Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Bu gün 24 Ağustos Pazartesi. Evden dışarı çıkmak üzere iken, baktım cep telefonuma yerel derneğimiz yönetiminden Kültür Bakanlığında çalışan köylümüz Ruhi Soylamış’ın dernek adına işlem gören sitede Bekir Çoban’ın öldüğünü bildiren mesajını okuyunca şaşırdım, çünkü bu arkadaşımızın belirli bir hastalığı yoktu.
Bekir Çoban, köylümüzde ilkokulda birlikte okuduğumuz, ailece gidip geldiğimiz bir arkadaşımızdı, kendisi tapu kadastrodan emekli memurdu.
Mesajını okuyunca, şok oldum, hemen yola çıktım ki cenazesine katılayım,  yetişeyim diye düşündüm.  Hemen rahmetlinin evine, cebine telefon ettim hiç cevap veren yoktu. Yola otobüste Ruhi’yi telefonla aradım, cenaze nereye defnedilecek, Karşıyaka’ya mı, köyümüz Yelek köyüne mi diye sordum.
Ruhi telefonda, “aman abi sakın gitme, Bekir Bey koronadan ölmüş,  cenazeye kimseyi almıyorlarmış, cenaze ne köye, ne Karşıyaka’ya, Mamak’ta korona mezarlığı varmış, ailesi dışında hiç kimseyi almıyorlarmış. Sana Şevket Çoban’ın telefonunun mesajlıyorum, onu ara, ayrıntıyı o biliyor” dedi ve ben şok olmuştum. Çünkü sevip saydığımız, değerli bir arkadaşımızdı ve de köyümüzden ilke kez bir arkadaşımızı corona virüsünden kaybetmiştik.
Sonra Şevket Çoban’ı aradım, o da aynı şeyleri söyledi. Akşamüstü, İstanbul’da çalışan Bekir Çoban’ın oğlu Bülent Çoban’la görüştüm, o da şunları anlattı: 
“-Kurban Bayramında izinli geldim, babam öksürük, grip olmuş, ilaç almış geçer diye, sonra ateşi yükselince, Şehir Hastanesine götürdük, covit çıktı, hastane yatırdılar, sonra yoğun bakıma (entübe) aldılar 20 kadar yattı ve kaybettik. Sonra ben test yaptırdım, ben de pozitif çıktım, hastanede beş gün kadar yattım, sonra negatiftim, çıktım. Annam, kız kardeşim test yaptırdı onlar negatifti. Böylece babamı kaybettik. Cenaze Mamak taraflarında Ortaköy diye bir yere defnettiler”, dedi.
Böylece sevdiğimiz köylümüz, arkadaşımızı kaybetmenin ve de cenazesine bile katılamamanın üzüntüsünü yaşadık.
İKİNCİ CENAZE:

İki Cenaze
Akşamüstü eve geldim, Badi’yi gezdirmeye çıktım; komşu sitede uzaktan bakınca bir evin önünde kalabalık var, evin önündeki parka sandalyeler dizilmiş, oturanlar, gezinenler vardı.  Bu neyin nesi, deyip oradan geçen bir adama sordum, bu kalabalık neyin nesi komşuda düğün mü var, dedim. Adam, “ne düğünü cenaze var” dedi. Badi’yi gezdireyim de varıp başsağlığı dileyeyim, diye düşündüm.
Bir süre önce de Van’da emniyetin bir uçağı dağa çarpıp polisler ve pilot ölmüştü. İşte o uçağı kullanan pilot, öldürülen Hasan Bağcı’nın evine 50 m uzaktaki sokakta komşunun damadı olduğunu öğrendim. Halen o sokakta evlerin önünde bayraklar asılıdır. 

İki Cenaze

Badi’yi gezdirip eve bıraktıktan sonra, cenaze evine gittim; başsağlığı diledim, nasıl olmuş, hasta falan değildi, ne oldu, dedim. Orada taziye  evi olarak kullanılan evlerinin önündeki parkta, katledilen Hasan Bağcı’nın babası İnşaat Mühendisi Ahmet Bağcı kısaca şunları söyledi: “Batımerkez’de, üniversite mezunu 21 yaşındaki oğlumuz Hasan Bağcı, bir kavgaya karışmış, 20 kişi demir çubuklarla saldırmışlar, adeta linç etmişler, rahmetli beyin kanamasından öldü, şimdi saldıranlardan 18 kadar kişi poliste sorguda”, dedi. Aman Tanrım ona da başka üzülmeye başladım. Babasının cep telefonuna kayıtlı öldürülen Hasan Bağcının telefonumla ben de fotoğrafını çektim. Eve yönelirken bir gence rastladım, komşudaki bu ölüm olayının mahiyetini gence sordum. O şöyle anlattı:
“-Abi bu Hasan Bağcı Batımerkez’de bir kafenin önünde, bir kızdan sigara yakmak için çakmak istemiş, kız çakmağı vermiş, kıza laf mı atmış, taciz mi etmiş, kız da sözlüsünü telefonla çağırmış, sözlüsü gelince bu Hasan’la tartışmışlar, Hasan birkaç arkadaşı ile kızın sözlüsünü tartaklamış. O da 15-20 kadar arkadaşlarını çağırmış, ellerinde leviye, sopalarla bu Hasan’a saldırmışlar, başına vurulan darbelerle beyin kanamasından ölmüş” dedi. 

İki Cenaze


Badi’yi gezdirirken rastladım, hemen yukarıdaki parkta, 8-10 kadar genç oturuyordu. Aralarında bir de 15 yaşlarında görünen kız vardı, bu kız meğer öldürülen Hasan’ın kız kardeşi imiş ve ötekiler kızın arkadaşları imiş. Kıza başsağlığı diledikten sonra, aman arkadaşlar maskelere dikkat diye uyardım.  Gerek taziye evinde, gerekse yakın parkta başsağlığı için gelen özellikle gençlerde maske takılı değildi,  gerçekten hiç birinde takılı maske yoktu. Yurt genelinde düğünde, cenazede, asker uğurlama gibi kalabalıkların yoğunlaştığı yerlerde maske ve mesafe kuralına uyulmadığı için son haftalarda virüs salgınında ve ölümlerde artış olduğunu gözlemliyoruz.
Medyada yayınlanmayan bu olaya da ayrı bir üzüntü duydum. Şiddet toplumu olduk, kadın cinayetleri, trafikte yol vermedin diye adam öldürenler, diye kendi kendime yorumladım.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız

 

Şaşırdınız mı? - Güner Yiğitbaşı
350 bin kişilik namazla Ayasofya'yı ibadete açmakta, 

Milyonlarca öğrenciyi sınavlara sokmakta, 

Binlerce kişinin katılımıyla 15. Temmuzu anmakta, 

Milyonlarca vatandaşı tatile göndermekte, 

Malazgirt Zaferinin 949'uncu yıldönümünü kutlamakta, 

Pandemi'yi engel görmeyen siyasal iktidar, 

İçişleri Bakanının illere gönderdiği bir genelge ile 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamalarına yasak ve kısıtlama getirmiştir. 

Bu yasaklama kararına sanırım şaşırmadınız. 

Yasaklama getirilmeseydi şaşırırdınız mutlaka. 

Şimdi bir mantık yürütelim. 

30. Ağustos Zafer Bayramında biz neyi kutluyoruz?

Düşman işgali altındaki ülkemizin düşman işgalinden kurtarılmasıyla sonuçlanan kurtuluş savaşı sırasında ATATÜRK'ün başkomutanlığında gerçekleşen ve düşmanların topraklarımızı terk etmesiyle, Yunan ordusunun Ege Denizine dökülmesiyle sonuçlanan büyük zaferin 98. yıldönümünü kutluyoruz. 

30. Ağustos;  emperyalistlerin ve Yunan Ordusunun kara günleri, bizim için ise,  ülkemizde özgürlük güneşinin yeniden doğduğu gündür. 

Kadir MISIROĞLU denen vatan haini, ATATÜRK ve 30. Ağustos zaferi için  ne demişti?

ATATÜRK'ü sevmediğini, cenazesine ATATÜRK'ü sevenlerin katılmamasını vasiyet etmiş ve ağıza alınmayacak galiz küfürlerle alenen ve korkusuzca ATATÜRK'e hakaretler yağdırmış ve kurtuluş savaşı için,  keşke Yunan kazansaydı demiştir. 

Hani, bana arkadaşının kim olduğunu söyle,  ben de sana kim olduğunu söyleyeyim diye anlamlı bir söz vardır ya. 

Bu güzel ve anlamlı sözden hareketle, sorarsak

Peki, bu vatan haininin en yakın dostları ve arkadaşları kimlerdir?

Bu Kadir MISIROĞLU'nun en yakın dost ve arkadaşlarının kimler olduğu meçhul değildir. 

Bu arkadaş ve dostlar Türk Kamuoyunun malumudur. 

Malumu ilan etmek gerekirse; 

Ülkemizi yöneten tek adam ve onun yakın mesai arkadaşı Diyanet İşleri Başkanı, Kadir MISIROĞLU'nun dostlarıdır. Kendisinin ayağına kadar giderek ziyaret etmiş ve hediyeler sunmuşlardır. Diyanet İşleri Başkanı, hem de  resmi giysi ve makam aracıyla bu ziyareti gerçekleşmiştir. Diyanet İşleri Başkanı son olarak da AYASOFYA'nın ibadete açılışında ATATÜRK'e lanet okumuştur. 

Bu yalın gerçekler karşısında; iş başındaki iktidar ve onun şeyhülislamı ve  temsil ettiği zihniyetin; 30. Ağustos Zafer Bayramı kutlamalarına yasak ve kısıtlama getirmesine, şaşırdınız mı?

Biz şaşırmadık. 

Tüm ATATÜRK düşmanlarına inat,  Türk Milletinin 30. Ağustos Zafer Bayramını bugünden kutluyor, bu zaferi bize kazandıran, hainleriyle ve vatanseverleriyle bu vatanı bize emanet eden ATATÜRK ve silah arkadaşlarını,  rahmetle ve minnetle anıyoruz. 

Selam olsun;  tüm,  vatanını, ulusunu ve ATATÜRK'ü koşulsuz sevenlere. 


24/08/2020

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

 

Saray rejiminin muhafızları(mıdır)?
21/Ağustos/2020 Cuma günü çıkan Resmi Gazete de Cumhurbaşkanı İmzasıyla yayınlanan 2844 Sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla; Ankara ilinde olduğu gibi, İstanbul ilinde de, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün doğrudan merkeze bağlı taşra teşkilatı olarak, Takviye Hazır Kuvvet Müdürlüğü kurulmuştur. 

Bir lokma ekmek bulmakta zorlanan milletimize hayırlı ve uğurlu olsun. 

Milletimizin,  böyle bir polis müdürlüğün kuruluşuna,  gerçekten çok büyük bir ihtiyacı vardı!

Bundan sonra açız, işsiziz, parasızız, çocuklarımız aç, iş ve aş istiyoruz, insanca yaşamak istiyoruz, milli gelirin hakça paylaşılmasını istiyoruz, kadınlar şiddete maruz kalmasınlar, öldürülmesinler, yargı bağımsız ve tarafsız olsun, hak ve adalet istiyoruz, oylarımızla seçilen milletvekillerimizin mecliste etkin olmalarını, milli iradeye saygı, özgürlük, güçler ayrımı istiyoruz diyerek, silahsız olarak barışçı vel anayasal protesto haklarını kullanmak için sokağa çıkar çıkmaz polis şiddetiyle ve barikatıyla karşılaşan halkımızın,  gözleri aydın olsun!

Bundan sonra,  hiç zahmet edip,  barışçıl,  silahsız anayasal protesto haklarını kullanmaya kalkışmasınlar, kendilerini hiç yormasınlar, bu yeni kurulan Takviye Hazır Kuvvet Müdürünün,  doğrudan saraydan alacağı emir ve talimat uyarınca , üzerinize salınacak donanımlı, güçlü kuvvetli,  saray güdümlü ve sarayın koruması altındaki seçme ve beden eğitimli polislerin,  en seri bir şekilde orantısız müdahalesine maruz kalarak,  adım dahi atamayacaksınız, bundan sonra oturun oturduğunuz yerde, saray rejimini protesto, özgürlükler sizin neyinize, saraya biat etmeye alışmaya başlayınız. 

Evet, bu müdürlük neyin nesidir, yüz yıllık laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti Devleti,  bugüne kadar böyle  paralel bir teşkilat kurulmadan kötü mü yönetildi, 18 yıldır iktidardasınız, böyle bir polis teşkilatı kurmak gider ayak şimdi mi aklınıza geldi?

Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanının gazetelere yansıyan beyanlarına göre,  kurulan bu yeni müdürlüğün kuruluş amacı; tabii afet, terör, büyük mitingler, gösteriler,  riskli spor müsabakalarında güvenlik riski olan kişilerin bazı illeri ziyaret ettiklerinde, güvenlik önlemlerinde yetersiz kalan yerel emniyet teşkilatına takviye olduğu, halkımızın güvenli bir şekilde toplumsal etkinliklerini tamamlamalarını sağlamak,  şeklinde açıklanmıştır. 

Açıklanan bu amaç,  hiç inandırıcı olmayıp, ülkemizde yaşanan gerçeklerle de asla örtüşmemektedir. 

Bize göre amaç;  insanlarımızın, demokratik ve barışçıl miting, yürüyüş ve basın açıklaması gibi toplumsal etkinliklerini, demokratik eylemlerini güvenli bir şekilde yapmalarının, anayasal haklarını kullanmalarının önünü açacak tedbirlerin alınması değil, bilakis anayasal ve barışçıl protesto haklarını kullanmak isteyen halkımızın,  bu haklarını kullanmalarının acilen ve en seri bir şekilde önlenmesi, saray rejimini eleştiren halkımızın, daha kolay ve etkin bir şekilde susturulmak istenmesidir. 

Biz, işkembeden söylemiyoruz bu gerçekleri, görünen köy kılavuz istemez, ülkemizdeki mevcut uygulamalara bakarak,  gerçeği görmek o kadar zor değil. 

Bu ülkede, ezilen  kadınlarımız; kendilerine yönelik erkek şiddetini protesto etmek için, hem de kadınlar gününde,  demokratik ve barışçıl protesto haklarını kullanmaktan, iktidarın talimatıyla hareket eden polisler tarafından anında engellenerek susturulmakta ve orantısız bir şekilde polis şiddete maruz kalmaktadırlar. 

Bu ülkenin saygın Baro Başkanları, anayasal ve barışçıl gösteri ve yürüyüş ve protesto haklarını kullanmaktan yasaklanıyorlar ve üzerlerine iktidar tarafından polisler sürülüyor, polis barikatlarıyla durduruluyorlar. 

Bazı parklar yasaklanmakta ve polis barikatlarıyla korunmakta, demokrasinin (D) sinin olmadığı, insanların barışçıl gösteri haklarını kullanamadıkları, toplumsal tüm eylemlerin, Anıtkabir’e giriş ve çıkışların dahi yasaklandığı ülkemizde, böyle bir polis teşkilatının kurulmasını, demokrasi adına, hayra yormak imkansızdır. 

Bize göre, bu teşkilatın kurulması; çok tehlikeli ve antidemokratik, anayasaya ve yasalara aykırı bir girişim olup, halkın özgürlüklerini güvence altına almak bir yana, halkın özgürlüklerini yok etme ve saray rejimini koruma ve kollama girişimidir. 

Türkiye Büyük Millet Meclisinin devre dışı bırakılarak, tartışılıp görüşülmeden, gizli kapaklı sürpriz bir Cumhurbaşkanı kararıyla oluşturulan,  anayasa ve yasa dışı paralel bir polis teşkilatının;  ülkemizin zaten kalmayan demokrasisine büyük bir darbe vuracağını düşünüyoruz. 

Umarız yanılan biz oluruz. 

Güner Yiğitbaşı

23/08/2020

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

 

Bu İçişleri Bakanı'nı Hak Etmiyoruz
AKP iktidarı, partili Cumhurbaşkanı ve onun İçişleri bakanı ile ülkemizin ve ülke insanımızın kabusu olmaya devam ediyor. 

AKP iktidarının,  bu ülkeye ve ülke insanına sunabileceği hiçbir olumlu katkısı kalmamıştır. 

Ülkemiz adına çok üzücü ve kaygı verici bir durum,  bu çaresiz bekleyiş. 

Ülkemiz,  AKP iktidarı tarafından anayasaya ve yasalara göre değil,  tamamen keyfi olarak yönetilmekte, anayasa ve yasalar,  raflarda tozlu bir şekilde uygulanmayı beklemekteler. 

Dün Kadıköy’de yine bir kadınımız şiddete ve hatta cinsel tacize maruz kaldı,  herkesin gözleri önünde. 

Kadına yönelik bu şiddet ve cinsel saldırı, öyle alelade bir erkek tarafından yapılmış değil. 

Bu şiddet ve cinsel saldırı; maalesef, kadın ve erkek tüm yurttaşların can güvenliklerini, ırz ve namuslarını ve beden bütünlüklerini korumakla görevli polisten gelmiş ve tüm yurttaşlarımızı derinden yaralamıştır. 

Kadıköy’de iki polis memuru,  maskesiz olduğu gerekçesiyle,  genç bir kadını gözaltına almak istemiş ve buna direnen kadına orantısız bir şiddet uygulayarak yere yatırıp yerlerde sürünmesine neden olmuştur. 

Olayın görüntülerini televizyonda canlı olarak izledik,  polisin kadına yönelik bu orantısız saldırısı ve şiddetinin,  hiçbir haklı nedeni ve mazereti olamaz. 

Maskesiz olduğu iddia edilen kadına arkadan yanaşan polisler, kadının kol altı ve bel üstünden,  iki kolları ile sarılarak ve abanarak,  güreşir gibi yere yatırıyorlar. 

Dikkat buyurun kadına saldıran orantısız şiddet uygulayan polisler,  kadın polis değil genç erkek polisler. 

Bu ülkede,  kadınlara yönelik operasyonu gerçekleştirecek,  kadınların üstlerini arayacak, gerekirse, orantılı bir şekilde zor kullanarak onları  gözaltına alabilecek kadın polis yok mudur?

Kadınların haricen üst aramasını dahi kadın polislerin yaptığı ülkemizde, iki erkek polis;  sanki kaçmak isteyen cinayet şüphelisini suçüstü yakalar gibi, iki elleriyle ve kollarıyla arkadan sürpriz bir şekilde bel üstünden kavrayarak sarılabiliyorlar. 

Bu ne cüret ve terbiyesizlik ve görevi kötüye kullanmaktır,  anlamak mümkün değil. 

Görüntülere baktığımızda,  kadına yönelik bu şiddeti uygulayan erkek polisler,  kadının göğüslerini elleyerek ona cinsel tacizde bulunmuş ve ağır bir cinsel suç işlemişlerdir. 

Orada kadın polis mi yok, elindeki telsizle çağırırsın kadın polisleri, şüpheli kaçmak mı istiyor,  fotoğrafını çekersin tutanağını tutarsın ve sonra düşersin kaçan şüphelinin peşine usulüne uygun yakalar ve gözaltına alırsın. 

Bu görüntüleri değerlendiren İstanbul Valisi,  kadına gereksiz şiddet uygulayan ve adeta cinsel tacizde bulunan iki polis memurunu görevden uzaklaştırarak yasal gereğini yerine getirmiştir. Aslında bu idari tedbir dahi yeterli olmayıp, bu iki polis memuru hakkında görevi kötüye kullanmak ve cinsel tacizden adli soruşturma başlatılmalıdır diye beklerken, medyadan duyurulan Ankara’dan gelen bir haber, yurttaşlarımızı hayrete düşürmüştür. 

Evet, maalesef Ankara’daki İçişleri Bakanı,  İstanbul Valisi tarafından haklı olarak görevlerinden alınan iki polis memuruna sahip çıkarak,  onları tekrar görevlerine iade etmiş ve bu iki polis memurunun suçlarına ortak olmuştur. 

Böyle bir İçişleri Bakanı olan, İstanbul Sözleşmesini tartışmaya açan, dönemlerinde her geçen gün kadına yönelik şiddet artarak süren AKP ve onun temsil ettiği  ben devletim ve vatandaşı ezerim zihniyeti iktidarda kaldığı sürece,  Allah kadınlarımıza güç ve kolaylıklar versin

Biz,  suç işleyen polisleri sahiplenen, onların suçlarına ortak olan bir İçişleri Bakanı istemiyoruz. 

Güner Yiğitbaşı

21/08/2020

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu


 

Günaydın aklınıza yeni mi geldi?
Amerika’nın Demokrat Parti Başkan adaylığı kesinleşen Joe Biden'in,  henüz aday adayı iken Aralık 2019 tarihinde yaptığı ERDOĞAN'a yönelik yakışıksız beyanları, o tarihte yok sayılmış, görmezlikten gelinmiş ve ülkemizin çözümler bekleyen  gündeminde sıkışıp kalan AKP iktidarı ve  yandaşları, Biden'in adaylığının kesinleşmesi ve seçilme şansının da çoğalması üzerine Biden'in bu yakışıksız beyanlarını ısıtarak gündeme taşımışlar ve muhalefeti, özellikle de CHP'yi darbecilikle suçlamaya başlamışlardır. 

Biden'in beyanı çok açık ve nettir. ERDOĞAN'a karşı muhalefeti destekleyeceğini, Erdoğan'ı mağlup etmeleri için muhalefeti cesaretlendireceğini beyan ederek, bu desteğinin darbe ile değil seçimle olacağını açıkça belirtmiştir. 

Bu beyanları yapıldığı dönemde görmezlikten gelen AKP iktidarı yetkililerine günaydın,  aklınız neredeydi demek gerekiyor. 

Kaldı ki;  Dünyanın süper bir gücü olan,  sömürgeci ve kendisini Dünyanın jandarması kabul eden bir devlet konumundaki ABD başkan adaylarının, seçim malzemesi olan  bu tür beyanları,  bizim için şaşırtıcı ve sürpriz beyanlar da değildir, çok olağandır. Bizi yönetenlerin vurdum duymazlıkları yüzünden,  alıştık artık böyle aşağılayıcı beyanlara. 

Ne çabuk unuttunuz,  Trumpun, ülkemizi aşağılayan,  Erdoğan'a yazdığı o hakaret dolu,  kağıt parçası mektupçuğunu. 

O mektubu halkımızdan gizleyen ve iade etmekten çekinerek bu hakaretleri içlerine sindirebilen AKP yönetiminin;  şimdi, ABD başkan adayı Biden'in sekiz ay önce sarf ettiği szölerden rahatsızlık duymasını anlamakta zorlanıyoruz. 

En başta AKP iktidarı olmak üzere,  herkes şunu iyi bilsin ki, ülkeler arasında kalıcı dostluklar yoktur, karşılıklı çıkarlar vardır. Bu nedenle, ABD Başkan Adayı Biden de bu ilkeden hareketle, başkan seçildiğinde,  ERDOĞAN'ın Türkiye'nin başında olmasını arzu etmiyor ve  seçimle iş başından uzaklaştırılmasını istiyor olabilir. 

Elin ağzı torba değil ki büzesin. 

AKP iktidarı değil midir?

Mezhepsel bir düşünceyle,  Suriye Devlet Başkanı Esat'ı devirerek Suriye’de İhvancı bir yönetimi iş başına getirmek için Suriye bataklığına giren, Suriye'nin içişlerine müdahale eden, Emevi Camisinde Cuma namazı kılmak isteyen. 

Aynı şekilde, Mısırda İhvancı  Mursi'yi destekleyen ve bu nedenle Mısır ile diplomatik ilişkilerimizi bozan. 

Keza, Libyada;  İhvancı,  Serrac liderliğindeki Trablus yönetimine, Ulusal Mutabakat Hükümetine destek çıkarak,  Libya'ya asker gönderen. 

Evet, AKP iktidarı değil midir?

Biz diyoruz ki; sömürgeci ABD başkan adayından başka ne bekleyebilirsiniz?

Bu nedenle akıllı ve güçlü olacaksınız, başkalarının size yapmasını istemediklerinizi siz de başka devletlere ve uluslara yapmayacaksınız, başkalarını suçlamadan önce kapınızın önünü süpürerek temiz tutacaksınız.  

Güner Yiğitbaşı

21/08/2020

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu


 

Adaletin İzinde Bir Ömür
Büyük önder Mustafa Kemal ATATÜRK ve arkadaşlarının kazandıkları destansı Kurtuluş Savaşından sonra başlatılan kuruluş aşamasında, laik Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş, hukukun üstünlüğü sağlanmış, ardı sıra tüm devrimler gerçekleştirerek Kurtuluş Savaşı ve laik Cumhuriyet taçlandırıldı.

Devrimler ve yükseliş büyük önderin ölümüne kadar hız kaybetmeden devam etmiş ve Türkiye Cumhuriyeti uygar dünya ülkeleri arasında layık olduğu yeri almıştı.

Atatürk’ün ölümünden sonra devam eden tek parti döneminde herkes (sağ, sol, muhafazakâr) oradaydı ve devrimler, Köy Enstitülerinin aydınlığı dışında durağan döneme girdi.

Çok Partili döneme 1946 yılında geçildiyse de, sağı temsil eden Demokrat Parti (DP) 1950 seçimlerinde tek başına iktidara geldi. 

O günden bu güne kadar solu temsil eden CHP çeşitli tarihlerde toplam 9 yıl 6 ay 2 gün koalisyon ortağı olarak iktidar olabilmiştir.

Geride kalan 70 yıl değişik sağ partiler bazen tek başına, bazen de koalisyon ortağı olarak iktidar olmuşlardır.

14 Mayıs 1950 yılında başlayan sağ iktidarlarda devrimler geri sayıma başlamış, her gelen sağ iktidar oy uğruna devrimlerden ödün vermekte sakınca görmemiştir.

Bu devrimlerin içinde en çok geriletilen de, laiklik ve eğitim birliği olmuştur.

Ne yazık ki sağ iktidarlar devrimlerden ödün verirken, Cumhuriyet, Atatürk ilke ve devrimlerinden yana olduğunu savlayan bir şey olmaz öngörüsüzlüğü ile zamanında devrimlere sahip çıkmamışlardır.

Sahip çıkan gerçek devrimciler ve Kemalistlerin mücadelesi de yaşamlarına mal olmuştur.

Örneğin, Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Turan Dursun, Necip Hablemitoğlu. 

Herkes tarafından bilinenleri neden yazdığımı sorduğunuzu duyar gibi oluyorum.

Yazmanın nedeni, çok yakından tanıdığım, kendisiyle çalışma onurunu yaşadığım ve 60 yıldır yaşamını adalete, hukukun üstünlüğüne, laik cumhuriyetin korunmasına adamış büyük öngörü sahibi, eski Adalet Bakanı Sayın Seyfi Oktay’ın bu mücadelesini, kendisiyle yaptığı uzun söyleşi sonunda “ADALETİN İZİNDE SEYFİ OKTAY” adıyla kitaplaştıran Sayın Necdet Saraç’ın kitabını okumam ve bunu okumayanlara bildirmektir.

Sayın Seyfi Oktay 1960 yılında başladığı mücadeleyi bu göne kadar hiç ara vermeden devam ettirmiş, Türkiye’nin bu gün geldiği durumu, yıllar önce büyük bir öngörü ile her platformda dile getirmiştir.

Adalet Bakanlığı döneminde, üst düzey bürokrat olarak kendisiyle çalışmanın onuru yaşamaktayım. O yıllarda Bağımsız yargı, yargıçların özlük hakları, kişi hak ve özgürlükleri, hukuk reformu hakkında mücadelesine bire bir tanığım.

Laik Cumhuriyet sevdalılarının, Kemalistlerin, hukukun üstünlüğünden yana olanların, yargı bağımsızlığını içselleştirenlerin mutlaka bu kitabı alıp okumaları gerekmektedir.

Bu nedenle kitap hakkında geniş bilgi vermek yerine, önermeyi uygun gördüm.

Sayın Seyfi Oktay’ın mücadelesinde ki mangal yüreğine, emeğine, bu mücadeleyi kitaplaştıran Sayın Necdet Saraç’ın emeğine sağlık. 


19.08.2020

Gündüz AKGÜL

Emekli Cumhuriyet Savcısı 

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget