işte sağ sol çatışmasından tutun, bu sağ sol örgütlerinin yaratılışı ortaya çıkarılışı, 12 Eylül askeri darbesinin yaptırılış şekli, bunu da kavramış biliyorlar. 12 Eylül darbesinde içeriye atılan, zindanlara, işkencelere mahkûm edilen gerek sağdan gerek soldan pek çok kişinin orada bu olaya farkına varışlarını da o günlerde çeşitli kitaplarda ya da TV programlarında çok net görüyoruz. O oyunu çok önceden kurucularımız ya da aydınlar fark etti. İşte onların başında gelen Prof. Dr. Muammer Aksoy öldü. Bahriye Üçok, yine Turan Dursun, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu, Çetin Emeç hepsinin yazılarlına baktığınız zaman çabalarına baktığınız zaman bir şeyi söylüyorlar. “Ulus devlet tehlikede, emperyalizm gerek yerli işbirlikçiler, gerekse dış güçler olarak bizim üzerimizde birtakım planları var. Bu planlara karşı toplumu uyanık hale getiriyor, neden? Kimisi dini kullanıyor, kimisi dini bir kenara bırakarak, hak, hukuk özgürlükler gibi hepinizin sıcak baktığı, hepinizin ortak değeri olan değerleri kullanıyor. Daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi, ileri demokrasi bu gün Türkiye’yi bu hale getirenlerin sloganı “ileri demokrasi” idi, sloganı. Ama geldiğimiz noktada “tek adam yönetimine” geldik. “Tek kişi yönetimine” geldik, tek parti yönetiminde hanedanlı yönetimi gibi hanedan yönetimine geldik. Dolayısıyla bunların tümünü fark eden, bilen, anlayan bir aydın kesimi vardı. BU aydın kesimi yok edilmesi gerekiyordu. Neden, çünkü işte Türkiye bugünkü Türkiye gibi olsun. O aydınlar yaşar, o aydınlar toplumu aydınlatmaya devam eder. Konuşmaya devam edersek bu günkü Türkiye’nin yaratılma sorunu, onun için bu sorunu tartışmak adına bu aydın katliamları. Altını çizerek söylemek gerekir ki, bu cinayet ile sadece üç beş meczubun üç beş çapulcunun tetikçinin işi değildir. Bu uluslar arası güç odaklarının Türkiye üzerine yüz yıllık planlarının programlarının genişletilmiş Ortadoğu projesi ne kadar zaman bir yelpazedeki bakış açılarına dayanan ve o amaca yönelik gerçekleştirilen cinayetlerdir. Birçok kimse “mollalar İran’a” diye bağırmıştı. O süre sürekli “Türkiye laiktir laik kalacak” diyerek meydanlara çıkmıştık. Ama işin aslı ne İran, ne de bizim komşumuz laik kalışımızla ilgili, laik kalmadık, ayrı bir şey, ama içimizde başta emperyalist hizmet eden molla zihniyetlileri yetişti. Cumhuriyete meydan okuyarak yetişti.
Aydın katliamlarının temelinde, yani Muammer Aksoy katliamı ile başlayan katliamların temelinde TC devletine üniter yapısına, hukukun üstünlüğüne, ulus devlet modeline laikliğe demokrasiye meydan okumuşlar. Çok ciddi bir meydan okuma, bununla birlikte yine bu aydın katliamlarının temelinde bu devleti ayakta tutan ulusalcı güçlere de ciddi mesaj ve tehdit var.
Sadece Muammer Aksoy’la kalmayalım, o bir halkanın başlangıcıydı ve eğer Muammer Aksoy cinayeti aydınlatabilinseydi, bu gün Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Çetin Emeç, Necip Haplemitoğlu’na bu şekilde bir cinayet işlenmemiş, hayatta kalmış olacaktı. Ama o seri tamamlanmak zorunda, o nedenle bu cinayetler işletildi.
Peki, Eşref Bitlis’i de nereye koyacağız? Eşref Bitlis ulusalcı olduğu ulus devlete sahip çıktığı için yok edildi. Nasıl yok edildi, Eşref Bitlis? Eşref Bitlis istenirse Diyarbakır’da vurulabilirdi, Kuzey Irak’ta vurulabilir; helikopteri Kuzey Irak’a giderken bir roketle düşürülebilir, yapılmadı. Ne yapıldı? Boing motoru takılmış sekiz km eakli (anlaşılmadı) bir uçak kalkışından dört dakika sonra MİT e 200 metre ileride düşürüldü, devlete meydan okundu, bu aydın katliamının temelinde devlete, TC ulus devletine meydan okuma var. Yine Ali Gaffar Okkan cinayeti, korkunç bir cinayet. Ali Gaffar Okkan Cumhuriyetçi, Feto’yu o günden tanımlıyor, cemaatlerle tarikat, siyaset ilişkisini kurguluyor. Tıpkı Uğur Mumcu gibi, Uğur Mumcu bunu belgeliyor ama o da ortaya çıkarıyor, o bölgede. 26 tarikat sözde tarikat ve bazı cemaatlerin silahlı unsurlarını ortaya çıkarıyor. İfşa ediyor ve yine 24 Ocakta saat 18.30 da 1980 boş kovanın bulunduğu Diyarbakır’ın en işlek caddesinde, saat 18.30 elektrik şarteli indiriliyor, şehir karanlığa gömülüyor, sekiz el bombası atılıyor, altı koruması ile birlikte şehit ediliyor. Bu ne acizlik, bu nasıl bir vicdandır. Bunların tümü Atatürk Türkiye’sinde Atatürk’ün kurduğu ulus devlet modelini çağdaşlaşma modelini ortadan kaldırmak için planlanmış tezgâhlanmış ve uluslar arası bağlantıları olan ve bu günkü Türkiye’yi yaratmak üzere yola çıkan bir anlayış.  Bakın, 15 Temmuz askeri darbesi Feto’nun askeri kalkışması ve girişimi,  destekleyen siyasi zihniyetler Fetullah Gülen terör örgütünün destekleyen siyasi zihniyetler bütün uyarılar rağmen Muammer Aksoy’un Bahriye Üçok’un, Uğur Mumcu’nun, Necip Haplemitoğlu’nun, Türkan Saylan’ın bakın konuşmalarına çalışmalarına uyarılmalarına rağmen siyaset onları “dinsiz” göstermiştir. Hatta “millet düşmanı” olarak tanımlamış, bunlardan biri de Bursa B. Belediye Başkanı alçakça bu söylemlerine devam ediyor, bu değerlerimiz için.
Uyarmışlar erken uyarı sistemi “geliyor” demiş. “15 Temmuz geliyor”, demiş, ama buna kulak tıkanmış hiç biri, koalisyon devam etmiş. Peki, bu gün ne oldu, “Feto kötü”, iyi de bu tarikatlar ne olacak, tarikat, siyaset, ticaret işini Uğur Mumcu söyledi, Muammer Aksoy söyledi, tüm aydınlarımız söyledi. Ulus sevgisi inandırıyor mu dedi. Bu baş çöküşlere hizmettir” denildi. Ama onlar ortadan kaldırıldı, ama biz söylemeye devam edeceğiz. Yanıldıkları nokta o, onları ortadan kaldırabilirsiniz ama bedenen kaldırırsınız. Bu gün ADD nin çatısı altında bu mücadele devam etmektedir, her ne olursa olsun. Antiemperyalist duruşumuz,  emperyalizmin bu bölgedeki oyunlarına karşı mücadelemiz devam edecektir. Biz sahnelenen oyunların sadece görünen kısmıyla ilgili değiliz. Bunun perde arkasını çok iyi kavramak zorundayız. ADD daha da çok toplumu aydınlatma zorundadır. Bu ülkedeki aydın katliamları rejimin dönüşü için emperyal bir oyundur. Dünyadaki bütün ülkelerdeki rejim değişikliklerine bakın, Almanya’daki Nasyonal Sosyalist hareketine bakın, 1933 e kadar gelen 1923-33 yılları arasında göreceksiniz kim konuşursa yok edilmiş ortadan kaldırılmış, geri kalanı zindanlara atılmış. Türkiye’de de oldu, Ergenekon, Balyoz operasyonlarında son noktada konuşan aydınlar zindanlara atıldı.
Avukatlar “susmayacağız” dediler (1)

Başka İtalya’da Mussolinin faşist yönetiminde, yine aydınlar katledildi 178 aydın, üniversitelerdeki hocalar, gazeteciler filozoflar hepsi toplatıldı çoğu da kim vurduya gitti öldürüldü. Aynı şekilde İran’da da geçerli Hasan Nasrallah 1954 yılında başlıyor cinayetler, Tahran gazetesinin yazarı, Uğur Mumcu gibi birden sokağa çıkıyor sokağa sonra ne oldu Şah yönetimi kendisini kurtarmak için tarikat aynı medrese eğitimi almış kişilerde, bir araya gelmeye çalıştı, kendi sorunlarını hazırladı. Bu aydın katliamlarının önüne geçmedi; düşünen, işte onlara göre solcu, Rusya’yla işbirliği içinde olan insanların öldürülmesinde bir beis yok. Ama kendi sonunu hazırladı, ödün verdiğinin sonunu hazırladı.
Eğer dünyada bir rejimi değiştirmek istiyorsanız, aydınları susturmak zorundasınız. İşte bu cinayetlerin diğer bir boyutu o. Bunu hep birlikte bilmek zorundayız. Aslında yaşarken bize mesaj verirken ölümleriyle bize mesaj vermişlerdir; “niçin öldürüldük düşünün” diye mesaj verdiler. ADD nin her bir üyesinin bu konuda kafa yorması bu konuda kendi üzerinde bir sorumluluk alması kaçınılmazdır.
Sadece ve sadece rutinlerin, anmaların, panellerin örneklerin kompetanı olamayız. Biz aynı zamanda emperyalist oyunları bozabilecek akıl oyunlarına ifşa edebilecek bir ciddi düşünsel örgütüz, eylemci bir örgütüz. Bunun farkında olmalıyız.
Bu günkü yaklaşıma bakınız, Bitlis’te birisi öldürülüyor. Medrese eğitimi veren, medresenin başındaki bir insanın öldürüldüğü söylenerek en üst düzey de siyasi yapılar tarafından taziye ediliyor taziye mesajları veriliyor, başsağlığı mesajları veriliyor. Budur Türkiye, hedeflenen bu mudur, medrese eğitimi mi var Türkiye’de. İşte Atatürk Cumhuriyetine meydan okuma, bu noktaya kadar gelmiştir.
Bu süreçten itibaren bizlere düşen, aydın katliamlarının perde arkasındaki bu anlayışı çok iyi keşfetmektir. Satın alınamadı bu adamlar, kalemlerini satmadı, beyinleri ipotek altına alınamadı, ceylan derisi koltukta oturmak istemedi, geleceklerini garanti altında tutmak için el sıkışmadı. Minteks ve Cumhuriyet kavgasını verdi, laikliğin kavgasını verdi, çünkü laiklik olmadan ulusal egemenlikten söz edemeziniz, kadın erkek eşitliğinden söz edemezsiniz.
Atatürk Cumhuriyetini yeniden inşa etmek zorundayız, bunun için de parlamenter sistemi kurmak zorundayız. Bu ucube rejim anlayışından kurutulmak zorundayız, adam bir parlamenter sistem kuracağız, tüm siyasileri hizaya çekeceğiz tüm yurttaşlarla beraber. Emperyalizme hizmet etmeyin, bu gün Türkiye’de siyasi partiler kurulacak, ABD kimi destekliyor, Avrupa kimi destekliyor, onu tartışmamız var. Onun ötesinde Türk milleti kimi destekliyor, ona bakacağız. Türkiye’nin Türklerin desteklediği bir siyasi anlayışa ihtiyacımız var. Türkiye’yi yeniden inşa etmek için de ATATÜRKÇÜ düşünceye ihtiyaç var, birlik içinde olmaya ihtiyaç var, hukukun üstünlüğünü de bu açıdan inşa edebiliriz.
Muammer Aksoy, aziz şehidin aziz hatırası önünde sizler adına, örgütümüz adına namus sözü veriyoruz, ölmek var dönmek yok onlara layık olmaya çalışacağız”.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget