Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Parktaki Genç
Köpeğim Badi ile her sabah ve akşam ihtiyaç molası için dışarı gezmeye çıkarız. 15 yıldan beri bu böylece devem ede gelmiştir. 15 yıl kadar önce, İzmit’te çalışan Dr. oğlum bunu evine almış. Oğlum işe gidince, adını “Badi” koydukları bu köpek, stresten sıkıntıdan olsa gerek, evdeki kemirebileceği ahşap kısımları kemirirmiş. Düşünüyorlar, “bu başımıza sorun çıkaracak ne yapalım ne yapalım” derken, ben de emekli olmuştum, “bunu babama bırakalım, o emekli oldu nasıl olsa bakar” diye düşünüyorlar. 

Bir gün oğlum, Badi ile İzmit’den bize ziyarete geldiler, “baba bu Badi sende dursun, altı ay sonra alacağız dediler. Biz de Badi’yi çok sevmeye başladık, aradan aylar yıllar geçti ne onlar istedi ne de biz “alın şu emanetiniz götürün” demedik. Şimdilerde biz de Badi’yi çok seviyoruz, o da bizi, özellikle her işini gördüğüm, sabah akşam gezmelere çıkaran beni çok seviyordu. Öyle ki eşim Badi’yi sevecen bir şekilde “benim küçük oğlum” diye sevdiğini dışa vuruyordu. İşte böylece Badi ile acı tatlı aradan yıllar geçti. Bu yıllar içinde Badi ile çok olaylarımız geçti. Onu çoğunlukla akşamları 5-6-7 saatlerinde gezmeye çıkarırdım. Bir işim çıksa da akşamları geciksem ve de eve geç gelsem onu mutlaka gezmeye çıkarırım, her gezmeye çıkarken de çok mutlu olur.

Badi ile yaşantı ve anılarımı anlattığım yazdığım hemen her gün günlük tutuyordum, ileride kitap yazmak için. Çok olaylar oldu, ona araba çarptı, tedavisi vs konularını not almıştım ve flaş bellekte yüklü idi. Kızılay’da bir fotokopide işlem yaparken flaş belleği orada unutmuşum, birkaç gün sonra oraya gittiğimde adam, burada kalmadı, dedi vermedi, böylece anılar gitti.

İşte bizim Badi ile 11 Aralık akşam 17,30 civarında sitenin içindeki parkta dolaşmaya çıkarmıştım.  Günler kısa olduğu için o saatleri karanlımaya başlıyor. Parka girdiğimizde biraz uzakta bankta oturup sigara içen bir kişi gördüm.  Hava soğuk, bu saate bu adam parkta neden oturuyor diye düşünerek adama doğru Badi ile yaklaştım, adamın yanına yavaş yavaş yaklaştım, adamın başı gövdesinden öne doğru eğilmiş, sigarayı peş peşe çekiyor. Baktım kapüşonu da kafasına çekmiş bayan mı erkek mi olduğunu anlaşmadığım bu kişi başını yere doğru çevirmiş çok düşünceli bir hali vardı. Kendi kendime mutlaka bu adamın önemli bir sorunu var diye düşündüm, teselli, teskin bakımından yardım ederim düşüncesi ile adama doğru yaklaştım. 

-Hayrola niye yalnız oturuyorsun bu saatte, dedim. Adam doğrulup bana ilgisiz baktı. Alaca karanlıkta dikkatlice bakınca, sıkınlı bir şekilde sigara içen bu kişinin bir öğrenci olduğunu anladım. 

Öğretmenlik yanım ağır bastı ve ona sevecen bir tavırla yaklaşarak dedim ki, sen öğrenci misin, dedim. O da “evet” dedi.

Ona sigaranın hiçbir derde deva olmadığını, akciğeri mahvettiğini, hiçbir sıkıntıyı gidermediğini falan diyerek sigaranın zararlarını anlatmaya çalıştım. Ona içmesen iyi olur, dedim. Nerede okuyorsun, dedim o “11. Sınıfta okuyorum” dedi. Onu duyunca daha bir ilgimi çekti ve üzüldüm. Ona dedim ki;

 -Hayrola senin bir derdin bir sıkıntın mı var, nedir sorun yardım etmemi ister misin, dedim. Lisede okuduğunu öğrendiğim bu öğrenci daha da ilgimi çekti ve daha da merak edip üzüldüm.  Sorun nedir bana anlatabilir misin, dedim.  Yüzüme doğru baktı, “sen hiç intihar etmeyi düşünsün mü”, dedi. Aman Tanrım, ilgim ve üzüntüm arttı, bunda daha da büyük sorun var, diyerek sorunun nedir, ben de öğretmenim sana yardım etmek isterim, dedi. 

Babası ile kendinin arası iyi değilmiş sanırım. Anlatmaya başladı, “babam gazi, ben okullar arası Türkiye beşincisiyim, ailem benden çok daha fazla şeyler istiyor, ben de dayanamıyorum” dedi. Onun bizim sitede veya yakın bir sitede oturduğunu düşünerek, ona nerede oturuyorsun ailenle anne babanla görüşmek isterim, dedim. O “Eryaman’da oturuyoruz” dedi. 

Eryaman bize km lerce uzakta idi. Gecenin ve de kışın bu soğuğunda bu kadar uzağa gelip ıssız bir parkta üzüntüden sigara içen bir lise öğrencisinin ruh halini, üzüntüsünü düşünürsek, ne denli bunalımda olduğunu anlarız bu çocuğun. 

Tasması elimde arkamda duran bankın arkasında bekleyen Badi sıkılmış olmalı ki kendi kendine sızlanmaya sinilemeye, ipini çekiştirmeye başladı. Yani “gidelim gezmeye devam edelim, sıkıldım” demek istiyordu Badi.

Önümdeki bankta üzüntü içinde oturan bu lise öğrencisinin durumu beni çok üzdü, onunla konuşmaya sorunlarını anlamaya çalışıyordum. Badi’yi sus uslu dur diye azarladım, Badi biraz bekle, gideceğiz, dedim ve tasmasını serbest bıraktım. Ama o bensiz gitmiyordu karanlıkta. 

Bu bunalım içindeki öğrenciye ne söyleyeceğimi şaşırdım, ailesi evleri yakınımda olsa idi mutlaka babası ile konuşmayı isterdim. Gerekli nasihati verdim, onlar annen baban elbette senin iyi olmanı isterler. Sana ne söylerse söylesinler, sen sesini yükseltme, karşı gelme, sana ancak onlar hayatta destek verecekler, sana ancak onlar yardımcı olur, onun için sen kendini dersine ver, sana yön ve istikbal verecekler derslerindir, yeter ki derslerini ihmal etme, diye öğüt vermeye çalıştım. Bunları ben söylerken, Badi birden, çok sinirlenmiş olmalı ki aniden önümüze geldi, o çocuğa doğru yönelerek hızlı hızlı ona havlamaya başladı. Badi o gence, “bizi bırak biz gideceğiz” diyordu adeta.

Badi’nin çekiştirmesi ve havlaması ile üzüntü içindeki bu genci orada bırakmak zorunda kaldık, vedalaşarak ayrıldık. Aklımda üzüntü içinde olan ve “intihar” lafları eden bu gencin tavrı beynime çakılıp kaldı. Evlerinden km lerce uzaklara götüren derdi neydi bu gencin, gerçek sıkıntısı, sorunu neydi acaba diye düşüncelere daldım, ona ailesi ile konuşarak yardım edemediğim için üzüntü içinde kaldım. Eşim ameliyat olmuş, evde tedavisi devam ediyor, Badi’nin derdi bir yandan diye sorunlarımı düşündüm.

Ayrıca ayrıldıktan sonra aklıma, acaba polise, bizim polis karakoluna telefon etsem de bu gencin intihar etme olasılığı karşısında polisin yardımı sağlanabilir mi, diye düşündüm. Ama polisin hırsızlarla, katillerle vb suçlularla boğuşurlarken buna ayıracak vakitleri yoktur, polis psikolog mu diye düşündüm. Bu duygularla eve doğru yaklaştım. Sonradan pişman oldum polise durumu bildirmediğime.

Badi bu gezilerle hem çişini kakasını yapıyor hem de dışarıda hava alıyordu. Onun bir tavrı dikkatimi çekti, bakıyordum, kural böyleymiş diye kakasını başka köpeklerin kakasının üstüne yapıyordu, ben de her iki kakayı alıp çöp konteynerine atıyordum. Bizim bölgede köpek gezdirenlerin hemen hepsi parklara kaka yapan köpeklerin bu dışkılarını almıyorlardı, sadece ben elimde taşıdığım poşet torbası ile kakalarını alıp konteynerlere atıyorum. O köpek gezdiren komşulara toplum sağlığı için siz de alıp çöpe atın diyorum, onlar ilgisiz bir şekilde “belediyeciler alsın” diyorlardı. Evin içinde beslediğimiz Badi çişi geldiği zaman havlayıp bize haber veren bir köpektir. Biz de anlarız ki çişi gelmiş hemen dışarı çıkarırız.

Yine bir gün Badi ile yakın başka bir parkta geziyorduk. Zaman zaman gördüğümüz gibi, kız erkek gençler el ele göz göze gelmişler, birbirlerine sevgilerini bildiriyorlar. Badi ile onları rahatsız etmeyelim diye uzaklardan dolaşmaya çalışıyorduk. Parkın hemen bitişiğinde evi bulunan Kars’lı Polat diye bildiğimiz bir komşu, el ele parkta oturan gençlere doğru sinirli sinirli varıp onlara “haydi gençler başka yerde yapın bunları, bakın karşıda aile var” diyerek onları uzaklaştırdı. Polat Bey ve hanımı ile Badi’yi gezdirirken karşılaşır onlarla merhabalaşırdık. Ertesi gün Polat’ın hanımı ile parkın kıyısında karşılaştım. Polat Bey’in gençleri azarlayarak kovduğunu anlattım ve ona şöyle dedim: 

Yenge sana bir şey anlatacağım, dün Polat Bey iki parktan azarlayarak kovdu, bak sizin de üniversiteyi bitiren oğlunu var, yarın bir kızla arkadaş olduklarında, böyle parklarda oturmanın ne zararı var, iki genç belki evlilik hazırlığında olabilir, birbirini nasıl tanıyacaklar. Uygunsuz bir şey olmadığına göre gençlere biraz anlayışlı olmalıyız, bunda bir kötülük yok, dedim. Kadın bana, “haklısın abi” dedi. Parklarda sık sık böyle şeylere rastlıyordum. O sırada gazetelerde okudum, Sincan’da bir parkta bir kız bir oğlan böyle el ele otururken, oralarda oturan yaşlı bir adam elindeki bastonu ile gençlere, “defolun lan bura Müslüman memleketi” diyerek saldırıyor ve aralarında arbede çıkıyor. 

Bunları böyle kendi kendime düşünerek evimizin kapısına geldik, her geziden sonra yaptığım gibi Badi’nin yeleğini çıkardım, sırtını fırçaladım kucağıma alıp banyoda patilerini yıkayıp kuruladım.

Evde bizi merakla bekleyen eşim, çünkü o liseli gençten dolayı biraz geç kalmıştık, “nerede kaldınız geciktiniz. Siz gittikten sonra evin önündeki kaldırımı süpüren temizlik işçisi benden borç yirmi lira istedi, “abla varsa bana bir yirmi lira ver, haftaya veririm” dedi. Bende para yoktu, adama “valla param yok” dedim, mahcup olarak param yok, dedim”.

Beni üzen gencin bana verdiği üzüntüyü unutarak, temizlik işçisinin bu durumu beni daha da üzdü. Asgari ücretle geçinemiyor adam diye söylendim, eşime keşke bir komşudan alıp verseydin, dedim. O da “sen 20 lira bırak da yarın gelirse vereyim” dedi.

İşte böyle dünya devranımız, her ailenin her kişinin kendine bir sıkıntısı, yaşantısı var.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız.

İnsan Hakları Ödülü TTB Ne Verildi
10 Aralık Dünya İnsan hakları gününde, Sosyal Demokrasi Derneği (SDD) nin Çankaya Belediyesi Yılmaz Güney Kültür Merkezinde organize ettiği törende İnsan Hakları ödülü Türk Tabipler Birliği (TTB) ne törenle verildi. Törene CHP li Bülent Kuşoğşu, CHP li ilçe başkanları, CHP li meclis üyeleri
10 Aralık 2021 günü aynı kültür merkezi salonundaki törene CHP Milletvekili Bülent Kuşoğlu, dernek üyeleri ve öteki misafirlerin katılımları ile çeşitli konuşmalar sırasında TTB Başkanına plaket ve ödül verildi. Açılış konuşmasını yapan SDD Genel Başkanı Sami Doğan yaptığı açılış konuşmasında İnsan haklarının tarihsel sürecini, insanlık için önemini belirtirken şöyle dedi:


İnsan Hakları Ödülü TTB Ne Verildi
“…Ülkemizde insan hakları çeşitli uluslararası antlaşmaları ile koruma altına alınmasına karşın, özellikle yaşam hakkı, işkence ve ifade özgürlüğü gibi konularda sorunlar ve tartışmalar artarak sürmektedir. Bugün ülkemiz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde (AİHM) yıllardır Rusya ile birlikte en çok davası görülen ülke konumundadır. İnsan Hakları Evrensel bildirgesinin kabul edilişinin üzerinden tam 73 yıl geçti. Ancak tüm dünyada savaşlar bitmedi ve insan hakları ihlalleri devam etmektedir. SDD olarak herkes için özgürlüğün barışın eşitliğin ve kardeşliğin tesisi için mücadelemiz sonuna kadar devam edecektir. İnsan haklarının tarihçesini, haklarımızı, uluslararası ilişkileri düzenlemeleri ve Türkiye’nin insan hakları karnesini bugün sizlere derneğimizin önceki başkanı Avukat Kemal Akkurt’tan dinleyeceğiz.
 SDD olarak biz her yıl, insan hakları konusunda yaptığı çalışmalar ve mücadeleleriyle öne çıkan kişi veya kuruluşlara yönetim kurulu kararıyla SDD insan hakları ödülü vermekteyiz. SDD 2021 yılı SDD nin insan hakları ödülünün oy birliği ile Türk Tabipler Birliği (TTB) ne verilmesini kararlaştırmıştır. TTB insan hakları konusundaki duyarlılığı, insan haklarından taviz vermeyen duruşu ve mücadelesiyle tüm kamuoyunun vicdanında yer edinmiş çok değerli bir meslek örgütümüzdür. 2022 yılından itibaren herkesi etkileyen pandemi (salgın) döneminde en büyük yük ve sorumluluk sağlık çalışanlarımıza düşmüştür. İnsanüstü büyük bir mücadele büyük bir özveri ile yerine getiren sağlık emekçilerimizden çok sayıda kişinin salgından etkilenerek görevleri başında hayatlarını kaybettikleri bir gerçektir. TTB bu süreçte tüm engellemelere karşın en önemli yaşam hakkı olan büyük bir mücadele vermiştir. Bu yılki ödülü meslek ödülü olarak yaşam hakkı için verdikleri mücadele ve pandemi dönemindeki özverili çalışmaları nedeni ile tüm sağlık emekçileri adına TTB ne vermekten onur duyuyoruz.
2023 sürecine giderken tek adam rejiminin demokratik bir şekilde sonlandırılması ve yeniden güçlü bir parlamenter sistemi kurulması için biz SDD olarak da yılmadan, korkmadan umudu büyüterek çalışmalarımıza devam edeceğiz”.


İnsan Hakları Ödülü TTB Ne Verildi
CHP Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu törende yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“Hakikaten sıkıntılı günlerden geçiyoruz, Türkiye’de kuruluş, kurtuluş mücadelesine katılmamış bir zihniyetin temsilcileri 20 yıldan beri iktidarda olmasının çok önemli bir etkisi var. Bunlar ne kurtuluş ne kuruş mücadelesine katılmış değiller hep eleştirdiler Cumhuriyetimizi, 80 yıl eleştirdiler. Cumhuriyetin çok önemli katkısı onlara iktidar şansı verdi 20 yıldan beri de iktidardalar. Ekonomi ile de büyük sıkıntılar var, teknolojideki bir değişim sürecindeyiz. Çok önemli bu değişimde hangi yöne doğru evrilecek bunları bilemiyoruz, dünya bilemiyor, bundan büyük sıkıntılar var. Küresel güçlerin dünyada büyük mücadelesi var; o mücadele içinde Türkiye’nin büyük konumu var, jeo politik olarak, o mücadele Türkiye’ye yansıyor. Hepsi bir araya geldi maalesef çok sıkıntılı karanlık günlerdeyiz, ancak umutsuz olmamız lazım. Sosyal demokrasi bunun için var. Sosyal demokrasi büyüme ve kalkınmadan önce insan önceliklidir, önce insana değer verir, insanın rahatı, huzuru mutluluğu olmasıyla uğraşır.
İnsan haklarıyla ilgili önemli bir gündeyiz. Her şeyin tüketildiği bir toplumdayız, tam bir tüketim toplumu olduk. Maalesef çok önemli değerleri de tüketiyoruz, çok önemli konuları da tüketiyoruz. İnsan hakları çok önemli bir konu bu da 73. Yıl gelip geçecek, geçmememiz lazım, ne kadar önemli olduğunun farkında olmamız lazım. Bunun ne kadar önemli olduğunu gelecek kuşaklara bildirmemiz lazım. AİHM de Rusya’dan sonra en fazla davası olan biziz ama, ne mutlu ki hakkımızı aralayabiliyoruz, diğer toplumlar gibi, böyle hakkının bile olduğunun farkında olmayan toplumlar var. Öyle değiliz, Türk toplumu olarak biz, bir taraftan da farkındalığı yüksek aklı başında insanların olduğu Atatürk Cumhuriyetinin yetiştirdiği kişiler olarak bunun farkında olan insanlarız. Onun için umutsuz olmamamız lazım. Bu mücadeleyi veriyoruz, bu mücadele içerisindeyiz ve başarılı olacağız. Bu karanlıkları yırtacağız, bu karanlıkları hep birlikte dağıtacağız”. (Alkışlar) “Bu tabi ki siyasetin işi. Bunlarla uğraşacağız ama hep beraber sizin gibi Atatürk Cumhuriyet çocuklarıyla, kuşaklarıyla birlikte olacak.
İnsan haklarıyla ilgili olarak, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde “bütün insanların eşit olduğu aynı hakka ve haysiyete sahip olduğu yazar ve devletlerin görevi bu eşit olmayı devam ettirebilmektir. Doğuştan olan bu eşitliği de devletlerin görevi de devam ettirmektir. T.C. için de en önemli görev budur. Bu dönemde maalesef bu haklar, bu haysiyet eşitlik sağlanabilmiş değildir, bu iktidar tarafından. Ama bu mücadeleyi vereceğiz, rahmetli Ecevit, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi bizim için kanundur” demişti. Kanundur, biz o kanunu yerine getireceğiz”.


İnsan Hakları Ödülü TTB Ne Verildi
Bu arda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçtaroğlu’nun başarı dileyen kutlayan mesajı okundu. Sahneye SDD Genel Başkanı, TTB Genel Başkanı Şebnem Korur Fincancı sahneye çağırıldı. Ona SDD nin ödül plaketi TTB Merkez Yönetim Kurulu Balkanı Ş. K. Fincancı ’ya sunuldu. Ş.K. Fincancı TTB adına ödülü alırken şunları söyledi:
“-Nazım Hikmet’in yaşamaya dair sözünü bilirsiniz, yaşamayı ciddiye almak üzerine ve beyaz önlüğümüzle bir de laboratuvarda insanlık için ölmenin de aslında ölümü ciddiye almaya dair olduğunu hepimiz biliriz. Evet meslektaşlarımız tüm sağlık çalışanları yaşamı ciddiye aldıkları için özveriyle çalıştılar ve özellikle de bir pandemi döneminde 523 sağlık çalışanını ne yazık ki bu pandemide kaybettik ve bu özverinin sonucu yaşamı ciddiye aldıkları için kaybettik. Yaşamı ciddiye aldığımız için bu yaşamanı ne kadar az olduğunu göstermesi açısından aldığımız en kıymetli ödüllerden birisi, gerçekten hepimiz için çok anlamlı. Özelikle İnsan Hakları günüde bunu alıyor olmamızdan da başka bir anlam taşıyor. Yaşam hakkını bu salgın sürecinde ciddiye almayanlar, milli mücadele gütmeyenler ve uygun denetlemeler yapmayanlar gerçekleştirdi. O nedenle biz de sağlık meslek örgütleri olarak, sağlık meslek örgütü sendikası İnsan Hakları örgütleri İnsan Hakları Derneği olark bugün bir suç duyurusunda bulunduk. Yaşam hakkı ihlalinden sorumlu oldukları için Sağlık Bakanlığından, Çalışma Bakanlığından ve Sosyal Güvenlik Bakanı hakkında ve ne yazık ki sistemin değişmesi ile birlikte salgın konusunda sorumlu kılınan Cumhurbaşkanlığı gıda kurulluları hakkında bunun hep beraber takipçisi olacağız ve sorumluluklarımda bu salgında sorumlulukları nedeni ile hesap vermelerini çalışacağız. Bu anlamlı ödülü TTB meslek örgütümüz meslektaşlarımız adına SDD ne teşekkür ederiz.
uSDD kurucu başkanı Av. Kemal Akkurt’un İnsan Hakları sunumu (özet)
İnsan Hakları Evrenseldir-
 
İnsan Hakları Ödülü TTB Ne Verildi
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edildiği 10 Aralık 1948’den bu yana 73 yıl geçti. Ancak bildirgenin istediği insan hakları düzeyinin çok uzağındayız.

 İnsan hakları, ulusal değil, ulusal üstüdür. Gerek uluslararası insan hakları sözleşmeleri ve gerekse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi mahkemeler de ulusal üstüdür. Bu nedenle, insan hakları ihlallerinin yaşandığı ülkeler, “Bu benim iç işimdir, kimse karışamaz” diyemez. Yaşanan insan hakları ihlallerine karşı, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere, demokrasiden ve insan haklarından yana olan kuruluşların müdahalesi, iç işlere karışmak olarak görülemez. Bu durum, insan haklarının evrensel niteliğinin sonucudur.
Sistematik Sorun
AİHM’nin her yıl yayımladığı istatistiklere göre, insan haklarını en çok ihlal eden ülkelerin başında Türkiye geliyor. En fazla ihlal kararı da haksız ve usulsüz tutuklamalarla ilgili. AİHM’ye göre Türkiye’de tutuklamalarla ilgili sistematik ve yaygın bir sorun var. Bu sorun da kısmen yasalardan, ama daha çok uygulamalardan ve yargının işleyişinden kaynaklanıyor. Bu sonuçlar, hükümetin AİHM ilkelerine uyum sağlamak için gereken çabayı göstermediğini de ortaya koyuyor. Son yıllarda yazarlara, düşünürlere, gazetecilere, siyasetçilere ve insan hakları savunucularına karşı yoğunlaşan usulsüz aramalar ve tutuklamalar nedeniyle de Türkiye’nin AİHM’de mahkûm olacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yok.
Dünya’da 70 ülkede insan hakları uygulamalarını izleyen İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (Human Rights Watch) her yıl hazırladığı insan hakları raporlarında, polis ve savcılık sorguları ile mahkeme dosyalarından hareketle, Türkiye’de polisin aşırı güç kullandığı, başta yaşama hakkı olmak üzere, işkence ve kötü muamele konularında ülkemizin insan hakları karnesinin Avrupa ülkelerinin tamamından daha kötü durumda olduğu vurgulanıyor.

İnsan Hakları Ödülü TTB Ne Verildi
Uluslararası İş Birliğinin Önemi
Şubat 2009’da Ankara’da, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği ve Avrupa Birliği Komisyonu tarafından ortaklaşa düzenlenen “Kolluk Kuvvetlerinin Güç Kullanımı” başlıklı uluslararası bir seminer düzenlenmişti. Avrupa Birliği’nden, Avrupa ülkelerinden ve Türkiye’den çok sayıda hukukçu, insan hakları uzmanı, Emniyet müdürü, jandarma ve subayın katıldığı seminere, ben de Türkiye Barolar Birliği’ni temsilen katılmıştım. İki gün süren seminerde, Türkiye’nin insan hakları sorunları ve uygulamadaki aksaklıklar masaya yatırılmıştı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi eski yargıcı Rıza Türmen de seminerde Avrupa İHM’nin uygulamalarını anlatarak Avrupa ve Türkiye ili ilgili verilen örnek içtihatları anlatmıştı. Benim de uygulamalar konusunda kısa bir sunumum olmuştu. Türkiye, insan hakları alanında 2009 yılının da çok gerisine düşmüştür.
İnsan hakları çalışmalarında tek yol gösterici; BM Genel Kurulu’nda 9 Aralık 1998 tarihinde oybirliği ile kabul edilen “BM İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi” ve ekleridir. Türkiye’nin de imzaladığı bu bildirge ile ülkelerin görevi, insan hakları savunucularını korumak ve bu kişilere karşı olası eylemleri engellemektir. Yani işlerini kolaylaştırmaktır. Ülkemizdeki uygulamalar ise tam tersine işlemektedir.
Bildirgeye göre, taraf devletlerin özellikle ırk, renk, cins, dil, din, politik ve diğer düşünce, ulusal ve sosyal köken, mülkiyet, soy ve tüm diğer durumlara dayanan ayrımlar gözetmeksizin, uluslararası toplumun tüm üyelerinin, birlikte ve tek tek, herkes için insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı geliştirme ve teşvik etme yönündeki önemli yükümlülüklerini yerine getirmeleri gerekir. İlaveten, bu yükümlülüklerin yerine getirilmesi için uluslararası işbirliği yapmanın önemi de vurgulanmıştır.
Devletin Sorumluluğu
İnsan hakları ve temel özgürlükleri koruma ve geliştirme konusunda temel sorumluluk ve ödev, devletlere düşmektedir. Bildirge ile devletler, bireylerin, grupların ve derneklerin insan hakları ve temel özgürlüklere saygıyı geliştirme ve bu hakları ulusal ve uluslararası düzeyde tanıtma hak ve sorumluluğuna sahip olduklarını taahhüt etmişlerdir. Uluslararası sözleşmelere ve mevcut anayasaya rağmen, devletin şiddet içermeyen barışçıl etkinliklere müdahale etmesi, soruşturmalara ve yargılamalara meydan verilmesi, tek başına insan hakları ihlalidir.   
İnsan, haklarıyla birlikte insandır. Bu nedenledir ki insanlık tarihinde insan haklarının her koşulda korunması ve geliştirilmesine yönelik çalışmaları engellemek mümkün olmamıştır. Çünkü insan hakları, günü geldiğinde bu hakları ihlal edenlere de lazım olacaktır...”

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylar-ve-gorusler/insan-haklari-evrenseldir-av-kemal-akkurt-1891489

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız.

Seçilebilecek seçilmesi kesin aday da ne demek oluyor?
Ben, bazı insanlarımızı anlamakta gerçekten sıkıntı çekiyorum. 

Kimse darılıp gücenmesin, insanlarımızın bir kesimi; hala,  gerçekten ne istediğinin farkında değiller. 

Ülke, her yanıyla batmış elden gidiyor, sözde laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti tek adam ve laiklik karşıtı AKP iktidarının işgaline uğramış, devletimiz parti devleti haline getirilmiş, ülke adım adım şeriat düzenine doğru sürükleniyor, ekonomisi batmış, parası pul olmuş,  uçurumun kenarına gelmişiz, muhalif kanatta yer alan, sözde ERDOĞAN ve tek adam karşıtı gözüken  bir kesim,  bir yandan  mevcut durumu ve iktidarı ağır şekilde eleştiriyor, tek adam rejiminden ve AKP iktidarından kurtulmak için can atıyor görünmesine rağmen, diğer yandan da Millet İttifakının ortak adayının, ilkeler ve programlar bazında değil,  kişi bazında belirlenmesinde, karizmatik bir adayda  ısrar ederek, anlamsız bir şekilde, seçilebilecek, seçilmesi kesin bir adayın belirlenmesi gerektiğini savunuyorlar, bazıları daha da ileriye giderek, kendi kafalarına göre,  seçilmesini kesin olarak gördükleri bazı isimler dışında bir adayın belirlenmesi,  özellikle de KILIÇDAROĞLU'nun ortak aday olarak belirlenmesi halinde, Millet İttifakının cumhurbaşkanlığı seçimini kaybedeceğini, ERDOĞAN'ın yeniden seçileceğini savunabiliyorlar ve ERDOĞAN lehine algı oluşturuyorlar. 

Ne demek, seçilmesi kesin aday, nereden biliyorsunuz seçilmesi kesin adayın kim olduğunu?

Seçilmesi kesin olan aday belirleme endişesine kapılanlar, bize göre özgüvenden yoksun kişilerdir. Siz, içinde bulunduğumuz bu berbat koşullara, 20 yıldır tek başına iktidarda olan ve ülkeyi felakete sürükleyen, halkını yoksul ve aç bırakan, borç batağına sürükleyen, demokratik hak ve özgürlükleri, yargı bağımsızlığını yok eden,  bir üflesen iktidardan düşecek kadar zayıflayan, sandıkta mağlup olacağı artık kesinleşen AKP ve ERDOĞAN iktidarının, demokratik seçimlerle iktidardan uzaklaştırılması için, hala Millet İttifakına ve onun liderlerine güvenemiyorsanız,  hala sihirli bir aday arıyorsanız, vay bizim halimize.    

Üzülmemek ve hayret etmemek mümkün değil. 

Neymiş efendim KILIÇDAROĞLU Alevi olduğu için seçilemezmiş, Ekrem İMAMOĞLU, Mansur YAVAŞ aday gösterilmeliymiş. KILIÇDAROĞLU aday gösterilirse,  oy vermezlermiş, vermezsen verme kardeşim, çile çekmeye devam et öyleyse. 

Sözde ülkesini seven, ERDOĞAN iktidarının gitmesini, tekrar parlamenter sisteme dönülmesini savunan her kesimden, özellikle CHP içinden gelen bu ERDOĞAN muhaliflerine sormak lazım, sizler de;  bu zor koşullara, ülkenin geleceği için çok hayati olan bu seçimlerin önemine rağmen, ilkeleri ve programları bir yana iterek, hala kişi ve mezhep ağırlıklı aday belirleme düşüncenizle, ERDOĞAN iktidarından ve zihniyetinden bir farkınızın kalmadığını, bu düşüncelerinizle ve tavrınızla ERDOĞAN'ın ve Cumhur İttifakının değirmenine su taşıdığınızı nasıl fark edemiyorsunuz?

Ne demek seçilebilecek, seçilmesi kesin aday?

Çıkarın artık kafanızdan,  şu EKMELEDDİN fobisini ve önyargısını. 

Evet o bir hataydı. Ama, beğenmediğimiz hata olarak kabulde ittifak halinde olduğumuz EKMELEDDİN bey dahi, o seçimde, ERDOĞAN'ın hala güçlü olduğu o zamanın koşularına göre,  yanılmıyorsak %38 gibi hiç de küçümsenemez oranda bir oy alabilmişti, ERDOĞAN'ın çok güçsüz olduğu bugün, hala KILIÇDAROĞLU'nu bir EKMELEDDİN vakası gibi sunmak, KILIÇDAROĞLU'na yönelik çok büyük bir haksızlık, nankörlük  ve özgüven yoksunluğudur. 

İMAMOĞLU ve YAVAŞ; belediye başkanı seçilmeden önce, daha düne kadar meydanda yoktu, isimlerini ve becerilerini kaç kişi biliyordu?

İMAMOĞLU ve YAVAŞ; seçilmişlerse ve belediye başkanlıklarında başarılı olmuşlarsa, arkalarında KILIÇDAROĞLU'nun ve CHP desteğinin bulunduğunu niçin anlamak istemiyorsunuz, bu isimler  CHP üyesi değiller mi?

Sizler; ülkenizi seviyorsanız, demokrasiden, insan hak ve özgürlüklerinden, bağımsız yargıdan, kuvvetler ayrımından, parlamenter sistemden yanaysanız, kurum ve parti olarak CHP'den bir başarı bekliyorsanız, ülkeyi düze çıkarabileceğine gerçekten inanıyor ve güveniyorsanız, programını yeterli görüyorsanız, bu partinin başında bulunan ve partinin politikalarına yöne veren KILIÇDAROĞLU'nun Alevi olduğundan sizlere ne?

Siz, ferden KILIÇDAROĞLU'nun Alevi olmasını, haksız ve hukuksuz bir şekilde, haddinizi aşarak kafanıza takacak derecede insanlıktan nasibini almamış olabilirsiniz, ancak beyan ve yorumlarınızla, KILIÇDAROĞLU'nun mezhebini öne çıkararak onu aşağılayamazsınız, itibarsızlaştıramazsınız ve peşinen ve önyargılı olarak, seçimleri kazanamayacak olmakla suçlayamazsınız, insanları basit ve yersiz düşüncelerinizle etkileyerek algı operasyonu yapamazsınız. Buna yetkiniz de yok haddiniz de yok. Kendi fikrinizi kendinize saklayınız. 

Muhalif kesimin ekseriyeti, başında KILIÇDAROĞLU'nun bulunduğu  CHP liderliğindeki,  en büyük katılanının da,  AKŞENER'in lideri olduğu İYİ partinin olduğu Millet İttifakı ile gidilmesini uygun buluyorlarsa, CHP ve İYİ Partinin liderlerine güvenmek ve önyargısız olarak, onlardan birinin ortak adaylığını da kabul etmek zorundadırlar. 

İYİ Parti de,  öyle havalara falan girmesin, daha rüştünü ispatlaması için 100 fırın ekmek yemesi gerekir, İYİ Partinin tepe yöneticileri de hadlerini bilerek, akılcı düşünmeliler. Bugünkü varlıklarını,  CHP ve lideri KILIÇDAROĞLU'nun,  ülke ve demokrasi sevgilerinden kaynaklı fedakarlıklarına borçlu olduklarını asla unutmamalıdırlar. Bu ne denle, İYİ Parti yöneticileri de; o birileri gibi,  KILIÇDAROĞLU'nun seçilmesi garanti değil, seçilmesi garanti olan bir aday belirleyelim hatasına,  asla düşmemelidirler. 

İYİ Parti ve bazı kesimlerce, adaylıkları öne çıkarılan, CHP ve Millet İttifakını bölmeye ve çatlak oluşturmaya yönelik Ekrem İMAMOĞLU ve MansurYAVAŞ;  bugünkü kariyerlerini ve başarılarını kamuoyuna gösterebilme imkanını kendilerine bahşeden,  CHP ve KILIÇDAROĞLU'na bağlılıklarını ve ülkenin yararını ve geleceğini düşündüklerini göstermek ve adaylık konusunda isimleri üzerinde başlatılan polemiklere kesin olarak son vermek için, basın önüne çıkarak; öyle ima yollu değil, Türk kamuoyuna,  belediyelerinin başında kalacaklarını, kesinlikle Cumhurbaşkanı adayı olmayacaklarını,  açık ve net olarak açıklamak zorundadırlar.  

Yazımıza; sözde ERDOĞAN karşıtı bazı muhalifler, hem de çok kızacak olsalar da, zaman; ülkenin ERDOĞAN iktidarından kurtulması için, üzümün çöpü, armudun sapı var deme zamanı değildir, en kötü aday dahi,  ERDOĞAN'dan evladır diyebilme,  Millet İttifakının adayı KILIÇDAROĞLU da olsa, sandığa tıpış tıpış gitmek ve Millet İttifakının adayına oy vermek zamanıdır, diyerek son veriyoruz. 

Yok bunun başka yolu. 

Güner Yiğitbaşı

12/12/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Dinci Yapılanma Ülkeyi Talibanlaştırır
Din baskısında, din etkisinde olan bir devlet çağdaş olamaz. Tarih boyunca din baskısının, din etkisinin baskın olduğu devlet ve yönetimlerde devlet de halk da çağın gerisinde kalmışlardır, öylesi devletler halkına yıkım ve ölüm getirir. Bu gerçeği günümüzde Feto yapılanması ve dinsel kökenli isyanlarda yaşayarak, görerek biliyoruz.

En yakın zamanda (15 Temmuz 2016 da) Fetullah Gülen denilen din bezirganın Laik TC nin bütün kurumlarına organlarına bir virüs gibi yıllarca sızarak darbe yapacak aşamaya geldiğini, dini kullanan bu bağnaz ve cahil kişinin (Feto’nun), dinciliği “dinci kinci nesiller yetiştireceğiz” diyerek sürekli dini ve dinsel yönetimi ön plana çıkaran AKP-RTE iktidarınca 2002 den 2016 yılına kadar kollayıp beslediğini, bütün Feto’cu militanların Laik TC devletinin bütün organlarına böylece sızdırıldığını gözlerimizle gördük. Demek ki siyasal yaşamda dinciliği savunan, dinciliği ön plana çıkaran siyasal kişiler ve partilerin ülkelerine çok büyük kötülük yaptığını Afganistan örneğinde de gördük.

Afganistan’daki dinci, şeriatçı kişilerin gizli açık devlet organlarında, ne ki orduda bile dincilik faaliyetleri yıllarca sürmüş, bu eylemi aynı dincilik davasını güden özellikle İran ve Pakistan gibi komşu ülkeler ve Suudi Arabistan gizli açık kollamış, desteklemişlerdi. Bu İslami dincilik uygulamaları öylesine bir noktaya gelmiş ki İslam Tarihinin Haşhaşilerden bile beter Taliban denilen çağımızın en gerici dinci örgütü Afganistan’da, başta ABD olmak üzere tüm Batılı ülkelerin askerlerinin şaşkın bakışları altında silah atmadan iktidarı eline geçirmiştir. Dini koruma, dine bağlılık adı altında dinsel yapıya yıllarca göz yuma yuma böylece Afganistan’da İslam tarihinde tüm devirlerin en gerici, insanlık, kadın düşmanı çağ dışı bir gerici yönetim oluşmuştur.

Osmanlı tarihi boyunca din ve mezhep adına cahil dincilerin nasıl devlet makamına, padişaha yön verdiğini, başta matbaa olmak üzere her türlü yeniliğe karşı çıktıklarını, ülkeyi geri bıraktıklarını gören eşsiz Atatürk gerçek teşhisi koyarak şunları söylüyordu:  

“Bizi yanlış yola sevk eden habisler, büyük ölçüde din perdesine bürünmüşler, saf ve nezih halkımızı, hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz. Görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar, hep din kisvesi altındaki küfür ve melânetten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırdılar.

Hâlbuki elhamdülillah hepimiz Müslümanız, hepimiz dindarız”.

Artık bizim dinin icabını öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın, babalarımızın kucaklarında aldığımız dersler, bize dinimizin esaslarını anlatmaya kâfidirler.” 

1950’den bu yana 70 yıldır, Atatürk’ün kurduğu ve dünyanın hayran kaldığı Laik T.C. nin kenarından köşesinden ödünler vererek devletin, tarikatçı, şeriatçı, cemaatçi dinci gericilere gıdım gıdım nasıl teslim edildiğini yaşayarak gördük. Çağdaş dünyada dinci devletle, dincilik yarışı ile kalkınmış, aydınlanmış tek bir devlet yoktur. Başta ABD ve Avrupa’nın her alanda ilerlemiş Batı ülkeleri, tüm İslam ülkelerine göre içinde yaşadıkları çağdaşlığa, kalkınmışlığa dinsel yönetimi öteleyerek, laikliğe getirerek, laikliği titizlikle koruyarak ulaşmışlardır. Aşırı dincilerin, dinci liderlerin, dinci partilerin “her şey İslam’dadır” diye sloganlaştırarak söyledikleri bu özdeyişleri doğru olsaydı, tüm İslam ülkeleri çağın en gerisinde kalır mıydı? Dünyada 50’den fazla İslam ülkeleri vardır, bu ülkelerin hiçbirinde ne demokrasi vardır ne çağdaşlık vardır ne de insan hakları vardır. Çağın en gerisindeler. Hapsinden de milyonlarca İslam vatandaşı, baskıcı dinci yöneticileri tarafından cehenneme çevirdikleri ülkelerinden yurtlarını yuvalarını terk ederek, “gavur” dedikleri Batı ülkelerine gitmek için can atıyorlar, göç yollarında perişan oluyorlar, denizlerde karalarda can veriyorlar.

İslam ülkelerinin çoğundan çağın en saldırgan, en kan dökücü Haşhaşilerden beter terör örgütleri çıkıyor, din adına şehit olacaklarını düşünerek kan döküyorlar, can alıyorlar. En hazini de dinci kinci siyasiler, cemaat ve tarikat temsilcileri bu en gaddar İslami teröristlerin yetişmesi, saldırmaları için gizli gizli eğitiyorlar, silahlandırıyorlar. 

İslam dinini korumak adına ortaya çıkan terör örgütleri, İslam olmayanlara saldırırken, kendi aralarında da mezhep kavgaları ile terör estiriyorlar. İslami terör grupları başka İslam ülkelerinde terör estirirken, aynı dinin mensupları içinde bulunan değişik mezhep grupları başka bir İslami mezhep mensuplarına terör saldırılarında bulunuyorlar. İslam ülkelerinde bu böyle iken, bakıyoruz Hristiyan mezhepleri arasında terör yaratmıyorlarsa da birbirinin din adamları bile ötekine “kafir” diyecek kadar üstünlük sağlamak istiyorlar. 

Gide hafta Yunanistan’ı ziyaret eden papa ile Yunanlı din adamının garip tavrını basından izlemişsinizdir. Bir Ortodoks papazı, Yunanistan'ın Başkenti Atina'yı ziyaret eden Katoliklerin Ruhani lideri Papa'ya "Sen bir kafirsin Papa" diye bağırdı.

Vatikan Devlet Başkanı Papa Francis, 3 gün sürecek temasları kapsamında geldiği Yunanistan'da Cumhurbaşkanı Katerina Sakelaropulu ve Başbakan Miçotakis ile bir araya geldi. Papa daha sonra Yunanistan Başpiskoposu İeronimos ile görüşmek için geldiği yerde bir Ortodoks rahip tarafından protesto edildi.

Başkent Atina'da Yunanistan Başpiskoposu İeronimos'un residansına gelen Papa'ya, üç kez 'kafir' diye bağıran Ortodoks rahip, güvenlik güçleri tarafından uzaklaştırılarak kısa süreli gözaltına alındı. (1)

Sadece din mensupları değil, din adamı papazlar arasında bile böylesine husumet estirecek, din adamının öteki din adamına (papazın papaya) böylesine “kafir” diyecek kadar bölünme ve hizipleşme de gösteriyor ki, din hiçbir zaman devlet yönetimine baskın olmamalı, devlet yönetimine karıştırılmamalıdır. Nerede din ağırlıklı bir devlet varsa orada toplum ve insanlar arasında huzur olmadığı gibi, din devletin fertleri arasında mezhep ayrılıklarına, kin ve düşmanlık da yaratılmasına neden olmuştur.

Pek öteye gitmeye gerek yok, 1400-1500 yıl önceki Peygamberle başlayan İslam tarihine bir göz atarsak, günümüzdeki gibi bir devlet anlayışı olmasa da Arabistan’daki huzursuzluklara bir bakarsak, Peygamberin ölümünden sonra gelen İslam Halife yönetiminde “baş sen olacaksın ben olacağım” şeklindeki Halife tartışmaları kin ve husumet yaratmış, dört halifeden Ebubekir dışındaki Hz Osman, Hz Ömer, Hz Ali katledilerek öldürülmüşlerdir. Daha sonra gelen İslami dönemde Hz. Ali’nin çocukları katledilerek öldürülmüşler, hele daha sonra Kerbela olayında, bir Müslüman grubu olan Yezid-Muaviye taraftarları Kerbela çölünde Hz. Ali’nin oğlu Peygamberin torunu Hz. Hüseyin ile ehlibeytin tümü en feci şekilde katledilmişlerdir.  Bu Kerbela katliamları İslam tarihinde öylesine bir bölünme ve acılara neden olmuştur ki 1400 yıldan beri Müslümanların acıları dinmemiş, Müslümanlar arasında pek çok mezheplerin, ayrışmaların, düşmanlıkların oluşmasına günümüzde bile neden olmuştur. (Maraş, Sivas Madımak katliamları din mezhep kökenlidir)

Ayrıca bir din savaşı olan Haçlı Seferlerinin Ortadoğu’ya ne büyük yıkım ve katliamlara neden olduğunu tarih kitaplarından biliriz.  Din savaşlarıdır ve akın akın İngiltere’den, Fransa’dan, Almanya’dan, İspanya’dan işte Hıristiyanlar Kudüs’ü almak için, Ortadoğu’ya yerleşmek için Hz. İsa’nın doğduğu, yaşadığı bölgeler diye saldırmışlardır. Haçlı Seferleri de Ortadoğu’da, İslam dünyasında büyük yıkım ve kıyımların meydana geldiği dönemler olmuştur. Yani dincilik yarışı başladı mı, dincilik yarışı insanlığa büyük yıkımlar yaratır.

İslam dünyasında durum böyle iken, Hristiyan dünyasında ise dinsel baskı ve ayrışma İslamlıktan aşağı değildir. Orta Çağ boyunca Hristiyan papazlar, başta bulunan hükümdar ve krallarla el ele vererek yüzyıllarca halkı soymuşlar, halka baskı yapmışlardır. Rönesans’ın, Martin Lüther King’in dinde reform çabaları ile, yüzyıllarca anadile çevrilmeyen İncil her ulusun diline çevrilmeye başlayınca, toplum, halk, bakıyor ki İsa’nın İncil’in dedikleri ile kral ve papazların dedikleri birbirine uymuyor, bunlar halkı soyuyorlar, toplum ve halk uyanmaya, kiliseye ve krala karşı tepki göstermeye başlıyorlar. İşte bundan sonra Avrupa’da Hristiyan dünyasında aydınlanma devrimi başlıyor. 

Böylece yüzyıllarca halklarını sömüren kral, padişah, halife, imam, papa ve papazlar Tanrının kitabı, çıkar ve itibarları ellerinden gideceği endişesi ile İncil ve Kuran’ın, ana dile çevrilmesine “günah” diyerek karşı çıkmışlar ve böylece halkın dini anlamasını aydınlanmasını engellemişlerdir. Hristiyan dünyasında İncil’in anadile çevrilmesi ile Avrupa toplumları kilise ve krallarla nasıl sömürüldüklerini öğrendikten sonra, devlet yönetiminden din çıkarılmaya, dışlanmaya başlamış, böyle Hristiyan dünyasının dinsel devlet düşüncesi azalmaya, yaratıcı ufku yaratıcı gücü yükselmeye başlamış, kısaca Hristiyan dünyası İncil’in ana dile çevrilmesi ile aydınlanma devrini başlatmıştır.

Ne yazık ki bütün İslam dünyası, Kuran’ı ana dilde okuyarak, ana dilde ibadet yaparak Kuran ve dinin özünün anlaşılır olması sağlanamamış, böylece Batıda olduğu gibi günümüze kadar bu aydınlanma sürecini yaşayamamıştır. Buna da en büyük etken en büyük tepki dinden nemalanan, dini çıkar sağlayan partilerin, iktidarların, grupların, cemaatlerin, tarikatların tepkisi ve baskısı neden olmuş, hiçbir yönetim ve iktidar bu tepkiye kıramamıştır. Böylece Atatürk’ün uygulamaya koyduğu devrimci laik devlet özümsenememiş, İslam dünyasında aydınlanma devri yaşanmamıştır. Ana dilde ibadet, laik devlet anlayışı yerleşmeyince dinsel sömürü önlenememiş, İslam dünyası çağın gerisinde kalmıştır ve hiçbir Müslüman devleti çağdaş anlamda ileriye gidememiştir. 

İslam dünyasında Halifelik Yavuz Sultan Selim’le Osmanlılara geçince, dinsel gücü de eline alan Osmanlı Padişahları daha bir güçle halkı baskı altına almaya, gericilerin de “günah, şeriata aykırı” söylemleri ile her türlü yeniliğe, aydınlanmaya karşı çıkmışlar toplumun geri kalmasına neden olmuşlardır. Osmanlı Halkı padişahları öylesine tabulaştırmış, öylesine yüceltmişti ki, padişah için “Allah’ın yer yündeki gölgesi” diye söylerlerken, padişah da Osmanlı halkına “kullarım” diyordu.

Cumhuriyet devrinde Atatürk ülkeye getirdiği devrim ve yeniliklerle özellikle laikliği getirerek dinsel bağnazlığı önlemeye çalışmış; ezanı, hutbeleri, bazı namaz sürelerini Türkçe okutarak Türk aydınlanma sürecini başlatmış. Ölümünden sonra gelen iktidarlar bu devrimci ruhu ülkede yaşatamamışlar, adım adım oy uğruna bu devrimlerden ödün vermişler, dinci devlet yapılanmasına yeşil ışık yakmışlardır. Aydınlanma amaç ve ruhu ile ezan Türkiye camilerinde 17 yıl Türkçe okutulmuşsa da 1950 yılında laiklik ve Atatürk düşmanlarına ödün veren ve dincilerin slogan ve arzularını kullanan Adnan Menderes 1950 de iktidara gelir gelmez ezanın tekrar Arapça okunmasını sağlayarak dinci devlete yol vermiştir. Günümüzde 2002-2020 iktidarında da bu dinci yapılanma zirveye çıkmıştır. 

Ülkede “dinci kinci nesil yetiştireceğiz” diyen R.T. Erdoğan, gerçekten de ülkedeki tüm kurumları dinci kadrolarla doldurmaya, ana okulundan başlayarak çocukları gençleri dinci yetiştirme imam hatipleriyle, tarikatlarıyla çabasını sürdürmeye devam ettiğini gözlüyoruz. İçine girmeye çalıştığımız AB ülkelerinin herhangi bir başbakanı veya cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın “dinci nesil” söylemini söylese ne olacağını bir düşünün. O yönetici asla iktidarda kalamaz ve bir daha da yönetime seçilemez. Çünkü Batı ülkeleri Orta Çağ boyunca din adamlarının nasıl halka zulüm yapıp soyduğunu, din adamlarının bilim adamlarına ne acılar yaşattığını ve toplumu geri bıraktıklarını görmüşler, yaşamışlar, o nedenle laik yönetim, laik devlet yönetiminde dincilere asla yer vermezler. Kaldı ki, tıpkı bizde olduğu gibi Diyanet İşleri Başkanlığı gibi devlet bütçesinden birkaç bakanlık bütçesine denk para ayırmak olmadığı gibi, devlet bütçesinden din kurumlarına tek kuruş para ayırmazlar, papazların maaşını devlet bütçesinden ödemezler. 

Günümüzde bile tutucuların, gericilerin “Kuran Türkçe okunmaz, tercüme edilmez” diyen tepkileri kırılamamış, laiklik de özümsenememiştir. Osmanlı Halkı üzerinde padişah kaynaklı oluşan bu tanrısal dinsel uyumluluk toplumun yaratıcı, yenilikçi ruhunu düşüncesini köreltmiş, böylece halkın bilim ve icatlara karşı ilgisini yok etmiştir. Hem de Osmanlının din kökenli uleması, “düşünce kapısı kapanmıştır” diyerek insanların fikir, düşünce, yaratma yetilerini köreltmişler ve Batı’nın bilim ve icatlardaki çok hızlı gelişimine ilgisiz kalmışlar, bilim adamlarının buluşları için “kefere düzenbazlığı, kefere hilebazlığı” ile yorumlamışlardır. Öyle ki, Ronesans ve dinde reformun itici ivmesi ile Batı’da bilim ve sanatın hızla ilerlemesi karşısında, bilim ve sanatlarda ilerlemelere Osmanlı uleması ilgisiz kalıyor, buluşlar için “kefere hilesi, kefere kurnazlığı” diyerek küçümsüyordu. Osmanlı halkı, Yükselme Devrinden sonra tam 300- 400 yüzyıl Ronesansın buluşlarına ilgisiz, duyarsız kalmışlar, taa Cumhuriyete kadar gerilemeye devam etmişler, tarih sahnesinden silinmek üzere ile halkın bağrından çıkan M.K.Atatürk mucizesi ile Türk devleti dirilmiştir.   

AKP-RTE iktidarında 20 yıl boyunca dinsel devlet uygulamaları hızla devam etmiş, Milli Eğitimden tutun da öğrenci yurtlarına, dershanelere kadar tüm eğitim birimleri dinci vakıflara, dinci derneklere, Kuran kurslarına tarikatlara sunulmuştur. Ayrıca okullar imam hatip okullarına dönüştürülmüş, yeni imam hatip okulları yapılmıştır. İmam hatip gibi dinsel içerikli okullar bilim ve çağdaşlık öğretmez, sadece dinsel sömürücü iktidarlara biatçı, düşünmeyen, üretmeyen ezberci toplum yetiştirir. Tüm İslam ülkeleri de aynı uygulamalarla çağın gerisinde kalmışlar, aydınlanmanın, kalkınmanın zirvesinde yaşayan tüm Batı ülkelerine muhtaç olmuşlardır. Yer yüzünde 50’den fazla Müslüman ülkesinde bir tane demokrasi ile yönetilen, ileri gitmiş çağdaş bir ülke yoktur, hepsi de diktatör gibi olan tek adamla yönetilmekteler. Nerede bir tek adam yönetimi var, orada perişanlık, gerilik, yoksulluk vardır.  Bu İslam ülkelerinden binlerce, milyonlarca insanlar yaşamlarını kurtarmak için yurdunu yuvasını terk ederek, yollarda, denizlerde ölmeleri pahasına Batı ülkelerine ulaşmak için dalgalar halinde Batı’ya doğru gitmekteler. Onun için bütün Müslüman ülkeler, dinsel bağnazlığı, dinsel sömürüyü bırakarak laik ve demokrasi yönetimine yönelmelidirler. 

Son yapılan Eğitim Şurasında dinsel eğitim ana okuluna kadar indirgenmiştir. Milli Eğitimin adeta teslim edildiği tüm dinci gerici dernekler, vakıflar, Kuran kursları Devrim Yasaları doğrultusunda uygulama yapılması şöyle dursun, yeteri kadar denetlenmiyor bile. Türk çocukları bu gerici yıkıcı yuvalarda öylesine bir Atatürk ve laik devlet düşmanlığı ile yetiştirilmeye çalışılıyor ki, Laik Atatürk Devrimlerini yıkmak için o gencecik çocuklara gizli gizli insanı ürperten şu yemini ettirdiklerini duyuyoruz:

“Ben Muhammed Müslüman ümmetindenim. Türkiye dinsiz, laik bir memleket haline gelmiştir. Hayatımı Mustafa Kemal dinsizliği ile savaşa adayacağıma, Türkiye’yi bir din ve şeriat devleti haline getirmek için mücadele edeceğime, Kemal Paşa zamanında çıkarılan dinsiz kanunların tatbikini önleyeceğime, kısa zamanda ümmet esasına dayanan şeriat devleti kurulması için çalışacağıma, dinim, Allah’ım ve bütün mukaddesatım üzerine yemin ve kasem ederim”.

Böylece dinsel telkin ve dinsel baskı ile yetişen nesil, dinsel baskının ruh haleti içinde canlı bomba olup kendini patlattığı, Taliban ve Işid militanlarının yaptığı gibi insanları keserek katledebilirler. Nitekim bu ruh haleti içinde, giden günlerde Antalya’da dinci bir öğrenci yurdunda, yurdun aşçısı İhsan Güney (38), yurtta kalan Mehmet Sami Tuğrul adlı bir öğrencinin boğazını keserek başını göğsünün üstüne koyduğunu sonra da "Deccal'i vurdum" diye bağırdığını medyaya yansıyan haliyle duymuştuk (birçoklarında olduğu gibi buna da yayın yasağı kondu). Ayrıca dinci yurtlarda kalan 7-9-10 yaşlarındaki çocuklara orada görevli kimseler tarafından tecavüz edildiğini zaman zaman okuyoruz. Devletin tüm kurumlarında dinciliğin hamiliğini yapan AKP-RTE iktidarının bu tür dinsel kurumlarda olan iğrenç ve dehşet verici olaylara yayın yasağı getirdiğini de görüyoruz. 

Giden hafta bütçe müzakerelerinde ülkedeki kötü yönetimi eleştiren akademisyen CHP Milletvekili Abdüllatif Şener (AKP’nin kurucuları arasında bulunan) dinci AKP-RTE yönetimini eleştirirken Gazeteci Fatih Ertürk’le yaptığı röportajda şunları söylüyordu: 

“İslam Ümmetine 1500 yıldan bu yana en büyük kötülüğü iktidarınız yapmıştır… On beş asırlık İslam Tarihinin en günahkâr iktidarısınız. Peygamberin vefatı. O günden bugüne kadar on beş asır geçmiştir, 1400 küsur yıl geçmiştir. Bu süre içerisinde en günahkâr iktidar Erdoğan hükümetleridir.

“…Bu politikalar sonucunda akan kan ve tecavüzler çocukların masumiyeti, İslam dünyasının çektiği ıstıraplar, acılar, tahribat on beş asırlık İslam Tarihi’nde hiçbir dönemde yaşanmamıştır. Erdoğan politikalarının İslam dünyasında meydana getirdiği yıkım, Haçlı saldırılarından, tüm Haçlı Seferlerinden daha fazladır, daha büyüktür. Sonuçları itibariyle de daha ağırdır…” (2)

Dinci yönetim, dinci vakıflar, dinci tarikatların, dinci derneklerin bu şekildeki yıkıcı çabalarına dur denilmezse, ülke Tanrı korusun Afganistan’daki gibi Taliban kafalı yönetime dönüşebilir. Dünyada aşırı dincilikle kalkınmış, aydınlanmış tek bir devlet yoktur. O nedenle devletimizce, tüm yönetim organlarımızla Atatürk’ün gerçek laik demokrasi ve çağdaş rotasına geri dönülmelidir.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız.

SONNOTLAR


(1)  https://www.internethaber.com/papaya-kafir-dedi-gozaltina-alindi-video-galerisi-2223058.htm

(2) https://www.youtube.com/watch?v=ULTcdowpBcs&ab_channel=Halktv)

Günlüğümden Tanık Olduklarım
Bir aydan beri ağrımakta olan dizkapağım ve göz kontrolüm için MHRS den randevu aldım. Ankara’da internetten birçok hastaneden özellikle göz bölümünden randevu almak oldukça sıkıntılı idi, boş yer bulamıyorsunuz. Buna şaşırdım, acaba millet hep hasta mı diye düşündüm.

Dizimden muayene olmak için ortopediden, gözümden muayene olmak için telefonla MHRS den randevu aldım ve rastlantı bu ya, her ikisinden de randevularım aynı haftaya denk geldi. Iki yıl önce muayene olduğumda doktor, “sağ gözünde katarak oluşumu var ama ameliyat aşamasında değil”, demişti.   Giden hafta gözümden muayene oldum, doktor “gözünde katarak oluşumu var, ameliyat olman gerekir” dedi. 

Birden aklıma 20 yıl kadar önce Kayınpeder Kazım Göçmen’in Ankara Hastanesi göz bölümünde muayene sonunda enfeksiyon nedeni ile gözünün alınmasına neden olan olay aklıma geldi. O zaman Ankara Hastanesi göz bölümünde kayınpederin muayenesinde katarakt ameliyatı sırasında bir enfeksiyon olayı oluşmuş, katarakt ameliyatı yapılan gözü alınmıştı. Doktorlar, “gözünde enfeksiyon var, sağ gözüne de geçmemesi için gözünün alınması gerekir” demişlerdi.  Durumu öğrenen rahmetli kayınpeder, “ne yapsam açama, iki gözden olmaktansa birini aldırsak mı, bu da nerden çıktı, yukarı tükürsem bıyık aşağı tükürsem sakal” diye söyleniyor, ikilem içinde kıvranıyordu. Nihayet doktorların önerisine uyup gözünün birinin alınmasına karar verdik.

Kayınpederin gözünün biri alınmış olarak, hastanede birkaç gün yattıktan sonra, o zaman oturduğumuz Kaman’a döndük. Ertesi gün gazetelere yansıyan bilgiye göre, Ankara Hastanesinde temizliğe dikkat edilmediği için göz bölümünde bir virüs enfeksiyonu olmuş, katarakt ameliyatı olan yedi sekiz hastanın gözünde oluşan virüsle gözleri alınmış. Göz bölümünde oluşan yaygın virüs nedeni ile hastanenin göz bölümü 15 gün süre ile kapatılmış, yoğun bir dezenfektasyona başlanmıştı. Etraftan “tazminat davası açın” dedilerse de 75 yaşındaki rahmetli kayınpeder “olan olmuş, giden gitti, ben bunlarla uğraşamam” diyerek es geçti kaderine razı oldu. 

O zamanları bu hastanede tedavi sırasında göz bölümündeki hizmetlilerin yaptıkları temizlik dikkatimi çekmişti; odaları temizlerken, açık belli yerler paspas yapılıyor parlatılıyor, pencere, duvar dipleri kiri ile kalıyordu. Orada bunu ilgililere anlatmak istemiştim, ama çekindiğim için anlatamamıştım.

Neyse günümüze dönelim, gözümden Yıldırım Beyazıt Ün. Dış kapı Hastanesinin göz bölümünde o makinede bu makinede muayene olurken, yukarıdaki anımız bir film şeridi gibi ürpererek gözümün önüne geldi. Bu katarak göz alma anımızı doktora anlattım, doktor, “bizde öyle şey olmaz” diyordu. Bana güven geldiği için tamam katarak ameliyatı olayım dedim. Doktor raporuma “ameliyat” notunu yazıp “götür bunu dosyalaştır getir” dedi. Dışarı çıkıp raporuma baktığımda en altında “sıkıntılı” notunu yazmış olduğunu gördüm. Aman Tanrım beni sardı bir korku bir şüphe bir ürperti. 75 yaşında katarakt ameliyatında gözü alınan kayınpederin anısı, 76 yaşında benim başıma gelen bir katarak ameliyatı kafama takıldı durdu. Bakalım kader nasıl hükmünü yürütecek diyerek ertesi günü dizkapağımın randevusuna başladım.

10 Aralık 2021 günü ortopedi bölümünde muayene eden doktorum çekilen filme bakınca, “dizinde kireçlenme var, bir de emar (MR) çektir” dedi. Adının Ümit Şimşek olduğunu öğrendiğim doktora, son zamanlarda baş dönmesi oluyor, İzmir’de çalışan doktor oğluma telefonla bunu sordum, “eğer tansiyonun normalse bir kan şeker testi yaptır” dedi, dedim. Daha önce göz bölümünde muayene olurken kan vermemi istemişlerdi. Doktora, bunu anlatarak, lütfen kan şekerime bir bakar mısınız, dedim. Doktor baktı “normal” dedi. Yanından teşekkür edip ayrılırken, doktor bey nerelisiniz, dedim, o da “Hataylıyım” dedi. Ayrılırken, Hatay’dan böyle çok yakışıklı doktor çıkar mıymış, dedim, doktor güldü, güldü ve ben ayrıldım. Ayrılırken, maşallah ne kadar yakışıklı bir insan diye düşündüm.


EMAR SIRASINDAYIM

Sora sora ve de topallayı topallayı (çünkü sol dizkapağım ağrıyordu, emar kuyruğunu gördüm sıraya girdim. Arkada emar kuyruğunda beklerken, sekreter camının önünde bir münakaşa, bir tantana koptu. Camın önündeki bayan “mecbursun yapmaya seni döverim yoksa” diyor, içerdeki görevli bayan da “bu nasıl terbiyesizlik” diyor, bağırış çağırış dozu artmaya başladı. Önümdeki adama, tansiyon niye yükseldi abi, diye bir laf ortaya sundum. Adam da kayıtsız bir tavırla, “ne olacak ekonomik sıkıntıdan” diye cevap verdi.  Gişenin önündeki bayan bağırıp çağırarak ayrılırken, “yapmaya mecbursun tabi” diyerek yanımızdan hışımla gitti.  Üç tane güvenlik gelmeye başladı. Yanımıza doğru gelip, “ne oldu, neyin nesi” diye soruşturmaya, olayı anlamaya başladı. Güvenlik görevlileri olayı anlaya kadar, tantana çıkaran bayan alelacele arkalara doğru kayboldu. 

Sıra nihayet bana geldi, gişedeki bayan görevli güvenlikçilere, “gelmiş giden bayan bana kafa tutuyor, seni döverim” lafları ediyor, ben de terbiyesizlik yapma dedim, bağırıp çağırdı, anlamadım, burası dağ başı mı” gibi sözlerle söyleniyordu. Ben bayanın önüne kağıdımı uzatırken, aman kardeşim sakin ol sabırlı ol, falan dedim. Gişedeki bayan “emar günün 28 Aralık saat 22.45, gelebileceğin mi o saatte, dedi. Ben de nedense şükrederek gelirim gelirim, dedim. Oradan ayrılırken adamın biri, “Allah Allah erkekler tıpçılara saldırıyorlardı şimdi de bayanlar mı saldırmaya başladı” diye söyleniyordu. Kendi kendime aman Tanrım gece de mi bu işler yapılıyor diye düşündüm, meğer 24 saat emar çekiliyormuş. İyi ki gecenin 24 üne, ikisine üçüne vermedi, diye sevindim. Ama 22.45 de umarım otobüse denk gelirim diye düşünerek oradan ayrıldım.


YILMAZ GÜNEY SAHNESİNE GİDİYORUM

O gün Sosyal Demokrasi Derneğinin (SDD), 10 Aralık İnsan Hakları günü nedeni ile Çankaya Belediyesi Yılmaz Güney Sahnesinde TTB ne ödül verme tören ve konferansı olduğu için, çağırılı olduğumdan oraya yöneldim.  

Kızılay’da metroya (Ankara’ya) binmek üzere merdivenlere aşağı yürüyordum. Gözümde uzak gören gözlüğüm vardı, uzağı gösteriyor ama yakın bakınca gözlerim flü görüyordu.  Basamakları inerken sol ayağımı basamaklara atıyor, sağ ayağımı onun yanına getiriyordum, böyle böyle inerken, son basamakta, basamak bitti gördüğüm için, gelen metroya da yetişeyim telaşı ile son basamakta öne doğru adım atmışım, çünkü uzak gözlüğümle öyle görülüyordum. Tabi upuzun yere düştüm, sol dizim yere gelmiş, dizimin denk geldiği yerde pantolonum yırtılmış. Muayeneye, törene gidiyorum diye yeni aldığım hiç giymediğim pantolonumu giymiştim. Yırtılan yer toz içinde, beni koltuklarıma girip ayağa kaldırdılar, kimi “yardım edelim, kimi hastaneye götürelim” diyorlardı. Baktım kendimi iyi hissettim, pantolon dizkapağı yırtığından başka bir şey yok, yok yok iyiyim iyiyim deyip metroya bindim. Demirtepe istasyonundan inip köprünün altında iki bankta, Kızılcahamamlı olduğunu öğrendiğim fasulye, nohut, mercimek gibi şeyler satan 80 yaşında olduğunu söyleyen adamın yanına selam verip oturdum. Şişe suyu ile dizkapağımın etrafındaki tozları temizlemeye çalıştım, bu yırtığı nasıl saklarım diye düşünüyordum. Kızılcahamamlı yaşlı adam, “şu naylon torbada iki buçuk kilo fasulye var 55 sattım ama sana 50 liraya vereyim” diyordu. Benim aklım dizkapağımdaki yırtıktaydı. Fasulyeyi bedava da verse alacak durumda değildim.

Adamla vedalaştım, yakın olmasına rağmen çok dik eğimli yolu 10-20 adımla mola ile salonun önüne vardım. Dışarıda bir aracın arkasında çay servisi yapılıyor, girişte pasta ikramı vardı. Topallayarak içeri girerken, oradan biri “ne oldu niye topallıyon” dedi. Ben de sol tekerde bir faul var, diye bir espri yapınca, adam da “stepne yok mu” diye espri yaptı. 

Töreni izledim, fırsat bulunca bunu yazacağım.

Akşamın geç vakti saat saat 19.oo dan sonra salondan ayrılıp eve doğru yöneldim. Eşim telefon ederek, “nerede kaldın Badi çok rahatsız ediyor, pencereye, kapıyı yöneliyor, sen geleceksin diye kâh kavlıyor, kâh sızlanıyor” dedi. Bizim evde oğlumdan kalan ve 15 yıldır baktığımız Badi adında jek rasıl küçük bir köpeğimiz var. Onu sabah akşam her gün ihtiyaç gezisine çıkarırım. O günkü gibi bir nedenle geciktiğim zaman, patilerini pencereye dayar, sürekli beni beklermiş. Geç de gelsem onu mutlaka gezmeye çıkarırım. Dışarı çıkınca da o çok mutlu olur. Eşim Badi’yi bazen “benim küçük oğlum” diyerek sever. 

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız.

Bir Hukukçu Ve Türk Vatandaşı Olarak Utanıyorum
Evet, çok kısa ve net söylüyorum, partili Cumhurbaşkanı ERDOĞAN'ın;  anayasamızın 90. maddesinde yer alan açık hülmüne rağmen, üyesi olduğumuz Avrupa Konseyinin  bir kuruluşu olan ve yargı yetkisini, altına imza koyduğumuz sözleşme ile kabul ettiğimiz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarına uymayacağına ve bu kararları yok saydığına ilişkin çok açık beyanları nedeniyle, bir hukukçu ve Türk Vatandaşı olarak üzülüyor ve utanıyorum. 

Partili Cumhurbaşkanının bu anayasa ve hukuk dışı tutumunun;  T. C. Devletini bağlamadığını ve kalıcı olmayan ERDOĞAN iktidarının hukuk dışı bu davranışıyla, kalıcı ve ilelebet payidar olacak T. C. Devleti arasında doğrudan bir bağlantı kurulamayacağını, Avrupa Konseyinin alacağı hehangibir yaptırım kararının, doğrudan Türk Halkına ve T. C. Devletine yönelik olmayacağını, bu yaptırımın tüm ayıplarının ve sonuçlarının ERDOĞAN ve iktidarına ait olacağını kabul ediyorum, Avrupa Konseyinin alacağı bir yaptırım kararından,  asla üzüntü duymayacağım, alınacak tüm yaptırımları bu siyasal iktidar fazlasıyla hak etmiştir. 

Hatta, Avrupa Konseyini bu konuda samimi bulmuyorum ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarına uyulmayacağı ve yok sayılacağı açık ve net bir şekilde en yetkili ağızdan Türk ve Dünya kamuoyuna  ilan edilmesine rağmen, yaptırım konusunda hala kesin bir tavır sergileyemeyen Avrupa Konseyini,  bu samimiyetsiz ve ağır tavrından dolayı ayrıca kınıyorum.  

Bu şekilde acı gerçekleri dile getirdiğimiz içini,  bizi; ülkemizi,  Avrupa Konseyine şikayet ettiğimiz ve ülkemiz aleyhine tavır sergilediğimiz şeklinde haksız bir suçlamaya kalkışma gafletinde bulunacak olan,  herkim olursa olsun,  anayasa ve hukuk tanımayan aymazları, peşinen uyarıyor ve ayna bakmaya davet ediyorum.  

Güner Yiğitbaşı

11/12/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget