Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

17 Ağustos 1999 Marmara Depremi anısına saygıyla

Kulak Kabı
1966 yılının Ağustos Ayında Muş'un Varto İlçesinde büyük bir deprem olmuş üç bin yurttaşımızı kaybetmiştik, yüzlerce ev yıkılmış, yüzlerce yaralı vardı.
Anlatacağım buna ilişkin bir olayı, oralarda çalışan bir öğretmen arkadaş anlatmıştı. Ben de o bölgede Ağrı İli Diyadin İlçesinin bir köyünde öğretmen olarak çalışıyordum; yaz tatili olduğu için kendi memleketimde idim. Varto dolaylarında çalışan bir öğretmenle yolda bir yerde karşılaşmıştık, o anlatmıştı.

İşte bu deprem nedeni ile yurdun her tarafından depremzedeler için yardım kampanyaları düzenlenmişti. O bölgeye çuvallar dolusu giyecekler gönderiliyordu. İstanbul'dan mı bir şehirden bayanın biri, çocuklar ve kadınlar için çeşitli giysileri Varto'ya gidecek yardım torbalarının içine koyarken bir tane de sütyeni giysilerin içine atmış. Bu yarım torbaları trenlerle dolanı dolanı Varto'ya ulaşır. Kamyonlar dolusu giysi torbaları çuvalları köylere dağıtılır. Köyün birinde, öğretmen ve muhtarın yardımı ile giysi yardım torbaları çocuklar eliyle evlere gönderilir. Dağ başında gariban bir köyde gariban yoksul bir ailede giysi yardım torbası açılır. Çocuklara uyan elbiseler seçilirken, torbadan bir sutyen çıkar. Köyünden başka yere gitmemiş, dışarı çıkmamış ve hayatında sutyen görmemiş olan evin annesi sutyeni eline alır, beri çevirir, öte çevirir. Açılan giysileri seyreden kocasına, eline sutyeni alıp  "herif bu ne ola ki", diye sorunca, çobanlıktan başka iş yapmamış, o da köyünden dışarı pek çıkmamış evin erkeği de, karısına bakarak, çokbilmiş bir tavırla, "yav onu bilmeyecek ne var, bizim melmeket soğuktır, çocuklar üşümesin, diye kulak kabı göndermişler, Allah razi olsun" der ve sutyeni okula giden çocuğun kulağına bağlarlar.

Varto Depreminden İki Anı


Kulağında sutyen bağlanmış çocuk sevinçle okula geldiğinde, öğretmenin dikkatini çeker. Bakar ki, çocuğun kulağına sutyen takılmış, kendi kendine öğretmen ne diyeceğini bilemez, ama gerçeği çocuğa anlatır. Rastlantı bu ya tesadüfen karşılaştığım öğretmen bunları anlatmıştı.
İşte bu 50 yıldan fazla zamandır anılarımda taze imiş gibi duran sutyen anısını belleğimde saklarken, Ağustos 2020 de Mete Akyol'un "Hem Yaşadım, Hem Yazdım" adlı kitabını okuyordum. Depremden bir aydan fazla bir zaman geçtikten sonra Varto'ya gelen, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın(1)depremzedelere geçmiş olsun ziyareti anısını okudum. Varto'nun dışına depremzedeler için çadırken kurulduğunu, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın bir gece özel çadırda kaldığını, çadırda viski içtiğini Mete Akyol kitabında anlatıyordu. Yukarıdaki sutyen anısı da hafızamda dururken, ikisini harmanlayıp size sunmak istedim.
Mete Akyol kitabında, yabancı devletlerin gönderdiği, "içinde domuz eti var" söylentisine inanarak, halktan hiç kimsenin konserve kutularını almadıklarını, çadırdan mahkeme, çadırdan okul, çadırdan sağlık ocağı gibi olayları anlatıyordu.

"İdamlıktan öteye senin hükmün geçmez!"
 İşte o günlerde İran gazisine giden Cevdet Sunay, o nedenle deprem bölgesine erken gelemediğini öğrendiğimiz Cumhurbaşkanı, bir arkadaşın anlattığına göre İran gezisinde, "İran TRT sine teşekkür" ettiğini anlatmıştı.
Neyse biz Mete Akyol'un kitabından Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın depremzede bir yaşlı köylüye nasıl "Allah belanızı versin" dediğinin anısına dönelim.  
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, deprem çadırında bir gece yattıktan sonra, Varto'da halka "geçmiş olsun" konuşması yaptıktan sonra, uçakla Ankara'ya gitmek üzerere Erzurum'da uçağa binmek için yanındakilerle konvoy halinde Varto'dan Erzurum'a doğru yönelir. Yolda Hınıs yakınlarında konvoy bir grup köylüler tarafından kesilir. Arabadan inen Cevdet Sunay köylülere doğru yaklaşır, yolu kesen bir tarlada bekleyen kadınıyla, erkeğiyle, çocuklarıyla, yaşlısıyla, genciyle bir köyün tüm halkı, Cumhurbaşkanının huzuruna çıkabilmiş olmanın verdiği heyecan içindeler. Sunay elinden hiç düşürmediği asasını köylülere doğru uzatarak sorar:
"-Söyleyin bakalım, yolumu neden kestiniz, beni neden durdurdunuz"  (Düşünelim, köylüler acı ve üzüntü içindeler, deprem olalı bir ay olmuş, devletin kolu köye uzanmamış; yörede ölümlü yıkımlı bir deprem olmuş, devletin Cumhurbaşkanı o acılı vatandaşa selam vermek şöyle dursun, azarlıyor, üstelik  “Allah belanı versin” diyebiliyor).
Köylülerin seçip görevlendirdiği yaşlıca sakallı bir adam, köylülerin iki adım önüne geçer ve saygıyla topuklarını birleştirir, ellerini yanına yapıştırıp başını sert biçimde önüne eğip kaldırarak selamını verir ve şöyle der:
"-Köyümüzün gözle görülen yamaçlarından geçmektesiniz...Köyümüze şeref bahşetmiş bulunuyorsunuz, şan bahşetmiş bulunuyorsunuz, muhterem Reisicumhurumuz."
Yaşı 75 den fazla olduğu belli olan, saçı sakalı bembeyaz olmuş bu yaşlı adamın daha fazla saygısını sunmaya Sunay izin vermez ve bu adamın konuşmasını keser, "ne istediğini lafı uzatmadan söyle"mesini emreder. Yaşlı adam hemen konuya girer ve şöyle der:
"-Bizim köyümüz, ilerideki şu dağın tepesinde görülen köydür. Depremden en çok  döndü:
Siz dün Muş’ta bana verdiğiniz brifingde (bilgilendirme), hasar tespiti yapılmamış köy kalmadığını, hatta en ücra köye bile yardım gönderildiğini söylemiştiniz. Haldun Bey” dedi. “Bakın vatandaş ne diyor…”
Bakan Haldun Menteşoğlu, asker vaziyetini alarak, abartmalı bir bürokrat selamı karışımı bir selam verdikten sonra Cumhurbaşkanı’nın sorusunu şöyle yanıtladı:
-Kendileri yalan söylüyorlar, Muhterem Cumhurbaşkanım”.
Bakan Menteşeoğlu’nun bu yanıtı üzerine Cumhurbaşkanı Sunay, asasını karşısındaki köylünün yüzüne doğru sallayarak onu sert bir biçimde azarladı:
-Karşımda yalan söylemeye utanmıyor musun, be adam?...dedi. Sonra da “Allah senin belanı versin” “dedi…
Yaşlı köylü
“-Allah bizim belamızı zaten vermiş…” diye üzüntü ile cevap verdi. Cumhurbaşkanı Sunay karşısındaki yaşlı adama şunları söyledi:
“-Yetmemiş, yetmemiş… Daha vereceği var ki, seni benim karşımda böyle konuşturuyor…”  Yaşlı köylü üzüntü içinde Cumhurbaşkanı Sunay’a şöyle sitemlice cevap verir.
“-Madem daha vereceği belamız varmış, o halde toptan versin de hepimiz birden bulalım belamızı…”  Yüreği gönlü yaralı yaşlı vatandaşımıza karşı Cumhur Başkanı Cevdet Sunay sinirlenerek şöyle dedi:
“-Alın şunu karşımdan… Götürün şunu karşımdan…”
Birkaç resmi görevli kişi, yaşlı adamı kucaklayıp köylülerin arasında en uzak noktaya götürürken, yaşlı köylü doğrulup Cumhurbaşkanı Sunay’a karşı sinirli sinirli şöyle bağırıyordu:
“- Götürseler götürseler, en son idamlığıma kadar götürürler…Ondan öteye de senin hükmün geçmez…”  O yaşlı adam böylece sinirli bir anlatımla acı bir sitemde bulunuyor.
Şimdi siz yorumlayın, köylüler mi yalan söylüyor, yoksa bakan mı? Düşünelim, bir ay önce deprem olmuş, köyleri çok zarar görmüş, devletin hiç birimi gelip incelememiş, köylüler, cumhurbaşkanından, devletten ilgi bekliyor, heyecanla yola çıkıp dertlerini anlatmak istiyor. Ama devletin cumhurbaşkanı köylülere "geçmiş olsun", diyeceği yerde, yaşlı temsilcilerine "Allah senin belanızı versin" diyor. Peki ya bakan yanıltılmışsa, köylüler haklı ise, devletin hiç bir yetkilisi köylerine gelmemişse. Okurken üzüntü duydum.
Fotoğraf: Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, deprem çadırında yatarken, (belki de deprem çadırında yatan ilk cumhurbaşkanı olsa gerek)

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız
Kaynak: Hem Yaşadım hem yazdım. Mete Akyol Yılmaz Yayınları 1993 sf 95-101

Sonnotlar

(1)Cevdet Sunay: Asker kökenlidir (Orgeneral).1966 yılında emekliye ayrılmasının ardından Cumhuriyet Senatosu kontenjan üyeliğine getirildi. Sunay, Gürsel’in rahatsızlığı sebebiyle cumhurbaşkanlığı görevinin sona ermesi üzerine 28 Mart 1966’da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye’nin beşinci cumhurbaşkanı seçildi. Yedi yıllık görev süresini tamamladıktan sonra 1973 yılında cumhurbaşkanlığından ayrıldı. 1980'deki askeri müdahaleye değin anayasa gereğince Cumhuriyet Senatosu üyesi oldu.
https://www.tccb.gov.tr/cumhurbaskanlarimiz/cevdet_sunay/

Turan Güneş’in En Utandığı An

 Bu yaz bir iki kütüphaneden İlhan Selçuk’un Enel Hakkın Hakkı adlı kitabını arıyordum, okumak için. Bir iki kütüphane ve bir kitabevinde bulamadıktan sonra, gittiğim Cebeci Halk Kütüphanesinde rastladım, listede var fakat kitap yoktu. Görevli memurla raflara bakarken, o gazetecinin olacağı yerde, bu gazetecinin kitabı olsun, diyerek, ilk elime gelen Gazeteci Mete Akyol’un Hem Yaşadım Hem Yazdım adlı kitabını aldım ve okumaya başladım. Kitapta insanı duygulandıran, Kıbrıs Barış Harekâtında Dış İşleri Bakanımız olan Prof Dr Turan Güneş’in anısını içeren bölümünü sizinle paylaşmak istedim.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 46 yıldönümünü kutladığımı şu günlerde, devrin unutulmaz Dış İşleri Bakanımız Prof. Dr. Turan Güneş, “Ayşe (kızı) tatile çıksın” şifreli mesajı ile harekâtın başlama sinyalini veren kişi idi.

Prof Dr. Turan Güneş, bilgili, aydın, hoşsohbet, esprili, dürüst bir kişiliğe sahip bakanımızdı. 

Turan Güneş, devrin seçkin gazetecileri, bu satırları bize yazıları ile anlatan Mete Akyol’un da bulunduğu bir grupla İstanbul’un bir ünlü lokantasında yemek temektedirler. Yemekte Prof.Dr. Turan Güneş, Dış İşleri Bakanlığı dönemiyle ilgili olarak kimi ilginç, kimi gülünç gözlemlerini anılarını ayağa kalkarak anlatmaktadır.

Hoşsohbet konuşmalar devam ederken, Turan Güneş birden hüzünlenir ve şöyle der: 

“-Hani zaman olur, insan öylesine utanır ki, (ye yarılsa da yedi kat yerin dibine girsem) diye içinden dua eder ya, işte benim hayatımda da böylesine utandığım bir anı vardır, onu size anlatmak istiyorum”.

Bizim Kıbrıs Barış Harekâtı’nın üzerinden tam bir yıl geçmişti. Ramazan Bay ramı ya peşine, ya başına cumartesi, pazar da eklenmiş, ortaya bir haftalık tatil çıkmıştı.

Mersin-Magosa seferini yapan bizim Truva gemisini dolduran tüm yolcular gibi, Prof. Tutan Güneş de bayram tatilini ailesi ve yakınlarıyla Kıbrıs’ta geçirmek istemiş. 

“-Biz de, Kıbrıs yolcusu turistlerle birlikte Truva vapurundaydık. O yıllarda Kıbrıs’a giden turistlerin çoğunun, yok teflon tava, yok çelik tencere, Türkiye’de bulunmayan yok bilmem ne eşyası peşinde koşuşturduklarını hatırlatmama gerek yok…O yılları hep biliriz…Bayram tatili nedeniyle, şimdi Truva vapuruyla Kıbrıs’a birlikte gittiğimi turistlerin çoğuna yakın bölümü de, hiç kuşkunuz olmasın, bavul turizmi amacıyla gidiyorlardı Kıbrıs’a”.

Turan Güneş, vapurun salonundaki turistlere bakıp, aklından bunları geçirirken, bir görevli yaklaşmış yanına:

“-Sayın Bakanım, şurada Siirt’li olduklarını söyleyen iki kişi sizle görüşmek istiyorlar” demiş.

Turan Güneş, bu iki kişinin kendisiyle hangi konuda görüşmek istediklerini öğrenmek istemiş.  

Görevli o kişilerin yanına gitmiş, ne konuda görüşmek istediklerini sormuş ve gelmiş, Turan Güneş’e bildirmiş:

“-Her ikisi şehit babasıymış, Sayın Bakanım” demiş. “Barış Harekâtı sırasında ikisinin de oğulları şehit olmuşlar. Şimdi kendileri, çocuklarının mezarını ziyarete gidiyorlarmış.” 

Turan Güneş o gün o anda duyduklarını, şimdi şöyle anlattı:

“-Hani (başımdan aşağı kaynar sular döküldü) deriz ya…” dedi.  “Ondan da beter oldum…Sanki başımdan aşağı kaynar sular dökülmedi de, biri aldı kafamı, kaynar sulara fokurdayan bir kazana soktu soktu, çıkardı…Alnımın kenarlarında, şakaklarımın hizasında önce boncuk boncuk ter tanecikleri oluştu…Sonra da onlardan ter derecikleri oluştu.”

Görevliye, şehit babası iki Siirt’liyi getirmesini söylemiş.

“-Adamlardan kaçmak mümkün olsa, kaçacağım ama, vapurdayız…Nereye kaçabilir ki insan?...Çaresiz konuşacağız, görüşeceğiz… Ve ne konuşacağımızı, ne görüşeceğimizi de, sanki görüşmeye başlamışız gibi biliyorum.”

Turan Güneş’in kafasının içinde beliren “hayali görüşme”ye göre şehit babası iki Siirt’li yurttaş gelip, diyeceklermiş ki:

“-Ey Turan Güneş…Sizinde bir bakanı olduğunuz, hem de Dışişleri Bakanı olduğunuz hükümetiniz, Kıbrıs’ın ve Kıbrıs’lı Türklerin kurtulmaları için geçen yıl bir Barış Harekatı başlatılmıştır.Bu harekata, o sıralarda vatani görevlerini yapmakta olan bizim oğullarımız da katıldılar ve vatan uğrunda, millet uğrunda kutsal görevlerini yaparlarken şehit oldular.

Biz iki şehit babası olarak, Bayram’da şehit oğullarımızın mezarlarını ziyaret etmek için Kıbrıs’a gidiyoruz. Ya bu vapurdaki herkes niye gidiyor Kıbrıs’a?...Biliyor musunuz niye gittiklerini tabii, Sayın Bakan’ım…Hemen hepsi de, kap kaçak almaya, üst baş almaya, teyp almaya, video almaya gidiyor…

Şimdi soruyoruz size, Sayın Bakan’ım…”Bu bir vapur dolusu insan Kıbrıs’a rahatça gelip, buradan kap kacak alsın,naylon gömlek alsın, video teyp alsın diye mi şehit oldu bizim evlatlarımız?...”

Turan Güneş, kafasının içinde yarattığı bu hayali görüşmeyi, yarattığı biçimiyle anlattıktan sonra, iki şehit babasının bu son sorusuna verebilecek bir yanıt da bulamadığını söyledi.

“-Rezil olacağım adamların karşısında” diye düşünürken birden, şehit babası Siirt’li iki yurttaşımızı karşımızda bulmuş.

“Kendilerini karşılamak ve ikisine de “hoş geldiniz” demek için ayağa kalkıyordum ki…”

İki babanın ikisi bir anda üzerine atılmışlar ve birbirleriyle yarış edercesine bir davranışla, Turan Güneş’in ellerini kapmışlar, öpüp öpüp, alınlarına götürmeye başlamışlar.

Bir yandan da şöyle diyorlarmış:

“-Allah sizden razı olsun, Sayın Bakanım…Sayenizde evlatlarımız şehit olmuştur…Allah sizden razı olsun…Allah ne muradınız varsa versin versin…Evlatlarımız sizin sayenizde şehit olmuştur…Allah tuttuğunuzu altın etsin…”

Turan Güneş bu anısını anlatırken, sadece bizim dost masasında değil, tüm lokantada sinek uçsaydı, insanın, kanatlarının sesi duyulurdu.

Turan Güneş yerine oturdu, o da bir süre bizle birlikte tüm sessizliği dinledi.

Anısını anlatmadan önce söylediği bir sözü, anılarını anlattıktan sonra da söyledi:

“-Hayatımda bir kez utanç duymuşumdur” dedi. “O da, işte o iki şehidimizin babaları karşısındaki o günkü utancımdır…”

Kaynak: Hem Yaşadım Hem Yazdım. Mete Akyol Yılmaz Yayınları 1993 sf 176-180

Cevat Kulaksız

Havuz Medyasının Ağzına Sakız Oldun Sayın İnce
 Muharrem İNCE; maalesef, isyan bayrağını çekerek,  CHP'yi iktidar yolunda ilerleyen parti görünümünden,  parti içi çekişmelerin partisi konumuna getirmiştir. 

İNCE'nin çıkışından bugüne kadar, Cumhur İttifakı ve havuz medyası,  ellerini ovuşturarak, CHP'yi itibarsızlaştırmak ve bölmek adına,  İNCE'yi ağızlarına sakız yapmışlardır, bu ayıp da Muharrem İNCE'ye yeter herhalde. 

İNCE; suskunluğunu bozarak,  niyetinin yeni parti kurmak olmadığını, parti içinde bir hareket başlattığını, Cumhurbaşkanı adayı olmak ve aldığı %31 oy oranını,  %51'e yükselterek,  Cumhurbaşkanı olmak istediğini açıklayarak, boyunu ve çapını çok aşan çok iddialı bir beyanda bulunmuştur. 

Sayın İNCE: bilmelidir ki; CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı olarak girdiği geçen seçimde aldığı %31 oranındaki oy,  kendi şahsına verilen oylar değildir. 

Kötünün iyisi olarak,  CHP'nin  Cumhurbaşkanı adayı yapılmış, pek de kısa sayılmayan propaganda dönemi sonunda girdiği seçimde, seçimi ilk turda kazanamadığı gibi, seçimin ikinci tura kalmasını dahi sağlayamamış, seçim gecesi sessizliğe gömülerek,  seçmenlerinin karşısına dahi çıkamamış, mağlubiyeti kabul etmiştir. 

Bu nedenle, İNCE kendisine bağlanan umut ve güvene layık olamamış, miktarları çok az olan fanatik taraftarları dışında, seçmen nezdinde itibarını ve inandırıcılığını kaybetmiş olup, CHP'nin yapılacak yeni seçimde kendisini yeniden Cumhurbaşkanı adayı göstermesi halinde, CHP'nin çıkışına rağmen, %31 oy oranına dahi erişemeyecektir. 

O zaman, İNCE ne yapmak istemektedir?

Gerçekten anlamak mümkün değildir. 

İNCE; kendi kafasına takılarak ve siyasi ihtiraslarına yenilerek, partiden ayrılmadan parti içinde paralel bir yapı ve hareket oluşturamaz. Buna hakkı ve yetkisi yoktur. 

Parti içinde iktidar yarışının nasıl yapılacağı,  Parti Tüzüğünde kurallara bağlanmıştır. 

İNCE'de,  iki kez iktidar yarışına girmiş genel başkanlığa aday olmuş ve kurultayda yeterli oyu alarak genel başkan seçilememiş ve son 37. Olağan Kurultayda da KILIÇDAROĞLU'nun karşısına genel başkan adayı olarak çıkama cesaretini gösteremeyerek,  havlu atmış ve bu suretle CHP içinde Muharrem İNCE efsanesi sona ermiş, Muharrem İNCE defteri,  bir daha açılmamak üzere kapanmıştır. 

Bu arada, özellikle son yerel seçimlerde parti içinde Ekrem İMAMOĞLU, Mansur YAVAŞ gibi yeni yıldızlar parlamış ve olası bir seçimde CHP'nin Cumhurbaşkanı adayları olarak,  seçmen tarafından açıkça dile getirilmeye başlanmıştır. 

Bu koşullarda, İNCE'nin;  yeniden,  CHP'nin cumhurbaşkanı adayı olarak gösterilmesi imkansızdır. Aksi halde, CHP'nin seçimlerde başarılı olamayacağı çok açıktır. 

Bize göre,  İNCE'nin;  CHP içinde feda edilemez bir oy tabanı yoktur, aldığı %31 oy'un tamamı İNCE'ye verilmemiş, İNCE bu oyları,  CHP adayı olduğu için,  CHP'nin kurumsal saygınlığından yararlanarak almıştır. 

İNCE'nin;  bu yalın gerçeği fark edemeyecek ruh hali ve kibiri dahi,  önümüzdeki seçimlerde,  CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı yapılmamasının haklı nedenidir. 

İNCE; kendine gelmeli,  boy aynasının karşısından çekilerek kararını vermeli, CHP'de kalarak kendi başına buyruk, parti disiplinini çiğneyerek. genel merkeze karşı bir hareketi yürütemeyeceği gerçeğini görerek, susmalı ve mütevazi bir parti üyesi olarak partisine hizmet etmeye devam etmeli veya kendisine çok  güveniyorsa,  bir an önce CHP'den istifa ederek,  yeni rotasını çizmelidir. 

Genel merkez de, artık  suskunluğunu bozarak, açık bir şekilde,  kesin tavrını ortaya koymalı ve gereğini yapmalıdır. 

İNCE dahil, CHP için;  hiç kimse,  bulunmaz Hint kumaşı değildir.  

Güner Yiğitbaşı

11/08/2020

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Müslümanlıkta kurban kesme âdeti yoksa neden Diyanet bunu açıklamaz.
Cuma namazından sonra vakit namazının (öğle) kılınmayacağını hiçbir imam söylemiyor.
Diyanetin bedava dağıttığı kitapta utandıran ifadeler.
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Ramazan ayının ilk Cuma hutbesinde eşcinsellik ve evlilik dışı ilişkiyle ilgili sözleri tartışma yaratmış, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmekle” suçlanmıştı. 21 nci yüzyılda Diyanetin kafası, düşüncesi daha Lüt Kavminin zamanlarında kalmıştır. Daha çağdaş bir diyanet bekliyoruz.
Daha önce, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Atatürk düşmanı Fesli Kadir’i (Kadir Mısıroğlu’nu) ziyaret etmesi, ülkedeki Atatürkçüleri üzerken, Ayasofya’nın ibadete açılması cumasındaki hutbe konuşmasında Atatürk’e ima yolu ile “lanetllemesi ülkede gerginliğe neden olmuştu.  Sivil toplum örgütleri, insan hakları savunucuları, barolar ve bazı siyasetçiler tarafından eleştirilmiş ve kendisi hakkında dava açma girişimleri de olmuştu. Bir diyanet işleri Başkanı çağdaş ve Laik TC nin görevli memuru gibi konuşması gerekirken,  bir cemaat şeyhi gibi 1500 yıl önceki Peygamber devrinin örf ve akitlerine göre konuşması hep eleştiri konusu olmaktadır. Kaldı ki ülkemiz bir Suudi Arabistan gibi dini kurallara göre yönetilmemekte, çağdaş hukuku anayasa ve yasalarında öncelik vermişti.
Diyanet İşleri Başkanı dini konularda bilgi verirken, kurban, mevlid ve cuma namazındaki vakit (öğle) namazının düşmesi konularında açıkça bilgiler vermelidir.
Diyanet İşleri Başkanının aşağıda sıra ile yönelttiğim konulara açıklık getirmelidir:

1-Diyanetin Kitabından Utandıran İfadeler

Diyanet İşleri Başkanı toplumu geren konuşmalardan ziyade, dindeki gerçekleri açıklamalıdır
Önce, bir arkadaşın gönderdiği, Diyanet İşleri Başkanlığının yayınlayıp ücretsiz dağıttığı “Diyanet ve Gençlik” adlı kitaptan bir metinden söz etmek istiyorum.
Diyanetin çocuklara bedava dağıttığı “Diyanet ve Gençlik” adlı kitabından alınan çok tuhaf birkaç satır yazılar. Bir öğretmen kökenli kimse olarak bu ifadelere çok üzüldüm, biz daha aydın bir diyanet ve daha aydın daha bilgili din adamı bekliyoruz. İşte o yazılar:
“…Maalesef  ileri zekalı bir nesil geliyor…Bu sivri zekalı veletler sürekli sorular soruyor… “O ne”, “bu ne” diyor…Çocuk ileri zekalı olacak da ne olacak?...Yaptığını beğenmeyecek ve inancınla, ibadetinle alakalı sorular soracak…Anne ve babalara sesleniyorum, çocuklarınıza lütfen zeka geliştirmeyen oyuncaklar verin.
“Eğitime ayrılan bütçeye bakın, neredeyse Diyanet kadar bütçesi var okulların… Boşa giden bir para. Bakın bu eğitim işinin mantığı nedir? Çocuklar buraları bitirecek, mühendis olacak, telefon yapacak, değil mi? Zaten telefon var piyasada…Saçmalığa bakar mısınız! Araba yapılacaksa zaten süper yabancı arabalar var, fasulye yetiştirilecekse Çin’de daha ucuzu var. Yani eğitime para harcayacağımıza arabaydı, telefondu, bunları yabancıdan almak daha mantıklı değil mi? Bu şekilde dinimiz bize kalır…”
Şaka değil, bütün bunların yazıldığı kitabı Diyanet bedava dağıtıyormuş, bir önemli keramet var ki bedava dağıtıyor, diye düşündüm. Ama içeriği dehşet vericiydi.
Metni okumuşsanız, çocukların ileri zekâlı olması istenmiyor. Hangi baba çocuğunun ileri zekâlı üstün zekâlı olmasını istemez ki?  Çocukların soru sormalarından bile korkacak kadar korkaklık yapıyor diyanet. Aileler ve okullarda çocuklar daha özgür soru sorsun, daha özgür tartışsın diye çaba gösterilirken, Diyanet çocukların soru sormalarından, zekâlarının gelişmelinden korkuyor, ne kadar çağ dışı, ne kadar bağnazca bir düşünce. Diyanet ana babalara seslenerek, “çocuklarınıza zekâ geliştirmeyen oyuncaklar verin” diye yazıyor.  Bu yazı ne kadar bağnazca ve cahilce ve üzüntü verici bir düşünceyi dışa vuruyor.
Diyanetin bütçesi beş altı yatırımcı bakanlığın bütçesinden fazla diye eleştirilirken,  metinde eğitime ayrılan bütçeye bakın, neredeyse Diyanet kadar bütçesi var okulların… Boşa giden bir para…” Avrupa’nın hangi ülkesinde genel bütçeden ayrılan bütçe kadar, para ayrılan diyanet-din kurulu var. Hiç birinde yok.
Ne kadar bilgisizce yazılmış bir yazı; teknolojinin ürettiği araba, telefon vs yabancıdan alıyoruz,  fasulyeyi Çin’den den daha ucuza alıyormuşuz. Bu mantıkla ne sanayi, ne bilim, ne tarım gelişir. Hayret, bu çağda böyle bir diyanet…

 

2-Kurban yok mu?

Müslümanlıkta kurban kesme âdeti yoksa neden Diyanet bunu açıklamaz.
Bazı din adamları ve rahmetli Prof. DR. Yaşar Nuri Öztürk, Müslümanlıkta hayvan kesmek (kurban) adetlerini olmadığını söylemekte.  Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş toplumu geren konuşma ve davranışlar içinde olacağına, şu aşağıda sıraladığım konularda açıklık getirmelidir.
Ulusal Kanal’da Gülgün Feyman ile Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün yaptıkları ropörtajda, Y.N.Öztürk şunları anlatıyordu:
“-Bu ülkede İslam dininin ve Kuran dininin hayvan kesmek diye bir ibadet yoktur. Bunu söyleyen ben değilim, peygamberin en büyük sahabeleri söyledi ve uyguladılar; mesela İbni Abbas, sahabenin hocası müfessirlerin babası. Yıllarca kurban kesmemiştir. Yani hayvan kesmemiştir. Niye yapmıyorsun bunu” diye soranlara: “Bunu Hacca gelen misafirlere sofra kurmak için ikram için geliştirilmiş bir adettir, bunun dinle ne ilgisi var, bu bir adettir diyor. Siz bunu dinin bir parçası yaptınız, buna karşı çıkman lazım” diyor ve kesmiyor. Daha onlarca sahabe aynı şeyi yapmış.
Peygamber hayatında kaç defa kurban kesti? Niçin kesti, kaç defasından başka en önemli olan budur. Misafirlere et ikramıdır o da oraya gelen Hac mevsiminde gelen misafirlerine.
Bu konuyu veren ayetler Hac süresinde geçer. Şimdi siz bunu aldınız, İslam’ın hükümlerinden biri yaptınız. Bereket İslam’ın şartları diye uydurdukları o beş şeyin içine koymadılar, İslam’ın şartlarının içine okuması yok. Kuranın ilk ibadeti ilk emri “oku”maktır. İslam’ın şartlarında okumak var da, nereden çıkardın da koydun onu. Eğer bunu Kurana ilk uygulama yapacaksan sıraya okumayı koyacaksın. Hangi pis parmak müdahale etti de bunu okumayı ilk şartı çıkardı oradan. İslam’ın şartı beştir gerisi hezeyan, bunların hepsi hezeyan,  Kuran’ın ilk emri ve temel ibadeti okumaktır.
Bakın temel ibadeti okumak yapan ülkelere, medeni dünyaya; temel ibadeti namaz yapan ülkelere Ortadoğu’ya bakın. İslam’ın beş şartı deyip 600 sayfalık Kuran öbür emirleri o ne olacak? Paylaşım emri ne olacak, namazın yirmi katı yer alıyor Kuranda. Zulme karşı çıkma emri o ne olacak? Namazın 50 katı 60 katı yer alıyor Kuran’da o ne olacak? Yalan söyleme, yalan söyleyenler Allahın lanetlediği insanlardır, o ne olacak? Riyakârlar müşriktir ve kurtuluşları yoktur, o ne olacak? Daha son hikmet, bunların hiç biri yok. Muaviye’nin buyurduğuna göre b ir İslam manifestosu düzenlemiştir. Son kelimeler saum, salat, kelimei şahadet. Küllüsi bedava, bu liste hezeyan, bunları böyle düzenleyip, İslam’ın bunların dışında şartı yok manasına getiren zihniyeti hezeyanıdır. Yoksa Kuran’da namaz emri de var, oruç da var, Hac da var, zekât da var. Ama Kuran’da paylaşım emri de var, çalış emri de var ve bunlardan elli kat daha fazlası da var. “Yalan söylememe” emri var, “oku” emri var, riya emri var nerede onlar?”
Zaten kurban kesmenin ne farz, ne sünnet olmadığını vacip olduğunu biliyoruz.
Eğer Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün ölmeden önce söyledikleri doğru ise, yani Müslümanlıkta hayvan kesmenin olmadığını, (biz buna kurban kesmenin diyelim) Diyanet de biliyor idi ise, Diyanet İşleri Başkanlığı neden doğruları halka neden söylemezler. Rahmetli Öztürk’ün anlattığına göre, kurban kesmeye karşı olan Peygamberin, sadece misafire ikram olsun diye, hayvan kestiği anlatılıyor. O zaman, yani Yaşar Nuri’nin anlatımına göre Müslümanlıkta anladığımız manada kurban kesmek yoktur.  Bu ülkede yoksullar kurban kesmeye gücü olmadığı halde bile borç para alıp kurban kestiği söyleniyor.
Ayrıca birtakım dini vakıf ve cemaatle, dernekler kurbanın etinden ziyade derilerini alıp paraya çevirerek nemalandıkları için, kurban kesmeyi farz halinde telkin etmekteler. Oysa kurban kesmek ne farz ne sünnettir. O zaman Diyanet İşleri Başkanı, siyasal içerikli konuşma va davranış içinde olacağına bu konuda halkı aydınlatması gerekir.

3-Diyanet Cuma günkü öğle namazı hakkında açıklık getirmelidir.

Bilindiği gibi, Türkiye genelinde bütün imamlar camilerde cuma namazı ile birlikte öğle namazını da kıldırmaktalar. Oysa eski Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş, bu konuda bakın ne diyor, “cuma namazından sonra vakit namazı düşer, (yani öğle namazı kılınmaz) Hatta Süleyman Ateş, bu konudaki görüşlerini açıklarken, “cumadan sonra vakit namazının düşeceğini, yani öğle namazının kılınmayacağını her imam, her diyanet işleri başkanı söylemiyor, söylemeye cesaret edemez” demişti. 
Eski Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş konuşmasında şunları söylemişti:
“Cuma namazı, o günün öğle namazıdır. Artık başka bir öğle namazı yoktur. Hutbeden önce iki rek’at cuma namazı iki rek’attır. Cemaatle kılınır. Cuma namazını kılan kimseden öğle namazı düşer. Çünkü sünnet vardır, dileyen kılar, dileyen kılmaz. Hutbeden sonra kılınan Cuma namazından sonra iki veya dört rek’at sünnet kılınır.
Sünnetler zorunlu değil, isteğe bağlıdır. Dileyen kılar, dileyen kılmaz, gider. Ama Cuma günü ayrıca bir öğle namazı yoktur, vallahi yoktur, billahi yoktur. Ama bu konuda Diyanet niçin kesin tavrını koymuyor, bilmediğinden değil, çekindiğinden, alışkanlıkları din haline getirmiş olanları gücendirmekten çekindiği için maalesef kesin tavrını koymuyor Diyanet. Oysa bunu yapması, yayınlayacağı fetvalarla konuyu halka açıklaması gerekir.(1)

Süleyman Ateş de Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış, Ali Erbaş da şimdiki Diyanet İşleri Başkanı.  Süleyman Ateş, Cuma günü vakit namazı kılınmaz diyor, yüreği varsa,  şimdiki Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Süleyman Ateş’in söylediği bu doğruları söyleme cesaretini göstersin. Türkiye’nin kurtarıcısı, devletimizin kurucusu G. Mustafa Kemal Atatürk’ü, Ayasofya’nın açılışında cuma hutbesinde imalı bir şekilde ihanetle hainlikle suçlayacağına, halkın çoğunluğunun bilmediği bu doğruları, bu gerçekleri halka anlatmalıdır.  Prof. Dr. Süleyman Ateş ne diyor biliyor musunuz, “bunları açıklamaya cesaret edemiyorlar” diyor.  

4Müslümanlıkta Kandil kutlama da yoktur.

Diyanet İşleri Başkanı toplumu geren konuşmalardan ziyade, dindeki gerçekleri açıklamalıdır
Türkiye’de sanki Müslümanlığın şartı imiş gibi Kandil Günleri ve Mevlit okunur, kutlanır. Oysa Kuran’da geçen Kadir Gecesi dışındaki bütün kandil günleri dinde yoktur.

Türkiye’de hemen bütün camilerde Kadir Gecesi dışında şu kandil günleri anılır:

  1. Ragaip Kandili, dine sonradan eklenmiştir.
  2. Miraç        “            “             “                “
  3. Berat         “            “             “                “
  4. Mevlit       “            “              “                “
  5. Muharrem ayı, Kerbelâ H. 61 senesinin 10 Muharreminde 10 Ekim 680) olayından sonra anılmaya başlanmıştır.  Gerekli açıklamayı daha önce yayınlanan bir yazımdan alıyorum.       

Adı geçen kandiller, peygamberden 550 yıl sonra Xl yyılda Mısır Halifesi Selâhaddin Eyyübi (1137–1193) zamanında kutlanmaya başlanmıştır.
Mevlit de, Osmanlı Şairi Süleyman Çelebi’nin yazdığı şiirdir.
Mevlit kandili Süleymân Çelebi {d.M 1351 (H.752)-(ö.H.825 M.1422)}               
Mevlit Kandili, Peygamberden 777 yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu zamanında Birinci Murat devrinde yazılıp kutlanmaya başlanmıştır. Mevlit’in dini bir zorunluluğu yoktur; ne vacip, ne sünnet, ne de farzdır. Bursalı Tasavvuf Şairi Süleyman Çelebi tarafından yazılmış. Başka Diğer Müslüman ülkelerde de yoktur, sadece Türkler tarafından mevlit okunup, anılır.
Anadolu’da Mevlit okutmayı nerede ise Kuran’dan üstün sayarlar.
Şimdi burada tekrar soruyorum, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, neden bu gerçekleri halka, topluma anlatmaz da, toplumun sinir uçlarına dokunan, iktidara yaranmak için siyasi içerikli, bilim dışı, hukuk dışı konuşmalar yapar. Yukarıda yazdığım dört maddelik sorunlara Diyanet açıkça cevap vermelidir, halkımızı aydınlatmalıdır.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Sonnotlar

(1)https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/suleyman-ates/cuma-namazi-kac-rekattir-1572325

Bahçeli'dir Ne Yapsa Yeridir
Türk siyasetinde insanların aklını karıştıran ve insanları siyasetten iyice soğutan sürpriz çıkışlar,  peş peşe gelmeye başladı. 
İnanın,  kendi adımıza konuşuyoruz, siyasetten ileriye dönük hiçbir olumlu beklentimiz kalmadı, ülkesini seven bir aydın olarak çok üzülüyoruz. 
Hangisini söylesek. ülke felaketin ve anti laik bir siyasi oluşumun eşiğine gelmiş, bir azınlık dışında kimsenin umurunda değil. 
Yazıyoruz çiziyoruz, hayatında ülke yararına tek satır yazmamış kişiler, ellerine kalemlerini alıyorlar ve sizin haklı uyarılarınıza destek çıkacak veya hiç değilse susacak yerde, sizi eleştiriyorlar, bu ülkeye hiçbir şey olmaz, bu ülkenin laik düzenini değiştirmeye kimsenin gücü yetmez diyorlar. 
Hala, ülkenin  2002 öncesi koşularında olduğunu sanıyorlar. Kafalarını kuma gömmüş ve bekliyorlar. 
CHP'nin milletvekilliğini, meclis grup başkan vekilliğini yapmış ve cumhurbaşkanı adayı olmuş olan Muharrem İNCE; ben mutlaka genel başkan olmalıyım, CHP de olamadım, bu nedenle yeni parti kurmak istiyorum düşüncesiyle,  AKP iktidarının değirmenine su taşıma gayreti içinde. 
İNCE'nin bu zamansız ve gereksiz çıkışının dedikoduları etrafta dolaşırken, AKP iktidarının yedek lastiği BAHÇELİ, bu puslu havada ortaya çıkarak, İYİ Parti Genel Başkanı Meral AKŞENER'e,  yuvana dön çağrısı yaparak abesle iştigal ediyor. 
BAHÇELİ gerçekten çıldırmış, bize göre artık mantığını da kaybetmiş. 
BAHÇELİ'ye sormak lazım, kardeşim;  siz,  kendi evinizde misiniz ki,  AKŞENER'e evine dön çağrısı yapıyorsunuz?
Siz, kendi evinizi terk ettiniz, evin kapısına kilit vurarak AKP'nin evine sığıntı oldunuz, müstakil bir eviniz kalmadı, siz bilmiyor musunuz, bizim ülkede güzel bir söz vardır, ”ev ev üstüne kurulmaz” diye. 
Sayın BAHÇELİ; bu nedenle, Sayın AKŞENER'e hangi yüzle ve mantıkla evine dön çağrısı yapıyorsunuz? Gerçekten anlamak mümkün değil. 
BAHÇELİ; önce kendi yuvasına dönerek, tek başına evinin  bacasını tüttürmeye başlamalı ki; AKŞENER'e evine dön çağrısı yapmaya hak kazanabilsin.  
BAHÇELİ'nin amacının; çöken Cumhur İttifakına dökme suyla çare arama olduğu çok açıktır. 
Bu çağrı;  iktidardaki Cumhur İttifakının çöküşünün ilanıdır. 

Güner Yiğitbaşı

5/8/2020
Hukukçu

Muharrem İnce'ye Açık Mektup
Sayın Muharrem İNCE
; basında yer alan ve yalanmadığınız haberlere göre, gidişattan memnun olmadığın gerekçesiyle,  CHP'den ayrılarak yeni bir parti kuracakmışsınız. 
Seni seven bir CHP seçmeni olarak, seni uyarıyorum, sakın ha!
CHP'den ayrılarak yeni bir parti kurarsan, kazanacağın tek şey, tüm mücadelelerine rağmen CHP'de başaramadığın, genel başkanlık koltuğuna oturmak olacaktır. Parti kurarsan, seçimsiz bir genel başkanlık koltuğu kazanırsın ve orada kalırsın. 
Kuracağın parti seçim barajını dahi aşamaz, bir daha milletvekilliğini dahi,  ancak rüyanda görürsün. 
Ayrıca, kendi koltuk hırsına yenilerek siyasette düşeceğin aciz durumun üzüntüsü ile CHP günlerini çok ararsın. Bugün, ATATÜRK'ün kurduğu yüz yıldır ayakta yıkılmadan dimdik duran CHP'li olmanın başrol oynadığı siyasi itibarını kaybedersin, bugün yüzüne bakan ve selam veren çoğu kişinin sempatisini kaybedersin. 
Evet çok haklısın. Yeni çıkan koşullara ve İMAMOĞLU gibi, yıldızı parlayan, ismi  ileride KILIÇDAROĞLU'dan sonra CHP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı olarak geçmeye başlayan yeni simaların ortaya çıkması, seni tedirgin etti. Bana artık CHP'de ekmek yok, görsem görsem, yeniden milletvekilliğini görebilirim,  o da benim beklentilerimi karşılamaz, iyisi mi ben kendi partimi kurayım diye düşünüyor olmalısın. 
Ancak, düşünemediğin bir gerçek var. Sen kısa pantolonlu iken girdiğin CHP de, eski bir fizik öğretmeni olarak,  birkaç dönem milletvekili, CHP Meclis Grup Başkanı olabildiysen, bu başarında,  kendi kişisel çabalarının yanında,  ATATÜRK'ün kurduğu CHP'li olmanın, CHP'nin saygın kurumsal kimliğinin de etken olduğunu, CHP'den ayrılarak yeni bir parti kurduğunda,  CHP seçmeninin tümünü ve diğer seçmenleri peşine takarak seçim kazanacağını asla düşünme, barajı dahi aşamayacaksın ve CHP ve ülkenin laik ve demokratik geleceğine ihanet eden, AKP'nin değirmenine su taşıyan bir hain olarak anılacaksın.  
Sayın İNCE; yanılmıyorsam, iki kez CHP genel başkanlık yarışına girdin ve kaybettin. Politika böyle bir şey sakın unutma. 
Sen, partiye çok sonra giren, partiye ve parti tabanına senin kadar emek vermeyen KILIÇDAROĞLU'nu başarısız görebilir ve partinin genel başkanlığına kendini layık görebilir ve partiyi uçurmak için başa geçmek isteyebilirsin, bunun için mücadele de edersin ama,  bükemediğin bileği de öpmesini bileceksin. 
Sayın İNCE; sen,  KILIÇDAROĞLU'nu başarısız görebilirsin, bu yazının yazarı ben de,  son yerel seçimlere kadar KILIÇDAROĞLU'nu başarısız görenlerdenim, ona da buradan istifa etmesi için açık mektuplar yazdım. Senin,  CHP'nin başına geçmen halinde partiye bir güç kazandıracağını, CHP'nin seçmen kitlesini artıracağını düşündüm ve senin mücadelene manevi destek oldum. 
Sayın İNCE; sen,  yeni bir parti kurduğunda, bu vakitten sonra ülkenin umudu olamazsın artık. 
Zira, son Cumhurbaşkanı seçiminde CHP adayı oldun ve CHP'nin kurumsal değer ve kimliğini de arkana almana rağmen, ikinci tura bile kalamadın. 
Yeni parti kurduğunda, sadece Muharrem İNCE olarak iktidar olmayı,  ülkeyi yönetmeyi nasıl düşünebilirsin, sen aklını mı yitirdin?
Sayın İNCE; sen,  cumhurbaşkanı seçiminde, CHP'ye ve sana güvenerek oy veren seçmenlerine de ihanet ettin. Propaganda konuşmalarında mangalda kül bırakmıyordun, seçim gecesi oylarına sahip çıkacağını, yüzlerce avukatla Yüksek Seçim Kurulunun kapısında nöbet tutacağını ilan etmene rağmen, gece oylar sayılırken ortaya çıkıp seçmenlerine bir mesaj dahi vermedin, ortadan kayboldun, yer yarılmış sanki sen içine girmiştin. FOX TV Çalar Saat programını hazırlayıp sunan gazeteciye konuşarak, ”adam kazandı” demekle yetindin. Belki de seçimi o adam kazanamamıştı, İstanbul yerel seçimlerinde,  seçimi kazandık diyerek yapmaya çalıştıkları, ancak İMAMOĞLU'nun oylarına sahip çıkarak bozduğu oyuna ve algıya mağlup oldun. 
Sayın İNCE; İMAMOĞLU'nun seçim performansının ve partide yükselerek seni gölgede bıraktığının, KILIÇDAROĞLU'nun da güven tazelediğinin farkındasın, bu nedenle, son kurultayda havlu atarak,  aday dahi olamadın. 
Sayın İNCE; her partili genel başkan olacak değil, sen elinden geleni yaptın ama başaramadın. 
Bundan sonra CHP Genel Başkanlığı koltuğuna oturma ihtimalin, sıfırın altında, ancak yeni bir parti kurarak mücadeleye devam etmen halinde ulaşacağın başarı oranın da;  bize göre,  yüzde iki ve üçleri geçmeyecek, partisine ve ülkesinin laik ve insan haklarına dayalı demokratik geleceğine ihanet eden bir politikacı olarak ismini siyaset tarihine yazdıracaksın, sakın unutma. 
Umarız, hem kendi adına ve hem de ülke adına,  böyle bir hataya imza atmazsın. 

Güner Yiğitbaşı

04/08/2020
Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget