Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Yüzlerine tükürsem yağmur yağdı derler - Tünay Süer
Sıcak demedik, soğuk demedik yollara düşüp Silivri zindanlarına gittik.
Davaların görüldüğü oturumlara kâh girebildik kâh ot bitmemiş bahçesinde ıslandık, üşüdük, bazen kavrulduk ama umursamadık.
Hep umutluyduk ve asla yitirmemiştik.
Çünkü onların kahpe bir senaryo ile tutsak alındıklarını, masum olduklarını, üzerlerine suçlu yaftasını utanmadan, vicdanları sızlamadan yapıştırmaya kalktıklarını biliyorduk.
O hâkimlerin, savcıların onlara nasıl davrandıklarını, söz hakkı, savunma hakkı tanımadıklarını, lehte olan delilleri görmemezlikten geldiklerini, gizli tanıklara, (tecavüzcüler, katiller, PKK lılar) nasıl itibar edip hukukun ırzına geçtiklerini bizzat gördük.
 Kamuoyunun yakından tanımış olduğu nice aydınlarımızı, ordumuzun güzide komutan ve subaylarını yıllarca güneş, gökyüzü görmeyen birkaç metrelik hücrelerde tuttular.
Onlar, o zor koşullar altında eğilmediler, bükülmediler onurlu duruşlarından asla ödün vermediler.
İçlerinde hasta olanlar, ölenler oldu.
Geride kalanlar, yine yıkılmadılar.
Yazdılar, okudular, hayattan kopmayarak sabırla özgür kalacakları günleri beklediler.  
Çağın engizisyon mahkemesi yürütülüyordu orada.
Yakınlarının cenazelerine ya izinle gidebildiler ya da hiç gidemediler.
Onlara, Müslümanlığa sığmayan bu kötülüğü de yaptılar.
Orayı okuduğum kitaplardan, romanlardan bildiğim ve çok etkilendiğim Bastil zindanlarına benzetmem daha sonraları herkesin dilinde pelesenk olmuştu.
Onlar benim için sanık değil tutsaklardı. Onlardan bahsederken hep öyle diyordum. Bu da benimsendi.
Bu sözlerin tekrarlarını duyduğum zaman içimdeki acı duygulara rağmen, onlar için hiç değilse kendimce bir şeyler yapmanın buruk mutluluğunu duyuyordum.
Onların ailelerinin maddi manevi çektikleri sıkıntıları düşündüğüm zaman, benim oraya gidip gelmelerimin, yorgunluğumun o çorak arazide kaç kez yağmur altında ıslandığımın, oturacak bir yer bulamayıp saatlerce ayakta kalmamın, yaz sıcağında terden sırılsıklam olmamın hiçbir önemi kalmıyordu.
Babasız büyüyen, okula giden çocukları, gözlerine uyku girmeyen eşlerinden kopartılan anaları düşünüyordum.
Bu arada yandaş basın ve bazı aydın geçinenler ver yansın ediyorlardı.
Darbecilerden hesap sorulmalıdır.
Falanca yerde sakladıkları bombalar çıktı.
Gemideki döşemenin altından darbe planları çıktı.
 ‘Şok gözaltı ve iddianameler” diye her gün yazdılar, konuştular.
Öylesine yazılar yazıyorlardı ki, mahkeme olmadan o oturumun kararını müneccim gibi biliveriyorlar veya bir şekilde mahkemeyi yönlendiriyorlardı yönlendirilmiş kişiler.
Adaletin A sı, insanlığın İ si kalmamış bir devran dönüp gidiyordu.
Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları takip etti.
Utanmadan, sıkılmadan, vicdanları sızlamadan adi komplolarına hep birlikte devam ettiler.
Dışarda yandaş basın, içerde ise biat içerisinde olan hâkimler ve savcılar…
Savcıların 6 klasör belgeyi tam 11 ay boyunca savunmadan saklamaları ise tam bir skandaldı.
Yıllar uzar giderken hep olumsuz şeyler oluyor, bizlerden umutlarımızı yok etmemiz isteniyordu adeta.18 yıl,30 yıl, müebbet gibi cezalar kesildi kahramanlarımıza.
Sonra 17 Aralıkta sihirli bir değnek değdi sanki ayakkabı kutuları, kasalar dolarlar, rüşvetler su yüzüne çıkıverdi.
Başbakan birden bire paralel devleti ortaya çıkardı ve Ergenekon, ona bağlı davaların kumpas olduğunu söyleyiverdi.
Böylece davalar çökmeye başladı.
Her şeyi paraleller yapmışlardı, kendisine darbe yapmaya kalkmışlardı(!)
Oysa:
Ayağa kalkmadı bedelini ödedi, İsviçre Bankalarında bilmem kaç dolarım varmış dedi bedelini ödedi,  diyen kendisi değilmiş gibi.
Nihayet AYM Balyoz tutsaklarının dijital veriler ve tanık dinlenilmesiyle ilgili konularda haklarının ihlal edildiğine oy birliğiyle karar vererek benim yıkmayı düşündüğüm o demir kapıları açtırarak kahramanlarımızı yeniden yargılanmak üzere özgür bıraktı.
Bunca zaman suçsuz olduklarını, delillerin sahte olduğunu haykıran ve boş yere zindanlara kapatılan onca insanın kaybettikleri yılları geri verebilecekler mi?
Şimdi bu sahtekârlığa ortaklık eden, yalan yanlış haberlerle kamuyu yönlendirmeye kalkan tüm kişilerin yüzlerine tükürmek geliyor içimden.
Davada adil yargılanma hakkı ve masumiyet karinesi ihlal edildi, bunun hesabını kim verecek?.
İnanıyorum ki gün gelecek, devran yine dönecek illaki bu hesaplar ödetilecektir.
                                                      ***
Türk ordusunun aslan yürekli, vatan aşığı kahraman askerlerinin, tahliyelerinde oralarda olmadım. Televizyonlardan izlemeyi yeğledim.
O gün Kadıköy’de bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, şimşekler çakıyor ve gök acayip gürlüyordu.
Çocukluğumdan beri gök gürültüsünden çok korkarım ama o gün bahçeye indim korkmadan yeşil çimlerde, ağaçlar arasında turlayıp sırılsıklam olana kadar ıslandım. Bu gök gürültülerini kahramanlarımı karşılayan top seslerine, şimşekleri ise havai fişeklere benzettim. Yağan yağmur gök kubbenin mutluluk gözyaşlarıydı.
Ben de ağlıyordum ve gözyaşlarım yağmurla birlikte yüzümden süzülüyor suya hasret kalan çimlere karışıyordu.
Ant içtim, Silivri’ye bir dahaki gidişim bu kumpasları hazırlayanları ve destekleyenleri sanık kürsüsünde görmek için olacaktır.

‘Her mahallede bir milyoner yetiştireceğiz’ sloganı, Demokrat Parti’nindir. Gerçekten de DP, yandaşlarından milyonerler yetiştirmiş, halkı çürük inanış ve içeriksiz sözlerle uyuşturarak ‘bir lokma, bir hırka’ yöntemine tutsak etmiştir. DP takipçisi iktidarlar da yoksulluğu ‘alın yazısı’ sayanlardan oy yakalamışlardır. Halkçı-devletçi tutumun tasfiyesiyle insafsız piyasa ekonomisi talancıları, ‘harami’ sınıfına terfi etmişlerdir. -“Sosyal”- sözcüğü eklenen piyasa ekonomisinin ikizi de çalışma, gelir dağılımı ve emeğe saygıda ancak “idarei maslahatçılık” rotasındadır.

Piyasa Ekonomisi ve Toplumsal Zarar - Ertuğrul Kazancı
Cumhuriyet, antikapitalist kalkınma modelini benimseyerek somutlaştırmıştı. “İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz” ilkesiyle sosyal yaşamdaki “imtiyaz” yani ayrıcalık, devrimce reddedilmişti. Feodal yapı, tasfiye edilmek isteniyordu. Atatürk dönemindeki girişimlerin yanı sıra İnönü, 1945’teki “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu”nu gündeme getirdi. Halkçıdevletçi sistem; tefeciyi, vurguncuyu, kara para tüccarını silkip atmak kararındaydı. “İmtiyazsız-sınıfsız” bir halk yaratılarak toplumdaki haksızlıkların giderilmesi amaçlanmıştı. Öngörülen kural, yurt ve ulus bilincine erişmiş insanların, eşitlikler göstergesinde kaynaşmalarıydı.

İlerici süreç
Kamu iktisadi teşekkülleri, ulusal üretime bağlı ucuz tüketim olanağı gerçekleştirip ithalatı kesiyorlardı. Devlet; öğretmen, subay, maliyeci, ziraatçı, sağlıkçı ve teknisyenleri geleceğe hazırlıyordu. Eğitim ve öğrenim; “zâdegan” tekelinden alınarak yurtdışı bir kapsamla halk çocuklarına açılıyordu. Çalışma, kölelikten arındırılıyordu. 1936 yılındaki “İş”, 1947 ve 1963 tarihli “Sendika” yasaları, çalışanların güvenceleri için devrimci iradenin sonuçlarıydı.

Kayıt dışı kazançlar elde edenlere uygulanan 1942’deki “Varlık” vergisi, ayrıcalıksız bir mali disiplindi. Yıllarca ve bilgisizce konu edilen vergiyi, yeri gelmişken bir kez daha irdelemek gerekir. Toplanan 314 milyon liranın 130 milyonu, Türkiye’deki yabancı uyruklulardan alınmıştı. 30 milyonu, Kurtuluş Savaşı’nda; Journal d’Orient, Pontus ve Rönesans gazeteleri etrafında toplanarak işgalcilerle saf tutan azınlıklardan, 154 milyon lirası da Müslüman yurttaşlardandı. “Aşkale” zorunlu çalışmasında çoğu onlardı. “Verginin çıkarılması zorunluluktu.”(*)
İkinci Dünya Savaşı’nda 100 kişilik asker, günde 15 somun ekmek paylaşıyor, arazide barınma güçlüğü çekiyor, 35.000 kadarı beslenme bozukluğundan yaşamını yitiriyordu. 17 milyon halkın 1 milyondan fazlası ordudaydı. (**)
“İstanbul Defterdarı” sıfatıyla sorumluluk taşımış Faik Ökten’in, 1951 yılında DP iktidarına yarayan ve İnönü dönemini yeren “Varlık Vergisi Faciası” adlı kitabı, aldatıcı yankılar uyandırdı. Zamanla sahteci Ökten’in, bir vergi kaçakçısının hacizli evini ele geçirmek için başvurduğu şaibeli yöntem de ortaya çıktı. Ama “Salkım Hanım’ın Taneleri” teranesiyle kitap yazarak Varlık vergisini eleştirenlerle, “1 milyon Ermeniyi kestik” diyerek “Nobel” ödülü alanlar, ulusal geçmişi karalamada saf tuttular.

Cumhuriyet ve devrimin tanıdığı tek kural, ortak; yurt, kültür, amaç, tasa ve kıvanç birliğindeki bir ulusun sosyal ve ekonomik eşitsizliklere karşı birleşmesiydi. Bu çaba özenle sürdürüldü. Ta ki, 1950’deki karşıdevrim sürecine kadar!.. Ondan sonra, “Zenginlik ve fakirliğin yaşamsal bir kader olduğu” topluma kabul ettirildi.

Şimdiler:
Günümüzde gelir dağılımında adaletsiz bir dengesizlik vardır. Serbest piyasa uygulamasıyla; yüzde 15’lik kesimin, yüzde 85 dolayındaki kitleyi bunalttığı bir Türkiye’deyiz. Ne diyor Nâzım Hikmet: “Benim; fakir, cesur, çalışkan ulusum…”

“Halkçı-devletçi” ekonominin geçmişteki ekonomik büyüme hızı aşılamamıştır. Piyasanın “sosyal” tanımlı modelini seçenek olarak sunan siyasetler, liberalizmin başka versiyonudur. Bu ülkede devlet, halkına yabancıdır. Çünkü artık “sosyal” değildir. Kamu mallarını, satansavan politikalar egemendir. Cumhuriyet ve devrim örselenmiştir. İnsani erdemler törpülenerek bireycilikler sivriltilmiştir. Ülke suç laboratuvarıdır. Çıkarcılık, bencillik ve vurdumduymazlık egemendir. Ufak bir anlaşmazlıkta mahkemelere giden, silaha davrananlar gazete haberidir. Kadına saygısız, uyuşturucuya meraklı, kendini hep haklı sayan, ulusal değerleri yitik, kredi kartına sarılan, işsiz veya çalışmadan kazanmaya hevesli bir toplum yaratılmıştır. “Paramalcı” liberal politikalar, bu ülkeyi mahvetmiştir.

Aydınlanma baltalanmıştır. Öğrenim; özel okul ve dershanelerin ticari hırslarına yönlendirilmiştir. Kamuoyunu yaralayan hukuksuz gelişmelere tanık olunmuştur. Adil yargı yerine, idarenin baskı kulvarı açılmıştır. Uluslararası ilişkilerde eşitlik ilkesi kalmamıştır. “Sevr” emperyalistlerinden bölücülük destekleri alanlar, ulusal bilinci darmadağın etmişlerdir.

Artık; imtiyazlı, sınıflı, kaynaşmamış bir kitleyiz. Piyasaların iç ve dış sömürüsüne hedefiz. Uygulamada serbest piyasanın ikizi olan “sosyal” piyasa ekonomisi, kimilerince seçenek gibi şöyle öne sürülmektedir: “Ekonomide temel amaç, olanak olduğu kadar piyasadır. Devletin emtia ve hizmet fiyatlarını doğrudan denetim altında tutması, piyasaya uygun olmayan müdahaledir. Devlet, sisteme uygun olarak piyasa işleyişini bozmamak ve aksak rekabeti önlemek zorundadır.” Bu görüşün; “Ekonomik ve sosyal yaşamın sadece piyasa kuvvetlerince düzenlenmesini” isteyen 19. yy. liberal görüşünden farkı nedir?

Sonuç
Çıkmazda olan piyasa ekonomisine müdahale etmeyen devlet kalmamıştır. “Seçenek” kaydıyla sunulan “sosyal” tanımlısı da doğasında halkçı ve adil olmadığından, serbest piyasayla uyuşmaktadır... Kamusal yaşama zarar veren aynı karakter etkindir. Öyleyse “istikrar” modeli, halkını; çalışma, sağlık, eğitim, barınma sorunlarında adaletli kanadı altına alarak “kula kulluğu” önleyen “halkçıdevletçi” uygulamadır.

(*) C. Kayra: “Savaş, Türkiye, Varlık Vergisi” 2011
(**) Savaşta İnönü, C. Kazancı1959
(***) İkt. İşlt. ve Ekonomi D.2010

 Ertuğrul Kazancı / Eğitimci-Hukukçu/Cumhuriyet

Bilgisayar
Bilgisayar sınırsız fakat orta akıllı bir ansiklopedidir. Gelişmiş telefon, bir fabrikadır. İnsanlar bu aracın aynı zamanda bir bilgi çöplüğü olduğunu anlamadılar. Bilgisayar bir sonsuz alışveriş merkezi, evrensel bir iletişim aracıdır. Kullananın bilgisi ve aklı oranında işe yarar. Bilgisayar çöplüğünde buluşan dört madde yazdım. Bunları birbirleriyle birleştirebilir misiniz?

Bayrak-Kitap-Ülke ve Halk - Doğan Kuban
I-BAYRAK
Bayrak tarihin en yüksek simgesellik düzeyidir. Entelektüel düzeyde tartışılabilir. Fakat toplumsal ve politik düzeyde tartışılamaz. Bu tartışıldığı zaman bir toplum kendi tarihi varlığını yitirmiş demektir.

Kürt çocuğu, kendisi fazla bilinçli olmasa bile, Türkiye’yi yok sayabilen ya da yok olmasını isteyen teşvikçilere alet olmuş. Bu Kürtler için doğru bir simgesellik. Kürdistan’ın özgürlüğünün Türkiye’nin parçalanmasından da ötede yok olması anlamına gelebileceğini bizim sorumlular günlük politika sorunu sanıyorlar. Türkiye’yi yok etme isteği 19.yy.’dan bu yana var olan bir konudur. Türkleri Asya’ya geri yollamak gibi komik boyutları da vardır. Kızılderililer Amerikalı işgalcileri, Amazon yerlileri de Brezilyalı Avrupalıları geri göndermek isteyebilirler. Sömürge ve fetih tarihi coğrafi sınırların değiştiğini gösterir. Ama bu odalardaki eşyalarının yerlerini değiştirmeye benzemez.

Kürt çocuğu inançlı ve cesur. Peki oradaki askerlerden bir spontane tepki gelmedi mi? Onlar inançlı ve cesur değil mi? Savaşta ne olacak? Ben babası Sarıkamış’ta esir olmuş bir asker çocuğuyum. Türkiye’de bayrağa saldırı, dengesini yitirmiş devleti tehdit eden bir olaydır. Değil Amerikan ya da Fransız bayrağı ile oynamak, siz Avrupa da bir kent simgesi, bir aile armasıyla bile oynayamazsınız.

Yaşamı çok soyut entelektüel düzeyde algılayıp bütün toplumsal simgesellikleri reddetmek düşünce düzeyinde olabilir. Ama bunu Ayasofya önünde namaz kılanlar ya dağlara bayrak resmi yapanlar, gemisine-arabasına, elçiliğine bayrak asanlar kabul edemezler. Komutanlar, devlet başkanları son bayrak olayı konusunda araştırma yapıyorlarsa kendi tarihi ve toplumsal konumlarını da araştırsalar iyi olur. Bu bir adli vaka değildir.

II- BİLMECE-SİNEK
At sineği ve karasinekler pislikten kalkıp size yapışırlar. Kovamazsınız. Sıcak iklimlerin, nemli sıcak günlerin en rahatsız edici, pis yaratıklarıdır. Zeus’un danaya çevirdiği İo’ya Hera’nın musallat ettiği bir at sineği idi. Mikrop taşıyorlar ve hayatınızı cehenneme çeviren kılık değiştirmiş şeytanlardır.

III-KİTAP, NE ZAMAN ÇİÇEK OLUR, NE ZAMAN AÇAR?
Sevgili okuyucular, Dâhi yaratıcılar, bilgisayarı, düşünemeyen insanlar, düşüncesiz kalabalıklar için tasarlayıp yaratmışlar. İçinde yok, yok! Kitaplıklı kahveler gibi. Ama sınırsız büyük. Kumar, eğlence, oyun, bilmece, fabrika, musiki, porno her şey var. Hayal edilemeyecek kadar büyük bir çöplük! Gazete ve televizyonlar da çöplük! Neden?

Çünkü ‘Pazar’ olarak tasarlanmışlar. İnsanı gerçekten bilgilendirmekten çok, mal satmaya, aldatmaya yarıyorlar. Sınırsız pazar, çarşı, alışveriş merkezi, şarkılı gazino, konser salonu, eğlence parkı.

Bu karnavala dünyanın küçük beyinli insanları-ki bunlar dünya nüfusunun çoğunluğunu oluşturuyor katılınca, hangi vitrinin ya da tezgâhın önünde duracaklarını, neyle ilgileneceklerini bilemezsiniz. Bundan dolaylı daha bilgili ve akıllı olmazlar. Daha çok da okumuyorlar. Bilgi ellerinin altında ama kafa boş!

Oysa benim özel kitaplığım bir bahçe. Her bitkiyi seçerek ben diktim. Her kitap aklın billurlaştığı, bir konuya konsantre olarak anlatmaya çalıştığı, berraklaştırdığı, renklendirdiği, güzel kokularla doldurduğu bir meyve ya da çiçek ağacı ya da bir çiçek bahçesi. Kitaplığım içinde bazı çürümüş, eskimiş, kurumuş şeyler de olabilir. Ama yine de bir bahçe. Binlerce yıl yaşayan insanların parlak düşüncelerinin ürettiği mücevherlerden bir müze yapmışım. Biriktirdiğim düşüncelerin ne tazeliği, ne kokusu geçmiyor. Kitaplar, benim her dem taze çiçeklerim! Bir resmi, bir haritası, tek bir paragrafı 50-60 sayfalık bir gazete ya da dergiden daha dolu. Aklın ışıldadığı, aydınlatan bir kaç satır.

 Onların yanında bu iletişim dünyası, bir çöp dağı, bir labirent. Kim buradan doğru bir bilgi çıkarabilir? İçinde yaşadığımız pis kokulu dünya bu iletişim ağı içinde örümcek ağlarına takılmış bir sineğe benziyor. Bilgiden önce sağduyu ve akıl gerek. Çünkü bilgiyi seçmek için yığmak değil düzenli biriktirmek gerek. Deliye bilgisayar verince deli gömleği üzerinden düşmüyor.

Sevgili Okuyucular, Bazen bin yıl önce yazılmış bir kitaba, bir sayfaya hatta bir paragrafa dayalı yeni bir yaşam kuramı hayal edebilirsiniz. Kitaplar bana 2,5 milyar yıllık Ginko Biloba ağaçları gibi eski, bitmez tükenmez müzelerdir.

Bu kitaplıkların bir özelliği daha var: Kokuları her zaman keskin olmakla kalmaz, her
koklayışında başka kokular alırsınız. Bunun yanında bilgisayar bir eskimiş makine çöplüğüne benziyor. İçine yeni ne atılsa kokusu değişmiyor.

IV- ÜLKE VE HALK
Her gün cinayet haberleri ile dolu gazeteler her gün kaza, her gün halka gaz sıkan polisler, köşe başlarında polise taş ve molotofkokteyli atan halk, her gün birbirine kötü söz söyleyen yüksek ağızlar, her gün binbir rezalet dolu bir ülke. Bu bir ülke ise cehennem nasıl bir yer olmalı? Ben güncel yaşamın böyle sahnelerle dolu olduğu bir Türkiye’yi şimdiye kadar görmemiştim. Gerçi birkaç kötü olay hatırlıyorum. Fakat bu sürekli bir çizgi film ve televizyon serisine dönüşmemişti. Sürekli polisiye film seyreden bir toplum. Çağdaş bir gelişmişlik gösterisi olmalı!

Otomobilin çekirge gibi her toprak parçasını işgal ettiği, içinize hava yerine benzin çektiğiniz yer ülke değil, benzin istasyonudur. Biz insan değil beton kutulara hapsedilmiş fareleriz. Hoparlörlerden, sirenlerden gelen çirkin metallik seslerle, arabalardan gelen ham hum’lar duyusal ortamı dolduruyor. Buna akşamları atılan gece fişeklerini, uçak ve helikopter seslerini de katabilirsiniz. Hatta bunlar da yeterli değil. Bu uygar olmayan kentin sokaklarını, özelikle bu mevsimde, köpek sesi dolduruyor.

İnsanlar uzaylılara benzeyen polislerden, kuralsız araba süren şoförlerden, sokak köpeklerinden korkuyorlar. Kuyrukta bekleyenler banko arkasında oturan memurlardan korkuyorlar. Kredi kartı hesabı gönderen bankalardan, fiyatı artan patates, domates, soğandan korkuyorlar. Benzin ve mazot fiyatlarından korkuyorlar. Mahkemelerde neredeyse altlarına kaçıracaklar.

İnsanoğlu bu! Yine güler, yine güzel kızları, güzel gençleri gözler, yine el ele tutuşur, sevişir. Yine sarhoş olur. Ama parkları ve meydanları yasaklayan polislere akıl erdiremez.

Sevgili Okuyucular,
Bunları anlatırken politikadan söz etmek gereksiz. Bu kadar sorunlu bir ortamın politikası olmaz. Böyle bir devletin çarkı dönmez. Eğer dönen çarklar varsa onlar devletin değildir. Eğer bütün bunlardan şikâyet etmeyen ya da edemeyen bir halk varsa, o da halk değildir. Bir kalabalıktır. Bunlar ellerinde bilgisayarlı telefon da taşısalar onu beyinlerinin kapasitesi kadar kullanabilirler.

 Doğan Kuban/Bilim Teknoloji/Cumhuriyet

Dincilik Yarışı - İrfan O. Hatipoğlu
Dincilik yarışı kötü bir tümör gibi hızla yayılıyor. Yurttaşlarımızın büyük bölümü başarıyı dinci söylemlerde arıyor. İşyerlerini dua ile açmak, sınava giren çocuğunun başarısı için okul önlerinde dualar okumak sıradanlaştı. Son olarak Cumhurbaşkanı çatı adayı olarak dini eğitimi tam, bir İslam entelektüeli bulundu. Modern İslam anlayışı ve muhafazakâr kimliği yadsınmıyor, ama radikal İslamcı olmadığını ortaya koymak adına Ecevit’ten devlet nişanı aldığı, Nâzım’ın şiirlerini Arapçaya çevirdiği, çağdaş bir yaşam tarzına sahip olduğu anlatılıyor... Yaptığı çalışmalardan dolayı, İslamcı terör örgütlerinin hedefi haline geldiği, kadının sosyal yaşamda mutlaka yer alması gerektiğini savunduğu için İslamcıların eleştiri oklarına hedef olduğu söylenerek entelektüel düzeye yeni bir boyut getirilmeye çalışılıyor.

Cumhurbaşkanı çatı adayı olarak İslam entelektüelinin gösterilmesinin önemli sonuçları vardır. Birincisi son on yılda hızla yayılan dincilik akımının ulaştığı boyutu ve baskıcı, ayrıştırıcı (mezhepsel/etnik), yağmacı/talancı iktidara karşı seçeneksiz kalındığını göstermesidir. İkincisi neoliberal, “yetmez ama evet”çilerin desteğiyle geliştirilmeye çalışılan ileri demokrasinin dinciler tarafından teslim alındığını ortaya koymasıdır. İlginç olanıysa toplumsal muhalefeti temsil eden ana muhalefet partisinin ideolojik öngörüsüzlüğü, toplumsal muhalefetin inşası yerine yükselen dincilik akımına kapılması. Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) kuruluş felsefesi dışında, Cumhuriyetin değerlerini bir yana iterek sürdürdüğü ideolojik söylem arayışıdır.

CHP yöneticileri “Yeni CHP”, “Dev çınar yeni filiz” söylemi altında muhafazakâr, dindar kesimle uzlaşmaya çalışıyor. Geliştirilen “dinci söylemler, cemaat yakınlaşması” ile muhafazakâr seçmenden oy alacaklarını düşünüyorlar. Yerel seçimlerde bu söylem karşılık bulmadı. Cumhurbaşkanlığı seçiminde de karşılık bulmayacaktır. Tam tersine CHP’nin Cumhuriyetin değerlerinden uzaklaşması, ideolojik söylem geriliği geleneksel seçmeni partiden uzaklaştırıyor. Çünkü CHP’nin kuruluş felsefesini bağımsızlık, laiklik, çağdaşlık, kurucu liderinin işaret ettiği gibi “akıl ve bilim” olmuştur. Akıl ve bilimin olduğu yerde dogmalara ve dinciliğe yer yoktur. Bu nedenle partinin 90 yıllık tarihi, dincilerle girdiği kavgalarla doludur.


CHP üst yöneticileri aldıkları eğitim, yaşam biçimi olarak dincilerden uzak oldukları için bu grubun özlemlerini, hedeflerini, öfkelerini doğru algılayamıyorlar. Sıradan, kabul edilebilir isteklerini karşılanması ile birliktelik sağlanacağını düşünüyorlar. Örneğin türbanın serbest bırakılması, okullarda din derslerinin okutulması, dinsel törenlere katılmak, Meclis’e türbanla girilmesi… Oysa dincilik yarışı siyasallaşan ve metalaşan İslamı temsil eder. Siyasallaşan ve metalaşan İslam anlayışı ile mücadele etmek, İslamcı anlayışa sahip seçmenleri etkilemek sanıldığı kadar kolay değildir. Çünkü İslam dini bir dünya dinidir ve günlük yaşama doğrudan müdahale eder. Kuran’ın üçte ikisi dünya işlerini düzenleyen, yöneten ayetlerden oluşur. Bu ayetler, insanın insanla, insanın toplumla olan ilişkilerini düzenleyen yasalardır. Kuran kadar önemli olan diğer kaynak ise Hz. Muhammet’in yaşam tarzı, söylemleri günlük yaşamın yönlendiricisidir. İnananlar açısından ortaya konan ilkeler tartışılmaz, değiştirilemezdir. İslami yaşam tarzını benimsemiş insanlar İslamın değişmez kurallarına günlük yaşamında uymak zorundadır. Bu nedenle dincilerle uzlaşmanın yolu radikal İslamcı söylemlerden geçer.

CHP’nin kuruluş felsefesi ile dinciler arasında doku uyuşmazlığı vardır. Radikal dinci söylemleri uyuşmaya izin vermez. CHP söylemleri ve tavrında ısrarcı olursa radikal İslamcı söylemler arasında boğulur.

 İrfan O. Hatipoğlu /Cumhuriyet

“En iyi iyinin düşmanıdır” sözünün Türkçesi “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak”tır. AKP ve Erdoğan’ın seçmen desteğini bölecek en iyi adayı bulduk diye sevinirken, sakın yanılıp CHP’yi ve laik Cumhuriyeti bölmeyelim; ülkeyi bir iç savaş ortamına sürüklemeyelim.

Adaylık Kilidinin Anahtarı? - Bozkurt Güvenç
Halkın cumhurbaşkanı olacak adayların seçimi ülkenin varlık ve gelecek sorunu oldu. AKP iktidarının başkanlık adayına karşı, muhalefet cephesinin ülkeyi birleştirecek “çatı adayı” kim olacak? İktidar ve muhalefetin desteği yüzde 40’larda kilitlenmişti; kilidi açacak yüzde 10’luk bir anahtar aday aranıyordu. Öyle bir kişi ki hem Başbakan Erdoğan’ın kararsızlar desteğini bölsün hem de muhalefetin olası desteğini kazansın. CHP ile MHP’nin sürpriz adayı Ekmeleddin İhsanoğlu beklenmeyen bir şok yarattı. AKP’yi bölmek isterken sakın CHP bölünmesin?
12 Eylül darbesinin komutanı Kenan Evren, Türkiye Cumhuriyeti’nin halen yürürlükteki kültür politikasının hedeflerini belirleyen “Türk İslam Sentezi”nin sahibi ve sorumlusu idi. Özü ve hedefi İslam, yanıltıcı sözü söylemi “Türk” olan garip bir sentez. (Bkz. Güvenç ve Ark).

Tarihten bir sayfa ve anekdot
İslam Konferansı’nın 1981 Mekke Toplantısı’na katılan Evren, 1984’te Kazablanka toplantısında İKÖ’nün başkan yardımcılığına ve Ekonomi Komitesi Başkanlığı’na seçilmişti (Yalçın Soner). Orduyu kışlasına kapatmakla övünen, Başbakan Erdoğan’ın 12 Eylül cuntasından ya da Evren Paşa’dan yakındığını duyan tanıklar var mı?

 İKÖ’nün bir yan kuruluşu olan IRCICA’nın (İslam, Tarih, Kültür ve Sanat Araştırmaları Merkezi) genel direktörü Profesör Ekmeleddin İhsanoğlu, 1990’larda Yıldız Sarayı bahçesinde, “İslam Tarihi ve Kültürü Araştırma Merkezini” görkemli bir törenle açmıştı. Konuklar, girişte yeşil renkli bir İslam (Suudi) bayrağı, Arapça dualarla karşılanmış ve uğurlanmıştı. Merkezin kitaplığını bana tanıtan uzman, Osmanlı bilim ve kültür tarihini yeterince bilmediğimi söylemiş, okumam gereken bazı kitaplar tavsiye etmişti. İhsanoğlu’nun Osmanlı İlim Tarihi, görüşümü değiştirmedi. Bilge kişiler vardı, ama Osmanlı’da bilim yoktu. Ekmeleddin Bey’in ne yapmak istediğine karar verememiştim.

Ekmeleddin Bey ile 1995 yılında Stokholm’de yapılan Avrupaİslam Konferansı’nda karşılaşmıştık. Fas Kralı Hasan’ın şahsen desteklediği konferansta ayrı gruplarda idik.
“Laik Türkiye’de İslam: Barış mı Çatışma mı?’ konulu bildirim iki kez kaybolmuştu. Kapanış töreninde, “Avrupa’nın Sorunu (korkusu) İslam Değil Türklerdir” bildirisine cevap veremedim. Ekmeleddin Bey’in bu görüşe itirazına da rastlamadım (Güvenç 2005: 917).

Zamanın ruhu ve dünya görüşü
Zamanın ruhu ile akademisyenlerin dünya görüşleri de değişebilir. Ünlü Kant, İngiliz Hume’ü okuduktan sonra dogmatik uykusundan uyanmış; şimdi her şeye yeniden başlamam gerek demiş (Magee). Ekmeleddin İhsanoğlu’nun görüş değiştirmesi bir günah değildir; ancak değişmediği ya da değişmeyeceği anlamına da gelmez. Recep Tayyip Erdoğan’ın da tarihi misyonuna “Yeni ve çağdaş bir demokrasi” söylemiyle başladığını unutmayalım.

Türkİslam ve DoğuBatı Sentezcisi, Ekmeledddin Bey’in çatı adaylığı konusunda gözden kaçan tarihi bir gerçek var: Erdoğan AKP Gülen Cemaat ortaklığı, Başbakan’ın Gezi, Mısır, Suriye politikaları ve 19-25 Aralık 2013 tapelerinin medyada açıklanmasıyla bozuldu. Bu bölünmede, Ekmeleddin Bey, ilk defa Erdoğan’nın yanında değil ABD’ye sığınmış olan ılımlı Gülen’in yanında göründü.

Bu bir tesadüf değil idiyse, büyük (Sünni) Ortadoğu politikasında, Batı’nın değişmeyen çıkarlarının varlığını düşündürüyor. Türkiye Cumhuriyeti’ne, despot bir başkan adayı yerine demokrat ve laik bir cumhurbaşkanı adayı. Neden olmasın? Laik, Cumhuriyetçi CHP bölünürse, ılımlı AKP yandaşları siyasi boşluğu doldurabilir; Alevi oyunun kaybını da bölgesel özerklik peşindeki BDP ile HDP. IŞİD saldırısının zamanlaması, anlamlı değil mi? Ekmeleddin Bey böyle bir değişim/gelişim için son derece uygun/yatkın bir aday görüntüsü veriyor.

Sonuç /Özet
“En iyi iyinin düşmanıdır” sözünün Türkçesi “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak”tır. AKP ve Erdoğan’ın seçmen desteğini bölecek en iyi adayı bulduk diye sevinirken, sakın yanılıp CHP’yi ve laik Cumhuriyeti bölmeyelim; ülkeyi bir iç savaş ortamına sürüklemeyelim. Adayları YSK’ye bildirmek için zaman hızla daralıyor. Yol ve imkân varken olası bir yanlıştan dönelim ya da belki, ikinci bir çatı aday bulup kararı toplumun sağgörüşüne bırakalım. Ne dersiniz?

Bozkurt Güvenç/Cumhuriyet

Güvenç, B. ve Ark. Türkİslam Sentezi, Sarmal 1992.
Güvenç, B. Türk Kimliği. Kültür Bakanlığı, 1993.
Güvenç, B. “Europa and Islam: Conflict or Coexistence.” Demirel’e Yazdıklarım.
Büke, 2005: 9917.
Magee, Bryan. “David Hume.’ Felsefenin Öyküsü. Dost 2000:117.
Yalçın, Soner . “Ekmel BeyEvren Kol Kola.” Hakikat, Sözcü, 18 Haziran 2014.

Bilenler biliyor, bilmeyenlere ağlatılan Adalet Tanrıçasını özetle tanıtalım.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinin rozeti, Adalet Tanrıçası bakire kadın “THEMİS”İ temsil eder.
Gözleri bağlı, bir elinde terazi, bir elinde kılıç, bakire Adalet Tanrıçasının bu özelliklerinin anlamı, Hukuk fakültesi birinci sınıfına başlayan tüm öğrencilerin ABECE’sidir.
Terazi: Adaletin eşit ve dengeli şekilde dağıtılmasını,
Kılıç: Adaletin keskinliğini, (mutlaka uyulması gerektiğini)
Bağlı gözler: Adaletin tarafsızlığını,
Bakire Kadın: Adaletin bağımsızlığını,
Simgeler.
Tarafsız ve adil bir adalet için bu değişmez kuralara göre adalet dağıtması gereken yargı mensupları, ne yazık ki son yıllarda verdikleri kararlarla Adalet Tanrıçasının gözyaşı dökmesine neden oluyorlar.
Örnekler o kadar çok ki birkaçını vermekle yetineceğim.
-Şanlı Türk ordusunu bitirme planı olan ve Ergenekon, Balyoz diye adlandırılan davalarda görev yapanlar, yere, göğe konulmazken, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmaları sonrasında, “öküz öldü ortaklık bozuldu” özdeyişinde belirtildiği gibi birden bire çil yavrusu gibi sağa, sola dağıtılarak paralel yapının mensupları oldukları savıyla haklarında soruşturmalar açıldı.
Paralel yapının Ordu’ya kumpas kurduğu ve mahkemelerde görev yapanlarında bu kumpasa hizmet ederek Adalet Tanrıçasının ağlamasına neden oldukları, Anayasa Mahkemesinin (AYM) bireysel başvurular sonucunda verdiği hak ihlali kararı ile anlaşıldı.
- Ayrıca, yerleşmiş AYM ve AİHM kararları gereğince Türban, tüm kamu alanlarında kullanılmazken, AKP iktidarı, Üniversitelerde önce YÖK Başkanının genelgesi ile sonra (Silahlı Kuvvetler, Yargı Emniyet hariç) diğer kamu kurumlarında yönetmelik değişikliği ile oldubittiye getirerek serbest bıraktı.
Bu oldubitti, ne yazık ki muhalefet partilerinin de olaya çanak tutmasıyla gerçekleşti.
Oldubitti ile türbanı kamu alanlarında serbest bırakmayı sağlayan yönetmelik, mevcut hukuku kurallarla uyuşmamaktadır.
Şöyle ki;
-Türkiye aleyhine AİHM de dava açan türbanlı Leyla Şahin’in isteğinin mahkemece reddedilmesi üzerine, adı geçen AİHM’nin büyük dairesine itirazı da kabul edilmeyişi kararının aksine hala AİHM bir içtihat değişikliği yapmamıştır.
Türkiye, 28 Ocak 1990 tarihinde AİHM’nin zorunlu yargı yetkisini tanımıştır.
-AYM’sinin son zamanlarda bireysel başvuru üzerine verdiği hak ihlalleri kararları adil yargı adına takdirle karşılanırken, Türban konusunda verdiği karar ise o kadar şaşırtıcı olmuştur.
-4 Kasım 1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'na 10 Aralık 1988 tarihli ve 3511 sayılı Kanunla eklenen Ek 16. maddede "Yükseköğretim Kurumlarında, dershane, laboratuvar, klinik, poliklinik ve koridorlarında çağdaş kıyafet ve görünümde bulunmak zorunludur. Dinî inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü veya türbanla kapatılması serbesttir." Fıkrasının eklenmesini, dönemim Cumhurbaşkanı Kenan Evren, "Görüldüğü üzere, sadece İslâmi kurallara göre kadınlar için örtünme (tesettür) hususları göz önüne alınarak, dinî inanç yönünden Yükseköğretim Kurumlarında öğretim yapan bayan öğrencilere eşitlik ve genellik ilkelerini de aşarak lâikliğe aykırı bir biçimde imtiyaz tanınmaktadır”  gerekçe göstererek iptal istemiyle AYM ‘ne taşımış, Mahkeme,  7.3.1989 tarih ve Esas 1989/1, Karar 1989/12 kararıyla, geniş bir gerçek içinde yer olan “Çağdışı bir görünüm veren bu durumun giderek yaygınlaşması Cumhuriyet, devrim ve laiklik ilkesi yönünden sakıncalara da açıktır. Demokrasiden yararlanarak lâikliğe karşı çıkışlar din özgürlüğünün kötüye kullanılmasıdır.” Tümceye benzer gerekçelerle iptal etmiştir.
Bu kararı ve benzer kararları ile Türbanı dini bir simge kabul eden ve laikliğe aykırı gören AYM görüş değiştirerek, bir Avukatın Türbanla Mahkemeye alınmamasını hak ihlali olarak kabul edip kendisiyle çelişmiştir.
Yönetmelik değişikliği ile kamu alanında türbanın laikliğe aykırı dini bir simge olmaktan çıktığı, AYM’nce kabul edildi de bizim mi haberimiz olmadı?
Anayasa Mahkemesi Sayın üyelerinin bu tavır değişiklikleri de Adalet Tanrıçasının ağlamasına neden olmuştur.
-Yönetmelikle yasak kapsamında olmasına karşın, bu karardan ve Adalet Bakanının Başkanı bulunduğu HSYK’dan cesaret alan Danıştay Tetkik yargıcının, türbanla görev yaptığı yazılı medyada haber konusu yapılmıştır.
AKP bir dönem daha iktidarda kalırsa, Yönetmelikle hariç tutulan Silahlı Kuvvetler, Yargı, Emniyet dâhil, tüm kamu kurumlarında türbanın zorunla hale geleceğini söylemek kehanet değildir.
Hiç unutmayalım ki kim olursak olalım, hangi makamda bulunursak bulunalım, Adalet Tanrıçası “THEMİS’İN” temsil ettiği değerler günün birinde hepimize gerekecektir.
Onu ağlatmayalım ki o gün geldiğinde bizlerde ağlamayalım.

03.07.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet savcısı

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget