Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Hiç Şaşırmadım - Galip Baysan
1915 yılının Dünya tarihine geçmiş iki büyük olayı var ki ikisi de tamamen Türk Ulusu ile ilgili. Birincisi 18 Mart Çanakkale Muharebelerinin başlatılması ve 27 Mayıs günü alınan bir hükümet kararıyla isyan eden Ermeni yurttaşların tehcire, yani zorunlu göç olayına tabi tutulması. Bu sene bu iki olayın, Dünya genelinde kutlanacağı 100’ncü yıldönümüne rastlamaktadır. Bu iki konu hakkında senelerdir ve özellikle aylardır dikkatleri çekmeye çalıştım. Ama ne yazık ki sizlere ulaşma konusunda başarılı olduğum iddia edilemez.
18 Mart geldi, geçti. Dünyada özellikle bu savaşa katılmış İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde doğru dürüst bir anma yapıldığını duymadık. Önümüzde sadece 25 Nisan çıkarma günü anma toplantıları var. Ona da Türkiye’nin dışında Avustralya ve Yeni Zelanda gibi eski İngiliz sömürgeleri katılabilir. Osmanlı Devletinin bu son muhteşem zaferi bile yeni Osmanlıcılık iddiasında bulunan yöneticiler tarafından beceri ile ambalajlanıp Dünya kamuoyunun dikkatine sunulamadı.
Öbür konuya, yani Ermeni soykırım iddialarına gelince: evvelki gün Hıristiyan Dünyasının lideri Papa’nın, dün Avrupa Birliği Parlamentosunun aldığı kararlar bizi hiç şaşırtmadı. Ermenilerin bu yüzüncü yıldönümü için yıllardır büyük bir hazırlık içinde oldukları biliniyordu. Bilinmeyen Resmi organlarımızın, Üniversitelerimizin bu konuda neler yapabileceği idi.
Hayat beni hiç istemeden bu konunun içine soktu. 50 yıldır bu konu ile uğraşıyor, yazıyor çiziyorum. Ermeni meselesi ile ilgili yazdığım bir kitap Ege ve Dokuz Eylül Üniversitelerinin kütüphanelerinde kaldı. Kitabı kamuoyuna sunma arzum konuya duyulan ilgisizlik nedeni ile başarıya ulaşamadı. En son yazdığım, daha doğrusu derlemeye çalıştığım; “Soykırım İddialarını Yaratan Kişiler ve Kurumlar” konulu kitap bile sayısız engellerle karşılaştı bir türlü basılıp dağıtılamadı. Hele bir arkadaşımın “Bu konuda öyle şeyler yazıldı ki artık mide bulandırıyor” sözleri beni iyice soğuttu ve sonunda lanet olsun diyerek kitap taslağını ilgilenen bir arkadaşa bırakarak çekildim.
80 yıllık yaşamım boyunca nefesimin tükenip mücadeleden vazgeçtiğim her an Atatürk’ün bir sözünü hatırlar ve yeniden güçlenir ve bıraktığım yerden yoluma devam etmeye çalışırım. Atatürk şöyle demişti:
“Gençler, yürümekte olduğumuz terakki(ilerleme, gelişme) yolunda yorulsanız bile beni izleyeceksiniz”
Bu nedenle yeniden yazıp çizmeye ve ilgilileri hem bilgilendirmeye hem de uyarmaya çalıştım. Ama itiraf etmeliyim ki başarılı olduğum konusunda şüphelerim var. Kimi yazılarımı uzun bulup okuma zahmetine katlanmıyor kimisi de bıktık bu konudan deyip okumadan siliyor, sonunda herkes İnadımızdan soykırıma karşı çıktığımız gibi ilkel düşüncelerle konu dışında kalmayı tercih ediyor ve sonunda meydan Diaspora Ermenilerine kalıyor.
Savaş bölgesindeki Ermeni yurttaşlarımızın, bir kısım isyancılar ve düşmanla işbirliği yapanlar ve hatta birlik kurup Ruslarla birlikte kendi ülkesi ile savaşanlar nedeniyle kendi topraklarından alınıp sürülmeleri acı bir olaydır. Ama daha birkaç gün önceki yazımda Nisan ayında Kafkasya’da yaşayan Türk ve Müslümanların Rus Ordusu tarafından Türk Savunma hattının engelleri üzerinden Türk topraklarına sürüldüğünü, İsyancılar nedeniyle Van Bölgesinde yaşayan Türk ve Müslümanların Valini emri ile göçe tabi tutulduğunu ve inanılmaz kayıplar verdiğini belirtmiştim.
Beni bu konuda araştırma ve yazmaya sevk eden en önemli bir başka faktörün bu acı çeken insanlar olduğunu söylemek isterim. Bu göç sırasında şüphesiz ki Ermeni yurttaşlarımız çok kayıp vermiş ve çok acı çekmişlerdir.100 sene sonra bile Hıristiyan dünyası büyük bir dayanışma örneği göstermiş ve tıpkı Kıbrıs meselesinde Rumlara verilen sınırsız destek gibi bu gün Ermeni toplumuna destek vermeyi görev bilmiştir. Bu destek konusunda bu gün ve yarın Hıristiyan Batı dünyasında daha büyük hamlelerle karşılaşırsanız sakın şaşırmayın. Hepsi acı çeken Ermenilerin hesabını sormak istiyor. Bense göç eden Ermenilerin en az üç misli Türk ve Müslüman halkın çaresizliğini ve acılarını hissediyor ve bu insanların sesi olmaya gayret ediyorum. Onların sesini kendi insanlarımız bile duymak istemezken, sessiz çığlıklar atıyor ve hiç olmazsa kendi yurttaşlarımızın, hatta bu gün olmasa bile gelecek nesillerin1nci Dünya Savaşında Doğu Anadolu bölgesinde ne olup bittiğini öğrenmelerine çalışıyorum.
Avrupa Parlamentosu üyeleri ve Papanın Kararlarına gelince; bu kararların gerçeklere dayanan bilgiler ışığında alınmadığını ve kararda oyu bulunan her üyenin bu konuda yapılan yaygın propagandanın etkisi ile ve ön yargılara dayanarak bir karar verdiklerine inanıyorum. Bu konuda sizlere vereceğim bir örnek ne demek istediğimi açıklamak için yeterli olacaktır.
       Amiral Bristol de ilk günlerinde, tipik bir Batılı'dır. 1919 Yılı'nın Şubat ayında Tasvir-i Efkâr Gazetesinin bir Türk Muhabiri'nin «Hakkımızda ne düşünüyorsunuz?» sorusuna şu cevabı verdiği bir Ermeni tarihçi Levan Maraşlıyan'ın kitabında yer verilmektedir:
«Milletler hakkında çabucak bir kanaat ifade etmek doğru olmaz. Prensipte bir millette daima iyi ve kötü unsurlar vardır. ...Ama dünya kamuoyunda kötü bir itibarınız var. Filvaki, Ermeni katliamları temizlenmesi zor bir ayıp olarak tezahür etti. Böyle şeyler yapmamanız lâzımdı, evet, bunu yapmamalıydınız.» (1)

«İttihat ve Terakki Hükümeti, tarafından tehcirle ilgili olarak verilen yazılı emirlere bakmak gerekiyor. Bulunamadıklarını söylemeyin, çünkü dünyada sonuna kadar gizli kalmış hiçbir vesika yoktur. Her halükarda, şimdi üzerinizdeki lekeyi silmeniz lâzım.» (2)
        Bu iki paragrafın verdiği izlenim; basitçe izah etmek gerekirse, bu görüş sahibinin kesinlikle bir Ermeni soykırımı yapıldığına inanmış olduğu şeklindedir. Zaten kitabında bütün gayretini Amiral Bristol'un belgelerinin etkinliğini giderme amacına yöneltmiş olan yazar L. Maraşlıyan'ın da işaret etmek istediği husus da budur. İkinci paragraftaki ifadesine göre Amiral Bristol (o anda itilaf devletleri elinde bulunan) devlet arşivlerinin incelenerek, eğer yapıldı ise verilmesi gereken «gizli emirlerin» varlığından da emin görünüyor. O emirler bulununca her şey daha iyi anlaşılacak, «bütün gizli kapaklı hinlikler açığa çıkacak» demek istiyor. Yine bildiğinden emin olduğu bir gerçeği vurguluyor «Dünya'da sonuna kadar gizli kalmış hiçbir vesika yoktur.» (Okurlarımızdan bu son cümleyi unutmamalarını rica ediyoruz.)

Aynı Bristol, Türkiye'de birkaç yıl eskiyince, olayları yakından inceleyip gerçekleri kavramaya başlayınca karşımıza ikinci bir Piyer Loti (Fransız askeri yazar) gibi çıkıyor ve 1921'de raporlarında şu görüşlere yer veriyor:
«ABD'de Türklerin binlerce Ermeni'yi katlettiği fikrinin yaygınlık kazanması... Kanımı donduruyor. Çünkü bu tür Ermeni raporları kesinlikle yanlıştır.» (3)


(1) Levon Maraşlıyan, Ermeni Sorunu ve Türk Amerikan İlişkileri 1918- 1923, S.17 (Türkçesi Şen Süer, Belge Yayınları, İstanbul –2000).

(2) Aynı Eser, S.17.

(3) Aynı Eser, S.16, Dip Not. 7.

Dr. M. Galip Baysan

Bağışıklık Sistemi Çöken Bir Ülke! - Güner Yiğitbaşı
Allah bu millete akıl fikir versin ve  ülkemiz, AKP'nin ömrü sona eren ve ülkeyi felakete taşıyan bugünkü iktidarından kurtulsun.
Bu temennimizi niçin dile getiriyoruz, bu kötümserliğimizin sebebi nedir?
Açıklayalım.
Başbakan Ahmet Bey, Ankara Spor Salonunda AKP seçim beyannamesini açıkladı ve AKP'nin adayları tanıtıldı,Ahmet Bey, Tayyip Bey'in uzaktan kontrollü konuşmalarından bir yenisini daha yaptı.
Ahmet Bey bu konuşmasında, selefi Tayyip Bey'in taktiğini kulanarak, artık çok bayatlamış olan ve hiç gereği olmayan, kefenle yola çıkma beyanlarını yineledi.
Muhalefetin her kanadına yerli ve yersiz çok ağır eleştiriler yaptı ve en kötüsü de HDP Eş başkanı DEMİRTAŞ'a açıkça hain diyerek, çözüm sürecindeki samimiyetsizliklerini gösteren ve çözüm sürecinin temeline dinamit koyan, bazı kesimleri tahrik eden çok tehlikeli bir beyanda bulundu.
Bazılarınızın dikkatlerinden kaçmış olabilir,hak,hukuk,adalet,insan hak ve özgürlükleri,ileri demokrasi diyerek mangalda kül bırakmayan AKP iktidarının başındaki Ahmet Bey, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkıyla ilgili olarak, “Bireysel başvurunun Anayasa Mahkemesine getirdiği aşırı iş yükünün, mahkemenin işlevselliğine zarar verme ihtimali karşısında bu uygulamayı gözden geçireceğiz.”diyerek, bireysel baçvuru hakkına sınır getirme sinyalini ve müjdesini (!) verdi ve AKP'nin ileri demokrasiden ne anladığını halkımıza açıkçagöstermiş oldu.
AKP iktidarı, Anayasada 12 Eylül 2010 yılında yapılan referandumla kabul edilen Anayasa değişikliğiyle getirdiği ve  çok övündüğü, kişilerin hak ihlaline uğradıkları gerekçesiyleAnayasa Mahkemesine bireysel başvuru haklarından pek hoşlanmadı.
Kendilerini 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet iddialarından kurtarmak için icat ettikleri paralel yapı söylemleriyle, cemaatle ortaklaşa olarak ordumuza karşı kurdukları kumpasları itiraf etmek zorunda kaldılar ve Ergenekon ve Balyoz sanıklarının da kumpasa kurban edildiklerini açıkladıktan sonra, Anayasa Mahkemesinin hak ihlali gerekçesiyle Ergenekon ve Balyoz sanıklarının müracaatlarını haklı bulup Ergeneken ve Balyoz sanıklarının özgürlüklerine kavuşmaları, bu davaların savcılığına soyunan AKP iktidarını rahatsız etti ve bireysel başvuruların, Anayasa Mahkemesine getirdiği aşırı iş yükünün, mahkemenin işlevselliğine zarar verme ihtimali gerekçesiyle, bireysel başvuru hakkının yeniden gözden geçirileceği, yani sınırlandırılacağı, seçim beyannamesine konuldu.
Şayet, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurular sebebiyle artan iş yükü nedeniyle işlevselliği zarar görüyorsa,bunun çaresi, bireysel başvuru hakkının sınırlandırılması olmayıp, iş yükünü hafifletecek ve işlevselliği tehlikeye sokmayacak başka yasal tedbirler düşünülmeliydi.
AKP iktidarının ileri demokrasi anlayışının, hak ve özgürlüklerin giderek kısıtlanması ve fşizan baskı ve uygulamaların artması  olduğunu iddia edenlerin haklılıkları, bir kez daha kanıtlanmış oldu.
Ahmet Bey demokrasi, hak ve özgürlükler, yeni anayasa, başkanlık sistemi adı altında, ülkeyi daha da antidemokratik bir ortama sürükleyecek olan seçim beyannamesini açıkladığı konuşmasını yaparken, bu arada ne oldu? Avrupa Parlamentosu, gözle kaş arasında, Ermeni soykırım yasa tasarısını kabul ediverdi.
Milletçe hemen hepimiz ayağa kalktık ve bu kabul edilemez dedik.Tayyip Bey de, bir kulağımızdan girer, öbüründen çıkar diyerek, olayı küçümser bir tavır takındı.
Peki biz buralara nasıl ve niçin geldik,Avrupa Parlamentosu bu soykırım yasasını kabul etme cüreti nereden buldu?
Bu sorunun cevabını, AKP iktidarının kötü yönetimiyle ülkemizi getirdiği bugünkü durumuna bakıp tarafsız bir gözle değerlendirebilen aklı başındaki kişiler kolaylıkla görebilmektedirler.
AKP iktidarı; iktidarının ilk yıllarındaki tavrından çark ederek, Avrupa Birliği sürecinden vazgeçti, demokrasiyi lüks olarak görerek, ülke yönetimini otoriterleştirdi, ülkeyi polis devleti haline getiren iç güvenlik yasasını çıkararak uygulamaya koydu,tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı Tayyip Bey, tarafsızlığını çiğneyerek AKP Genel Başkanı gibi çalışmaya başladı, bu ülkeyi tek başına istediği gibi yönetebilmek için parlamenter sistemi bekleme odasına alarak, fiilen başkanlığını ilan ederek, tek başına otoriter bir gücü temsil eden kaçak sarayda karargah kurup, ülkeyi geren ve bölen bir tavır içinde ülkeyi istediği gibi yönetmeye başladı, uygulanan yanlış dış politikalarla komşu devletlerle aramız bozuldu ve dost bir komşumuz kalmadı,dolar aldı başını gidiyor, büyüme oranı düştü, işsizlik,yoksulluk,yolsuzluk ve pahalılık tavan yaptı,ülke ekonomisi sinyal vermeye başladı, sonuç olarak, ülke her yönden zayıf düştü ve ülkemizin bağışıklık sistemi çöktü, mikroplarla mücadele kabiliyetini kaybetti, ülkemiz, vücudu zayıf düşen ve bağışıklık sistemi çöken bir insan gibi korumasız ve yalnız kaldı, ülkemizin bağışıklık sistemi çöken bu en zayıf halini gören Avrupa Parlamentosu, boş mu duracaktı?
Tabbii ki hayır, kötü yönetimle bağışıklık sistemi çöken ve zayıf düşen AKP yönetimindeki Türkiye Cumhuriyetinin bu halinden yararlanan Avrupa Parlamentosu Ermeni soykırım yasasını çıkarıverdi.
Bu nedenle, kabahati başkalarında aramayalım, aklımızı başımıza alalım ve  AKP iktidarını iş başından uzaklaştırarak, önümüzdeki seçimleri ülkemiz için bir fırsata dönüştürelim. Bunun başka yolu yok.

16/04/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Yazıktır, Günahtır - Gündüz Akgül
Çok partili parlamenter seçimlerin ilki 1946 yılında yapılmış ve tek parti döneminin iktidar partisi CHPseçimlerin galibi çıkarak hükümet kurmuştu…
İkinci seçim 14 Mayıs 1950 tarihinde yapılmış ve Demokrat Parti tek başına iktidara gelmişti…
O günden, bu güne kadar kısa aralıklarla koalisyon ortağı olmanın dışında sol tek başına iktidar olamamıştır…
Bunun çeşitli nedenleri vardır…
-CHP’nin doğurduğu küçük partiler devamlı bir bölen görevini başarı! İle yerine getirmişlerdir…
-Uzun yıllar tek parti olarak iktidarda kalan CHP, Cumhuriyeti kurmuş, devrimleri gerçekleştirmiş ve Türkiye’yi dünya ulusları arasında onurlu bir yere getirmiş ve 2. Dünya savaşının dışında kalmayı başarmışsa da, günün koşulların zorladığı bazı hatalar yapmıştır…
-1950 tarihinde iktidara gelen sağ partiler, uzun yıllar süren iktidarları döneminde CHP’nin başarısızlığı konusunda yurttaşlarda CHP ne yaptı?” konusunda büyük bir algı yaratmış, aradan 65 yıl geçmesine ve CHP tek başına iktidar olmamasına karşın bu algı hala devam etmektedir…
-CHP iktidarının son yıllarında, özellikle Eğitimin Reşat Şemsettin Sirer gibi devrim karşıtlarının eline geçmesiyle, ülkeye ışık saçan Köy Enstitülerinin komünist yuvası olduklarına dair hazırlanan raporlar, iktidara gelen Demokrat partinin kucağına bırakılmıştır…
Bu nedenleri uzatma olanağı varken, bu kadarı ile yetiniyorum… 
Gelelim bu güne…
2015 Genel Seçimlerinin demokrasi, hukuk devleti ve laik rejim için “köprüden önce son çıkış” olduğunu, tüm aydınlar, yurtseverler ve demokratlar dile getirilmektedir…
Bu kadar önemli bir gerçeğe karşın soldaki küçük partiler hala bir bölenlik yapmaya devam etmektedirler…
Genel Başkanlarının ve yöneticilerinin iyi ve hamasi konuşmaları sonuç getirmeyeceği gerçeğini bir türlü görmemektedirler…
Bunları anlatırken şu noktaya gelmek istiyorum…
İktidar partisi ve Cemaat kol kola yürüyüp şanlı Türk ordusunu kumpaslarla çökertirken, değerli generallerinin, kurmay subaylarının geleceğini karartırken, biz aydınların, demokratların yüreği sızlıyordu…
Sonra ortaklık bozuldu kumpaslar bir, bir ortaya çıkınca özgürlüklerine kavuşmalarına sevindik ancak hala mağduriyetleri giderilmiş değildir…
Bu değerli komutanların büyük bir bölümü, Adının Vatan olarak değiştiren eski İşçi Partisinde (İP) yer aldıklarını görünce için bir daha sızladı…
Nedenine gelince…
Vatan Partisinin (İP)   son dört Genel Seçim sonuçlarına birlikte bakalım…
2001 katılmadı…
2007 128.148 oy %0,37…
2002 159,843 oy %0,51…
1999 57,607 oy %0,18
Şimdi bu değerli komutanlara soruyorum…
Sizin hatırınız için bu oy oranının %2’ye çıktığını farz edelim…
Bu önemli seçimde, bir oyun değeri varken bu kayıp sizce doğru mu?
Doğru değilse, yazık, günah değil mi?
Seçim sonucuna laf, güzel söz ve hamasetin etki yapmayacağını, alınacak oyun sonucu belirleyeceğini çok iyi bildiğinizi kabul ediyorum…
Özetle lafla peynir gemisi yürümez demek istiyorum…
Yıllardır tüm seçim politikaları CHP’yi eleştirmekle geçen, bana göre hep bir bölenlik yapan Vatan (İP) partisinin bu hatasına ortak olmayı size yakıştırmadığımı söylemek zorundayım…
Kumpas mağduriyetinden dolayı hepinize geçmiş olsun…

15.04.2015
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Bravo CHP'ye, bravo CHP'nin seçim reklam filmlerini hazırlayanlara.

CHP yöneticilerini kutluyoruz, alkışın; ayağa düşen namus ve değerine sahip çıktıkları için.

Siz bakmayın bazı gazetecilerin ve kişlerin bu seçim reklamını beğenmedik demelerine.

Havuz medyası ve TRT, AKP iktidarını protesto amacıyla kullanılan bu alkışlı seçim reklam filmini beğenmediklerine ve TRT bu alkışlı seçim reklam filmini, bu iktidara karşı diyerek yayınlamadığına göre, CHP doğru yolda ve bu reklam da tutmuş ve ses getirecek demektir.

Bugün, değerli gazeteci Belkir CUŞKUN da, gazetesindeki köşesinde bu konuya değinmiş ve “ALKIŞLAYIN...”başlığıyla yazısına konu etmiştir

Biz de aynı konuyu işlemeyi düşünüyorduk ki, Bekir COŞKUN bizden hızlı davranmış, Bekir COŞKUN'un affına sığınarak, biz de bu alkışlı seçim reklamını bu makelemize konu yapıyoruz.

Alkış, hepinizin bildiği gibi, insanların, kendisi, yakınları, ülkesi ve milletinin yararına olarak yapılan bir işi, eylemi, icraatı ve söylemi beğendiğini, övgüye değer bulduğunu ve onayladığını, çıkacak olan sesle,dışa vurarak ve ifade etmek için, iki elinin avuçlarını birbirine vurmaları eylemidir.

Alkış'ın bu tarifinden de anlaşıldığı gibi, insanlar; kendisinin, aile yakınlarının,yaşadıkları ülkenin ve toplum bireylerinin  yararlarına  bir söylemde bulunulduğunda, eylem ve icraat yapıldığında, memnuniyetlerini, övgülerini ve onaylarını dışa vurarak ifade etmek amacıyla, o güzel ve faydalı, eylemde ve söylemde bulunanları, o faydalı ve güzel icraatı yapan yöneticileri ve devlet adamlarını alkışlarlar.

Bu nedenle, alkış denince ve bir alkış sesi duyunca, insanların aklına olumsuzluklar gelmez, daima güzel, faydalı, doğru, hoş ve olumlu şeyler gelir. Alkış sesi, doğruyu, güzeli,faydayı, olumluluğu, onay vermeyi ve memnuniyeti ifade eder.  Bu nedenle, alkışın bir değeri ve namusu vardır.

Şu anda ülkemizde olup bitenlere bakıyoruz; alkış ayağa düşmüş, iyi olan kötü olan herşeye alkış tutuluyor, ülkede bir alkış enflasyonu hüküm sürüyor.

Cumhurbaşkanlığı görevine başlarken, namusu ve vicdanı üzerine tarafsızlık ve Anayasaya sadakat yemini eden Cumhurbaşkanı Tayyip Bey, yeminine rağmen tarafsızlığını, Anayasaya sadakatini bir kenara koymuş, Anayasaya göre ilişkisini kesmesi gereken AKP'nin fiili Genel Başkanlığını sürdürüyor,seçim propaganda mitingleri yaparak AKP için oy istiyor ve fanatik AKP seçmeni ve yandaşları buna rağmen, olumlu bir iş yapılmış gibi kendisini alkışlıyor,

Tayyip Bey, aç ve işsiz halkını düşünmeden, Atatürk Orman Çiftliğine vatandaşın paralarını israf ederek, egosunu ve gösteriş merakını tatmin için katrilyonlar harcayarak kaçak saray yaptırmış ve yapılan haklı eleştirilere karşı, bu kaçak sarayı devletin itibarı saçmalığı ile savunmaya kalkışıyor ve bu olumsuzluğa ve israfa da, AKP yandaşları tarafından alkış tutuluyor.

Tayyip Bey her vesileyle karşısına topladığı her kesimden insanlara karşı yerli yersiz konuşuyor, paralel yapı, hükümete yönelik darbe girişimi,başkanlık sistemi artık gelmeli, bu gömlek bu ülkeye dar geliyor diyor, kendisini dinleyenlerden yine alkış alıyor.

Tayyip Bey her gittiği yerde parlamenter sistemi kötülüyor, parlamenter sisteme fiilen son verip onu bekleme odasına aldığını söyleyerek, başkalarını hükümeti devirmeye teşebbüs etmekle suçlarken, kendisi, Anayasal düzeni zorla değiştirme suçunu işlediğini itiraf ediyor ve sanki bir Anayasa suçu işlememiş de,  olumlu bir iş yapmış gibi, belli çevreler tarafından şiddetle alkışlanıyor,

Tayyip Bey, başkanlık sistemini savunmak ve bu konuda kendisine taraftar kazanmak ve toplumda bir taban oluşturmak için, cingözce bir buluşa imza atarak, gruplar halinde muhtarları kaçak sarayda ağırlayarak, başkanlık sisteminin gerekliliğini savunuyor, araya paralel yapı iddialarını serpiştiriyor ve muhtarların alkışlarını alıyor.

Ülkemiz, tüm komşu devletlerle düşman edilmiş, AKP iktidarının iflas eden bu dış politikası yandaşlar tarafından alkışlanıyor.

Tayyip Bey Valileri toplayıp talimatlar veren konuşmalar yapıyor, alkışlanıyor,

Büyükelçileri topluyor, paralel yapıyı dış ülkelerde anlatın, hükümetimize karşı yaptıkları darbeyi anlatın talimatını veriyor, koca, koca büyükelçiler tarafından alkışlanıyor,

Tayyip Bey, alkışlanmak için, her gün bir yerlerde nutuk atıyor.

CHP yönetimi; alkışı, AKP iktidarının antidemokratik ve kötü yönetimini protesto ve ülkenin AKP iktidarından uzaklaştırılmasının figürü olarak kullandığı alkışlı seçim reklamıyla, alkışı ters yüz etmiş ve alkışın o bilinen klasik anlamını değiştirerek,  alkışı, hoşa giden, memnuniyeti ve onay vermeyi ifade eden özünden kopararak, AKP iktidarını eleştiren, korkutan, tedirgin eden bir protestonun sembolü haline getirmiştir.

Bundan sonra, Tayyip Bey ve onun gibiler, her alkışlandıklarında, bir şüphe içine girecekler,bunun kendilerine yönelik bir memnuniyeti ve onayı ifade eden bir alkış mı, yoksa bir memnuniyetsizliği, eleştiriyi ve protestoyu mu ifade ettiğini düşünecekler, alkıştan eskisi gibi zevk almayacaklar,Tayyip Bey'i her ortamda alkışlamak mecburiyetinde bırakılan gönülsüz ve mecburiyetten alkışlayanlar da, şayet bu arada Tayyip Bey cemaatine alkışı yasaklamazsa, alkışa başlamadan önce, içlerinden, protesto niyetine diyerek, Tayyip Bey'i avuçları patlayana kadar huzur içinde alkışlayarak, protestolarını yapabileceklerdir.

İşin en keyifli yanı da, Tayyip Bey alkıştan artık keyif almamaya başlayacak, belki de cemaatine alkışı yasak edecektir.

Alkış, CHP sayesinde, namusunu kurtaracak ve kötü şeylere alet olmaktan  kurtulacaktır.

Sağ olasın CHP, sağ olasınız alkışlı seçim reklamını yapanlar.

Bize göre onlar, gerçek alkışı hak ettiler doğrusu.

14/04/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Tayyip Bey'in İki  Şapkası ve Yüksek Seçim Kurulu!..
Şu anda Tayyip Bey'in giydiği iki şapkası var olup, buna, iki kisve de diyebiliriz.

Tabi bu bir benzetmedir.

Tayyip Bey'in giydiğ  birinci şapka, Cumhurbaşkanlığı şapkası, ikinci şapka da, illegal bir şekilde, fiilen yürüttüğü Başbakanlık ve AKP Genel Başkanlığı şapkasıdır.

Tayyip Bey'in Cumhurbaşkanlığı şapkası, hukuken giymesi gereken asıl ve legal şapkadır.

Ancak, Tayyip Bey; Cumhurbaşkanı seçildilkten sonra, Cumhurbaşkanlığı görevine başlarken, Meclis önünde namusu ve vicdanı üzerine yaptığı, Anayasaya göre zorunlu olan tarafsızlık ve Anayasaya bağlılık yeminini yaparken giydiği yasal olan Cumhurbaşkanlığı şapkasını, yemin edip, Cumhurbaşkanlığına başlar başlamaz çıkarmış ve 1150 odalı kaçak saray'ın en ücra köşesindeki kullanılmayan  bir odasına koyup saklayarak, bir daha giymemek üzere kilit altına almıştır.

Tayyip Bey, bu arada hiç kimseye sorup danışmadan, halkın oyu ile Cumhurbaşkanı seçildim diyerek, Anayasaya aykırı bir şekilde, parlamenter sistemi alaşağı ederek, hayal etmekte olduğu başkanlık şapkasını giyeceği günün özlemi içinde, alaşağı ettiği parlamenter sistemi de, başından çıkardığı Cumhurbaşkanlığı şapkasını sakladığı 1150 odalı kaçak sarayın en ücra köşesindeki odasına kilitleyerek, bekleme odasına almıştır.

Bu nedenle, Tayyip Bey; fiili Başbakan ve fiili AKP Genel Başkanı gibi çalışarak, halktan, AKP'ye oy talep ettiği propaganda  konuşmalarında, sık sık  parlamenter sistem bekleme odasına alınmıştır diyerek, Anayasaya aykırı bir şekilde,bugünden ilan edip uygulamaya koyduğu  fiili başkanlığına, halkımızın dikkatini çekmek istemektedir.

Bu duruma baktığımızda, şu anda ülkemizde hukuken Cumhurbaşkanlığı koltuğu dolu olarak gözükmekteyse de, aslında Cumhurbaşkanlığı koltuğu fiilen boş olup, Başbakanlık ve AKP Genel Başkanlığı koltuklarının ise; biri hukuki, diğeri fiili olmak üzere iki sahibi bulunmaktadır.

Hukuken Cumhurbaşkanı gözüken Tayyip Bey; tüm mesaisini, fiilen başına geçirdiği Başbakan ve AKP Genel Başkanı şapkası altında, ülkenin fiili Başbakanı ve AKP'nin Genel Başkanı gibi çalışarak harcamakta, hergün ve günün her saatinde bir yerlerde konuşarak, başkanlık sistemine geçilmesinin gerekliliğini anlatarak, bunun için önümüzdeki seçimlerde Anayasayı değiştirecek oranda milletvekili çıkarması için AKP'ye oy talep etmektedir.

Bununla da yetinmeyen fiili Başbakan ve AKP Genel Başkanı Tayyip Bey, tarafsız ve partisiz Cumhurbaşkanı olamadığı için kendisini eleştiren her kesimden kurum ve kişilere anında ayrı ayrı laf yetiştirmekte, hükümetin icraatlarını eleştirenlere de, fiili Başbakan refleksi içinde cevap verme ve onları azarlama lüzumunu hissetmektedir.

Tayyip Bey, ülkede olup biten herşeyden haberdar olmak ve hoşuna gitmeyen bir şey olduğunda, görevine girse de girmese de, anında o işe burnunu sokarak, birşeyler söyleme ihtiyacı duymaktadır.

Muhtarlarla sıkça buluşup onlara hitap ettiği, başkanlık sistemine onlardan destek istediği için olsa gerek, bugünlerde muhtarlarımıza özenmiş ve Cumhurbaşkanlığını bir kenara iterek, kendisini Türkiye'nin muhtarı ilan etmiştir.

Tayyip Bey, Türkiyenin muhtarı olmayı bile göze almasına rağmen, Cumhurbaşkanlığını bir türlü sevip benimseyememiş, hayalindeki başkanlık koltuğuna oturana kadar, Türkiyenin muhtarı olmayı yeğlemiştir.

Tayyip Bey; bize göre, artık ne olduğunu unutmuş, uçan kuş dahil, herşeyden sorumlu ve herkese laf yetiştiren otomatik cevap makinası olmuş, bu arada, Eyyy Baro Başkanı diyerek, İstanbul Baro Başkanını muhatap almış ve onu da eleştirmeye kalkmış, ancak, pek televizyon izlemiyor ve İstanbul Baro Başkanının; sözünü esirgemeyen, haklı oldu mu, korkusuzca ağzına geleni söyleyen ve en ağır eleştirileri yapmaktan çekinmeyen kişiliğini pek tanımıyor olsa gerek, bu sefer sert bir kayaya çarptığını fark edememiş ve İstanbul Baro Başkanından gerekli cevabı ve dersi almıştır.

Fiili Başbakan ve AKP Genel Başkanı şapkası ile konuştuğu Sakarya mitinginde, TÜSİAD Başkanının enflasyon eleştirisine ağır bir şekilde karşılık vermiş, iş adamlarını şımarıklıkla suçlamış, TÜSİAD eski başkanını da hedef alarak, hükümeti eleştiren bugünkü TÜSİAD Başkanına hitaben, al birini vur öbürüne diyerek, başkanları küçük düşürmeye çalışmıştır.

Demokrasinin; karşı görüşlere saygı duyan, eleştirilere tahammül eden, çoğulcu bir sistem olduğunu bir türlü kabullenemeyen Tayyip Bey; AKP'nin seçim propagandasını yaptığı konuşması sırasında, Ağrıda PKK teröristleriyle güvenlik güçleri arasında baş gösteren silahlı çatışmadan, canlı maç nakleder gibi, sıcak bilgiler sunmuş ve çözüm sürecinin mimarı benim diye övünmesine rağmen, çözüm sürecine zarar vereceği endişesiyle, bu PKK saldırısının bir provakasyon olduğunu, çözüm sürecinin bundan zarar görmeyeceğini beyan edecek yerde, adeta bu çatışmayı, 7 Haziran seçimlerinde AKP lehine can kurtaran simidi gibi kullanarak, bu çatışmadan, PKK militanlarına dokunmamakla,onları şımartıp yüz vermekle suçlanan ve  eleştirilen AKP iktidarına, seçim propaganda malzemesi çıkarmaya çalışan bir görüntü vermiştir.

Biz, seçim sonuçlarının ne olacağı henüz bilinmeden, buradan ve bugünden söylüyor ve ilan ediyoruz; tüm devlet imkanları ve iktidar olmanın nimetleri kullanılarak, bir yandan tarafsız ve partisiz olması gereken ve fiili Başbakan ve AKP Genel Başkanı gibi çalışan, Anayasayı korkusuzca ve pervasızca ihlal eden  Tayyip Bey'in, öbür yandan hukuki Başbakan Ahmet Bey'in, aynı şekilde devlet ve iktidar olanaklarını kullanarak,  muhalefete karşı  orantısız  güç ve imkanları kullanarak, iki kanaldan yaptıkları ve yapmaya devam edecekleri yoğun propaganda toplantı ve mitingleri sonunda gidilecek olan 7 Haziran seçimleri, asla meşru bir seçim olmayacak ve AKP yeniden tek başına çoğunluğu elde ederse, bu sonuç kamu vicdanını yaralayacaktır.

Anayasamızın 79. maddesi çok açıktır. Anayasamızın, SEÇİMLERİN GENEL YÖNETİM VE DENETİMİ başlıklı bu 79. maddesine göre; seçimler,yargı organlarının genel yönetim ve denetimi altında yapılır. Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve yaptırma, seçim süresince seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzluklar, şikayet ve itirazları inceleme ve kesin karara bağlama görevi,Yüksek Seçim Kurulunundur.

Bu nedenle, 7 Haziran seçimlerinin meşruiyetine gölge düşürmemek adına, Yüksek Seçim Kurulu, Anayasanın kendisine tanıdığı yetkileri kullanarak, bu ülkenin hukuken Cumhurbaşkanı olmasına rağmen, Cumhurbaşkanı şapkasını çıkararak, bu şapkayı 1150 odalı kaçak sarayın en ücra köşesindeki bir odaya gizleyerek, parlamenter sistemle birlikte bekleme odasına alan Tayyip Bey'e müdahale etmeli ve Anayasamızın açık hükümlerine göre, kendisinin tarafsız ve partisiz bir Cumhurbaşkanı olması gerektiği anayasal gerçeği hatırlatılarak, Tayyip Bey tarafsızlığa ve adı ne olursa olsun, AKP'nin propagandasını yaptığı seçim mitinglerine son vermeye davet edilmelidir.

Yüksek Seçim Kurulu tarafından seçimin başlangıcı olarak belirlenen 10.Mart.2015 tarihinden itibaren, seçimlerin düzen içinde ve dürüst bir şekilde yürütülmesinin önünde engel teşkil eden, Tayyip Bey dahil, kimden gelirse gelsin, her türlü yasa ve Anayasa dışı davranışlar, seçimlerin düzen içinde ve dürüstlükle yapılmasından sorumlu olan ve bunun denetimi ile görevli ve yetkili olan Yüksek Seçim Kuruluna şikayet edilebilmeli ve Yüksek Seçim Kurulu da, topu taca atmadan, bu haklı şikayetleri esastan değerlendirerek, seçimlerin düzen içinde ve dürüst bir şekilde yürütülmesinin önündeki engelleri kaldıracak kararları alarak, uygulamak zorundadır.

Hatta, Anayasanın bu 79. maddesinde yer alan açık hüküm gereğince, Yüksek Seçim Kurulu, seçimlerin düzenini ve dürüstlüğünü bozan davranışlara bizzat tanık olursa, bu davranışlara resen müdahale etmek zorundadır.

Tayyip Bey'in; 7.Haziran seçimleri için, AKP yararına meydanlara çıkarak seçim propaganda miting ve konuşmaları yapması da, seçimlerin dürüstlüğü ilkesinin ağır bir ihlali olup, Anayasanın 79. maddesine göre,Yüksek Seçim Kurulu buna da müdahale etmek ve Tayyip Bey'in, bu tür miting, konuşma ve meydan toplantılarına son vermesi için karar alıp yaptırım uygulamak mecburiyetindedir.

Seçimlerin tarafsız ve dürüst bir şekilde yapılması ve milli iradenin tecellisine gölge düşürülmemesi için dir ki; Anayasamızın 114. maddesine göre,Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimlerinden önce, Adalet, İçişleri ve ulaştırma bakanlarının çekilmeleri, yani bakanlık görevlerinden istifa etmeleri ve onların yerlerine Türkiye Büyük Millet Meclisi içinden veya dışarıdan bağımsız kişilerin Başbakan tarafından bakan olarak atanmaları zorunluluğu getirilmiştir.

Cumhurbaşkanı Tayyip Bey'in; görevinden dolayı sorumsuz olması ve kendisinden hesap sorulamaması, tarafsız bir Cumhurbaşkanı şapkası altında, hukuken Anayasanın açıkça kendisine tanıdığı yetkileri kullanırken  ve görevleri icra ederken yaptığı faaliyetleri kapsamakta olup, Anayasayı çiğneyerek, Anayasanın kendisine tanımadığı ve hatta tarafsız ve partisiz olmasını emrettiği için, üstüne vazife olmayan yetkileri kullanmaya ve görevleri yapmaya kalkıştığı, bu cümleden olarak, taraflı ve partili bir Cumhurbaşkanı profili çizerek, AKP şapkası altında,fiilen AKP'nin Genel Başkanı gibi, AKP'nin propagandasını yapan mitingler düzenlemeye kalkıştığında, kendisine tarafsız ve yaptıklarından sorumlu olmayan bir Cumhurbaşkanı gibi muamele edilemeyeceğini, Yüksek Seçim Kurulu görmek ve buna göre Tayyip Bey'e karşı gereğini yapmak zorundadır.

Aksi halde, Yüksek Seçim Kurulu görevini yapmamış ve meşru olmayan bir seçimin doğracağı olumsuz tüm sonuçlara ortak olmuş sayılacaktır.

13/04/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Turkish Demokrasi mi? Teşekkürler Almıyoruz - Galip Baysan
Önümüzdeki iki ay içinde Türkiye bize göre tarihinin gelmiş geçmiş en önemli seçimlerinden birini yapacaktır. Geçen 12 yıllık iktidarları süresince ülkemizi tek parti daha doğrusu bir tek kişi mevcut bütün siyasi ve hukuki kuralları alt üst ederek dilediği şekilde ve tıpkı bir sultan gibi ülkeyi yönetmeye çalıştı.Bu da yetmedi yeni bir 4 yıllık yönetimi daha büyük yetkilerle donatarak saltanatının devamı için inanılması zor bir şekilde Anayasayı ve ettiği bütün yeminleri, verdiği bütün sözleri inkar ederek tarafsızlığını çöpe atıyor. Bu olaylara şahit olan başta Yargı organları olmak üzere bütün resmi kurumlar garip bir tutukluk içinde, yasaları kullanma yerini iktidar partisi liderlerini seyrederek ve hatta alkışlayarak destekliyorlar. Böylece 2015 yılında Dünya uzayda koloni kurmaya çalışırken ülkemiz dar bir cepheden Orta Çağın karanlık dünyasına doğru sürükleniyor.
Önümüzdeki seçimde oylama sadece iktidar değişikliği için yapılmayacak. Türk Halkını bekleyen en önemli sorun; iktidarın geçmiş yıllarda olduğu gibi 300-400 Milletvekilliği kazanarak iktidara gelmesi ve Anayasada değişiklik yaparak Başkanlık sistemini kurması ve Laiklik, birlik ve bütünlük istiyen değiştirilemez diye bildiğimiz maddelerinin buharlaştırılmasıdır.
Demokrasi tarihinde tıpkı günümüz iktidar liderleri gibi tek adam ve çoğunluk yönetiminin hangisinin daha mükemmel olduğu konusu yüzyıllarca tartışılmış ve günümüz çağdaş demokrasi anlayışı böyle gelişmiştir.Biz bu gün bu konudaki bilgilerimizi hatırlatmak istiyoruz.
   
 Siyasi düşünce açısından ünlü Yunan düşünürü Sokrat; “Kollektivist” bir sistemi savunurken, Platon: “Isparta aristokrasisini” savunuyordu. Aristo ise en iyi yönetim şekli olarak “Monarşiyi” savunurken, yönetimleri günümüzdeki anlayışa çok yakın bir şekilde şöyle sıralamıştı:
          
“Tek kişinin yönetimi krallık (Monarşi), bunun bozulmuş şekli Tiranlık. Azınlığın genel yararı korumak için kurduğu yönetim Aristokrasi, bunun bozulmuş şekli Oligarşi. Çoğunluğun yasalar çerçevesinde kurduğu yönetim Politeia, bunun bozulmuş şekli de Demokrasi’dir.” (5)

Bu ifadelerden anladığımız kadarı ile ;Eski Yunan’da üç dev ismin (Sokrat, Eflatun ve Aristo) Demokrasiyi tutmamaktaydılar.(6). Demokrasiye karşı olan bir başka isim Alkibiadesti.  Peleponez savaşlarına doğru Alkibiades: “Demokrasiye gelince, çılgınlık olduğu tespit edilmiş birşeyi, tartışmaya ne lüzum var” demişti(7).
        
 Egemenlik olarak adlandırdığımız, devlet yönetimini düzenleyen o büyük Güç”ün tanımını ilk defa ortaya koyan Fransız hukukçusu Jehan Bodin; 1572’de Fransadaki ünlü Saint Barthelemy Katliamı’ndan hemen sonra, 1576’da yayınlanan “Devlet Üzerine Altı Kitap (Six Livres de la Republique) adlı eserinde kralın haklarına temas ederken, Demokrasiye çatmadan geçemiyor ve görüşlerini şu sözlerle dile getiriyordu: (8)
        
“Demokraside egemenlik bir çoğunluğun elindedir. Çoğunluk ise, en iyi durumda bilgisiz, budala ve duygularına kapılan bir güruh olup yıldan yıla değişir.”
         
J. Bodin böylece insanların eşit olmadıklarını ve Demokraside öbür yönetim biçimlerinde olduğundan daha az özgürlük bulunduğunu belirterek, demokrasi fikrini bir yana atmaktadır. Üyeleri arasındaki kavgalar ve kıskançlıklar sonunda kesinlikle ortadan kalkacağına inandığı Aristokratik Devleti de tutmamaktadır. Ona göre düzeni yalnızca Monark ( yani kral) sağlayabilir ve ondan başka kimse bir birlik duygusu yaratamaz(9).
         
J. Bodin, Monarşi savunmasını Tanrıya değil, eşyanın özelliğine dayandırırken, İngiltere’de I. James basılı eserlerinde “Kutsal Hak” kavramını işliyor ve 1598 yılında başladığı kuramcılığında, kralın Tanrının vekili olduğunu ve “Monarşinin Tanı’nınkine en yakın hükümet biçimi” olduğunu ileri sürüyordu(10).
          
Ünlü Voltaire’in de “Aydınlanmış Monarşi”yi desteklediği bilinmektedir. “Demokrasi ancak çok küçük bir ülke için uygun bir şeydir” demekte, eşitliliğe inanmamakta ve herhangi bir Parlamento biçimine tam bir güven beslememektedir.
         
 “Tek bir insanın tiranlığı ile çoğunluğun tiranlığı arasında farklar vardır... Hangi tiranlığın altında yaşamak isterdiniz? Hiç birinin. Fakat eğer ben seçme olanağı bulsam, tek bir insanın tiranlığını çoğunluğun tiranlığına yeğ tutardım. Bir despotun iyi olduğu anlar vardır, ama bir despotlar topluluğunun hiçbir zaman yoktur(11)”
           
Bilindiği gibi Montesquieu İngilizlerin sırrının “Kuvvetler Ayrılığı” prensibi olduğuna inanmıştı. Yasama, Yürütme ve Yargı fonksiyonlarının birbirinden ayrı tutulmasının gerekli olduğuna inanıyordu. Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri Kurucuları tarafından adeta putlaştırılmış gibiydi(12).
          
Jan Jack Rousseau, insan mutsuzluklarının en fazla birey ile toplum arasındaki sürtüşme ve çatışmalardan kaynaklandığını düşünüyor ve bu mutsuzlukların çoğundan toplumu sorumlu tutuyordu. “Şayet insanlar kötü ise bu kötü terbiye ve ortam onları bozduğu içindir. Felakete yol açan, bozuk toplumsal düzenlemeler, adaletsiz konular, despot idarelerdir. İnsan tabiatı gereği iyidir. Şayet insan, kötü şartlar tarafından bozulmasaydı, tabii iyiliği ile eşitlik ve adalete dayalı özgür bir toplum kurulabilirdi. Rousseau, yaklaşık iki asır önce yayınlanan iki kitabını da bu düşünceden hareketle yazmıştı. “Emile” şu cümleyle başlıyor: “Tanrı her şeyi iyi yarattı, insanların dokunmasıyla her şey kötüleşti.”, “Toplumsal Sözleşmenin” ilk bölümü de şöyle başlıyor: “İnsan hür doğdu, bugün ise her yerde zincire vurulmuş halde...” (13)
          
Günümüzde “Demokrasi” kelimesi ile ilişkilendirdiğimiz pek çok fikir, Kuzey Amerika, İngiltere, Fransa ve hatta Latin Amerika’da Tom Paine (1737-1809) sayesinde tanınmıştır. Şu sözler onun temel görüşlerini yansıtmaktadır.
         
“Hükümet bir milletin işlerini idare etmekten başka ne olabilir ki? O, bir kimsenin yahut bir ailenin mülkü değildir, tabiatı gereği olamaz da. Tüm topluma aittir. Her ne kadar güç ve hile ile gasp edilmiş ve babadan oğula geçer hale getirilmiş ise de bu gasp, doğruyu değiştirmez. Hâkimiyet, bir şahsın değil, milletindir; uygun bulmadığı hükümeti kaldırıp onun yerine çıkarına, mizacına ve tabiatına uygununu kurmak, bir milletin en tabii ve elinden alınmaz hakkıdır. İnsanların, insanlığa yakışmayan hayali bir şekilde kral ve tebaası diye ayrılması, saray mensuplarının durumuna uysa da ülke çapında geçerli olamaz ve bu ayrım, hükümetlerin kuruluşunun dayandırıldığı ilke tarafından yok edilmektedir. Her vatandaş iktidarın bir üyesidir ve hiçbir şahsi bağımlılığı, itaati kabul edemez, ancak yasalar karşısında boyun eğer... İktidarın veraset yoluyla elde edilmesi sistemi, insan aklına olduğu kadar insan haklarına da aykırıdır; saçma olduğu kadar adaletsizdir. (14)”
         
Bütün bu tartışmalara rağmen Demokrasi, özellikle 20nci yy.dan sonra çok gelişmiş ve gelişmek isteyen bütün toplumlar için vazgeçilemez bir tutku halini almıştır. Bize göre de belirtilen bazı mahzurlara rağmen Demokrasi özgür insanlar, erdemli insanlar rejimidir. Bu özgürlük tanımının başına  “Dinsel Özgürlüğü” koymak gerekir. Sandık başına giden özgür birey her türlü maddi, manevi, Irksal ve Dinsel baskıların etkisinde kalmadan kararını ve oyunu vermelidir. O zaman o ülkede sağdan- sola 180 derecelik açı içindeki bütün siyasi görüşler değer bulur ve Cumhuriyet ve Meşrutiyet yönetimleri sınırlı bir görüş içinde kalmaz, Demokratik sistem belirli kesimlerin değil, bütün Ulusun mutlu bir şekilde yaşamasına imkân verecek şekilde gelişebilir. Sözlerimizi ünlü bir siyasi düşünürün Demokrasi konusundaki görüşleri ile noktalamak istiyoruz.
     
“Demokrasi, insan haklarının yazılı anayasalarla teminat altına alınmasından sonra süratli bir gelişme göstermiştir. Yirminci yüzyılın başında hiçbir siyasal ideal, demokrasi ideali kadar sağlam bir biçimde yerleşmiş görünmüyordu .”(15)
         
Bu nedenle diyebiliriz ki 2015 seçimleri, sözde demokrasiden kurtulup özde demokrasiye dönmek için çok büyük bir fırsat olacaktır.

REFERANSLAR:

(1)     Victor Ehrenberg, The Greek State, s.55-58 (Basil BlackwelL Oxford-1060)
(2)    The History of Herodotus s.250 (Translated by George Rawlinson, Volume-One); Heredotos, Heredot Tarihi, s.177-178 (Remzi Kitabevi, Türkçe’si Müntekim Ökmen, Azra Erhat, İstanbul-1983)
(3)     Heredot Tarihi, s.177-178: The History of Herodotus, s.250-251
(4)  Mete Tuncay,Batıda Siyasal Düşünceler Tarihi,c.1, s.24 (Ankara-1985)
(5) Toktamış  Ateş,Demokrasi,. s.30-31( İstanbul-1976); C.Northcode  Parkinson: Siyasal Düşüncenin Evrimi,s.165-166 (Çev. M. Harmancı, Remzi Kitabevi, İstanbul )
(6)  Eflatun, Devlet-III, s.64 (Milli Eğitim Basımevi, Ankara-1946)
(7)    A.D. Lindsay, Demokrasinin Esasları, s.2 (Milli Eğitim Basımevi, Ankara-1973)
(8)     Turhan  Feyzioğlu: Türk Milli Mücadelesinin ve Atatürkçülüğün Temel İlkelerinden Biri Olan Millet Egemenliği s.3 (TTK Ankara-1987)
(9)  C.N. Parkinson, age. s.77-78
(10)    Voltaire’s Philosophical Dictionary, London-1929
(11)    C.N. Parkinson, age. s.82
(12)    David Thomson, Siyasi Düşünce Tarihi, s.107 (Political İdeals, Şule Yayınları, İstanbul-1966)
(13)    Aynı Eser, s.122-123
(14)    Aynı Eser, s.130-131
(15) Edward Mc Nall Burns, Çağdaş Siyasal Düşünceler, 1850-1950, s.3 (Ankara-1984)

Dr. M. Galip Baysan

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget