Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

31 Mart Seçim Sonuçlarının Yorumu
Elde edilen önemli büyükşehir, il ve ilçe belediye başkanlıklarının sayısına ve sahil kesimlerine sıkışıp kalan seçmen tabanının ülkenin geneline yayılmasına,  Türkiye haritasının tümüne yakının kızarmasına, kırmızıya dönüşmesine baktığımızda, bu seçimin tek galibinin ve birincisinin, Cumhuriyet Halk Partisi olduğu,  inkar edilemez bir gerçektir.  


CHP'nin seçimden birinci parti olarak çıktığı gerçeği, alınan sonucun rakamsal miktarıyla herkes tarafından açıkça anlaşılabilmektedir.  


Burada önemli olan,  CHP'nin ülke çapında birçok belediye başkanlıklarını kazanarak, yüzde yirmi beşlik cam tavanı delip oylarını artırarak seçimden birinci parti olarak çıkmasının gerçek nedenleri nedir?


İşte bu soruya verilecek olan doğru cevaplarda ittifak sağlamak mümkün değildir.  


Bu soruya,  her kesim,  kendi işine geldiği gibi,  kendi penceresinden bazı cevaplar yaratacaklardır mutlaka.  


Öncelikle şunu belirtmek istiyoruz, CHP'nin bu seçim başarısını tek bir nedene indirgeyemeyiz.  Bu başarının çok yönlü,  birçok nedeni vardır.  


CHP'nin sosyal demokrat olumlu politikalarından,  ürettiği halk ve ülke yararına  projelerden,  hukuka, anayasaya, yasalara, kuvvetler ayrımına, en başta laiklik olmak üzere cumhuriyetin değerlerine, özgürlüklere, yargı bağımsızlığına saygısından ve bağlılığından kaynaklı nedenler,  bu seçim başarısın olmazsa olmaz ilk nedenidir.  


Ülkemiz insanının;   çarpık İslam anlayışı,  kültür yapısı, sosyo ekonomik koşulları, iktidardan sosyal yardım alarak hayatını sürdürmek zorunda kalan bu nedenle iktidara körü körüne biat eden büyük bir seçmen kitlesinin varoluşu nedeniyle, CHP'nin yukarıda kısaca saymaya çalıştığımız olumlu politikalarına rağmen;   CHP,   yüzde yirmi beş cam tavanını, maalesef bugüne kadar delememiştir.   


Peki, CHP'nin;  14/28 Mayıs 2023 seçimlerinden çok kısa bir süre sonra yapılan 31 Mart 2024 seçimlerinde oyunu artırarak  yüzde yirmi beşlik oy can tavanını delerek, yerel seçimleri kazanmasının ve birinci parti olmasının diğer nedenleri nedir?


Yine bir gerçeği saptayalım.  Kimse;  genel seçimlerden sonra yapılan  kurultayda değişime gidilmesi ve KILIÇDAROĞLU'nun evine gönderilmesi, partinin başına Özgür ÖZEL'i getirilmesi, parti üst yönetim kadrolarının yenilenmesi,  bu tahmin edilemeyen sürpriz başarının nedenidir demeye kalkışmasın.  Bu cevap külliyen gerçek dışı olup, KILIÇDAROĞLU'na yapılabilecek en büyük ayıp ve kötülüktür.  


Bu kısa sürede ne değişmiştir Allah’ınız aşkına?


Yeni genel başkan Özgür ÖZEL;  kurtarıcı olarak uzaydan gelmemiştir,  senelerdir milletvekilidir, parti yönetimindedir ve KILIÇDAROĞLU'nun sağ koludur.  Yeni bir yüz değildir.  Yüz değiştirmek de,  aslında değişim değildir.  


İMAMOĞLU ve Mansur YAVAŞ;   KILIÇDAROĞLU'nun 2019 yerel seçimlerinde her riski üzerine alarak İstanbul ve Ankara'ya büyük şehir belediye başkanı adayı yaparak seçilmelerinde en büyük katkısı olan önceki genel başkandır.  


Partinin ideolojisinde, strateji ve taktiğinde, yönetim tarzında, söylemlerinde, siyaseti alışılagelmiş geleneksel dar kalıplarından, söylemden çıkararak eyleme dönüştürerek topluma yayma, sokağa taşıma, vatandaşı siyasetin göbeğine çekerek,  vatandaşı doğrudan siyasete eylemli bir şekilde otak etme gibi değişimler maalesef sağlanmamış, zaten olsa da bu değişimleri uygulamaya koymak için gerekli makul süre de geçmeden 31 Mart seçim başarısı elde edilmiştir.  İşte bu gerçekler sorgulanmadan, göz ardı edilerek,  seçim başarısını yeni genel başkana ve parti üst yönetimine mal etmek büyük bir yanılgıdır.  


Evet,  önceki genel başkan muhalefet partilerini bir araya getirip ittifak kurmakla, kötü Bir şey yapmamıştır.  Ancak,  en başta İYİ Parti olmak üzere,  altılı masadaki ittifak ortakları partileri gözünde çok büyütmek ve seçmen tabanlarını araştırmadan onlara güvenmekle ve güçlerinin üzerinde milletvekili hediye etmekle  büyük bir hata yapmış ve bu partilerle uzayan görüşmeler yaparak vakit ve enerji kaybetmiş, seçimi mutlak surette kazanacağı yanılgısına düşmüştür.  


Altılı masayı deviren AKŞENER'e ve tabanları olmayan diğer altılı masa ortaklarına rağmen,  KILIÇDAROĞLU;   Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, yapılan tüm haksızlıklara ve eşitsizliklere karşın,  ERDOĞAN ile başa baş mücadele etmeyi başarmış ancak az farkla seçimi kaybetmiştir.  


Tüm hatalarına rağmen, KILIÇDAROĞLU'nun;  31 Mart yerel seçim başarısının temellerinde emeği ve olumlu katkıları vardır, bunu inkar eden kişi  ve kişiler nankördür.  


KILIÇDAROĞLU'nun;  2019 yerel seçimlerindeki, aday belirleme, seçimi yönetme, birçok büyük ilin belediye başkanlıklarının kazanılmasında ve sonrasında,  seçimi kazanan belediye başkanlarının uyumlu ve sosyal demokrat ilkeler doğrultusunda çalışmalarına sunduğu katkı ve gösterdiği liderlik, asla unutulmamalıdır.  


KILIÇDAROĞLU'nun başarısı olan 2019 yerel seçimleriyle kazanılan birçok büyük şehir belediye başkanlarının başarılı çalışmaları, iki kazı teslim etsen idare edemez, sahip çıkamaz ve kaybeder diye suçlanan CHP'nin;   iktidar olduğunda neleri yapabileceği, Türk kamuoyuna kanıtlanmıştır.   


Futboldan bir örnek vermek istiyoruz.  Bazen maç kazanılmaz, siz de kötü oynayarak galibiyeti hak etmediğiniz halde, sizden daha kötü oynayan rakip tarafından,  maç size verilir, adeta hediye edilir.  


31 Mart yerel seçim zaferinde, çok kötü olan , ülkeyi yönetemeyen yoksulu ve emekliyi iktisaden ezen, özgürlükleri yok eden, yargıyı boyunduruğu altına alan, Anayasa Mahkemesi kararlarını dahi uygulamama cüretini göstererek demokrasiye başkaldıran, eğitimi dinselleştiren, laikliği yok sayan, ATATÜRK'ü taşeron kullanarak yok sayan ve hakaretler yağdıran, hazineyi boşaltan iktidarın,  bu olumsuzluklarıyla,  seçimi CHP'ye kendi elleriyle verdiği gerçeği de asla unutulmamalıdır.  


Bugüne kadar tüm mağduriyetlerine rağmen geleneklerinden ve alışkanlıklarından uzaklaşamadığı için iktidar partisini desteklemekten vazgeçmeyen 14 milyon emeklinin, bıçağın kemiklerine dayanması nedeniyle,  iktidar partisine oy vermeyerek, tek alternatif olarak gördükleri CHP'ye yönelmiş olmaları gerçeği de unutulmamalıdır.  


Yine,  KILIÇDAROĞLU'nun;   ülkenin sosyolojik ve dinsel seçmen tabanı koşullarına göre,  seçim kazanmak için olumlu bir katkısı olan ve CHP'nin sürekli eleştiri aldığı,  altıok ilkelerinden,  özüne dokunmaksızın bazı tavizler vererek, CHP'yi katı bir ideoloji partisi olmaktan çıkaran, adeta merkeze çeken ve anti laikler dışında,  demokrat mütedeyyin seçmenlerin dahi oy verebilecekleri bir yörüngeye oturtan politikaları da, 31 Mart seçimlerindeki öngörülemeyen başarıya katkı sunmuştur.  


Boş tencere de, en başta emeklilerimiz ve asgari ücretle çalışmak zorunda kalan çalışanlarımız olmak üzere, biraz gecikme ile de olsa,  31 Mart seçimlerinde etkisini göstermiş ve iktidara seçim yenilgisini, CHP'ye ise seçim zaferini getirmiştir.  


Duyarlı ve belirli bir tabanı olan DEM Partisi seçmeni de Türkiye ittifakına katılarak kendi adaylarından ziyade, muhalefete liderlik eden CHP'ye oy vererek, CHP'nin seçim başarısına dışarıdan  katkı sunmuştur.  


Yazımızı bir benzetme ile özetlersek;  


Tek adama dayalı saray yönetimi;   kötü yönetimiyle,  ülkede bir Nuh Tufanı yaratmış ve bu ufandan kaçıp kurtulmak isteyen seçmen çoğunluğu da,  31 Mart seçiminde  Nuh'un Gemisine,  yani CHP'ye oy vermeyi tercih etmiştir.  Başka bir anlatımla Nuh’un gemisine benzettikleri CHP'ye sığınmıştır.  Bu oyların tümü,  CHP'nin tapusunda kalıcı oylar değildir, büyük kısmı emanet oylardır, bu oyların kalıcı hale getirilmesi de Özgür ÖZEL ve yönetimine düşen bir görev ve sorumluluktur.


02/04/2024

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

İranlı bir Türk olan Ülgen Tölge’nin Atatürk hakkındaki tespitleri
İçimizdeki Atatürk düşmanlarına inat, Dinci İran Devletinin bir insanı Atatürk’ü böyle tanımlıyor, anlatıyor:


Atatürk kimdir?


1- Atatürk üst insandı. Onu herkesle karşılaştırmak doğru olmaz kanımca.


Atatürk’ün vatan sevgisi basit bir ifade olur! Üst insanlarda vatan sevgisi çok farklıdır!


Başka şey olmalı: Vatan kuruculuğu...


Farklı düşünüyorum bu konuda.


Çünkü o zaman sevilecek vatan diye bir olgu yoktu.


Osmanlı’nın yok ettiği ümmetçi karanlık geçmişin harabeleri vardı.


Vatan sadece toprak yığınından oluşmuyor. Vatan, değerlerin zarfıdır.


Peki Atatürk zamanında hangi değerler vardı? Hiçbir değer...


Hiçlik vardı.


İnsan hiçliği nasıl sevebilir?


Atatürk sevilecek ve insanca değerlere zarf olacak bir vatan tesis etmek istedi.


Yüksek ölçüde de bunu başardı.


Çünkü üst insanlar, değerlerin kurucuları olurlar.


O değerlerle de vatan, madde olmaktan, toprak yığını olmaktan çıkarak manevi ölçütlerin yurduna dönüşür. Atatürk´ün kurduğu ve Anadolu´ya armağan ettiği değerlerin O´ndan önce var olduğuna dair hiçbir örnekle karşılaşmadım.


Nelerdi bu örnekler?


2- Cumhuriyet bir değerdir ve Atatürk öncesi yoktu.


3- Laiklik, sadece bir değer değildir, değerlerin üreme ve üretilme olanağıdır ve Atatürk öncesi yoktu.


4-Türkçe bir değerdir ve Atatürk öncesi yoktu. Özellikle benim için önemli olan budur.


Ben birkaç dil bilirim ve Türkçenin de birkaç lehçesini bilirim.


Atatürk öncesi Türkçe yoktu.


Felsefeye, fiziğe, tıbba, bütün bilim dallarına girmiş bulunan modern Türkçenin kurucusu Atatürk´tür.


Çağımızda eski Yunan felsefesinden modern Batı felsefesine denli bilgi kaynakları tercüme edilmişse, bunun nedeni Atatürk tarafından insanlık tarihine sunulan ve grameri belli olan Türkçedir.


5- Atatürk öncesi kadın yoktu.


Şeriat esiri ve seks makinası olan, evde oturması gereken, cihat için çocuk doğuran dişi nesne vardı.


Kadına insan onuru kazandıran, yazıp okuması için önündeki şeriat engellerini kaldıran, seçip seçilme hakkı kazandıran Atatürk olmuştur. Atatürk olmuştur ve başka kimse olmamıştır.


6- Atatürk öncesi tarih hafızası olan bir toplum yoktu.


Çünkü tarih bilgisi ve bilinci olan bir toplum yoktu.


10 yıl boyunca TDK başkanlığı yapmış olan felsefeci Macit Gökberk "Değişen dünya, değişen dil" kitabında "Ortaokulu Osmanlı döneminde bitirdim. Anadolu’da Selçuklu devletinin de olduğunu Ortaokulu bitirdikten sonra yabancı kaynaklardan öğrendim" diye yazar.


Yani Anadolu toplumunda tarih bilinci ve bilgisi yoktu.


Bu hafıza, bilinç ve bilginin yaratıcısı Atatürk’tür.


7- Türkler için (Sadece Türkiye Türkleri için değil) Atatürk´ten önce tarihin kendisi de yoktu. Üst insanlar kendilerinden itibaren başlayan tarihin yaratıcıları olmuyorlar. Daha önceki tarihin de kurtarıcıları, aydınlatıcıları oluyorlar. Bu açıdan Atatürk tarihin kurucusu, kurtarıcısı ve aydınlatıcısıdır.


8- Atatürk öncesi Arap töreleri Türk toplumunun beynini öylesine karanlığa gömmüştü ki, iğne deliği denli bir yer bile ışık sızması için kalmamıştı.


Atatürk büyük dinsel aydınlatıcı gibi Kuran’ı Türkçeye çevirttirerek 1000 yıllık katı ve delinmesi güç olan karanlıklara ışık sızdırtmaya çalıştı ve büyük ölçüde başarılı oldu.


Günümüzdeki Osmanlı karanlıklarına dönüşün macerası başkadır.


9- Atatürk´ten önce edebiyat yoktu, çünkü alfabe yoktu.


Arap alfabesi, sadece Türkçe'nin düşmanı değil, Arapçanın ve Farsçanın da düşmanı. Arap harflerinin beyinleri körleştirme sürecini durduran Atatürk olmuştur ve başkası değildir.


Atatürk öncesinde 1000 yıl boyunca Ebu Reyhan El Biruni gibi bilgeler bu alfabeden Orta Doğu’yu kurtaracak kurtarıcı üst insan aramışlardı.


O kurtarıcı Atatürk kişiliğiyle ortaya çıkmıştır.


10- Atatürk öncesi musiki yoktu.


Osmanlı sarayının saçma ve karmaşık dildeki aruz edebiyatı musiki için asla yatkın değildi ve beyinlere uyuşturucu etkisi bırakmaktaydı. Konservatuarların kurucusu ve eski karanlıklara gömülmüş toplumun estetik zevk algısını aydınlatan Atatürk olmuştur.


11- “Atatürk’ten önce, Tanzimat’tan başlayarak Batılılaşma süreci vardı ve bu süreç Atatürk’ü yetiştirdi" savını kabul edemiyorum.


Çünkü böyle olsaydı, o zaman Atatürk gibi bir önder Batının kendisinde yetişmeliydi?


Ama yetişmedi.


18. YY itibarı ile Rusya’da büyük aydınlanma süreci başladı.


Rusya aydınlanma ve intelenjiyası 19. yüzyılda bütün dünyayı etkisi altına aldı.


Tanzimat’tan sonra Osmanlı'da Dostoyevski, Tolstoy, Turgenyev, .... Gibi dâhiler mi yetişti? Yok.


O zaman neden Rusya intelejensiyası Atatürk gibi bir önder değil, Lenin gibi bir terörist yetiştirdi?


Evet, Lenin teröristti ve Çar saltanatını mensuplarının hepsini toptan teröre uğratarak katletti.


Atatürk de Osmanlı hanedanını toptan katledemez miydi?


Ama etmedi.


Hz. Muhammed’in "Yeryüzünde İslam egemen olana dek savaşın!" sözlerine benzer Lenin de "Yer yüzünde işçiler azat olana dek savaşın ve proleter diktatörlüğünü kurun!" dedi.


Ama Atatürk ne Arap ne de Lenin saçmalıklarına aldırış etti.


Bu saldırgan zihniyetlere karşı "Yurtta barış dünyada barış" söylemini ortaya koydu. Tarihte böylesine bir devlet adamıyla karşılaşmadım ve neler neler...


12- Özetle: Atatürk öncesi yokluk vardı, en önemli ve kıymetli insani ve evrensel değerler yoktu!


ATATÜRK, sadece Türkiye’ye değil, dünyaya eşsiz bir armağandır...


Alıntıdır, aktaran Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

“İstikbal marşı”
Aşağıda Cem Yılmaz’ın yazdığı söylenilen, İstiklal Marşımıza nazire olarak yazılan “İstikbal Marşı” başlıklı, siyasi, ekonomik sıkıntıları da harmanlayan bir şiir internette dolaşıp duruyor. Cem Yılmaz diyor “ben yazmadım”. Bunu yazan da iktidarın “hakaret” bombardımanından korktuğu için toplum olarak mizah, fikir ve ifade özgürlüğü sindirildiği için sahibi ortaya çıkmıyor.  Yazan kişi de “ben yazdım” diyemiyor ortaya çıkmıyor korkuyor olmalı, sanki ülkede baskıcı Abdülhamid’in istibdat idaresi varmış adam taşlamalı şiir yazıyor korkusundan meydana çıkmıyor. Oysa bizler Nasrettin Hocaların, İncili Çavuşların torunlarıyız, onlar zamanında devrin hükümdarları nasıl hoşgörülü olmuşsa, bizler de toplum olarak, yönetici olarak daha bir hoşgörülü olmalıyız. Böylece yaratıcı insanların ufkunu açmış oluruz. Unutmayalım ki bilim ve sanat özgür düşüncenin ortamında gelişir, yaratıcılık artar. Her ne hal ise, vatandaşımız İstiklal Marşımız üzerinden nazire yapar gibi bir taşlama eleştiri şiir yazmış, bize düşen de tebessüm ederek hoş gören bir algı ile onu okumaktır.   


Bu şiir aşağıdaki gibi, bir de siz okuyun ve kendiniz yorumlayın:

“İstikbal marşı”

“Bakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak!

Dönmeyip Amerika'da, arlanmaksızın yaşayacak!

O benim milletimin hırsızıdır, yurdu soyacak,

Hortumladıkları benimdir, milletimindir ancak!


Çalma, kurban olayım hepsini ey hırslı çakal!

Gariban halkıma da bir pul bırakacak kadar al!

Olmaz sana götürdüğün paralar sonra helal,

Hakkını vermezsen burdaki ortakların behemehal!


Ben ezelden beri aç yaşadım, aç yaşarım!

Hangi hükümet beni kurtaracakmış, şaşarım!

Kurumuş musluk gibiyim ne akar ne taşarım!

Yırtsam da bir tarafımı, hiç görülmez başarım!


Mali krizler, yoluna örmüşse çelikten bir duvar,

Benim ..çeyiz, ..cağız diyen bir hükümetim var!

Bağırsın korkma, nasıl işimize burnunu sokar?

'Avrupa Birliği' denen tek dişi kalmış canavar!


Arkadaş, Meclis'e namusuyla çalışanları uğratma sakın!

İşe aldıracakların, olsun hep sana yakın!

Gelecektir, cezanı vereceği günler Hakkın,

Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın!


Yaktığın yerleri 'orman' diyerek geçme, tanı!

Çalışanı işten at, doldur kadroya yatanı!

Gözleri açık yatır seni kurtaran atanı,

Satılmadık o kaldı, durma satıver şu vatanı!


Sermaye mutlu olsun, olsa da çevre feda!

Semizlettin Apo'yu, mezarında dönsün şüheda!

Uydurma kanunlarla Meclis'ten getirin seda!

On bin Yıllık tarihe, yurdum ederken veda!


Cümlenizin bu yurdu yok etmek mi emeli?

Yediğiniz herzelere başka ne demeli!

Oyuverin altını iyice sallansın temeli,

Yurdumun ki, sonunda vatandaş kükremeli!


O zaman durur belki gözümden akan yaşım,

O zaman doğrulur belim, yukarı kalkar başım,

O zaman boşa gitmez yıllar süren uğraşım!

Hesabını verip de gittiğiniz gün kardaşım,


Dalgalanın dolar gibi sizde şimdi ey suçlular!

Olsun artık soyguncuya vurulacak bir yular,

Ebediyen, öyle yok hesapsız bir iktidar!

Hakkıdır 'garip yaşamış vatandaşın da gülmek,

Hakkıdır ezilmiş milletimin, aydınlık bir İstikbal!


“Cem Yılmaz yazdı” diye dolaşıyor.  Sezen Aksu, Tarkan derken sanatçılar korkularından ima yoluyla, “kızım sana diyorum gelinim sen anla” kabilinden eleştiri mi yapmak istiyorlar. Her neyse okuyup gülümseyin yeter, eleştirinin taşlamanın kime yönlendirildiğini içinizden siz yorumlayın. 

Bu ileti Avrupa’da tıklanma rekorları kırmış. Ben de size aktarmak istedim.

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Herkes Aklını Başına Toplamak Mecburiyetindedir
Yazımın başlığı; ”Herkes Aklını Başına Toplamalıdır” da olabilirdi. 


Ancak, bilinçli olarak, yazı başlığını “HERKES AKLINI BAŞINA TOPLAMAK MECBURİYETİNDEDİR” şeklinde belirledik. 


Evet, seçmenin;  aklını başına toplayarak,  artık ülkemiz için beka sorunu haline gelen, kindara geldikleri 22 sene önceki halimizi dahi aratır hale getiren, çözeceğim dediği tüm sorunların bizzat yaratıcısı AKP ve Cumhur İttifakı iktidarından kurtulmamız için önemli bir dönemeç olacak olan 31 Mart seçimlerinde,  AKP ve Cumhur İttifakı adaylarına asla oy vermemeleri,  artık bir mecburiyet haline gelmiştir. 


ERDOĞAN'a sempati duyabilirsiniz,  hala onun partisinin adaylarına oy vermeyi gönlünüzden geçiriyor olabilirsiniz, ancak büyük vebal altına girersiniz, bu iktidarın ekonomi ve özgürlükler alanında ezdiği en başta emekliler olmak üzere halkımızın çoğunluğuna karşı büyük günah işlemiş olursunuz. 


31 Mart seçimlerinin telafisi yoktur. Dört sene boyunca bir daha seçim yok. 31 Mart seçimlerinde AKP ve Cumhur İttifakının adaylarına oy verecek olursanız, bu oylarınızın her biri,   ERDOĞAN'a güven oyu ve onun ülkeye zarar veren tüm icraatlarını onaylama anlamına gelecek ve ERDOĞAN; halkım benim icraatlarını onayladı,  aynı şekilde yola devam demeye ve halkımızı ezmeye davam demeye hak kazanacaktır. Kendinizi düşünmüyorsanız diğer insanlarımızı düşününüz  ve ERDOĞAN'a oy vermemeye mecbur hissediniz kendinizi. Aksi halde kul hakkı yemiş olacaksınız, ülkemize ve insanlarımıza büyük kötülük yapmış olacaksınız. 


31 Mart seçimlerinde,  kendilerini ERDOĞN'a ve onun adaylarına oy vermeme mecburiyetinde hissetmesi gerekenlerin başında da emekliler ve aileleri gelmektedir. 


Evet, 31 Mart seçimleri iktidara hesap sormak için en yakın ve tek şansınız. Bu işi sonrasına bırakırsanız, dört sene beklemek zorunda kalacaksınız. 


Bir düşünün, aklınızı başınıza devşirin, şurada seçime bir hafta kalmış, anketler aleyhinde olduğu halde ERDOĞAN Nuh diyor Peygamber demiyor ve emeklilerin çığlıklarına gözlerini ve kulaklarını kapatıyor, dar gelirlilerin ve emeklinin geçim ve yaşam derdine çare olabilecek en küçük bir girişimde bulunmuyor. 


Bir hafta kalmış ve anketlere göre bir seçim yenilgisinin nefesini ensesinde hissetmiş olan, buna rağmen, kapıya dayanmış 31 Mart seçimleri için dahi kılını kıpırdatmayan ERDOĞAN'ın; 31 Mart seçimlerini,  en başta emekliler olmak üzere, ezilen halkın oylarıyla başarıyla atlatması ve yeniden güven oyu alması halinde, 1 Nisan'dan sonra ezilen halkın, emekli ve çalışanların yüzlerine dahi bakmayacağını ve bunda da yerden göğe kadar haklı olacağını,  aklınızdan çıkarmayınız. 


Bu nedenle, 31 Mart’ta oy vermeden önce, sorgulayın ve iyi düşünün lütfen,  ERDOĞAN'a vereceğiniz oylarınızla bindiğiniz dalı kesmeyiniz, kendiniz bir yana,  diğer masum ihsanların da ezilmelerine ortak olmayınız.


25/03/2024 

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

İşgal yıllarında bir Ermeni suikastı
Yıl 1921 İstanbul ve vatanın birçok yeri işgal altındadır. İşgalci askerlerle birlikte yerli Rum, Ermeni azınlıklar halkı aşağılayan, dışlayan davranışlar içindedirler. İşte bu koşullarda 1921 Temmuz ayı sıcağında akşamın geç saatlerine doğru İstanbul’da biri kadın iki erkek üç kişi Tepebaşında Pera Palas oteline doğru sohbet ederek yürüyorlar.

Böylece yürürlerken elleri ceketinin ceplerinde, köşeli şapkasını gözlerine kadar indirmiş zayıf ve cılız bir gölge kendilerini takip ediyordu. Öndeki üç kişi tatlı bir sohbetle sanki mutlu bir yaşantılarını sürdürüyorlarmış gibi gülüşe gülüşe, yavaş yavaş kaldırımda ilerledikleri sırada, şapkasını gözlerine kadar indirmiş olan bilinmeyen kişi, gözlerini sabit bir nokta gibi bu gruba saplamış, avını takip eden bir avcıyı andırıyordu.

Bir kadınla iki erkek Pera Palas otelinin köşeyi dönerken, onları takip etmekte olan bilinmeyen kişi, hızlı adımlar atarak bu üç kişilik gruba yaklaştı, belinden çıkardığı kocaman bir tabanca ile gruptan bir erkeğe doğrultarak ateş etmeye başladı. Bu ani birkaç el ateşten sonra gruptan bir kişi vurulup yere düştü. Yakınlardaki polis düdükleri, çığırışlar artmaya ve yaklaşmaya başlarken, kadın kenarda dehşetle olayı seyrederken, iki erkek boğuşmaya başladılar. Birkaç el daha silah atışından sonra süngülü devriyeler ve polisler iyice yaklaştılar, yere düşen yaralanan kişi kaldırımı tırmalayıp can çekişirken eli silahlı kişi koşarak kaçıp oradan uzaklaştı.

İşgal yıllarında bir Ermeni suikastı

İstanbul’da işgalciler Türk gazetecilerini mahkeme salonuna almıyorlardı

Bu suikastla Ermeni fedaisi Misak Torlakyan, Azerbaycan Cumhuriyetinin sabık İçişleri Bakanı ve Güney Kafkas Sovyetleri dış ticaret vekili Behbud Han Cevanşir’i öldürmüştü. 

 Tüm İslam dünyası halifesinin ve Osmanlının başkenti idi güya; “işgal yıllarında öz vatanında halkın boynu bükük bir yetimden farkı yoktu”. İşgalciler tarafından halk öylesine hakir görülüyor, öylesine dışlanıyordu ki sokaklarda Ermeni fedaileri İstanbul sokaklarında insan avlıyorlar, yalnız giden kadınlara saldırıyorlar, peçelerini yırtıyorlardı. Işgalci devriyeler sokaklarda tek geçen yerli Türk halkını çevirip, “zito (yaşa) Venizelos” vb şeklinde bağırttırıyorlardı. 

Gelelim, Ermeni fedaisi Torlakyan’ın, Behbud Han Cevahir’i şehit ettikten sonra yakalanıp yargılandığı mahkemeye. Olayı Ermeni ve Rum gazeteleri yazabiliyorlar, lakin Türk gazetecileri yargılamanın yapıldığı Harbiye Mektebindeki İngiliz Divan-ı Harbine kabul edilmiyorlardı. Bu nedenledir ki bütün İstanbul halkını yakından ilgilendiren yargılama sürecini ancak Ermenice, Rumca gazetelerden tercüme şeklinde ve bir gün sonra gazetelerine yazabiliyorlardı. İşgalcilerin sansürü de gazetelere göz açtırmıyor, yerli Türk gazeteleri sık sık kapatılıyordu. Bu ve nice örnekler İstanbul Türk halkının işgalciler tarafından ne kadar hor görüldüğünü gösteriyor.

İstanbul’da Ermeni fedaisi Torlakyan’ın Azerbaycan’lı Behbud Han’ı suikastla öldürmesi Babıali basınında çalkalanıyordu.  O zamanın İttihatçı milliyetçi gazetelerinden İleri Gazetesinin bir muhabirini, İngilizce olarak duruşmaların yapıldığı salonunda yargılamayı takip için gönderirler. Fakat kapıda bekleyen iki süngülü İngiliz nöbetçi Türk muhabiri içeri almaz. Yargılamaları Ermeni, Rum, ecnebi muhabirlerin izlemesine izin verilirken, Türk gazetecileri mahkeme salonuna girmesini yasaklamışlar. İçeri alınmayan Türk muhabir şaşırır, sinirlenir, ne yapacağını bilemez. Hemen aklına bir kurnazlık gelir, civardaki matbaaların birine sahte bir kartvizit bastırır, kartvizitte sanki Avrupalı bir gazeteci imiş gibi şöyle yazdırır:

Georges Polesku

Adverul Gazetesinin İstanbul Muhabiri

İşgal yıllarında bir Ermeni suikastı

Fesini çıkarıp biraz kılık değiştiren muhabir bu sahte kartviziti mahkeme kapısındaki süngülü İngiliz nöbetçilere gösterir, çavuşlarına danışma bir iki kontrolden sonra muhabiri içeri alırlar. İleri gazetesinin bütün sayfalarında cinayet suikast haberleri tüm ayrıntıları ile çıkınca basında bir şaşkınlık olur. İleri gazetesinin muhabiri böylece Torlakyan davasını sonun kadar takip eder. Divan-ı Harp bir sürü tanık dinledikten sonra, sonunda 1921 yılı Ekim ayının 21’inde çıkan İstanbul gazeteleri Azerbaycanlı Behbud Han Cevaşir’in katili Ermeni fedai Misak Torlakyan hakkında İngiliz Divan’ı Harbince verilmiş olan şu acayip kararı İstanbul halkına bildiriliyordu.

“İstanbul. (Türkiye, Havas, Reuter)-Torlakyan hakkındaki hüküm bugün ilan edilmiştir. Suçlanan katil fiilinden dolayı suçluluğu tasdik edilmişse de mahkeme basit şuuru bozuk ve bundan dolayı gayrimesul sayılmıştır (Mesul sayılmamış)”.  

İşgal yıllarında bir Ermeni suikastı

Birkaç gün sonra da gazeteler tahliye edildikten sonra Ermeni Patrikhanesine teslim edilmiş olan katil fedai Torlakyan’ın bir Yunan vapuruna binerek Pire’ye getirmek üzere İstanbul’dan uzaklaşmış olduğunu kaydettiler…

Görüldüğü gibi işgal kuvvetlerinin mahkemesi bile, suçu sabit görülmüş katil Ermeni’yi suçtan mesul saymıyor. Aynı şekilde 15 Mart 1921 de Berlin’de yine bir Ermeni fedai Sogomon Tehliryan tarafından katledilen Talat Paşa davasında katil Ermeni böyle bir uyduruk kararla salıverilmişti.

Şimdi burada bir nokta koyalım, Fesli Deli Kadir’ın “keşke Yunanlılar kazansaydı” dediği gibi olsaydı, (Tanrı korusun) işte böyle kıytırık kararlar verip bizi her şeyde, her konuda dışlayacak aşağılayacaklardı. 

Kaynak: Mütareke Yıllarında İstanbul. Ahmed Cemalettin Saraçoğlu 2009 sf 271-276

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Erdoğan adına üzülüyorum !...
Evet, ERDOĞAN adına çok üzülüyorum.


Neden mi?


Ülkemizde yaşayan bazı kişi ve çevreler; ERDOĞAN'ın izni, onayı,rızası ve talimatı olmadan  bu ülkede bir yaprağın dahi kımıldayamayacağını, Güneş'in dahi doğarak sabahın olamayacağını, iyisiyle kötüsüyle her şeyin ERDOĞAN'ın bilgisi dahilinde gereçekleşeceğini, ülkenin tek hakiminin ERDOĞAN olduğunu, bir türlü anlamak, EROĞAN'ın tek başına mutlak gücünü ve kudretini kabul etmek istemiyorlar.


Bu durum tek adam ERDOĞAN adına çok üzücü ve onur kırıcı doğrusu!


Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde; yasama, yürütme ve yargının, tüm devlet yetkisinin hiçbir yasa ve anayasa kuralına tabi olmaksızın, tek başına ERDOĞAN' da toplandığını, bir türlü kabul etmek istemiyorlar!


Genellikle hafta başlarında toplanan ve alacağı kararlar, hacı bekler gibi, merakla beklenen, kendisine kabine denilen kurulun, Saray'da ERDOĞAN başkanlığında toplandığını, kabine içinde yer alan ve kendilerine bakan denilen memurların, kabinede alınan kendi bakanlıklarıyla ilgili kararları tek başlarına açıklama ve bu kararları ERDOĞAN'ın talimatı olmaksızın uygulamaya yetkilerinin olmadığını, her bakanın; yaptığı icraatı kamuoyuyla paylaşırken, besmele çeker gibi, söze başlamadan önce, Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatıyla cümlesini kurmadan, tek bir açıklama dahi yapamadıklarını, görevlerinden istifa etmek isteyen bakanların ve devlet kurumlarının başındaki üst düzey yöneticilerin, istifa özgürlüklerinin bulunmadığını, ERDOĞAN'ın atadığı makam ve  koltuklarından, ancak ve ancak, ERDOĞAN'ın affıyla ayrılabildiklerini, Diyanet İşleri Başkanının; özel dini ve milli günlerdeki hutbelerinde, tek başına, ATATÜRK'ün adını anmama ve ona hayır duasında bulunmama gibi bir yetki ve inisiyatifinin, ERDOĞAN'ın bilgisi ve onayı olmaksızın ATATÜRK'ü yok sayma ve görmezlikten gelme lüksünün bulunmadığını, devlet memuru olan ve devletten maaş alan ATATÜRK düşmanı bazı din adamlarının, ATATÜRK'e dil uzatmalarına ve hakaret etmelerine rağmen, ERDOĞAN'IN onayı olmadan bu suç işleyen din adamları hakkında gerekli soruşturmaların yapılmayarak, hoşgörüyle geçiştirilemeyeceğini, lafın kısası, ERDOĞAN'ın; bu ülkede yapılan ve yapılmayan iyi veya kötü tüm icraatlarda tek söz sahibi olduğunu bilmeyen,ERDOĞAN'ın tek başına mutlak gücünü inkar eden kişiler var hala bu ülkede. 


Eski İstanbul Valisi İçişleri Bakanı Ali YERLİKAYA'nın; göreve geldikten sonra, eski bakan Süleyman SOYLU'nun aksine, suç örgütlerinin lider ve kadrolarıyla makamında veya başka bir yerde poz vererek albüm yapmayarak, suç örgütleriyle mücadeleye girişmesi, suç örgütlerine karşı operasyon üstüne operasyonlar yaparak aslında görevini yapıyor olması, bu operasyonları ERDOĞAN'ın muhalefetine ve karşı çıkmasına rağmen, bağımsız  ve tarafsız bir şekilde yapıyormuş gibi, bazı kişi ve  çevrelerce göklere çıkarıldığına, İçişleri Bakanı hakkında methiyeler düzüldüğüne tanık oluyorduk.


Farz ediliyordu ki; bürokrasiden gelen devlet terbiyesi alan Ali YERLİKAYA, kabine içinde, tek başına kabine, ERDOĞAN'ın talimatı dışına çıkabilen ve ERDOĞAN'a rağmen tarafsız ve bağımsız bir şekilde görevini yapan asi çocuk.


ERDOĞAN'ın mutlak otoritesi ve yetkisi yok sayılarak, böyle farz edildiği ve gözlerde çok büyütüldüğü için, İçişleri Bakanı Ali YERLİKAYA'nın seçim meydanlarına çıkarak İstanbul AKP Büyük Şehir Belediye Başkanı adayı Murat KURUM için seçmenden oy istemesi, gerçekleri göremeyen bazı kişi ve kesimleri hayal kırıklığına uğrattı ve SEZAR'ın;”sen de mi Brütüs” sözlerini akla getirdi, o çevrelerce.


Aslında Ali YERLİKAYA'nın da diğer bakanlardan yok bir farkı. Göklere çıkarılan Ali YERLİKAYA da dahil, Kabine’nin tüm bakanları, ERDOĞAN tarafından atanan ve onun izni ve affı olmadan istifa edemeyen ve onun mutlak talimatlarıyla ve büyük bir sadakatle görev yapan, ERDOĞAN kabinesinin memurlarıdır ve bunda şaşılacak bir durum da yoktur.


22/03/2024

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget