Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Umudunu Yitirmek
İnsanlar ve milletler, yaşamlarında zaman zaman çok zor koşullar altında kalabilirler, zorluklar çekebilirler. 

Buna rağmen; bir gün gelecek ve bu zor günler de geçecek umuduyla,  zor günlerin ağırlığını hissetmemeye çalışırlar. 

Ta ki; umutlarını yitirene kadar. 

Her yeni gün,  bir umut derler ama,  ülkemizin ağır koşulları her geçen gün daha da ağırlaşmakta, ekonomik koşullar, ağır yaşam şartları, özgürlükler,  her gün daha da zorlaşmakta ve ağırlaşmakta, umutlarımız adeta  tükenmekte. 

İş başındaki Cumhur İttifakı,  kendi canının derdine düşmüş, ülkenin ekonomik, sosyal ve özgürlükler sorunları,  onların umurunda değil, varsa yoksa kendi iktidarlarının ilelebet sürmesi. 

İktidardan düştüklerinde,  başlarına gelecekleri, yasa önünde hesap vermekte zorlanacaklarını,  çok iyi biliyorlar. 

İktidar nimetlerinden mahrum kalmaktan, koruma ordusuyla, lüks ve şatafat içinde sürdürdükleri yaşamlarının sonlanarak,  kendilerinden yasa önünde hesap sorulacak olmasından ödleri kopuyor. 

Cumhur İttifakının ortakları, iktidarı kaybetmekten o kadar çok korkuyorlar ki; aslında birbirlerine mahkum olduklarını, aralarında ne türlü ihtilaf çıkarsa çıksın,  asla bu ortaklığı bozmayı göze alamayacaklarını dahi düşünemiyorlar ve bu nedenle,  birbirlerine tahammül etmeyi ve karşılıklı tavizler vermeyi, göze alabiliyorlar. 

Örneğin, firari bir mafya liderinin ağzına sakız olan, adeta onun maskarası haline getirilen, onun boynuna tasma takıp gezdireceğim diyen bir mafya liderine tahammül ederek, hakkındaki tüm iddialara ve itibarsızlaştırılmaya rağmen, bulunmaz Hint kumaşıymış gibi istifa etmeyen bir İçişleri Bakanına,  ittifakın sayıca küçük ama etkinliği çok büyük ortağı sahip çıkıyor ve partili cumhurbaşkanı arzu etmesine rağmen, çok yıpranmış olan bu İçişleri Bakanını görevden alamıyor ve onunla çalışmak zorunda kalıyor. 

Dedik ya, aslında her iki ortak birbirlerine muhtaçlar, her ikisi de,  bu ittifaka isteseler de son veremezler, ama iktidarı kaybetmekten o kadar çok korkuyorlar ki, partili cumhurbaşkanı ittifak ortağı BAHÇELİ'den öcü görmüş gibi korkuyor ve çekiniyor, onun tuttuğu yıpranmış, hakkında bir sürü iddia bulunan İçişleri Bakanını görevden alamıyor. 

Partili Cumhurbaşkanı; İçişleri Bakanını görevden alsa, inanın BAHÇELİ de, alıştığı Cumhur İttifakı iktidarının bozulmasını göze alamayıp, sesini çıkarmadan kuyruğunu kıstırıp oturacak oturduğu yerde.  

Partili Cumhurbaşkanı, on dokuz yıllık iktidarına ve hüküm sürdüğü saltanata o kadar çok alıştı ki; seçimle,  iktidarı devretmeyi asla düşünmüyor. 

Bunun için her yolu mübah sayıyor. Bel altı siyaset yapıyor. 

Yalan değil, kuyruklu yalanlar söylemeyi dahi göze alabiliyor. 

Bir Cumhurbaşkanı;  milletine,  açıkça,  hem de kuyruklusundan alenen yalan söyler mi, Cumhurbaşkanlığı makamı yalan söyleme makamı mı, Cumhurbaşkanlarının milletine yalan söyleme,  hak ve yetkileri var mıdır?

Cumhurbaşkanına hakaret suçunun korumasının  arkasına sığınarak, doğruların dile getirilmesini engellemeye çalışmanın da bir sınırı olmalı. 

Doğruları, siyasi ikbali için bilerek ve isteyerek çarpıtarak yalan söyleyen bir Cumhurbaşkanı olamaz, açıkça milletine yalan söyleyen bir kişi Cumhurbaşkanına tanınan özel yasal korumadan asla yararlanamaz. Buna rağmen yararlanmaya kalkması,  yalanının yüzüne vurulmasını Cumhurbaşkanına hakaret olarak nitelemeye kalkışması, erkekliğe de sığmaz. 

Partili Cumhurbaşkanı;  geçtiğimiz günlerde, siyasi ikbali için, halkın gözünün içine baka baka, covit aşısının, ülkemizde ücretsiz yapılmasına rağmen,  Amerika ve Avrupa ülkelerinde ücret karşılığı yapıldığını söyleyebildi. Televizyondan izlerken donup kaldık, o kadar inandırıcı söylüyor ki;  yüz ifadesine ve vücut diline baktığımızda, bu yalana kendisinin de inandığını görür gibi oluyorsunuz. Neredeyse biz de inanacağız. Hatta konuşmasında rakam veriyor, şu kadar dolara, sterline bu aşılar yapılıyor diyerek,  halkını kandırmaya çalışıyor. 

Gerçekten,  pes artık dedirtecek cinsten,  kuyruklu bir yalan. 

Partili Cumhurbaşkanının,  gerçek dışı olduğu apaçık meydanda olan bu beyanlarına, seçime çok az bir zaman kalmasına rağmen, iktidar koltuğunu hiçbir şekilde bırakmayacak izlenimi doğuran rahat tavırlarına, Kanal İstanbul, yazlık ve kışlık saray yapımı gibi icraatlarını sürdürmesine bakıldığında, şu veya bu şekilde iktidarı asla devretmeyeceğini, bu konuda elinden geleni yapacağını düşünerek, maalesef ülkemizin geleceğine yönelik umudumuzu yitirme aşamasına gelmiş bulunuyoruz.  

Güner Yiğitbaşı

07/07/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kadını Erkeği Hiç Fark Etmiyor İnsanlar Kötü
Bir erkek olarak; kadın ve erkek arasındaki,  cinsiyet ayrımcılığına karşı biriyim. 

İnsanlara,  kadın veya erkek olarak değil, insan olarak yaklaşmışımdır her zaman. 

Bizim toplumumuzda,  kişiden ziyade dişi olarak değerlendirilen ve erkeklerle eşit yurttaş muamelesi görmeyen kadınlarımızı ve onların haklarını sürekli savunmuşumdur günlük hayatımda ve yazılarımda. 

Ama, geçtiğimiz gün kaleme alıp yayınladığımız “CİNSEL SUÇLARDA GERÇEK ADALETİ SAĞLAMANIN ZORLUĞU “ başlıklı çok uzun son yazımızın bir satırında,  bir kız çocuğu için kullandığımız, çoğu okurun dikkat dahi edemediği “kaşar” sözü,  mesele yapıldı,  hukukçu bayan okuyanlar tarafından. Bir linç edilmediğimiz kaldı. 

Demek ki; bu linç kültürü,  bizim topluma has bir şey. Kadın olsun, erkek olsun fark etmiyor. Eline fırsat geçen herkes,  vur abalıya diye düşünüyor. 

Cinsel suçlarda gerçek adaleti sağlamanın zorluğuna ilişkin bu yazımızda; ceza yasamızda bu suçlara ilişkin olarak yer alan bazı çarpıklıklara da değindik. 

Bunlardan birisi olarak; ceza yasamızda suç olarak kabul edilen ve takibini de mağdur tarafın şikayetine bağlı tutan küçüklerle, yani on beş yaşını dolduran ama on sekiz yaşını doldurmayan küçüklerle rızaya dayalı cinsel ilişki suçunun, hak ararken  bazı mağduriyetlere yol açtığını ve kötüye kullanıldığını izaha çalıştık ve bir hukukçu avukat olarak canlı olarak yaşadığımız bir olayı örnek gösterdik. 

Amacımız, kimseyi küçük düşürmek, kimseye kem gözle bakmak değildi. 

Bu suç yüzünden, aslında aile ve toplumun günahını çeken küçük çocuklarımızın bir an duygularına ve cinsel dürtülerine hakim olamayarak cinsel ilişkiye girmeleri halinde, ilişkiye giren her iki küçüğün de,  bu suçun hem mağduru ve hem de sanığı konumuna getirildiğini, bundan da küçüklerin yarar değil zarar gördüklerini, normal koşullarda, bir suçun bir mağduru ve bir sanığının olması gerekirken,  bu suçun aynı anda, iki mağdur ve iki sanık yaratan, taraflarını hem mağdur ve hem de sanık konumuna getiren saçma bir suç olduğunu dile getirmeye ve bu eylemin iki küçük arasında vuku bulması halinde,  suç sayılmamasını, taraflardan birinin büyük,  diğerinin küçük olması halinde,  büyük yönünden suç sayılması gerektiğini savunduk. 

Canlı örneğini ve uygulamasını yaşayarak gördüğümüz ve yazımızda yer verdiğimiz somut olayda; biz, ilişkiye giren küçük erkek çocuğun avukatıydık, karşı taraf küçük kız çocuğu şikayetçi idi, her ikisi birbirlerini seven aynı yaşta kişilerdi, erkek çocuk varlıklı bir ailenin çocuğuydu, kızın annesi uyanıktı ve kızını bu aileye gelin vermek istiyordu, bu nedenle bu olayı fırsata çevirmek için bizim müvekkil erkek çocuktan şikayetçi olunduğunu, bunun üzerine bizim de şikayetçi olduğumuzu,  küçük kız çocuğunun hak aramaya kalkarken, aynı zamanda sanık konumuna düştüğünü,  her ikisini de yargılanarak,  hem mağdur hem de sanık konumunda ceza almak zorunda kaldıklarını, bu durumun bizi üzdüğünü, bu yargılamada hakim olsaydık her iki küçüğün de beraatına karar verecek olduğumuzu veya en azından konuyu Anayasa Mahkemesine taşıyacağımızı, somut olayımızda, küçük kızın daha önceden de yine bir küçük erkek arkadaşı ile cinsel ilişkiye girmiş deneyimli bir kişi olduğunu, bizim küçük erkek müvekkilimizin kandırıldığını, kıza nazaran daha masum olduğunu, kızın deneyimli olduğunu belirtmiştik ve belki de amacını aşacak şekilde kızın deneyimli olduğunu belirtmek için kaşar lafını kullanmıştık. 

Vay sen misin küçük kıza kaşar diyen diyerek,  bazı bayan hukukçular üzerimize çullandılar ve haksız yorumlarda bulundular. 

Yazının bütününü,  yazılış amacını ve savunduğu ana fikre bakmadan,  sen nasıl kaşar yazarsın diyerek bu söze kilitlendiler. Hiç empati yapmak gelmedi akıllara. 

Biz;  aslında,  yazının ve verdiğimiz örneğin bütününde, hümanist bir yaklaşımla,  iki küçük arasında vuku bulan rızaya dayalı cinsel ilişkinin suç sayılmasında küçükler adına hiçbir yarar bulunmadığını, küçüğün hakkını ararken aynı zamanda onu sanık yaparak mağdur ettiğimizi, bu eylemin iki küçük arasında vukuu halinde suç olmamasını savunmayı amaçladığımız halde, bu ana fikre bakılmadan kaşar sözü üzerinden,  itibarsızlaştırılmaya çalışıldık. 

Bizi linç etmeye kalkan bayan hukukçular; aslında, önyargılarıyla  cinsiyet ayrımcılığı yapıyorlardı bize karşı. 

Hiç fark etmiyor, erkek olsun kadın olsun,  Allah kötü insanların şerrinden korusun hepimizi. 

Bırakın,  cesurca yazanların yazdıklarında mercekle kusur aramayı, yazılanların özüyle ilgilenin ve siz daha iyisini yazmaya çalışın, haksız yere eleştirip linç edeceğinize.  

Güner Yiğitbaşı

04/07/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Cinsel Suçlarda  Gerçek Adaleti Sağlamanın Zorluğu
Ataerkil aile düzeninin hakim, cinsel doyumsuzluğun, cinsel bilgi eksikliğinin,  eğitimsizliğin had safhada olduğu ülkemizde, cinsel suçları ağır cezalarla ve kolay tutuklama ve mahkumiyet kararlarıyla durdurmak asla mümkün değildir. 

Yaradan, insanların nesilleri devam etsin düşüncesiyle, cinsel ilişkiyi cazip kılarak ve  bu ilişkiyi görev olmaktan çıkarıp,  dayanılmaz bir zevk haline getirmeyi uygun bulmuş ve bu ilişkiyi,  zevkin doruğu olan orgazm ile ödüllendirmiştir. 

Bu gerçekleri yalın bir şekilde yazmanın bile cesaret istediği bir toplumda yaşadığımın farkında olarak ve her türlü tepkiyi göze alarak,  bu satırları yazmanın toplumsal utancını yaşadığımı belirtmek zorundayım. 

Geçenlerde sayfamda bir alıntı yazı paylaştım. O yazıda aynen; ”çok net! Bu ülkenin tek temel sorunu “CİNSEL DOYUMSUZLUK” tur.  Diye başlıyordu ve devamında; ”Sinir krizinin eşiğindeki kadınlarla dolu her yer.  Patladı patlayacak erkeklerle dolu evler,  köyler,  mahalleler,  sokaklar,  şehirler,  meclis,  ordu,  partiler.  

Ömründe sevgiyle bir kadını okşayıp öpememiş,  bir kadın tarafından tek bir kez bile sevgiyle sarılıp öpülmeden ömür geçiren erkekler,  hiç yanağı,  başı okşanmamış,  gözünün içine sevgiyle bakılmamış anneler,  kızlar,  kadınlar. . . 

Ve bu kadınlar,  erkekler çocuk yapıyorlar.  Cinselliği tatmadan,  kendi bedenlerinin,  ruhlarının en temel içgüdüsünü karanlıklara gömüp,  içlerinde bir canavar büyütüyorlar. 

Canavar ortalara çıktığında milletin de amına koyuyor,  minik köpeğin de,  6 yaşında çocuğun da,  askere yolladığın evladın da,  80 yaşında evinde oturan ninenin de,  “kafir” in de,  “gavur” un da.  Ama en çok kendi gibi olana arzu duyuyor.  

Cinselliği beden ve ruh el ele yaşayamamak bütün karanlık öfkelerin,  nedensiz ve rast gele görünen kötülüklerin mayası. ” deniyordu. 

Tam da bizim toplumun acı gerçeklerini anlatıyordu,  bu yazı. 

İşte böyle bir toplumda; biz ağır cezalarla, basit ve kolay tutuklama ve mahkumiyet kararlarıyla,  cinsel suçları önleyeceğimizi ve düze çıkacağımızı zannediyoruz ve yanılıyoruz. 

Suç; tipi ne olursa olsun değişmez,  aynı usul hükümlerine ve kanıtlara göre sonuca ulaşmak zorundadır hukuk. 

Cinsel suçlarda,  bu suçların mağdur ve şikayetçileri ile ailelerini memnun etmek için, evrensel ceza ve ceza usul hukuku kurallarının dışına çıkılamaz. Bir suç iddiasının, her türlü şüpheden uzak  kesin ve inandırıcı somut delillerle kanıtlanması, zorunludur. 

Bir kesin hüküm olmayan,  tedbir niteliğindeki tutuklama için dahi, kuvvetli suç şüphesinin varlığını ortaya koyan somut deliller arandığına göre, cinsel suçlarda da ağır cezalara hükmedebilmek için, kuvvetli suç şüphesinin de üzerinde, her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delillere ulaşmak zorunluluğu vardır. 

Bizim toplumu anlamak mümkün değildir. Şayet mağdur ve şikayetçi ve mağdur ve şikayetçinin yakınları isek; iddiamız üzerine,  şüpheli kişi hemen tutuklansın ve en ağır şekilde cezalandırılsın istiyoruz, şüpheli ve şüpheli yakınlarıysa,  böyle adalet mi olur diye karşı çıkıyoruz. 

Çatışan iki menfaat söz konusu, arada ezilmeye çalışılan da yargı oluyor. Tutuklasa da,  serbest bıraksa da, mahkum etse de, beraat kararı verse de,  kimselere yaranamıyor. 

Cinsel suçlar' ın en büyük zorluğu, fazla kanıt elde edilememesi, gizli ve kapalı ortamlarda işlendiği için, özellikle tanık delilinin yok denecek kadar az olması. Bazı maddi bulgu ve kanıtlara da, yok olmadan  zamanında derhal ulaşmak çok zor oluyor. Özellikle aile içi küçük ve yetişkin kız çocuklarına, gelinlere yönelik cinsel taciz ve saldırı suçlarında, mağdur olan kişilerin aile ve mahalle baskısı nedeniyle sıcağı sıcağına şikayette bulunmamaları, aradan geçen uzun zamandan sonra olayı şikayete konu etmeleri, bu suçların mağdurda oluşturduğu izlerin ve kanıtların kaybolmasına neden olabiliyor ve tek kanıt mağdurun beyanına dayanıyor. Yargıç ne yapsın?. Şüpheli ile mağdur arasında iftira atmasına neden olacak bir husumet var mı yok mu onu araştırıyor, bu yüz kızartıcı eylemin mağduru olmasa,  kendisini niye ortaya atsın, şuyuu vukuundan daha beterdir, hayatın olağan akışına göre mağdur olmasa şikayet etmezdi gibi varsayımlara dayanarak,  ağır cezalara hükmediliyor. İki ucu boklu değnek. Mahkum etse de etmese de,  yargıçlarımızın vicdanları yara alıyor. 

Bu nedenle, bu tür suçlardan dolayı ağır cezalar vermenin dışında, bu tür suçları besleyen ve ortaya çıkaran bataklığın kurutulmasına öncelik vermek ve buna  yönelmek gerekiyor,  bize göre. 

Cinsel suçlardaki 765 sayılı eski ceza yasasındaki uygulama,  bazı istisnalar dışında,  daha adildi bize göre. Cinsel suçlar;  daha adil çeşitlendirilmişti. Söz atmadan,  sarkıntılıktan, tasaddiden tecavüze doğru cezaları artarak giden ve tanımlanan bir suçlar silsilesi vardı. Bu nedenle ceza vermek ve uygulamak daha kolaydı. 

Cezalar arttıkça bu suçların kararlarını vermek de zorlaşıyor.  

Çok kişi de, haksız bir şekilde suçlanarak,  bu suçların mağduru oluyorlar. 

Örneğin;  kalabalık toplu taşım aracında sıkış tepiş yan yana oturmak zorunda kalan bir erkeğin ayağının,  yanlışlıkla,  yanında oturan bayana değmesi ve bayanın da bunu büyüterek cinsel tacize uğradığını avazı çıktığı kadar bağırması halinde, o adamın yerinde olmayı ister misiniz?

Diyelim ki; hasta ruhlu hiç tanımadığınız bir bayanla tek başınıza asansöre bindiniz,  mevsim de yaz,  o hasta ruhlu bayan size iftira atmayı kafasına koymuş, bulüzünün düğmelerini elleriyle çekip koparsa, göğüslerini meydana salsa ve asansörde avazı çıktığı kadar cinsel saldırıya tacize uğradım diye bağırsa, yanındaki masum adamın yerinde olmak ister misiniz?

Adalet dağıtmak zor zanaat. Kimseyi memnun edemezsiniz. Hele bu cinsel suçlarda. 

Bu ülkenin yargısı,  eskiden nelerle uğraşıyordu. Çok eskiden,  evlenmek vaadiyle kızlık bozmak diye bir suç vardı. Bir bayan savcılığa gidiyor ve bu adam bana evlilik vaat ederek benimle yattı ama benimle evlenmiyor,  kızlığımı da bozdu,  kendisinden şikayetçiyim diyordu ve devletin savcısı, başka işi gücü yokmuş gibi,  o bayanın bozulan kızlığının peşine düşüyordu. 

Ne malum senin kız olduğun? Evlenmeden niçin yattın elin adamıyla?

Böyle saçma sapan aşağılık bir suç olur mu? vardı eskiden. Bu suç aslında bayanlara hakaretti bana göre. 

Yani,  bir zamanlar devletin koruması altında fuhuş yapılıyordu bu ülkede. Evlenmek vaadiyel kızlığımı bozdu şikayetçiyim. Şu saçmalığa ve adiliğe bakar mısınız?

Örneğin zina da suçtu. Din kitaplarında var diye böyle bir suç olur mu? Boşarsın olur biter, zorla güzellik olur mu? Onun da altını deşersen,  ne gerçekler çıkar meydana. 

Bir saçma suç daha var. Şu anda da suç olmaya devam ediyor. 

15 yaşını doldurup da, henüz 18 yaşını doldurup reşit olmayan küçüklerle,  karşılıklı rızaya dayalı olarak cinsel ilişkide bulunmak suçu. 

Bize göre,  bu suç da kısmen saçma ve hukuk dışı. 

Evet, erişkin 18 yaşını tamamlamış büyük bir kişi, 15 yaşını tamamlamış bir küçük ile rızaen de olsa cinsel ilişkide bulunmuşsa, küçüğün rızası olsa da,  hayat tecrübesinden ve bu ilişkinin kötü sonuçlarından habersiz olan küçüğü, rızasına rağmen, büyüklere karşı korumak için bu eylemi suç saysak da, diyelim ki; rızasına dayalı olarak cinsel ilişkiye girilen 15 yaşını doldurmuş küçük ile ilişki yaşayan karşı taraf da 15 yaşını doldurmuş ama 18 yaşını doldurmamış küçük ise,  ne yapacaksınız?

Gülmeyin, bizim ceza kanunumuz, karşılıklı rızaya dayalı olarak ilişki yaşayan kızın da erkeğinde veya iki erkeğin de yaşlarının küçük,  hatta aynı yaşta olmalarına bakmaksızın,  küçüklerle rızaya dayalı cinsel ilişkiyi suç saymakta. Böyle saçmalık olabilir mi? Alan razı veren razı ve her ikisi de küçük. Yasa,  kız ve erkek ayrımı da yapmıyor, kişi diyor. Bu durumda,  cinsel ilişki yaşayan her iki küçük de,  yasaya göre, hem mağdur ve hem de suçlu. 

Avukat olarak başımıza geldi. ben rızaya dayalı cinsel ilişki yaşayan küçük yaştaki erkek çocuğun avukatıydım. Kız,  rızaen cinsel ilişkiye girmiş ve hatta bizim küçük erkek çocuğunu ayartmış ve tahrik etmiş olmasına rağmen, annesinin baskısıyla bizim müvekkil hakkında şikayetçi oldu, şikayetçi kız benim küçük yaştaki müvekkilimden önce de başka bir küçük erkekle cinsel ilişki yaşamış bakire de değil, bu konuda erkek çocuktan daha deneyimli ve kaşar. İlk, ilişki yaşadığı küçük yaştaki erkek çocuğunun ismi ve adresi de açıkça dosyada yazılı, şikayetçi küçük kız, ilk deneyimini yaşadığı küçük erkek çocuğunu şikayet etmediği ve suç da şikayete tabi olduğu için, o serbestçe dolaşıyor, hakkında şikayetçi olduğu benim müvekkilim küçük savcı karşısına suçlu olarak çıkıyor, yasaya göre,  mağdurların illaki kız olması gerekmediği için, benim müvekkilim ile hem de onu tahrik edip ayartarak cinsel ilişkiye giren sonra mağdur olduğunu iddia ederek şikayetçi olan kız çocuğu hakkında da biz aynı suçtan şikayetçi olduk ve her iki küçük çocuk rızaya dayalı reşit olmayan kişilerle cinsel ilişkide bulunmak suçundan birlikte  yargılanarak mahkum oldular. Ben bu davanın avukatı değil de yargıcı olsaydım,  çok güzel gerekçelerle her iki küçüğün de beraat ine karar verirdim, hiç değilse konuyu anayasa mahkemesine taşırdım,  ama nerede öyle vicdanlı ve adil yargıç ara da bulasın. 

Çok uzadı, bu konuda toplum olarak yapılacak çok şey var. ama biz kolaycılığa kaçarak ağır cezalarla cinsel suçlarla mücadele edeceğimizi zannediyoruz maalesef.  

Güner Yiğitbaşı

03/07/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Aydınlığın Ateş İle Yakılarak Karartıldığı Günün Yıl dönümü

Bugün,  2. Temmuz. 2021. 

Tarihe,  Sivas katliamı olarak geçen, tek suçları laik ve aydın olmak olan, çok değerli 35 aydın ve sanatçımızın, Sivas Madımak Otelde diri diri yakılarak katledildikleri o karanlık ve vahşi anti laik gerici  ayaklanmanın yıldönümü. 

Öncelikle,  şehitliğin de ayaklar altına alındığı günümüzde,  bize göre gerçek şehitler olan, o vahşi gerici ayaklanmada diri diri yakılarak katledilen 35 aydın ve çok değerli insan ve sanatçılarımıza Allahtan rahmetler diliyoruz, ruhları şad olsun, hepsini özlem ve minnetle anıyoruz. 

Bu  35 aydınımızın,  göz göre göre, pisi pisine  ve diri diri yakılarak katledilmelerinde,  yüzde yüz kusurları olan, bu ayaklanmayı;  siyasi gelecekleri, dini siyasete alet etme alışkanlığının bulaşıcı bir şeklide kendilerine de bulaşmış olması nedeniyle önleyemeyen,  daha doğrusu önlemeyi göze alamayan,  zamanın siyasal iktidarının başındakileri ve Sivas Valisini ve emniyet güçlerini,  şiddetle kınıyorum ve lanetliyorum. 

Sivas Madımak katliamını, din ve mezhep adına yapılan gerici ayaklanmayı önleyemeyen yöneticilerin şahsında,  ATATÜRK'den sonra zamanımıza kadar gelen, ucundan köşesinden dini politikaya alet ettiklerine tanık olduğumuz tüm politikacı ve yöneticilere diyoruz ki; ATATÜRK;  çok büyük asker, politikacı ve yönetici, gerçek laik ve demokrat. Laiklik ve laiklik olmadan yeşeremeyecek, boy atamayacak ve yaşayamayacak olan demokrasinin tek temsilcisi. 

ATATÜRK olmak kolay değildir, ATATÜRK olmaya kalkışmayınız, ATATÜRK gibi yönetiniz ülkeyi yeterli. Cumhuriyetin,  en başta laiklik olmak üzere,  tüm değerlerine saygılı olunuz ve sahip çıkınız. 

23. Aralık. 1930 günü sabahı Menemen ilçesinde vuku bulan gerici ayaklanmaya önderlik eden ve yedek subay Kubilay'ı kafasını keserek vahşice şehit eden Derviş Mehmetlere karşı ATATÜRK'ün takındığı tavizsiz tutum da mı, siz yöneticilere rehber olamadı. 

Olaylardan haberdar olan ATATÜRK, yakın o Menemeni talimatını veren gerçek kahraman ve yönetici. ATATÜRK de,  bu talimatı verirken,  amacını aştığını pekala biliyordu ve bu talimatını uygulamaya geçirmedi ama, bu talimatın çok simgesel ve ilkesel, gericilikle mücadeledeki karar ve azmi gösteren çok büyük bir değeri vardır.  Gericilerle mücadelede, gerekirse,  pire için yorganın dahi yakılabileceğinin azim ve kararının en canlı abidesidir, yakın o Menemeni talimatı. 

ATATÜRK'den nasiplerini almamış zamanın iktidarının başındakiler, azim ve kararlılıkla, Madımak Otelinin önüne gelen emniyet güçlerine, ayaklanan gerici güruhu kesin olarak olay mahallinden uzaklaştırın,  gerekirse,  önce havaya ve sonra üzerlerine ateş açarak dağıtın talimatını veremedi ve 35 aydının canı, değersiz çapulcu gericilere,  sözde dincilere, Allahsızlara feda edildi. 

Madımak katliamını gerçekleştiren örümcek kafalı gericileri ve bu katliamı siyasi geleceklerini tehlikeye atmamak için önlemeyen zamanın siyasal iktidarını,  kınıyor ve lanetliyoruz. 

Madımak Otelinde diri diri yakılarak katledilen masum 35 aydın ve çok değerli insanımızı rahmetle ve şükranla anıyoruz.  

Güner Yiğitbaşı

02/07/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Aziz Nesin’in Madımak Sonrası Konuşması
Sivas'ta 2 Temmuz 1993 de yaşanan Cumhuriyete kastetmek isteyen olayın üzerinden 28 yıl geçti. Yazar, sanatçı, aydınlardan oluşan 33 kişi Sivas’ta sığındıkları Madımak Oteli’nde yakılarak öldürüldü. Olaylar sonucunda 2 otel görevlisi ile 2 gösterici de ölmüş ve toplamda 37 kişi yaşamını yitirmişti.
2 Temmuz 1993’te Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas’ta bulunan çoğunluğu Alevi ve sol görüşlü 51 kişilik grupta Aziz Nesin, Metin Altıok, Hasret Gültekin, Asım Bezirci ve Nesimi Çimen gibi tanınmış isimler de bulunuyordu.
Olay 28 yıl önce alevlerin kül ettiği otelin adıyla anılıyor: “Madımak Katliamı”, bu acı olay Cumhuriyet tarihine acı bir olay olarak geçmiştir.
Anlatılanlara göre, Madımak Yangınından kıl payı kurtulan, Sivas İtfaiye eri Aziz Nesin’i kurtarırken, ona hem küfrediyormuş hem de bir yandan yumruklamaya çalışılıyormuş. İtfaiye merdiveniyle kurtarılmaya çalışılan Aziz Nesin, merdivendeki görevli tarafından darp edilip, merdivenden itfaiye aracı etrafında toplanan karşıt görüşlü kalabalığa doğru itildi. Başından yaralanan Aziz Nesin'i karşıt görüşlüler tarafından linç girişiminden araya giren polisler kurtardı.
Madımak Oteli’nin önünde dinci, kinci gruplar sekiz saat eylemlerini sürdürürken, devletin valisi herhalde şehir içinde yüz asker bulup dipçikle bu kalabalığı dağıtabilirken, seyirci kalmıştı.
“Bakanın kendisi yalan söylerse gazeteler de mecburdur yalan söylemeye. Bu yalanı başta sorumlu olarak söyleyen İçişleri Bakanıdır.Bütün bu olaylara neden olan Azizi Nesin, Azizi Nesin’in tahrik edici konuşmalarıymış”.  
Öbür aydınlar ve sanatçılarla birlikte Sivas’taki sosyal etkinliğe katılan Yazar Aziz Nesin’i suçlu gösteriyordu. Zamanın İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu ise Aziz Nesin’i hedef gösterdi: “Aziz Nesin’in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleriyle halk galeyana gelerek tepki göstermiştir”.
Yazar Aziz Nesin konuşmasında devamla şunları söylüyordu:
“Bunu söylemek için insanın gerçekten bilerek söylemesi için utanması lazımdır. Cumhurbaşkanı da bu yalana katılmıştır. Gazeteler, sizin gazeteleriniz de katılmıştır. Bu medya TV ile, gazetesiyle basınıyla Türk halkını boyuna kandırmaktadır. O yerel gazetelerin nasıl tahrik ettiği belli. Tahriki ben mi ettim, onlar mı etmiş. Pir Sultan Abdal’in ve şairler adıyla anıtını yıkılması nedir. Ben o konuşmayı yapmasaydım ne olacaktı. Bunu anlamamak için geri zekalı olmak lazım, ya da devlet adamı olmak lazım. Çünkü devlet adamları niçin bunu yapmışlardır, o gerici, yobaz şeriat isteriz diyen halka hoş görünmek için. İnsanlar orada yığınlar sekiz buçuk saat “şeriat isteriz” diye bağırdılar; hiçbir bakan bunu dikkate almıyor. Bu yığın “şeriat isteriz” diye bağırıyor ve devlet sesini çıkarmıyor, “Aziz Nesin suçludur” diyor. Bu açık söylüyorum bu alçaklıktır. Yazın bunu beni mahkûm etsinler böylece, ben razıyım. Küçük küçük güzel gençler kızlar oynamışlar, semahları oynamışlar. Biz yanıyoruz diyorlar. “Oruspular yanın” diye sopalarla karşı geliyorlar. Ve bunları maruz gören bir devlet adamı bakan da yoktur dünyada. Bir modeldir, bu alçaklık modelidir, çok ilginç bir olaydır. Bir otelin içinde mahsur kalmış 60-70 insanı devletin kurtaramaması, “şeriat isteriz” diyen insanlar hakkında tahkikat açmadıklarını söylemiyorlar, ama diyorlar ki, Aziz Nesin’in tahriki nedeni ile. Bu Aczimdendiler beni zorla Müslüman yapıp cennete mi sokmak istiyorlar. Bu ne akılsızlık, bu ne izansızlıktır. İmam hatipler her tarafa dolmuş, bütün devlet kadrosunun içerisine girmiş, emniyet güçlerinin içerisinde, adaletin içerisinde, kültürün eğitimin içerisinde. Kör değilsiniz sağır değilsiniz bunu yaşıyoruz.  Her gün biraz daha fazla ödün vererek radikallere, gericilere, fundametislere uçuruma gidiyoruz. İlk kez olmuyor ki bu, Kahramanmaraş’ta yapmadılar mı aynı şeyi, orda ben mi vardım, ben bu tahrikleri yapsam işçilerde yapardım, ayaklanırdı böyle bir hükümet kalmazdı Türkiye’de”.
25.05.2021 günü cep telefonuma gelen bir videodan yazıya dökümünü yaptım.
Turgut Özal’ın ölümünden sonra Cumhurbaşkanı seçilen Süleyman Demirel’in yerine DYP Genel Başkanı seçilen ve Başbakan olan Tansu Çiller görevi devralalı henüz bir hafta olmuştu.
Bu Madımak Otel katliamının olduğu günün ertesinde, otelin içinde 37 insan yanarken, Çiller’in Madımak Oteli’nde yaşananların ardından söylediği sözler gerçekten dehşet verici: “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir”
Sanki olayları içeridekiler başlatmış gibi, dışarıdaki saldırganları masum göstermeye çalışıyor, Laik T.C. nin Başbakanı.Bu zihniyet irticayı himaye etmek demektir.
Günümüzden 421 yıl önce dinci gericiler, bilim adamı Bruno’yu din adına 1600 yılında meydanda diri diri tek kişi olarak yakarken, Bruno’nun yakılışından 393 yıl sonra dinci gericiler, yine din adına Sivas Madımak’ta  37 kişiyi topluca Cumhuriyet karşıtlarınca yakıyorlardı. Bu katliam Cumhuriyet tarihine kara bir leke olarak geçmiştir.

 

Aziz Nesin’in Madımak Sonrası Konuşması

Sivas Madımak Oteli’nde yakılarak öldürülen sanatçı ve aydınlar:

• Muhlis Akarsu – 45 yaşında, sanatçı

• Muhibe Akarsu – 45 yaşında, Muhlis Akarsu’nun eşi

• Gülender Akça – 25 yaşında

• Metin Altıok – 53 yaşında, şair, yazar, felsefeci

• Mehmet Atay – 25 yaşında, gazeteci, fotoğraf sanatçısı

• Sehergül Ateş – 30 yaşında

• Behçet Sefa Aysan – 44 yaşında, şair

• Erdal Ayrancı – 35 yaşında

• Asım Bezirci – 66 yaşında, araştırmacı, yazar

• Belkıs Çakır – 18 yaşında

• Serpil Canik – 19 yaşında

• Muammer Çiçek – 26 yaşında, aktör

• Nesimi Çimen – 62 yaşında, şair, sanatçı

• Carina Cuanna Thuijs – 23 yaşında, Hollandalı akademisyen

• Serkan Doğan – 19 yaşında

• Hasret Gültekin – 22 yaşında şair, sanatçı

• Murat Gündüz – 22 yaşında

• Gülsüm Karababa – 22 yaşında

• Uğur Kaynar – 37 yaşında, şair

• Asaf Koçak – 35 yaşında, karikatürist

• Koray Kaya – 12 yaşında

• Menekşe Kaya – 15 yaşında

• Handan Metin – 20 yaşında

• Sait Metin – 23 yaşında

• Huriye Özkan – 22 yaşında

• Yeşim Özkan – 20 yaşında

• Ahmet Özyurt – 21 yaşında

• Nurcan Şahin – 18 yaşında

• Özlem Şahin – 17 yaşında

• Asuman Sivri – 16 yaşında

• Yasemin Sivri – 19 yaşında

• Edibe Sulari – 40 yaşında, sanatçı

• İnci Türk – 22 yaşında

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız.

Günaydın Zühtü Bey!...
Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü ARSLAN;  “Mahkemeler adalete cevap veremezse, hukuk dışı arayışlar başlar. Aklını ve vicdanını başkalarına kiralayan veya iradelerine ipotek konulmasına izin veren kişiden hakim olmaz. Yargı mensuplarının şiarı; akıl, ahlak ve adalet olmalıdır. Aklını kullanmaya cesaret edemeyenler,  vesayet altında kalmaya mahkumdur. Vesayet altındaki yargısal akıl ise, adaleti asla tesis edemez. ” demiş iki gün önce bir sempozyumda. 

Ne kadar güzel ve doğru söylemiş değil mi, bu sözlere kim itiraz edebilir?

Hiç kimse itiraz edemez ve altına imzasını koyar öyle değil mi?

Anayasa Mahkemesi Başkanının; yargıyı ve yargıcı değerlendiren  bu çok doğru açıklaması bize göre, gecikmiş bir açıklama olup,  15. Temmuz. 2016 FETÖ darbe girişiminden sonra ilan edilen olağanüstü hal döneminde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin iktidar tarafından kötüye kullanıldığı, darbe girişiminin fırsata çevrildiği, anayasanın;  sadece,  olağanüstü Hal’in ilanı sebepleriyle sınırlı olarak çıkarılmasına yetki verdiği kararnamelerin, olağanüstü Hal’in ilanına neden olan konular dışına taşılarak, bunun fırsat bilinerek,  olağanüstü halin ilanına neden olan konular dışında da kanun hükmünde kararnameler çıkarılarak, devletin kurumsal yapısının tamamen değiştirildiği bir gerçektir. 

Aslında, anayasada olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamelerinin şekil ve esas yönünden anayasaya aykırılığının Anayasa Mahkemesi tarafından yargısal denetime tabi tutulamayacağına ilişkin hükme rağmen, Anayasa Mahkemesi;  daha önceki dönemlerde,  bu yetkinin sınırları aşılarak, olağanüstü Hal’in ilanına neden olan nedenler ve  konular dışında, olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameleri adı altında çıkarılan kararnamelerin, olağan kanun hükmünde kararnameler olarak kabul edilip,  anayasa yargısına tabi olacağına ilişkin içtihatlarının olduğu ve doğru olanın da bu olduğu ortadayken, kararnamenin içeriğindeki hükümlere bakılmaksızın, sadece ismine bakarak, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, yetki gaspı ile çıkarılan olağanüstü hal kanun hükmündeki kararnamelerinin iptali başvuranlarına, yetkisizlik kararı vererek, bu kararnameleri anayasal yargı denetimi dışında bırakan, anayasaya ve  eski içtihatlarına aykırı  Anayasa Mahkemesi kararları,  henüz belleklerde olup, unutulmamıştır. 

Bu gerçeklere rağmen, Zühtü ASLAN'ın hukukçuluğu ve yargının bağımsızlığı,  şimdi mi aklına geliyor, o zaman neredeydi; aklı ve hukukçuluğu, o tarihlerde aklını ve vicdanını başkalarına, ERDOĞAN'a kiraya mı vermişti, iradesine ipotek mi konulmuştu acaba?

Bugünlere kadar gelen anayasa ihlallerinin ve yargının sarayın vesayetine girmesinin altında yatan asıl sorumlusu ve kırılma anı, o tarihlerde bu kararnamelere ses çıkaramayan yetkisizlik kararları veren  Anayasa Mahkemesidir. 

Bir kanun hükmünde kararnamenin,  olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamesi olup olmadığına, üzerindeki ismine bakılarak değil, içeriğindeki hükümlere, bu hükümlerin olağanüstü halin ilanına ilişkin nedenlere dayalı olup olmadığına bakarak anlaşılabilir. 

Siz, tavuk etinin üzerine,  kuzu bonfile yazarak onu tavuk eti olmaktan çıkarabilir misiniz Zühtü bey?

Günaydın, bırakınız bu timsahın gözyaşlarını akıtma girişiminizi. 

Tünelin ucundaki ışık gözükmeye, bu iktidarın gidici olduğunun netleşmeye başlaması üzerine, bize evrensel hukuk ilkelerini hatırlatmaya kalkarak küçük düşmeyiniz,  Zühtü Bey

Hiç değilse susmaya devam ediniz. 

Güner Yiğitbaşı

30/06/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget