Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

“CHP Susmadı, susmayacak” panelinde konuşmalar
Evlerinin önünde Suikastla katledilen Gazeteci Uğur Mumcu, Prof. Dr. Muammer Aksoy anısına düzenlenen 27. Adalet ve Demokrasi Haftası’nda, CHP İl Başkanlığınca 29.01.20 günü Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Kültür Merkezi’nde “CHP Susmadı-Susmayacak” konulu panel düzenlendi. Türkiye’de tüm üniversitelerin, sivil toplum örgütlerinin susturulduğu şu zamanlarda “CHP Susmadı-susmayacak” panelinin düzenlenmesi ilgiyi daha da artırmıştı ve salon tamamen dolu idi.
Salonun tamamen dolu ve koridorlarda ayakta izleyenlerin olduğu panele konuşmacı olarak Gazeteci Yazar Siyasetçi Oktay Ekşi; Altan Öymen önceki CHP Bşk. Gazeteci Yazar, Siyasetçi; Eski CHP milletvekili siyasetçi Hikmet Çetin; Eski CHP Milletvekili Murat Karayalçın, bazı eski ve yeni millettekileri, CHP liler ile vatandaşlar salonu doldurmuşlardı. CHP İl Başkanı ve Moderatörlüğünü Murat Karayalçın’ın açılış konuşmalarından sonra panelde, CHP nin tarihsel sürecini ilgili demokrasi sorunlarını içeren konuşmaların temasını “susmayacağız” oluşturuyordu.
 İlk konuşmayı Oktay Ekşi yaparak şunları söyledi:

“CHP Susmadı, susmayacak” panelinde konuşmalar
“-CHP nin susmama konusunda hepinize hatırlatmada bulunmak istediğim CHP nin eski bir metnini okuyarak sözlerime başlamak istiyorum. “CHP CHP 1950-60 arasında çok ağır baskılarla muhalefet görevini yapmış idi. Bu baskılar bir ara öylesine baskın haline geldi ki, 13. CHP Kurultayında yani 9 Eylül 1957 tarihinde CHP nin o kurultayı bir ant içti, o andı okuyarak konuşmama başlamak istiyorum. “Ülkenin bu günkü siyasi durumu ve bu durumun tarihi partimizin 3 ncü Kurultayına yüklediği tarihi görev verilmiştir. Bir üyesi olan CHP liler Türk milletini laik olduğu ileri demokratik rejime ve vatandaşlar arasında eşit muameleyi ilke edinen hukuk devletine karıştırmaya ve millet iradesinin tecellisine engel olmak isteyenlerin karşısında hiçbir şeyden yılmadan kanuna uyup ulu Tanrıya sığınarak mücadele etmeye ant içtiğimizi işbu hürriyet andıyla duyurur ve ilan ederiz”. CHP sinin 13 ncü kurultayı”.
Bu andı o tarihte ifade eden tarihi itibariyle de bu anda bağlı olduğunu ispat ede o tarihten bu güne kadar da bu anda bağlı olduğunu ortaya koyan CHP sinin tarihine bir göz atalım istiyorum.
 Aslında CHP nin kuruluş tarihi 9 Eylül 1923 tür. Ama büyük Atatürk’ün ifadesiyle CHP nin kuruluş tarihi 4 Eylül 1919 Sivas Kongresi’dir. Ancak CHP nin 4 Eylül 1919 dan öncesinde de köklerini arayacağımız bir geçmişi vardır.
O noktaya gelmeden önce sadece CHP nin değil, Türk milletinin özgürlük arayışına ilişkin geçmişe bir göz atmak istiyorum.
Hürriyet arzusu düşüncelerini ifade etme, önce Abdülmecit zamanında “Fedailer Cemiyeti” adıyla kuruldu. Fedailer Cemiyetinin amacı, Sultan Abdülmecid’i ve Sadrazam Ali Paşa’yı iktidardan indirmek, Abdülmecid’in yerine de Sultan Abdülaziz’i padişah yapmak idi. Ancak bu fazla sürmeden onun yerine “Yeni Osmanlılar” adıyla bir cemiyet kuruldu. Bunların da amacı padişahın istibdadından tek kişi yönetiminden milleti kurtarmak ve meşruti bir idareyle Türkiye’yi, Osmanlı İmparatorluğunu yürütmekti.
Bu kadro, Namık Kemal, Ali Suavi, Ebuziya Tevfik ve diğer arkadaşlarının dahil olduğu bir kadro. Bu kadronun ve hürriyet istekli Osmanlıların sonunda 30 Aralık 1876 da bir ölçüde başarılı olduklarını ve 1 nci Meşrutiyet diye andığımız anayasayı ilan ettirdiler. Ancak o dönem fazla sürmedi üç dört aylık bir parlamento ardından Sultan Abdülhamit tarafından parlamento kapatıldı, anayasa askıya alındı ve 33 yıl süren bir karanlık dikta dönemi Türk milletinin başına geldi. O arada ismini saygıyla anmaya ihtiyaç duyduğum 1879 yılında bir Çırağan baskını yaşandı. Yeni Osmanlılardan Ali Suavi Bey, etrafına topladığı taraftarlarıyla Çırağan baskınını yapmaya kalktı, Osmanlının 7-8 Hasan Paşa komutasındaki zabıtaları hem onu öldürdü, hem de bu baskını bastırdı. Ardından 2 nci Meşrutiyet ve 2 nci Meşrutiyet döneminin çok dalgalı demokratik zeminli yayınları partileri sonra da 1918 den itibaren yani Mondros Mütarekesini ardından başlayan bağımsızlık mücadelesi dönemi.
O dönemde Türkiye’de tam 28 adet kongre toplandı. Bu kongrelerden bazıları mesela Kars’ta dört kere, Balıkesir’de üç kere, Nazilli’de üç kere olmak üzere, bazı yerlerde birkaç defa kongre toplanarak bir Milli Mücadele safhasının başlatılması çabaları organize edilmek istendi. Ancak ikisinin toparlanabildiği gerçekten de Milli Mücadele’nin başlangıcının sağlanabildiği kongreler Temmuz 1919 da Erzurum’da, Eylül 1919 da Sivas’ta yapılan kongrelerdir. İşte Büyük Atatürk’ün CHP nin kuruluş tarihi olarak sözünü ettiği kongre, bu Sivas Kongresidir.
CHP nin Milli Mücadeleyi organize ettikten sonra yek parti dönemine geçtiğini hepimiz biliyoruz. Daha doğrusu önce 1. TBMM de partisiz bir zeminde son derece demokratik bir işleyişle Milli Mücadelenin götürüldüğünü başarıldığını ve Lozan Anlaşmasının yapılması ardından da partileşme sürecinin başladığını biliyoruz.
O dönemde Cumhuriyet Halk Fırkası 9 Eylül 1923 de kurulduktan hemen sonra TBMM de o dönemde farklı değerlendirmelerden oluşan birinci grup ve ikinci grup diye mecliste bir ayrılma, ayrışma meydana geldiği de hafızamızda yer alan gerçeklerden biridir. Lozan antlaşmasının kabulünden ve onun TBMM de onaylanması ihtiyacından az önce yapılan Nisan 1923 tarihli seçimle partili bir yönetime geçmenin ilk adımları atıldı. Eylül 1923 te CHP nin resmen kuruluşu gerçekleşmiş oldu. CHP nin kurulmasını izleyen döneminde 1927 den itibaren parti içinde bir demokratikleşme çabası ortaya çıktığı için ilk Atatürk tarafından müstakil grup adıyla parti içinde partinin getirdiği yönetime muhalefet edebilecek bir grup oluşturuldu. Ancak müstakil grubun arzu edildiği kadar iyi bir performans ortaya koyamaması bu grubun ömrünü fazla uzatmadı. Ancak orak atladığım bir noktaya gelmek istiyorum.
1923 de CHP kurulduktan sonra kısa bir süre sonra 1924 de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Halide Edip Adıvar ve arkadaşları tarafından kuruldu.
Ancak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın ömrü maalesef şu nedenle uzun olmadı: Birincisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın programında o tarihte Cumhuriyet Halk Partisi’nin benimsemekte olduğu, henüz deklere etmediği laik anlayışa aykırı hükümler oldu. Bu nedenle doğan rahatsızdı.
İkincisi de 1925 in Şubatında Şeyh Sait İsyanının başlaması ve kanlı bir süreçten sonra bastırılması ardından Terakkiperver mensuplarıyla o olay arasında bir iştirak var mı yok mu tartışması, sonuç olarak İstiklal Mahkemesinin verdiği bir rapor üzerine hükümet tarafından Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kapatıldığını görüyoruz. Alında bu fırkanın, daha doğrusu partinin kurulmuş olması Büyük Atatürk’ün çok partili döneme geçme konusundaki arzusunun yani ülkeyi tek parti yönetimiyle götürme düşüncesinin olmadığının açık bir kanıtıdır. Nitekim Şeyh Sait isyanından sonra getirilen Takriri Sükûn Kanunu 1929 a kadar yürürlükte kalmış, yani dört sene sonra yürürlükten kaldırılmış ve kısa bir süre sonra da yine Serbest Fırla Atatürk’ün arzusuyla onun arkadaşları tarafından kurulmuştur.
Takriri Sükûn Kanunun yürürlükte kaldığı dört yıl Büyük Atatürk’ün TC nde uygulamak istediği dönemlerin en çoğunun vazedildiği ve uygulamaya girdiği dört yıldır. Yani o dört yıl Türkiye’de bir baskı rejimi yaptığı tek parti dönemi tek kişi dönemini ihya edildiği düşüncesinden değil, Türk Milletini daha ileri bir toplum haline getirmek için neler yapılması gerektiği konusunda varılmış kararların uygulamaya konduğu dört yıldır.
1925 Örnek çiftliklerin kurulması. 1925 Tarım Kredi Kooperatiflerinin kurulması ardından 25 Şubatında Aşar vergisinin kaldırılması. Bunları devrimler olarak görmüyoruz ama asıl bizim zihnimizde devrim olarak yer eden uygulamalar:
25 Kasım 1925 Şapka Kanunu, 30 Kasım 1925 Tekke ve Zaviyelerin kapatılması. 1925-35 Takvim, saat ve ölçülerde yapılan değişiklikler. 1926-1934 Türk Kadınının medeni ve siyasi haklarına kavuşması. 17 Şubat 1926 Medeni Kanunun kabulü. 1926 Türk Ceza Kanunun. 1926 Maarif Teşkilatı hakkında kanun. 1926 Medreselerin kapatılması. 1926 Kabotaj Kanunun. 1927 Sanayi teşvik kanunu. 1928 Harf Devrimi. 1928 Millet Mekteplerinin açılması. 1928 Güzel sanatlarda yapılan yenilikler. Bunlar görüldüğü gibi, Büyük Atatürk’ün devrimlerinin çoğunun o Takriri sükûn kanunu dönemine sığdırıldığını göstermektedir.
Büyük Atatürk’ün Serbest Fırka ardından tek partili düzene geçmiş olması aslında CHP nin tek partili düzeni devam ettirme iddiasının bir sonucu değildir. Tam tersine 20. Asrın büyük siyasal bilim hocalarından Moris Duvercenin de ifade ettiği gibi CHP si döneminin tek parti anlayışı ile bağdaşmayan ondan çok ayrı olan bir anlayışla parti hükümetini sürdürmeye çalıştı.
Moris Duverce’nin görüşleri: Seçime tek bir adayın katılması bir ideal olarak değil, geçici ve esef verici bir zorunluluk olarak görülmüştür. Türk tek parti sistemi, bir zaman tek parti doktrine dayanmamış, tek ele resmi nitelik vermemiş, onu sınıfsız bir toplumun varlığıyla, ya da parlamenter çekişmeleri ve liberal demokrasiyi ortadan kaldırma arzusuyla meşrulaştırmaya çalışmamıştır. Sahip olduğu tekelden daima rahatsızlık hatta utanç duymuştur. Tek Türk partisi bir suçlu vicdanına sahip olmuş, parti liderlerinin gözünde tek el Türkiye’deki özel siyasal durumun bir sonucu olmuş, çok partili sistem ideal olmakta devam etmiştir. Kemal çeşitli fırsatlarda bu tekele son vermeye çalışmış, çalışmıştır ki, bu olgu tek başına bile derin bir anlam taşımaktadır.
Hitler Almanya’sında ya da Mussolini İtalya’sında böyle bir şey düşünülemezdi. Görüldüğü gibi CHP nin tek partili yönetim anlayışı ilk fırsatta demokrasiye geçmek için imkân arayan bir anlayıştı. Nitekim 1945 in 19 Mayıs günü ki ben çocuktum. Ankara’da 19 Mayıs stadyumunda İsmet Paşanın verdiği nutku bizzat dinlediğimi anımsıyorum. O zaman artık Türkiye’de çok partili düzene geçilmesinin ilk işaretini İsmet İnönü o tarihte verdi. Nitekim hemen ardından parti içinde kıpırdamalar başladı ve Mayıs 1945 de Celal Bayar arkadaşları Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan parti meclis grubuna önerge vererek, “ dörtlü takrir” diye, siyasi hayatımızda meşhur olan önergedir, önerge vererek partinin iç işleyişini düzeltilmesi ve bazı yasaların kaldırılması arzusunu ifade ettiler.
Bu önerge CHP sinin daha sonra da yaptığı gibi takdik nedenlerle ret edildi. Gerçekten CHP nin o dönemde çok partili ileriki yıllarında da zaman zaman antidemokratikmiş gibi görünen kararlar aldığı doğrudur. Ancak bu kararlar, takdik nedenlerle alınmış olan, gerçi muadelenin o aşamadaki, o evredeki ihtiyacı olarak yöneticiler tarafından verilen kararlardır, yoksa CHP daha 9 Eylül 1923 alın, isterseniz, isterseniz 4 Eylül 1919 u alın daha kurulduğu tarihten itibaren tüm yönünü demokratikleşmeye, özgürleşmeye ve insanları özgür bırakmaya yönelmiştir. Nitekim 1945 yılında ifade edilen bu görüşten sonra hemen ardından Milli Kalkınma Partisi kuruldu. Fakat fazla bir varlık gösteremeden o tarihin sayfaları arasında kayboldu gitti. 7 Ocak 1946 da Demokrat Parti kuruldu.
Demokrat Parti 4 Aralık 1945 tarihinde İsmet İnönü ile onun daveti üzerine Celal Bayar arasında Çankaya köşkünde yapılan bir yemekte görüşmelerinden sonra kuruldu. O görüşmede İsmet Paşa’nın, Celal Bey’e “parti kurmak istediğinizi biliyorum, hayırlı olsun, başarılar diliyorum, ama sizden isteklerim var” dedi ve “siyasete dini karıştırmamaları yolunda Celal Beyden söz aldığı bilinmektedir. Üzgünüm ki İsmet Paşa’ya verilen bu söz yarı tutulmuş, hiç tutulmamış gibi bir on sene boyunca Türkiye’nin meşgul edilmesine veya oyalanmasına yol açtı. CHP o dönemde de, Demokrat Partinin baskıcı rejimine CHP 1957 yılının 9 Eylül günü toplanan 13. Kurultayda “Hürriyet andını komisyona kabul ettirerek ilan etti. Sadece bununla kalmadı CHP si 1960 yılında tarihi (59 veya 60 yılında) İlk Hedefler Beyannamesini belirtti yayınladı. İlk Hedefler Beyannamesi 6 Ocak 1971 de kurulan Kurucu Meclis tarafından yaşama geçirilen pek çok kurumu ilan eden kurulmasını talep eden tarihi bir belgedir. İlk Hedefler Beyannamesi TC de çift kameralı bir Meclis kurulmasını istiyordu, kuruldu. Türkiye’de Devlet Planlama Teşkilatının kurulmasını istiyordu, kuruldu. Türkiye’de Anayasa Mahkemesinin kurulmasını istiyordu, kuruldu. Türkiye’de hâkimlerin ve savcıların özgür olmasını bağımsız olmasını istiyordu, yargının bağımsız olması gerektiğini savunuyordu. Hâkimler Yüksek Kurulu kuruldu ve Türkiye 1961 Anayasasıyla tarihi boyunca ilk defa gerçek bir hukuk devletine kavuşma şansına sahip oldu.
Ben sizleri 1960 yılının 1961 yılının hukuk devleti olan Türkiye’ye getirdim. Bundan sonrasının
kısmını dostlarımın konuşmalarından dinleyeceğiz”. (Alkışlar).
Yönetici Murat Karayalçın, Hikmet Çetin’e söz vermeden önce şu sözleriyle katkıda bulundu:
“-Örgütlerin ölümü de örgütlerin kapatılmasıyla oluyor. Örgütlerin sahip olduğu olanakların kısıtlanması, kaldırılması da çok zor ama örgütlere asıl kapatıldıklarında ölmekteler. CHP si susturulmak istendi. 1953 yılından, Oktay Bey’in bitirdiği yerden biraz geriye yalnızca bir cümleyi kullanmak üzere gideceğim. 1953 yılında CHP sinin tüm mal varlığına el kondu. Aslında bu bir örgütün boğulması o örgütün yaşamına son verilmesi amacını güdüyordu. Ama CHP susmadı. Bu olanaklarını yitirmiş olmasına karşın CHP Türkiye gerçeklerini halkı için, ülkesi için konuşmayı sürdürdü. CHP sini askerler kapattı. 12 Eylül darbesi CHP sini öldürdü, kapattı. Bu bir örgütün ölümüdür. CHP susturuldu ama bu kez CHP liler susamadı, CHP liler devam etti. (Alkışlar). CHP sinin ikinci Genel Başkanı İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü Sosyal Halkçı Partiyi açarak CHP lilerin sesini çıkaracak siyaset yapacakları yeni bir platformu oluşturdu. CHP liler SODEP olarak devam ettiler. SODEP, HP, sonra SDHP. 1992 yılında, 9 Eylül 19192 tarihinde CHP yeniden açıldı, yeniden açılmasının mimarı Prof. Erdal İnönü’dür. 1995 yılında Sosyal Demokrat Halkçı Parti ile CHP birleşti, bu birleşmenin mimarı da Erdal İnönü’dür. Bundan böyle Erdal İnönü ve CHP nin Genel Başkanlarından Prof Aydın Güven Gürkan’a da yer verilmesine inanıyorum.
CHP’nin eski Genel Başkanlarından Hikmet Çetin’in konuşması
“CHP Susmadı, susmayacak” panelinde konuşmalar
Yumruğu masaya vurarak iktidara gelmek.
“-Oktay Ekşi dedi ki ben 60 a kadar getirdim, ondan sonra devam etsinler, bu bana Sayın Erdal İnönü’nün bir olayını anımsattı. Nejat Türkcan vardı bizim milletvekilimiz, Ödemiş’li. Pazarda esnaflık yapardı, onun için de “helvacı” diye takılırlardı. Şimdi Erdal Bey Ödemiş’e gidiyor, bir de şunu söyleyeyim, Erdal İnönü gibi hoş görülü biri, lider hiç bulunmaz; Nejat diyor ki, “sayın genel başkanım böyle iktidara gelemeyiz” diyor, “yumruğu masaya vuracaksınız gelince sizin şöyle yapacağız diye küfredeceksiniz”, diyor.”Yoksa başka türlü iktidara gelemeyiz” diyor.
Erdal Bey dinliyor, kürsüde konuşmayı yapıyor, “iktidara geleceğiz”, diyor. “Nasıl iktidara geleceğimizi adayımız anlatacak” diyor.
CHP hakkında çok konuşulabilir. CHP Türkiye’nin en köklü en eski partilerinden biridir. Neden öyledir? Çünkü CHP gibi savaş meydanlarından gelen, bir ülke kuruluşuna öncülük yapmış bir parti yok.
İkincisi CHP statik bir parti değil, yaşamasının nedeni sürekli değişime uğraması ve bunu kabul etmesi, çağın gereklerine uyarak yapmıştır. Bir gün gelmiş İsmet İnönü, “biz ortanın solundayız”  demiştir. Bir gün gelmiş, “biz sosyal demokratız,”demiştir. Yani sürekli değişime uğradığı için CHP yaşaya gelmiştir. Dünyada hiçbir statik parti zaten kolay kolay iktidara da gelemez, kolay kolay da kalıcı olamaz. Dünya hızla değişiyor, bu yapıya uyabilen bu yapıya kendini uydurabilen partiler ayakta kalır.  CHP bunu yapabildiği için bu güne kadar gelmiştir. Bundan sonra da bunun devam etmesinin gerekli olduğuna inanıyorum.
9 Eylül veya 3 Aralık Sivas Kongresi veya Lozan resmi kuruluş. Ama Sivas kongresi çok önemli, çünkü Sivas Kongresi bir anlamda partinin ve Cumhuriyetin beyannamesidir. Çünkü orada “Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür bölünemez” denmiştir. “Her türlü işgal ve müadaheleye karşı millet birlikte kendisini savunacak ve karşı koyacaktır, manda ve himaye kabul edilemez”. O bakımdan Sivas Kongresi son derece önemlidir. Tabi CHP Cumhuriyetten de Atatürk’ten ayrı düşünülemez. Cumhuriyet Atatürk’ün kafasında hep vardı, demokrasi de vardı. İki defa denendi, aslında 1920 lerde Kazım Karabekir’le denedik, olmadı. 1930 larda Serbest Fırkayla en yakın arkadaşları Fethi Okyar’la denedik yine olmadı. O nedenle Cumhuriyet de vardı kafasında, bir gün soruyorlar, uzun yıllar sonra Cumhuriyet’le ilgili sordukları zaman verdiği cevap şu: “ben cumhuriyetin vicdanımda bir sır gibi sakladım, çünkü beraber yürüdüğü arkadaşların bir kısmı Cumhuriyet karşı, o dönemde o mücadele döneminde bunları açıklamamış, uygun görmemiş. Sonra da bunu ortaya koymuş.
Cumhuriyet kurmak aslında önemli değil, dünyada yüzlerce ismi Cumhuriyet olan ülke var. O cumhuriyetin yaşaması için devrim gerekiyordu, reform gerekiyordu, onlar olmasa cumhuriyetin hayatta kalması mümkün değildi. O reformları o devrimleri tek tek saymayacağım. O devrimleri demokrasi içinde yapamazdınız, devrimler olmadan demokrasi olmaz. Yani siz 1920 Türkiye’sinde Osmanlı’nın çok yıkıntıları arasında, o Cumhuriyet döneminde demokrasi getirseydiniz mümkün değildi.
1923 Türkiye’si nasıl bir Türkiye idi? Zaman zaman unutuluyor; nüfusu 13 milyon, 11 milyon köylerde yaşıyor, 40 bin köyün 37 tanesinde okul var. Traktör hiç yok. Sağlık konusu, bir milyon frengili, iki milyon sıtmalı, üç milyon trahomlu, verem tifüs salgını 12 yıllık savaş sonrasının tüm ülkesinde yaygın. 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğundan dört tane fabrika kalmış, zaten Osmanlı onun için dağıldı, sanayileşmeden uzaklaştığı için, sanayi devrimini yakalamadığı için battı. Dört fabrika var, Hereke İpek, o da saraylara ipek malzemeler yapıyor. Feshane,  Bakırköy Bez ve Beykoz deri fabrikası (ayakkabı değil) Koca Osmanlı İmparatorluğundan kala kala bu dört tane fabrika kalmış. Kişi başına milli gelir 45 dolar; elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta var.
Kadın hakları söz konusu değil, kadınların 4/0.01 binde dördü okuma yazma biliyor. Tüm Türkiye’nin topraklarında lisede olan kız sayısı 230, Böyle bir Türkiye’de Cumhuriyeti kuracaksınız, böyle bir ülkede devrim yapmadan bunları yapmak imkânsız.
Cumhuriyet 29 1923 de ilan ediliyor, İsmet İnönü ikinci genel başkanımız başbakan. 30 Ekim günü İsmet Paşa’nın İsmet Paşa’ya yazdığı mektubu okumak istiyorum:
“Bize geri, hastalıklı bir vatan miras kaldı, yoksul ve esir ülkelere örnek olduk. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği bir borç bu. Özgür bir toplum oluşturmak zorundayız, çağdaşlaştırmak, bu ideali gerçekleştirmek zorundayız. Bu görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak isterdim. Allah yardımcın olsun”.
Böyle bir Türkiye, böyle bir Osmanlı İmparatorluğunda böyle bir Türkiye alındı. Tabi Atatürk aslında bir dehaydı, onu kabul etmek lazım, bir kere neyi ne zaman yapacağını çok iyi hesaplayan bir lider. Ne zaman Halifeliği kaldıracak, ne zaman sultanlığı kaldıracak, ne zaman Cumhuriyeti ilan edecek bütün bunları zamanlamasını gayet iyi seçerek yapıyor. Çok iyi insan seçiyor, bir örnek tabi, Lozan Antlaşmasına bir heyet gönderecek, İsmet Paşa 37-38 yaşında, savaş alanları dışında yaptığı tek sivil olay Mudanya ateşkes antlaşmasını imzalamaktır. Herkesin beklediği o dönemde Başbakan Rauf Orbay’ın başkan olacağı, ya da dış işleri bakanı var o başkanı olacak, o gidecek.
Atatürk Rauf Orbay Mondros Ateşkes Antlaşmasını 30 Ekim 1918 de, yani Birinci Dünya Savaşı sonunda imzaladı. Hem Rauf Orbay’ın o anlaşmayı, o müzakerelerdeki konuşmalar ve müdahalelerini, hem de İsmet Paşa’nın Mudanya’daki konuşmalarını inceliyor ve sonunda kimsenin beklemedik bir şekilde İsmet Paşa’yı dış işleri yaparak Lozan’a gönderiyor. İki nedenden dolayı seçtiğini zannediyorum, birisi inatçılığı ikincisi çok güvendiği için yapmıştır.
Şimdi inatçılığı daha ilk günden belli oluyor, İsviçre’ye gidiyorlar ve konferansın açılışında İsviçre Cumhurbaşkanı konuşacak. Bir de Lord Curizon İngiliz Dış İşleri Bakanı. Ben de konuşacağım, diyor. Ne diplomatik düzene ne de diplomatik kurallara uyar.  Fransız ekibi delegasyonu gece gelip bir saat konuşuyorlar, yapmayın etmeyin, bir an önce başlasın” diye. “Tamam” diyor, o konuşursa ben de konuşurum, o konuşmazsa ben de konuşmam” diyor. Oturup Fransızca bir metin hazırlayarak ertesi günü Lord Curzon konuştuktan sonra yerinden kalkarak gidip o konuşmayı yapıyor. Yani ne kadar isabetli seçildiği burada anlaşılıyor. YENİLİP YENEN ÜLKE OLARAK BARIŞ KONFERANSINA GİDEN İLK ÜLKE TC DİR. Yani Osmanlı İmparatorluğu mağlup bir devlet olurken sonunda TC galip bir devlet olarak barış konferansına gidiyor. Bunu her aşamada göstermek istiyor. Hatta bir seferinde İngiltere Dış İşleri Bakanı öyle kızıyor ki, “siz bizi değil Yunanistan’ı yendiniz” diyor. Daha birçok şey var.
Aslında Cumhuriyetin iki temel özelliğinin altını çizmek istiyorum, birisi laiklik, birisi modernleşme-çağdaşlaşma ve özgürlük. Bana göre Cumhuriyetin birçok şeyleri yanında önemli unsuru bunlar. Hepsi bunlara göre düzenlenmiş. Bunlar olmadan Cumhuriyetin ayakta durması ve devam etmesi son derece güç.
CHP devrimci bir partidir, ilk devrim Cumhuriyettir. İkinci devrim reformlardır. Üçüncü devrim demokrasidir. Dördüncü değişen devrim sosyal demokrasidir. Bu gün de demokrasi halen Türkiye’nin gündemindeki en önemli konu.
CHP her zaman yeni politikalar geliştirir. Susmamasının sebebi, rahmetli Ecevit partiden istifa etmiş, Sayın Mustafa Üstündağ genel sekreter, yasaklı, her taraftan gruplar toplanıyor “CHP ismini alamazsınız” nasıl bir parti kurulacak ki tabanımıza bunu hissettirelim. Sayın Üstündağ sadece benle konuşuyor, bir arkadaşımı Ali Özcan İstanbul Milletvekilimiz, ondan önce. Bize bir büro tuttu ve Sayın Üstündağ’ın isteği ve talimatıyla Necdet Uğur, ben, Sırrı Atalay, Kemal Güven (eski Meclis başkanımız), İrfan Özaydınlı. Yani fizikleri falan girmemiş, ayakta kalan tarafsız kalan gruptu. Çok zaman harcandı, mahkemelere gidildi, duruşmalara gidildi, ben soruşturmalardan geçirildim tabi çok zorluklar oldu. Erdal Bey oldu olmadı, geldi gitti, fakat partinin susmaması lazımdı. Parti yeniden orta çıkması lazımdı. CHP susmadı.
SODEP kuruldu, hepsini seçime girmeyi yasakladılar, CHP susmadı, hatta Atatürk’ün yaverini bile kurucular listesine koyduk, bunu bile çıkarttılar. Ona rağmen CHP susmadı, seçime sokmadılar sonra Halkçı Parti (HP) ile birleşerek Sosyal Demokrat Halkçı Parti olarak yoluna devam etti.
Çok zor dönemden geçiyor Türkiye. Ben 50 lileri Yaşım küçük de olsa o zamanlar 56 yılında CHP sine gençlik kollarına girdim, genel sekreterlik görevi yaptım ve dönemdeki toplum yapısı ve toplum hareketi belki de sosyal, ya bu gün çok olduğu için yok, o dönemde üniversite gençliği, İstanbul’da Ankara’da demokratik bütün yollarla ayaktaydı. Her hafta belirli günlerinde Kızılay’da nümayişler yapılırdı. Ama şiddet yoktu, sadece sis bombaları vardı.
Bir anımı anlatayım da bitireyim.
Sokağa çıkma yasağı vardı, 26 Mayıs günü be hazırlık yapıyordum, ertesi gün Kızılay’da bir hareket yapabilir miyiz, diye. Saat dokuzda da sokağa çıkma yasağı var. Rahmetli Örsan Öymen kendi çalıştığı şirkette yasaklanmış bizim Kızılay’daki parti merkezdeki çatı katına çıkmış Ulus gazetesinin haberlerini Anadolu’ya yayıyor. Onunla oturup konuşurken saat dokuz oldu be yurda gidemedim. O zaman parti o kadar önemli ki parti bu gün basılacak kapatılacak diye nöbet tutulurdu. Bir milletvekili bir de partide çalışan olarak. Milletvekili olarak Elazığ Milletvekili Fahri Karakaya,  partinin araştırma programında çalışan olarak Doğan Avcıoğlu. Partiye gittim saat dokuzu geçmiş, ne yapacağız dedim Doğan Bey, “işletme odasında birkaç tane karyola var orada yatıyorlar. Sen dedi İsmet paşa’nın sandalyeleri koltukları bir araya getir orada uyumaya çalış” dedi. Tabi biraz da zordu ama geceleyin, o zaman ön taraf boştu, bina yoktu, Kızılay’da askeri cemseler geçiyor, bir asker gidiyor devam ediyor. Ben de eyvah dedim, yarın sıkıyönetim uygulaması var, onun için Kızılay’da toplantı filan yapmayalım, diye.
Saat epey ilerleyince Doğan Avıcoğlu’nu uyandırdım, bak Doğan Abi öyle bir şey var dedim Hemen radyoyu açalım, dedi. O zaman radyoların hepsi kapanıyor, TV zaten yok. Ankara’da hiç bir ses yok. Bir süre sonra İstanbul radyosundan vızıltı gelmeye başladı, oturduk bekledik, iki anons İstanbul’da Fahri Paşa yaptı.
Sabahleyin erkenden kapı çalındı, eyvah dedim, bizi almaya geldiler. Partide üç kişi varız. Kapıyı açtım iki tane subay, eyvah dedim, baktım birisi Altan Öymen, yedek subay, biri de Doğan Tanyeli, o zaman kadar Cumhuriyette sivil olarak çalışıyordu. Yüzbaşı kıyafetiyle görünce anladım ki görevliymiş. O da ikisi geldiler, bende de korku gitti tabi, Altan Bey’i özellikle görünce. Böyle günler yaşandı.
Susmadı CHP, susağına da inanmıyorum. (Alkışlar).
Belki de 50 lerden daha zor bir dönemden geçiyoruz diyebilirim. Çok zor bir dönemden geçiyoruz. CHP ne kesinlikle ihtiyaç var. CHP iktidara gelmek zorunda, başka türlü çıkış yok. Gelmesi içinde bu güne kadar yapılan çalışmaların yeterli olduğu kanısında değilim. Bunu da açıkça söyleyeyim. İnsanlara dokunmadan seçim kazanamazsınız, böyle TV da radyolarda konuşularak seçim kazanılmaz. Ben 15-20 gün İstanbul’da kaldım, Ekrem İmamoğlu’nun bir sürü olumlu şeyleri vardı ama insanlara dokunarak seçimi kazanılır. Te tek dokunarak.
Bir örnek söyleyeyim, bizim Tarhan Erdem grubuna gittim, nasıl gidiyor dedim ilk başlarda. Dedi ki, “kazanması çok zor” dedi. Çünkü bizimle görüşme yaptı, ben dolaşacağım” dedi diyor. Ya bu kadar mahalle bu kadar sokak bunu nasıl yaparsın, ama hepsini yaptı. Onun için insanlara siyaset yapan arkadaşlara söylüyorum, insanlara dokunarak. Son sözüm şu: “Ben Türkiye’nin laikliğini de çağdaşlığını da kadınlar kurtaracaktır. (Alkışlar) Afganistan’da üç sene kaldım hep oradaki kadınlara da aynı şeyi söyledim. Erkekler savaşarak Afganistan’ı bu hale getirdiler, siz çalışarak Afganistan’ı kurtaracaksınız. Ben Türkiye’de de bunu sağlayacak olan kadınlar olduğuna inanıyorum”.
CHP nin eski genel başkanlarından Altan Öymen konuşmasında şunları söyledi:


“CHP Susmadı, susmayacak” panelinde konuşmalar
“-CHP sinin demokrasi ile ilişkisi aslında 1919 dan başlar. Yaptığı şey birden bire Cumhuriyet değildi, padişah vardı, rejimi devam ediyordu. Bir süre daha 1922 ye kadar devam edecekti. Bir meşruti idare gibi bakmak lazım ona. Çünkü tanıyordu, Ankara İstanbul’u. Ama İstanbul ise bir süre sonra Anadolu’ya idam fermanları dahil bir sürü önleyici haberler, genelgeler göndermeye başladı. Ondan sonra iş değişti Cumhuriyet’e geçildi. Fakat şunun için bunu belirtiyorum, başlangıçta örnek alınan şey de Erzurum Sivas Kongresi kurulurken gene demokratik bir meşrutiyet modeli esas alınarak başlamıştır. Kanuni Esasiye dayanan bir şekilde o zamanki seçim kanunun Osmanlı zamanındakine dayanılarak seçimler yapılmıştı. O ölçüde ne kadar demokratik olunuyorsa olunmuştur. Zaten o zaman Osmanlı İmparatorluğunda daha iyi yeni bir demokrasi modeli falan yok. En son gele gele ll. Meşrutiyet zamanında Kanuni Esaside yapılan değişikliklerle oturutulmaya çalışan ama Birinci Dünya Savaşı olunca dolayısıyla yarım kalan gidiş var. Ama ne ileriyse memlekette onu alaraktan başlamış, Kanuni Esasi’deki özgürlükler aslında demokratikleşme seçim, seçimler o zamanın şartları içinde ne kadar yapılabiliyorsa eskiden o şartlar içinde yapılmış. Kongreye gelecek olanlar, sonra da Millet Meclisi seçilirken bir kısmı İstanbul Mebusları gelenler olmak üzere başkalarının katılımıyla o Meclis de oluşmuş.
E tabi eksiklikleri var, demokrasi açısından söz ediyorum. Ama o Meclis aynı zamanda savaşan bir Meclis. Millli Mücadadeleyi onlar yürütüyor. Hatta milletvekilleri bir ara orada sonra cepheye geliyorlar. Belki birkaç silah atıp bakıyorlar, intibalarını anlatıyorlar Meclise.
Öyle bir dönemden sonra 1922 savaşların kazanılması ve devrimlerin başlamasından sonra meşruti bir idare gibi başladıktan sonra Cumhuriyet, sonra Cumhuriyetin çağdaşlaşması modernleşmesi ve bu modernleşme adımları çağdaşlaşma kolay atılır değil. Kadın hakları düşünüldü. Medeni Kanun çıkıyor 1926, ondan sonra kadınların hakları, dört duvarı olacak ortadan kaldırıldıktan sonra en azından kanunlar çerçevesinde, onlar kadının siyasi haklarını kazanması var. 1930 da belediye meclislerinde, 1934 de Millet meclisi seçimlerinde uygulanmaya başlıyor, Meclis ilk defa 17 veya 18 kadınımız seçilmiş oluyor, seçiliyor, 1934 de düşünün daha Fransa’da böyle bir şey yok, kadının siyasi hakları. İsviçre’de hele 1970 lere kadar bazı kanunlar onlar da en azından gelememiş daha.
Türkiye ne zaman yapıyor 1934, 34 senesinde bununla kalmıyor. Eğitim devrimleri başta 1924 kanunları arkadan daha sonra devam edecek olan Köy Enstitülere kadar giden bir eğitim devrimleri ile devam edip gidiyor.
“CHP Susmadı, susmayacak” panelinde konuşmalar

Bu şartlar altında arkadan 1945 de Türkiye Batı demokrasileri, o zaman kadar Batı demokrasileri bile çok eksik. Ama nasıl gidilebilirse demokrasiye onun ilk adımlarını atmaya başlıyor. 1945 in ne zamanında derseniz, 19 Mayısında; 19 Mayısın oradaki rolü ne İsmet Paşa zamanında Milli Şefi, o arada bir konuşma yapıyor, dünya politikaları hakkındaki fikirlerini de söylüyor. İlk söylediği laf, “demokrasi olunda adımların atılmaya başlaması istikametinde birkaç söz, ihtiyatlı sözlerdir ama özeti şudur: “Savaşıyorduk şimdiye kadar, savaş bitti, savaşın yarattığı güçlükler dolayısıyla eksiklerimizi tamamlayacağız, insanlarımız birçok açıdan daha rahat edecekler”.
Bu birçok açıdan derken, bu açının içine demokrasiye geçiş süreci oluyor, hemen arkasından Cemiyetler Kanunun değişiyor, hükümet partisinin karşısında öteki partilerin de kurulması serbest hale geliyor ilk partiler o yılın sonbaharında kuruluyor. Milli Kalkınma Partisi Kuzu partisi diye anılır, çünkü o zaman parti ile alakalı Türkiye’de parti çok fazla söylenmiyor,  Nuri Demirağ diye bir sanayici mütahit Milli Kalkınma Partisi parti kuruyor. Tanıtacak bunu, basın mensuplarını çağırıyor, bir öğle yemeğinde yapayım bunu diye, aradan iyi bit gün, bir kuzu çeviriyor, Kuzu partisi çevirdiği için bununla dalga geçmek üzere “Kuzu Partisi” diye adlandırıyorlar.
Sonra iki sosyalist partisi kuruluyor, nasıl kuruluyor, çünkü Cemiyetler Kanununda değişiklik yapılırken sınıf esasına dayanan partilerin kurulması mümkün oluyormuş. İki sosyalist partisi kuruluyor, bir tanesi Şefik Hüsnü Bey’in, öteki de Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun kurduğu parti. Daha tecrübeli kişilerin parti kurması, Milli Şef İsmet Paşa tarafından tercih edildiği için CHP içinden dört kişinin giriştiği hareket, bizzat Cumhurbaşkanı tarafından da destekleniyor. Onlar Atatürk döneminde Celal Bayar, Atatürk döneminin bütçe raportörlerinden Adanan Menderes, Atatürk dönemi valilerinden Refik Koraltan ve Prof. Fuat Köprülü, o da Milletvekili CHP nin. Kuruyorlar bunu, hemen 1945 in Ocak ayının 7 veya 8 inde parti kuruluyor. Hemen hızlıca seçimlere de gidiliyor. Hızla seçim derken 46 seçimi Temmuzda olur. Ama o seçimde daha alt yapı eksikliğinden birtakım güçlükler var. Bazı yerlerde biraz oranın valileri kaymakamları vaziyeti idare etmeye kalkmış,  iktidara yaranmak için belki. İstanbul’da öyle bir şeyler olmuş, bu yüzden çok tartışmalı bir seçim oluyor, konuşuluyor ve Demokrat Parti, ondan sonra seçimlere girmemeyi bir silah olarak kullanıyor, “ben seçimlere girmiyorum” diyor. O zaman belediye seçimleri var, mahalli seçimler var, onlara girmiyor.
O zaman İsmet Paşa, seçimlere girsinler, tek başına tek kale gol, oynayıp yenmek dururken durumunda kalmak istemiyor. Ondan sonra bir seçim kanunu üzerinde anlaşmaya çalışıyorlar.
1947 de Kurultayda yeni adımlar atılıyor, “Milli Şef” unvanı kalkıyor ve muhalefet partisinin, seçime girmiş olsa da Demokrat Parti 60 milletvekilli çıkartmış ama sonuçta sonraki seçimlere girmek istemiyor.  O grupla da Meclis içinde çalışarak hem başbakanı hem de muhalefet partisi lider Celal Bayar’ı çağırıyor, onlarla konuşuyor, onlarla bir beyanname çıkarıyorlar. 12 Temmuz Beyannamesi, 12 Temmuz Beyannamesinin özeti şu: “İktidar kendisinin de muhalefetin de haklarını görür ve haklarını sağlamakta görevli ve sorumlu sayacaktır. Muhalefet de iktidarın kendisine bir şey yapmayacağından emin olacaktır”. Bunun gibi bir şey. Ve arkadan ş, bu gün bile olmasının düşünülmesi bile güç.
Bir seçim kanunun hazırlanıyor, iktidarla muhalefet bir araya gelerek bir komisyon kuruyorlar, bir de hukuk komisyonu kuruluyor, dönemin Yargıtay başkanının başkanlığında. Çünkü Yargıtay başkanına iktidar güvendiği gibi muhalefet de güveniyor. Bağımsız ve tarafsızlığından o komisyon çalışıyor. Kanun hazırlanıyor, o kanun Meclisin normal komisyonuna da geliyor. Demek ki iktidardaki CHP ile muhalefetteki Demokrat Parti’nin oy birliği ile çıkıyor. Yani pratikte demokrat partililer ne istiyorlarsa, iktidar partisi onu kabul ediyor. Gizli oy açık tasnif, oylar kulübelerde verilecek neyi biliyorsak bu gün, seçimlerin yapılışına dair o kanunda var, ne var ayrıca şöyle hükümler var: Hukuk hâkim teminatı altında yapılıyor seçimler. Başkası karışamaz, seçim sandığının olduğu yere öyle zabıta kuvvetleri falan giremez. Seçim kurulu başkanı ne derse o olur. Kim seçer gene hukukçular seçer. Hukukçulara güveniliyor, ama o güvenilen hukukçular görevlerini yapıyor. 1950 seçimi yapıldığı zaman, mahalli bir iki yerde yapılan itirazlar dışında, hiçbir öyle ciddi itiraz çıkmıyor. Böyle geçti CHP böyle bir samimiyet içinde. Zaten gidilen yol bir demokrasi yoluydu. Fiilen padişah da olsa, o zamanki şartlara göre atılması gereken adımlar atılmaya çalışılmıştı. O yolda gidile gidile demokrasinin tam iradesi ortaya çıktığı zaman bu şekilde geçiliyor.
O zamandan sonraki üç yıl Türkiye’nin bahar çiçeklerinin açtığı bir yıldır. Demokrat Parti gelir gelmez, çünkü muhalefette bazı şeyleri söz vermiş, “basını daha özgür yapacağım” demiş. İlkin çıkardığı özgürlüğe yönelmiş bir Basın Kanunudur. Ondan sonra daha serbestleşmiştir her şey. Tolerans göstermiştir aleyhte yayınlara, karikatürlere mesela.
Hatırlayın burada bir kedi haline soktular diye kaç tane dava açıldı, karikatüristlere. O zaman Menderes’in kedi kıyafetinde, ondan sonra zenne kıyafetinde falan bütün gazetelerde yapılırdı. O da ses çıkarmazdı.
Sonra ne oldu. Sonra biraz tecrübesizlikten doğan acemilikler sonunda, tolerans eksikliğinin başlaması sonucunda ipler gerildi, CHP sinin malları 1953 sonunda alındı. Ne gerekçeyle, malları derken, binaları masaları sandalyeleri hepsi alındı. Çünkü “bunlar tek parti döneminde alındığına göre, herhalde devletin katkısıyla” falan diye. Bunun bir kısmı doğru olabilir tabi devlet parti arasında bir ilişkilendirme vardı. Fakat birçok insan da ölürken vasiyet etmiş, şöyle olmuş bazı binalar illerde vardı, bunların hepsini aldılar. Ulus gazetesi vardı Cumhuriyet gazetesi sözcüsü. Onun da matbaasını aldıkları için o da çıkamaz hale geldi. Artık demokrasiden uzaklaşma yolunda bir hareket başladı.
Bu hareket sırasında da şunu unutmamak lazım, Türkiye’de demokrasi eksikliği vardı, doğru dürüst demokrasi Abdülhamit açıldıktan sonra demokrasi eksikliği vardı Türkiye’de.  Demokrat Partiyi kuranlar aslında tek parti döneminde politikacılık yapmışlardı. O tecrübe yoktu, ne dedilerse o oluyordu. Bir de daha önemlisi dünyada demokrasi yoktu. Demokrasi büyük kayıplar vermişti. Düşünün, Hitler zamanı geçmiş 1930 lardan itibaren, İkinci Dünya Savaşı var, Mussolini bir tarafta, yani o zamanki Avrupa haritasına baktığınız zaman, sadece demokrasi dışı devletleri görürüsünüz. Sovyetler Birliğinde Stalin rejimi var, öteki ülkelerde bütün Alman işgaline uğradıkları için onlarda da kalmamış. Dünyada da fazla bir demokrasi tecrübesinin olmadığı bir dönemde bu demokrasi iyi kötü gitmiş ve daha sonra 1961 Anayasası savaşlar sonraki bir anayasa olduğu için ve savaştan sonraki öteki devletlerin anayasalarına bakılarak ondan da örnek alınarak yapıldığı için, o zamanın en modern anayasalarından bir tanesine sahip olmuş Türkiye.
O zaman bir kısım gazeteciler ben gazeteci idim, askerlik yapıyordum. Oktay da askerdi, o İstanbul’da bir yerde galiba, Topkapı mı, topçu mu? Ben ordu donatım asteğmeni olarak, teğmenliğe geçmiş olarak Ankara’dayım. 27 Mayıs olduğu zaman da izinliydim. İzinli oldum ama radyodan ilan ettiler “herkes birliklerine gelsin” diyerekten. Tabi benim de canıma minnet sokağa çıkarım diyorum, sokağa çıkmak herkese yasak bir tek subaylara falan mümkün bu. Giyim üniformamı yürüyerek gittim, her yeri dolaştım, o arada arkadaşlarıma da uğradım ne yapıyorlar CHP nde diye. Meğer onlar nöbet tutup çay içiyorlarmış. Fakat sonra Oktay’la beraber bir yerde bulunduk. Seçimle geldiğimiz o da Kurucu Meclis 61 Anayasasını hazırlayan. Müesseselerden seçim yoluyla yapılıyordu. Bütün Türkiye’den delegeler geliyordu. Bir diğer mesleklerden biri gazetecilikti, insanlar geliyordu. Biz ikimiz el ele Kurucu Meclise girip oradaki basınla ilgili kanunlar hakkında beyanlarda bulunabilmiştik.


“CHP Susmadı, susmayacak” panelinde konuşmalar
Şimdi orayı da geçtikten sonra, o hadiseden sonra Türkiye, 61 Anayasası tabi çok 60-61 yıllarında çok yanlışlar yapıldı. O ayrı.
Ama bir anayasa çıktı, ileri bir anayasaydı, demokratik bir anayasaydı ve o anaysa zamanında Türkiye bir demokratikleşme havası yaşadı. Şimdi düşünün bir geri kalmış ortamda Nazım Hikmet’in şiirlerini okumak yasak, o zaman kadar. Demokratikleşmede bu anayasa bu yasağı kaldırmış ama fiilen matbaalar basmaya alışmamış. Bunlar Ortaya çıkmaya başladı. Belirtmiştim, sosyalist partiler kuruldu diye, ondan sonra bir sıkıyönetim tarafından kapatılıp komünist partiler de yasaklanmış halde, o sırada ama sosyalist partilere yönelik partilerde imkân yok. O zaman Türkiye İşçi Partisi (TİP) kuruluyor 1961-1962. Dergiler çıkıyor, Yön dergisi, demokrasinin başta Batı ülkelerin ülkelerinde savaştan sonra yeniden kurulan demokrasilerde hangi imkânlar varsa, Türkiye de o imkânlar vardı. Biz bunu yaşadık 60 lı yıllarda. Toplantı ve gösteri yürüyüşleri de vardı, onu da yaşadık, aynen Paris’teki gibi 69 olaylarında olan biteni benze baştaki hadiseleri de yaşadık. Ama bir fark oldu aramızda, bu hareketleri önlemeye yarayan demokrasiden hoşlanmayan ve “komünistlik her gördüğü yerde ezilmelidir” diye Atatürk’e de atfedilen yanlış sözlerle birlikte Komünistlikle mücadele dernekleri var o sırada.  Ve bunları bastırmak için yani bizdeki 68-69 olaylarını Avrupa’da yaşananların paralelinde baltalamaya başladı. İstanbul’da kanlı Pazar 1969. Gençler nümayiş yapıyorlar, Amerikan gemilerine karşı, gösteri yapıyorlar yani, protesto gösterileri.
Aynı anda bir dini sözleri inanışları bayrak edinmiş bir grup. Geri planda iki adamı polisin gözünün önünde öldürüyorlar, taksim meydanında.
Bu bir başlangıç ve bunlar böyle tırmanıp gidiyor. İşçi Partisi kurulmuş, İşçi Partisinin kongreleri basılıyor, o zamanları. Komünistlik tehlikesi büyütülüyor, o zamanın soğuk savaş istinatları içinde. Bizimkiler de o zaman hükümette bulunan bu komünizmle mücadeleyi şu açıdan önemli ve faydalı görüyorlar. Çünkü yardım yapılıyor Marhşal yardımı falan var Amerikalıların direk olarak yaptığı yardımlar var. Bunlar komünizmin tehlikeli gibi göründüğünü ülkelerde iktidara gelecekmiş gibi olduğu ülkelere yardım veriyorlar hükümetlerine. Mesela İtalya’da komünistler kuvvetli yüzde 20 ye kadar çıkan oyları var. Seçim var.48 seçimleri çok ünlüdür, daha sonra da aynı şey oldu. Öteki taraf kazansız diye, Hıristiyan Demokratlar kazansın diye yardımları artırıyorlar.
Bizimkiler de bir komünist bulsak da onları öldürsek kovalasak, komünist tehlikesi ortaya çıksa, bize de verseler havasına girmiş gibi, gibi diyorum akıllarından ne geçtiğini bilmiyorum, ama buraya bir Amerikan başkan veya başkan yardımcısı geleceği zaman, birden bire bir komünist tevfikatı başlamış 1951 de başlayan bir şey. Orada 150 kişiyi içeri almışlar, ya da yazarlar çizerler var, daha sonra gelen de var. Şimdi böyle dönen şeyler de oluyor ama kanunlar bir kere demokrasiden yana, kanunlar kurallar, sonra buna tahammül edememek, sadece sokaklardaki eşkıyaya değil, aynı zamanda tahammül etmek güç geliyor.
O sırada askerlerden komuta kademesinde bulunan kimselerin 12 Mart dönemi oluyor. 12 Mart dönemi üç sene sürdükten sonra gene bir demokratik hareket, Ecevit hareketi geliyor. Ecevit hareketi dediğimiz zaman 73 de birinci parti oldu, o zaman CHP var tabi, CHP sinin başkanı olarak. Ondan sonra da 77 de birinci parti oldu iktidara geldi, fakat tahammülsüzlük gene başlıyor, sonra cinayetler dönemi var. 77-78-79 derken Apdi İpekçi en öndekilerden gazetecilere yönelik, Profesörlere yönelik, savcılara yönelik birçok cinayet işleniyor. Bu cinayetlerle dolu iktidarda CHP var, Ecevit hükümeti var. Hatırlayın o zamanları Maraş olayları falan. Bütün bunlarla geriletmeye çalışılıyor sosyal demokrasi dolayısıyla demokrasi, bu da geçiyor.
Özetle burada Türkiye demokrasinin faydalarıyla ve en ileri demokrasi kurallarıyla tanışmamış değil, tanışmış olmasından beri epey zaman geçmiş olan ülkelerden biri. Ve bu ülkelerin sayısı fazla değil. Bunu unutmamalıyız. Yani mesela demokrasiler başka yerleşmişler, herhalde yerleşebildi. Güneyimizdeki ülkelerin hiç birinde yerleşmedi, Afrika ülkelerinde de öyle. Avrupa ülkelerinden gene hatırlayalım, savaşa girmiş olanlardan bir kısmı sonradan soğuk savaş döneminde, Stalin döneminde bağımsızlıklarını kaybettiler. Polonya’dan aşağı doğru inin haritada, Romanya, Çekoslovakya, Macaristan, Bulgaristan derken Yunanistan’ında yarısı öyle iç savaş çıktı.
Sonuç olarak o kadar fazla değil, dünyada demokrasiyi tüm şartlarıyla yerleştirmiş ve benimsemiş olan ülkeler. Türkiye bu ülkelerden biriydi ve AB ile müzakerelere başlamıştı. Hem de bu hükümet döneminde, yani bu yolda devam ediyordu ve demokrasi açısından gene CHP sinin üzerinde böyle bir görev vardı. Şimdiye kadar demokrasiyi kurmuştu, ondan sonra korumuştu, bütün o cinayetler dönemi dâhil, Mecliste yapılanlar dâhil, demokrasiye aykırı kanunlarla mücadele etmek dâhil.
Şimdi yeniden kurma görevi var. Kurduğu koruduğu, şimdi demokrasi yeniden kurulması gereken, kurulmaya ihtiyacı olan bir hale geldi. Uzun lafa gerek yok zaten müsaade etmez, tek verdiğim örnek budur. TV lara bakın ne oluyor, seçim zamanlarında ne oluyor, normal zamanlarda ne oluyor. Şimdi baktığınız zaman çoğu defa gördüğünüz kimse aynı kimse veya aynı kimseler, iktidardaki parti bunun 45 dakikasını kullanıyorsa, 5 veya 10 dakikasını ancak muhalefet kullanıyor veya kullandırılıyor, bazıları hiç kullanmıyor. Bu zaten kriter (ölçüt) bu, ötekiler buna göre değişiyor. Bu demokrasinin yenide kurulması, bu rejimin mutlaka yeniden demokratik bir rejim haline getirilmesi lazımdır. Bu Türk milletinin hakkıdır, şimdiye kadar ki gördüğü hükümet idaresi şekli. Bundan sonra da bunu görmelidir, yeniden demokrasiye geçilmelidir”.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Yangına körükle gitmeyiniz!...
deki M5 Karayolunda, takviye amacıyla gönderilen Türk askeri konvoyuna, Suriye'nin Birleşmiş Milleler tarafından meşruiyeti kabul edilen Esad rejimi silahlı güçleri tarafından yapılan hain saldırı sonucunda sekiz Türk askerinin öldürülmesiyle, Suriye sorununun ateşi yükselmiş ve kurulu on iki adet gözlem noktalarında Türk askerlerinin bulunduğu İdlib, iyice  karışmıştır.
İdlib krizinin daha da tırmanmaması için, biz dahil, krizin tüm tarafları sağ duyulu davranmalı ve bazı gerçekleri kabul etmeleri, yangına körükle gitmemeleri gerekir.
Suriye ve İdlib krizinde, karar alıcı Türk yönetiminin de dikkate alması gereken, tartışılması imkansız, bazı kesin gerçekleri şöyle sıralayabiliriz.
Suriye sorununun çıkmasında ve tırmanmasında, Amerika'nın peşine takılarak Suriye'nin iç meselesi olan iktidar kavgasına, mezhepçi politikalarla  bizim yetkili ve karar alıcı yöneticilerimizin katkı verdikleri gerçeğini, tarafsızlık adına herkes kabul etmek zorundadır.
Evet, Suriye'nin karışması, iktidar ile muhalif kesimin çatışmaları sonunda Esad yönetiminin güç kaybettiği, ülkesi üzerindeki egemenlik ve otoritesini kaybettiği, bunun sonucunda, Suriye'nin fiilen parçalandığı, rejimin Suriye üzerindeki otorite ve hakimiyetinin zayıflaması nedeniyle, boşluklar doğan bölgelerinin, arkasına dış güçleri alan PKK ve uzantısı PYD tarafından işgal edildiğini, Rusya, ABD ve İran'ın Suriye üzerinde etkinlikler kazandıkları, özellikle Rusyanın; Suriye'ye destek vererek, Suriye üzerinden  güney'e ve sıcak denizlere inme amacını gerçekleştirmek için, Suriye Esad rejimi yanında yer alarak, Esad'a mutlak destek verdiği unutulmamalıdır.
Aynı şekilde, özellikle ülkemizin güneyine, Suriye'nin kuzeyine yerleşen ve bir Kürt yapısı oluşturmayı amaçlayan PKK ve PYD'nin, güney sınırımızda yaratacağı ülkemize yönelik güvenlik tehdidini önlemek amacıyla, Türk askerinin Adana Mutabakatı ve Uluslararası anlaşmalara ve Birleşmiş Milletler kararlarına dayanılarak, Suriye topraklarına girerek yaptığı askeri operasyonlar ve yarattığı geçici fiili durumlar, herkes tarafından meşru olarak kabul edilmelidir.
Aynı şekilde, devletler arasında ebedi dostluk ve düşmanlığın olmadığı, ülkelerin çıkarlarının olduğu ve sonuç olarak, her ülkenin kendi çıkarlarını korudukları gerçeği de asla unutulmamalıdır.
Bu gerçekler karşısında, sekiz askerimizin şehit edilmeleriyle sonuçlanan son İdlib krizini değerlendirecek olursak;
Türk askerlerinin İdlib de gözetleme noktalarında bulunmaları, yani Türk askerinin İdlib deki varlığı, Adana Mutabakatına dayalı değildir. Türk  askerinin bu fiili durumu; dayanağını ve meşruiyetini Rusya ve İran ile vardığımız Soçi Mutabakatından almaktadır.
Zira, Türk askerinin İdlib deki varlığı, Adana Mutabakatında ön görülen derinliğin daha ötesinde olup, bu nedenle doğrudan Türkiye'nin güvenliği için değil, İdlib deki sivil halkın ve Esad rejimiyle savaşan ve Suriye rejimi tarafından  illegal terör örgütleri olarak değerlendirilen silahlı unsurları korumak, bu unsurlarla Esad rejimi arasında varılan geçici ateşkesi garanti altına almak, İdlib'i ön görülen sürede, silahlı terör unsurlarından temizlemek,M5 Karayolunu açarak güvenli hale getirmek içindir.
Peki, Türkiye; Soçi Mutabakatıyla taahhüt ettiği bu görevlerini yerine getirebilmiş midir?
Türkiye; meşru Suriye Esad yönetiminin silahlı terör örgütleri olarak kabul ettiği silahlı unsurları, gerçekten terör örgütleri olarak kabul etmekte midir?
Bu soruların cevaplarını biz vermeyelim. Zira, ayıp olur  ve ERDOĞAN ve yandaşları tarafından hak etmediğimiz haksız suçlamalara muhatap olmak istemiyoruz.
Bu soruların cevaplarını, Rusya ve Esad yönetimi adına verecek olursak, Esad'ın ve onu mutlak olarak destekleyen Rusya(=Putin) nın bu konularda çok ciddi şüpheleri vardır.
Sekiz askerimizin şehit olmalarıyla sonuçlanan son Suriye saldırısının, Rusya'nın ve lideri Putin'in haberi ve izni olmadan yapılması imkansız olup, Rusya kendisinin onayıyla yapılan bu saldırıyla; ERDOĞAN'a, diplomasinin çok önemli bir kuralı olan, ebedi dostluklar yoktur, ülkelerin çıkarları söz konusudur, Rusya'nın çıkarlarına uygun davranmazsan ve benim desteklediğim çıkar ilişkisi içinde olduğum Suriye'nin meşru sahibi ve liderini yok sayarsan, Esad'ı; hem de kendi ülkesi ve topraklarında işgalciymiş gibi, kendi toprağı olan İdlib'den geri çekilmeye davet edersen, taahhütlerini yerine getirmezsen, beni karşında bulursun, Soçi Mutabakatına uygun davranıp davranmadığını, bulunduğun toprakların Suriye toprağı olduğunu bir sorgula ve  öz eleştiri yap, ben hem severim, damarıma basarsan adamı döverim de  demek istemiştir maalesef.
Buna rağmen, bugün ERDOĞAN'ın partisinin grubunda yaptığı konuşmada; "Rejim şubat ayı içinde gözlem noktalarımızın gerisine çekilmezse, Türkiye bu işi bizzat yapmak mecburiyetinde kalacaktır'' diyerek dolaylı olarak Rusya'ya meydan okumasını, ülkemizin çıkarları için anlayabilmiş değiliz.
Son söz;
Lütfen, yangına körükle gitmeyiniz!...
Tanrı; hepimizi, deprem ve savaş gibi tabii ve beşeri afet ve felaketlerden korusun.

Güner Yiğitbaşı

05/02/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Bu adamın ne işi var sürekli  oralarda?
Dikkat ediyor musunuz, dikkatinizi çekiyor mu?
Anayasasına göre laik bir devlet olan ülkemizde; İslam, iktidar tarafından her alanda sürekli dayatılıyor ve protokolde en ön sırada yer veriliyor.
Resmi ve özel tüm tesis açılışlarında; Diyanet İşleri Başkanı, cübbe ve sarıklı resmi kıyafeti ile boy gösteriyor ve protokolün vaz geçilmez adamı konumuna getiriliyor.
Tüm tesisler, Diyanet İşleri Başkanının okuduğu dualar eşliğinde açılıyor.
Laiklik ilkesi ayaklar altında, kimsenin umurunda değil.
Diyanet İşleri Başkanı; sanki, Osmanlı'nın şeyhülislamı.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, laiklik ilkesi gereği, resmi ve zorunlu bir dini mevcut değildir.
İslam dini; vatandaşlarının çoğunluğu İslam olsa da, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin resmi ve anayasal bir dini değildir.
Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bütün dinlere eşit mesafededir.
Devletin görevi; tarafsız bir şekilde, her dinden vatandaşlarının din ve vicdan özgürlüklerini garanti altına almaktır. İslam dinini öne çıkarıp kutsamak değildir.
Bu devletin vatandaşları arasında diğer dinlere mensup insanlar da vardır.
Din, Allah ile kul arasındaki manevi ve uhrevi bir bağ olup, devlet işlerinde hiçbir şekilde yeri olamaz.
Bu gerçekleri tekrar niçin yazma ve yineleme gereği duyduk?
Gazete haberlerine göre; eski başbakanlardan Binali YILDIRIM, Tuzla'da bir okul yaptırmış ve dün açılışı yapılarak Milli Eğitime devredilmiş.
Bu açılışa ait görüntü ve haberlere bakıyoruz, yine baş rolde resmi kıyafetiyle Diyanet İşleri Başkanı var. Okulun açılışı, Diyanet İşleri Başkanının dualarıyla yapılmış.
Diyanet İşleri Başkanının açılışta boy göstererek dualar okuması, okulun çalışma ruhsatı sanki. Olmazsa eksik kalırdı.
Vah ATATÜRK'üm vah, senin iyi niyetlerle, laikliğin garantisi olsun diye kurduğun Diyanet, şu sıralar laik Türkiye Cumhuriyeti Devletinin laiklikten uzaklaştırılarak teokratik bir İslam devleti haline getirilmesinin özlemi ve çabası içinde olanların, işaret fişeği ve aracı haline getirildi.

Güner Yiğitbaşı

04/02/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Üniversiteleri susturulmuş Türkiye’de “üniversiteler susmaz” sloganlı panel düzenlendi!
Uğur Mumcunun katledilişinden geriye doğru baktığımız zaman 24 Ocak 1980 de 24 Cumhuriyet kararları diye Cumhuriyet katledilmiş, Cumhuriyet ekonomisi katledilmiş. 24 Ocak 1983 de Cumhuriyet Gazetesi susturulmuş, yayını durdurulmuş. 24 Ocak 1993 de Uğur Mumcu katledilmiş. 24 Ocak 2001 de Ali Gaffar Okkan katledilmiş. 24 Ocak 2020 de 41 kişi katledildi (depremden)

“Şu anda 70 bin üniversite öğrencisi tutuklu ve hükümlü”
“Bütün sınavlarda hile yaptılar, bütün üniversitelere yandaşlarını yerleştirdiler”
“İrtica saltanatı bir ülkede eğitimi ele geçirerek kurar” (Emil Zola) onun için eğitime bu kadar asılıyorlar.
“Bu gün tarikatla cemaatlere mahkûm edilen gençler ileride general olacak Cumhuriyete karşı ihtilal yapacaklar”.  Uğur Mumcu
“Her türlü öğretim üyesi seçiminde sınavlarda hile yapılıyor, yandaşlar yerleştiriliyor; yandaşlar yerleştirmekle kalmıyor, en yetenekliler yükseklere gelmesin diye her türlü takoz konuyor”.
“Susturulmak için katledildiler: Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Haplemitoğlu vb
“Üniversiteler bu toplumun kılavuzudur, kılavuzu olmak zorundadır”.
“2547 Sayılı Yüksek Öğretim Yasasını, 4 ncü maddesinde diyor ki, “Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda Atatürk Milliyetçiliğine bağlı bir gençlik yetiştirmek zorundadır”.
“Cumhurbaşkanı ondan önce Başbakan olan zata fahri doktora unvanı vermekte yarışıyorlar, 44 üniversiteden fahri doktora unvanı aldı”.
İstanbul Üniversitesi gibi bu ülkenin en büyük en önemli ilk üniversitesi hala Kenan Evren’e verdiği fahri doktoranın utancını atamamıştır.
Onun için siyasetin üniversitelere egemen olduğu, üniversitelerin siyasetçilerin önünde yalakalık yaptığı dönemler, üniversitelerin tarihine kara bir leke olarak geçmiştir, bundan sonra da geçmeye devam edecektir.
“İsterler ki susalım! Üniversiteler Susturulamaz"! Paneli (3)

Uğur Mumcu, Muammer Aksoy ve öteki katledilen aydınlar anısına düzenlenen 27. Adalet ve Demokrasi Haftası etkinliklerinde, beş üniversite öğretim üyesinin katıldığı “isterler ki susalım” ana başlıklı ve “Üniversiteler Susturulamaz” sloganlı- konu başlıklı açık oturum-panel, Çankaya Belediyesinin Çağdaş Sanatlar Merkezinde, 27 Ocak 2020 de yapıldı.
Yüzlerce üniversitesi, on binlerce öğrencileri, akademisyenleri faşizan baskı ile susturulmuş, 70 bin üniversite öğrencisi ya tutuklu, ya mahkûm olmuş Türkiye üniversitelerinin hazin sorunlarını anlatan panel işte bu slogan ile başladı.
Baştan sona üniversitelerin suskunluğunu, susturulduğunu anlatan, adaleti-yargısı ayaklar altına alınmış, yüz tane hukuk fakültesi olan Türkiye’nin beş akademisyeni bir feryat gibi susturulan üniversitelerin sorunlarını anlattılar. Biz de bu güzel konuşmaların dört duvar arasında kalmaması için, konuşmaları çözerek siz okuyuculara sunmak istedik. Ancak, dünyanın 500 üniversitelerinin içinde neden Türk üniversitelerinin olmadığını, bu konuşma- yazıları okuduktan sonra daha iyi anlayacak, akademisyenlerimizin dinsel hurafe ile medrese kafası ile yetiştirildiği zaman böylesine gülünç durumlar yaratıldığını acı içinde görmekteyiz.
Tüm Öğretim Elemanları Derneği’nin (TÜMÖD) düzenlediği açık oturumda konuşmacı olarak
1 ve 2. Bölüm yazımızda Akademisyen Suay Karaman ile Prof. Dr. Lale Afrasyap’ın konuşmalarını vermiştik; bu bölümde de Prof Dr. Recep Akdur ve Prof. Dr. Nur Serter’in konuşmalarını veriyoruz. Bu açıklamalardan ve de üniversitelerin suskun olmasından üniversitelerin, YÖK’ten üniversitelerin bütün kademelerine kadar nasıl bir baskı cenderesi altında, iktidarın baskısı altında olduğunu görmekteyiz.
Panelin üçüncü konuşmacısı Prof Dr. Recep Akdur, sunumunda şunları açıkladı:
“İsterler ki susalım! Üniversiteler Susturulamaz"! Paneli (3)
-Bu günlerde konuşanlar da zor bulunuyor, dinleyenler de zor bulunuyor.
Türkiye’de demokrasi mücadelesi çok yoğun ve keskin geçiyor, çok şiddetli geçiyor. Uğur Mumcunun katledilişinden geriye doğru baktığımız zaman 24 Ocak 1980 de 24 Cumhuriyet kararları diye Cumhuriyet katledilmiş, Cumhuriyet ekonomisi katledilmiş. 24 Ocak 1983 de Cumhuriyet Gazetesi susturulmuş, yayını durdurulmuş. 24 Ocak 1993 de Uğur Mumcu katledilmiş. 24 Ocak 2001 de Ali Gaffar Okkan katledilmiş. 24 Ocak 2020 de 41 kişi katledildi (depremden). Bu 41 kişi iki apartmandan çıktı, bunların bir tanesi Mavigöl Apartmanı, diğeri Dilek apartmanı.
Mavigöl Apartmanı 2010 Van depreminde ağır hasar görüp hasıraltı edilen bir bina, “oturulamaz” raporu var, 2011 den beri orada bu aileler oturuyor, aynı şekilde Dilek Apartmanı da öyle. Yarıya yakını bu iki apartmandan çıktı. Bu işin uzmanı arkadaşlarımız, İstanbul Üniversitesinden Ahmet arkadaşımız, diğer taraftan arkadaşlarımız dürüst namuslu akademisyenler senelerdir bas bas bağırıyorlar. Bir tek depremde nokta işareti verilemez, bunda nokta işareti de verildi, Sivrice’de deprem olacak dendi, üç ay önce söylendi beş ay önce söylendi, beş yıl önce söylendi. O zaman bu bir katliam. Bakın sadece 24 Ocakta hangi katliamlar yapılmış. 25-26-27 Ocağa bakın, hangi katliamlar yapılmış. Gerçekten ülkemizde mücadele birçok ülkeden çok yoğun ve çok şiddetli geçiyor, çok canlar yanıyor, çok şehitler veriliyor, ne yazık ki.
Üniversite sustu “üniversite susmaz”!
Şimdi gelelim konumuza. Aslında son derece ilginç bir ironi çıktı, “susmamızı isterler” üniversite sustu “üniversite susmaz” panelimizin adı. Birileri konuşuyor ve sürekli de teşvik ediliyor. Dört buçuk profesör televizyon televizyon dolaşıyor. “çok karılık helaldir” diye çok rahatlıkla basında yer buluyor, ama bizimkiler basında yer almıyor, yayında yer almıyor. Sadece basında yayında yer almıyor mu?
Şimdi sizlerle paylaşacağım. Bizi susturmak için tarihte icat edilmiş bilinen her türlü yol ve yöntem deneniyor, üzerimizde deneniyor. Üniversite insan anlamda dört bileşenden oluşuyor. Birisi öğrenciler, diğeri öğretim elemanları, diğeri çalışanlar dördüncüsü de yöneticiler.
Öğrenciler: Sekiz milyon üniversitedeki en kalabalık insan gücü, üniversitenin en dinamik gücü gençler, üniversite öğrencileri. Her on yılda bir tırpan gibi biçiliyor, her on yılda bir filizler tırpanla biçiliyor, konuşmasınlar diye. Sussunlar diye. Bakın uykuda vurdular, evine giderken vurdular, dağda köyde bombaladılar, daha da edemezlerse yaşını büyütüp astılar. Sadece vurdular astılar mı? Her fırsatta bir üniversiteden attılar. Şu anda 70 bin öğrenci tutuklu ve hükümlü, 400 bin tutuklu ve hükümlünün üçte biri (1/3); “Şu anda 70 bin üniversite öğrencisi tutuklu ve hükümlü” . Sadece bununla mı yetindiler. Bas bas bağırdık, bütün sınavlarda hile yaptılar, bütün üniversitelere yandaşlarını yerleştirdiler. Bu güne dek özellikle 2000 den sonra içimize sınan bir sınavı hatırlamıyoruz. Hangi yollarla yöntemlerle, geçenlerde FETO’cu diye tutukladılar,  o Ali; o Ali için kaç dilekçe verdik, kaç demeç verdik, “bu sınavları hileli yapıyor” diye. Sadece hile ile yandaş yerleştirmede kalmadılar, öğrencileri son derece ilkel yurtlara mahkûm ettiler, öğrencileri son derece ilkel gıdaya mahkûm ettiler. Tarikat yurtları diye o öğrencilere neler yapıldığını her gün basında bir örneğini görebilirsiniz; bu cinsel tacize kadar gidiyor.
Buna rağmen ben de karamsar değilim, TÜMÖD de karamsar değil, arkadaşlarım da karamsar değil. Buna rağmen Çelebi Mehmet yetişti. Emil Zola 1800 li yıllarda “Gerçeğe Notlar” diye bir seri makale yazmış. O makalesinde şöyle demiş:
İrtica saltanatı bir ülkede eğitimi ele geçirerek kurar” onun için eğitime bu kadar asılıyorlar, onun için bu kadar üniversiteye bu kadar asılıyorlar. Hakikaten her şeyin kilidi eğitim ilkokul, ortaokul, üniversite. Sadece Emil Zola mı söylemiş, 1993 yılında rahmetli Uğur Mumcu da söylemiş bunu. Bir TV da Nazlı Ilıcak ve Taha Akyol’un bir sorusu üzerine yanıtlarken demiş ki: “Bu gün tarikatla cemaatlere mahkûm edilen gençler ileride general olacak Cumhuriyete karşı ihtilal yapacaklar”.
Evet, doğru böyle bir üniversiteden Feto’lar çıkar, böyle bir üniversiteden Teto’lar çıkar, böyle bir üniversiteden Kato’lar çıkar. Başka bir şey çıkmaz, çıkamaz, öylesine generaller çıkar. Sadece böyle generaller değil, göğsünü yurduna siper eden generaller de çıkar. Feto’cu hâkimlere direnen hukukçular da çıktı.
Bir taraf kırılarak, sindirilerek, baskılandırılarak susturulmaya çalışılıyor, öbür taraftan ön reklam aracı ön plana çıkarılmaya çalışılıyor, her türlü araç kullanılarak ön plana çıkarılıyor.
Öğretim üyeleri: En dinamik kesim öğrenciler, öğrenciler katledilerek çıkıldı yola, öğretim üyeleri içinde geçerli bu. Her türlü öğretim üyesi seçiminde sınavlarda hile yapılıyor, yandaşlar yerleştiriliyor; yandaşlar yerleştirmekle kalmıyor, en yetenekliler yükseklere gelmesin diye her türlü takoz konuyor. Onlar da evine giderken, arabasına binerken işyerinde katlediliyorlar, katledilen öğretim üyesi sayısı hiç az değil. Hemen aklımıza gelen İşte Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Haplemitoğlu. Bu insanlar susturulmak için katledildi, sesleri çıkmasın diye katledildi. Katledilmeden öte hemen yanında zindanlarda süründürüldüler. Alpaslan Işıklı zindanlarda süründürüldü, üniversitelerden, atıldı. Mümtaz Soysal Hoca’ya hapishane tuvaletleri temizletildi. Cevat Geray Hoca’ya yapmadıklarını bırakmadılar. Sadece 12 Eylül’de mi oldu, Feto kumpaslarında da oldu. Mehmet Haberal beş buçuk yıl zindanda tutuldu. Fatih Hilmioğlu aynı şekilde, Ferit Bermen Hoca, Mustafa Yurtkuran bunlar zamanın değerli rektörleri idi.
Yine de karamsar olmayın, bütün bu ortama bütün bu kıyıma rağmen bir Cevat Geray yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor, varlığı sürüyor. Bunlar onlarca kitaplarıyla yolumuzu aydınlatmaya devam ediyorlar. Susturamazlar, susturamıyorlar.
Bu dört buçuk basın bilimden nasibini almamış insanlarla ortalığı susturmaya çalışıyorlar.
Çalışanlar:Öğretim elemanı dışı çalışanlar, öylesine boş olanlar var ki, üniversite görevlisi olduğuna bin şahit lazım. Hele güvenlik vs gibi unvanları taşıyorsa, onlar adeta üniversite düşmanı, üniversite öğrencisi düşmanı. Üniversite öğrencisinin başını en ufak bir oynatması halinde ne kadar acımasız davrandıklarını görüyorsunuz. En küçük olayda karşısında öğrenci olduğu zaman coplarını kılıç gibi kullanırlar.
Yönetim: Şu anda 196 üniversitede laik olanları ayrı tutuyorum, onun dışındakiler  üniversitede rektör olmaya herhangi bir noktadan, herhangi bir açıdan liyakatli değil. Ne bir yayını var, ne bir yönetsel becerisi var, ne bir dünya algısı var. En son atananlardan biri, “depremlerde ölen şehittirler” diyor. O zaman İslamiyet’te peygamberlikten sonra en büyük mertebe şehitlik, öyleyse o zaman her gün dua edelim “Allahım deprem ver de biz şehit olalım” diye. Terminolojiye bakar mısınız, bu bir üniversitenin rektörü; bu üniversite rektörüne bakar mısınız “halakızı dayıkızı oğlana düşer mi?” uzmanlığı bu bunların uzmanlığı bu bütün beyinleri bellerinin altında…
Ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar gürültü yaparlarsa yapsınlar, ne kadar teflon öğretim üyesi bulup telefonları, televizyonları doldururlarsa doldursunlar, bizi susturamayacaklar. Üniversite susmayacak, Üniversiteden Taner Kışlalılar çıkmaya devam edecek, üniversiteden Mümtaz Sosyaller çıkmaya devam edecek, Alpaslan Işıklılar çıkmaya devam edecek, Üniversiteden Atatürkler, Atatürkçüler çıkmaya devam edecek. Ama bunun çıkabilmesi için de üniversitenin ortam yaratması gerekir, örgütlenmemiz gerekir. Üniversite ortamında hiç birimize söz hakkı verilmediğine göre ya da, gereği kadar söz hakkı verilmediğine göre ancak böyle örgütlerle, örgütlenmeyle sesimizi duyurup kıymetlerimizi dinleyebiliriz, kıymetlerimiz ortam hazırlayabiliriz. Uğur Mumcuyu öteki akademik şehitlerini saygı ve minnetle anarım”.
Prof. Dr. Nur Serter konuşmasında şunları söyledi:
“İsterler ki susalım! Üniversiteler Susturulamaz"! Paneli (3)
-Uğur Mumcu’yu Uğur Mumcu yapan değerler nelerdir dersek, onun yanında katledilen diğer aydınlarımız da pota içinde değerlendirmek gerekir.  Karşımıza cesur bir insan çıkıyor, kararlı bir insan çıkıyor, yolundan dönmeyen bir insan çıkıyor, susmayan bir insan çıkıyor. Bundan alınacak çok mesaj olduğunu düşündüğüm için Uğur Mumcu’yu anarken onun sahip olduğu bu değerleri, özellikleri bir kendim açısından bir kez daha değerlendirme hissettiğim için bunları vurgulamak istiyorum.
Uğur Mumcu susmadı gerçekten, evet bomba konuldu bedeni parçalara ayrıldı ama onun yazdıkları, onun düşünceleri bu gün hala yaşıyor, belki sağlığından olduğu bir biçimde yaşıyor. Çünkü Türk milleti, onun ölümünden bu yana yaşadıklarını, çektiği acılarını, siyasetteki eksen kaymalarını gördükçe, Uğur Mumcu’nun ne demek istediğini daha iyi anlıyor. Onun yazdıklarını okuyor, onun yazdıklarını bir kere daha bakıyor. O nedenle aydınlar ölmüyor, doğru düşünceler asla yok olmuyor, tıpkı Mustafa Kemal Atatürk’ün düşüncelerinin, ilkelerinin ve devrimlerinin yok olamadığı, yok edilemediği gibi. Yok, edilemiyor, son 20 yıldır, Atatürk’ün düşüncelerinin, ilkelerinin, devrimlerinin yok edilmeye çalışıldığı bir süreç var, Türkiye’de. Üniversite kuşatması bunun bir parçası, ama olmuyor. Ne halkın gönlünden, ne zihninden Atatürk’ü çıkarıp atabiliyorlar. Çünkü doğru söz, doğru yapılan işler, vatan sevgisi, millet sevgisi insanların içine öylesine işliyor ki Türk milleti vefakâr bir millet, Atatürk’ün altını oymaya çalışanlar, işte bunu ne yazık ki unuttular.
“..üniversiteler susmaz”, keşke. Keşke üniversiteler susmasa, keşke üniversiteler susmuyor diyebilsek,
Şimdi bu günlere dönelim, “üniversiteler susmaz”, bakıyorum başlığa, ama “üniversiteler susmaz”, keşke susmasa. Keşke üniversiteler susmasa, keşke üniversiteler susmuyor diyebilsek, ama öyle değil. Üniversitelerin susması için tabi bu ülkeyi şu anda yönetmekte olan kişi başta olmak üzere o görüşün temsilcileri çok emek sarf etti. En başta şunu söylediler, “üniversite sadece bilimle uğraşsın öğrenci yetiştirsin”. Ne demek istediler, yani “üniversitenin görevlerini alt alta saydığınız zaman üniversitelerin toplumu aydınlatma görevini, topluma yol gösterme görevini üniversite yapmasın, bunu yaparsa suç işlemiş olur”, dedi, hazret baştaki hazret!
Üniversiteler elbette bilim kurullarıdır, elbette asli görevleri bilimseldir, öğrenci yetiştirmektir o öğrencileri topluma ve mesleğe kazandırmaktır, ama üniversiteler bu toplumun kılavuzudur, kılavuzu olmak zorundadır. Bilimsel üretim yapabilmek için o aydınlık değer ve ilkelere üniversitelerin sahip çıkması gerekir. Yoksa ortada bilim falan kalmaz, bilim akılla olur, bilim doğmayla yol almaz, bilim hurafeyle yol alamaz. O halde üniversite hurafeye ve doğmaya karşı çıktığı zaman asli görev olan bilimi ifa edebilir ve bu tolumu aydınlatacak bir gelecek için yol gösterici görevini yapabilir.
O halde bizim hakkımız olan bir şeyden bahsediyorum, hakkımız. Bakın açın 2547 Sayılı Yüksek Öğretim Yasasını, 4 ncü maddesinde nasıl bir gençlik yetiştirmek için yükümlü olduğunu üniversitenin, açık açık yasa yazıyor. Bakın diyor ki, “Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda Atatürk Milliyetçiliğine bağlı bir gençlik yetiştirmek zorundadır”, üniversiteler diyor. Evet, böyle mi şimdi, tam tersine. Üniversiteler her anlamda bir kuşatılmışlık içerisinde.
O halde bizim hakkımız bu soruyu sormak. Kim, bize karşı bir dayatmada bulunursa bulunsun, üniversitelerin aslı görevlerinden birinin bu niteliklere sahip gençlik yetiştirmek ve toluma yol göstermek toplumu aydınlığa çıkarmak, bilim ve aklın yolundan gitmek olduğunu söyleme hakkına sahibiz. Önce bunu idrak etmeliyiz öğretim üyeleri olarak. Bunu söylemeyi korkutarak söylemeye çalışanlar saçlarını çözüp gözlerimizin içine bakıp, “senin görevin sadece öğrenci yetiştirmek” diyenlere karşı üniversite sesini yükseltmek zorundadır, bu onun görevidir, hakkıdır. Bu hakkı kullanmak meşrudur, hukuksuz değildir. Ama bu gün öyle mi? Böyle olmadığını görüyoruz. Sayısız örnekler sunuldu biraz önce; bu örnekleri çoğaltmak da mümkün. Mesela hemen hatırlatayım size. Üniversitelerimiz son yıllarda bir yarış içindeler. Neye yarışıyorlar, Cumhurbaşkanı ondan önce Başbakan olan zata fahri doktora unvanı vermekte yarışıyorlar, 44 üniversiteden fahri doktora unvanı aldı. Yarış halindeler, “sen mi daha çabuk veririsin, ben mi daha çabuk veririm, hayır ben sana bir omuz vurayım ben senden önce vereyim, giydi, eyim bir cübbeyi vereyim bir fahri doktorayı ve böylece garantileyim rektörlük koltuğumu” çabası içindeler bu gün üniversiteler.
İstanbul Üniversitesi gibi bu ülkenin en büyük en önemli ilk üniversitesi hala Kenan Evren’e verdiği fahri doktoranın utancını üzerinden atamamıştır.
Onun için siyasetin üniversitelere egemen olduğu, ya da üniversitelerin siyasetçilerin önünde yalakalık yaptığı dönemler, üniversitelerin tarihine kara bir leke olarak geçmiştir, bundan sonra da geçmeye devam edecektir. Bu günler geçecek bu günler sonsuza kadar sürmeyecek, bu günler geçip gittiğinde o baştaki şahsa, “cumhurbaşkanına itaat farzı ayindir” dediler maalesef. Yani “dinen farzdır” diyen rektörler kaçacak delik arayacaklar. Çünkü bu günler geçecek. Geçmişte de böyle günler yaşadık, açtık onları, tekrar düştük kuyunun dibine, tekrar aşacağız. Çok iyi bildiğimiz bir söz, “karanlığın en yoğun olduğu zaman, tana yani aydınlığa en yakın aydır. Aydınlık gelecek ama nasıl gelecek, aydınlık kendiliğinde yürüye yürüye gelmiyor, çabayla gelecek, emekle gelecek, inançla gelecek, hareketle gelecek, risk alırsak gelecek, çaba gösterirsek gelecek, gözüne budaktan esirgemekte korkmazsak gelecek. Elini suya sabuna dokundurma, hiçbir şeye karışma, köşende otur, karnından konuş, güzel güzel sözler söyle sonra karanlığın aydınlanmasını bekle. Öyle olmuyor. Kurtuluş Savaşı öyle kazanılmadı, bir şeyler yapmak zorundayız yarın için kendimiz için değil, bireyler için, bu ülkenin geleceği için yapmak zorundayız, her birimiz için söylüyorum, kendimi de katarak söylüyorum, bunu yapmadan geçirdiğimiz zamanlar gelecekte çocuklarımıza karşı suçumuzun ezikliğini hissettiğimiz zamanlar olacak.
Şöyle bir baktım ben, üniversiteler susuyor falan diyoruz da, bu üniversiteler eskiden çok mu konuşuyordu aniden mi sustu diye, her şeyi gerçekçi gözle değerlendirmek zorundayız. Hangi üniversiteler zaten genelde dalgalı inişli çıkışlı sessizlik ve suskunluk arası bir çizgi izleyen kurumlar oldular.
Hemen buradaki yaş grubuna baktığımda, hatırlayacağınız bir şeyden bahsedeceğim, 27 Mayıs 1960 Devrimi neye karşı yapıldığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Nasıl bir baskı, nasıl bir antidemokratik yönetim karşısında yapıldığını çok iyi biliyoruz. O mecliste kurulan malum “Tahkikat Encümeni’nin nasıl bir hukuksuzluk barındırdığını çok iyi biliyoruz. Şimdi o döneme bakıyoruz. O dönemde neler oldu, kim bağırdı, kim ortaya çıktı, kim canını kurşunlara siper etti, öğrenciler, çok net. 28-29 Nisan Olayları Ankara, İstanbul’da Turan Emeksiz, sonra Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi kurşunlandı. İstanbul’da atlı polisle üniversite bahçesine girip çocuklara copla saldırdığı zaman, o zamanın İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar aşağı inip o copların önüne attı. Ama ondan önce üniversiteden pek de ses çıkmıyordu, bunu da kabul edelim. Ondan önce öğretim üyeleri sokaklara dökülüp Demokrat Parti ne kadar anti demokratik olduğunu haykırmamışlardı. Ama öğrenciler lokomotif oldu. Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi kurşunlandı o fakültenin dekanı Fehmi Yavuz kalktı, Menderes’in “bu kara bir lekedir” sözü üzerine “bu bizim için şereftir” diye cesareti gösterebildi.
Yani üniversitenin genel akademisyenlerinden çok ses çıkmasa da, o günün yöneticileri hem öğrencisini, hem demokrasiyi, hem akademiye sahip çıkacak cesaret ve kararlılığı gösterebildiler.
Ama 27 Mayıs’tan sonra başka bir acı olay oldu, 147 ler olayı. Bu hakikaten 27 Mayıs’a düşen en büyük lekelerden biridir. 147 Öğretim üyesi üniversiteden atıldı.  Neden atıldı, dedikodularla atıldı, ispiyonlamalarla atıldı, kıskançlıklarla atıldı, kadro kapma hevesleriyle atıldı. Atılanlar arasında Atatürkçü bir ihtilal devrim 27 Mayıs, atılanlara bakıyorsun Tarık Zafer Tunaya, İsmet Giritli gibi isimler. Bunu Cemal Gürsel anladı, fakat aradan iki yıl geçmesi gerekti ki, o öğretim üyeleri üniversiteye dönebilsin.
Şimdi gelelim bir sonraki kıyıma, üniversitedeki kıyıma. Bu ne zaman oldu, 12 Mart Döneminde oldu.
Pardon bir şey unuttum 147 üniversite öğretim üyesi üniversiteden atıldığı zaman, Ankara, İstanbul, İstanbul Teknik, ODTÜ ve Ege Üniversitesi rektörleri istifa ettiler. Şimdi istifa eden bir rektör duymuyorum, siz duyuyor musunuz, her hangi bir nedenle. Yani bu koltuklara olan bağımlılık bağışıklık her neyse asrın fenomeni haline geldi. Hiç kimse onuruyla istifa edebilecek cesareti bile gösteremiyor. Ama o gün bütün üniversitelerimizin rektörleri ki bunun dışında bir tek Atatürk Üniversitesi vardı, bu kadar üniversite vardı Türkiye’de,  hepsi istifa edebilecek kaliteli davranışı gösterebildiler. Ben bir daha da bir istifa hatırlamıyorum.
Şimdi geldik 12 Mart Dönemine, 12 Martta ne oldu. 12 Mart’ta da bu defa kılıç Ankara Siyasal Fakültesini vurdu, Ankara üniversitesini vurdu. İşte orada Cahit Talas, Muammer Aksoy, Bahri Savcı, Mümtaz Soysal gibi isimlerin de arasında olduğu Türkiye’nin hala yüz akı diyebileceğimiz hocalar tutuklandı, gözaltına alındı, üniversiteden atıldı. Orada da böyle akademisyenlerin birleşip cüppelerini giyerek sokaklara taşmaları gibi bir şey olmadı. Üniversite içinde fakülte içinde bir dayanışma oldu o kadar.
Kendi başlarına ne geleceği endişesi taşıdığı için öğretim üyeleri, bu gibi hallerde maalesef, onlar Kurutuluş Savaşında canlarını siper edip cepheye yürüyen askerlerimizden oldukça farklılar kabul edelim, kendilerini korumaya alıp üzülseler bile öyle yüksek perdeden tepki vermemeyi seçiyorlar, bu tabi çok acı bir olaydı.
Sonra üçüncü kıyım, içinde Alpaslan Işıklı Hocamız da olduğu üçüncü kıyım, maalesef 1402 ler olayıdır, 12 Eylül sonrası gerçekleşmiştir, beş bine yakın biliyorum, üniversitelerden atılmıştır. Fakat bu güne kıyaslayarak söylüyorum, çıkışı engellenmemişti bu arada, yan o zorba 12 Eylül yönetimine rağmen yurt dışına çıkışı engellenmemişti. Bunların arasında Tuncay Bulut, Cevat Geray,  Kurtan Fişek, Korkut Boratav gibi hocalarımız, önemli büyük isimler olan hocalarımız da var. Bunlar aydınca verdikleri hukuk mücadelesinden sonra sekiz yıl sonra üniversiteye dönebildiler. İşte onlar döndükleri zaman üniversitede öğretim üyesi örgütlenmesinin ne kadar gerekli olduğunu da yaşayarak fark etmişsiniz, ben bunu açıklamada bulunuyorum, Alpaslan Işıklı hocamız TÜMÖD’ün kurucuları arasında yer aldı. Çok sevdiğim, çok saygı duyduğum bir hocamdı. Benim alanımda bir öğretim üyesiydi, gerçekten mücadeleci insandı.
Şimdi bu süreç içinde öğrenciler ne yaptı? Öğrenciler çok daha aktiftiler, öğrenciler 27 Mayıs’tan sonra 1960 Anayasasının yarattığı o özgürlük havası içerisinde hak arama süreçleri, antiemperyalist mücadele, antiemperyalist çizgisi içerisinde her türlü baskıya karşı dik duran, öğrenci hareketlerini başlattılar, 68 öğrenci hareketlerini. 6. Filo protestoları, o kendilerini dindar diye niteleyen gençlik 6 ncı Filonun karşısında secde dip namaz kılarken bu devrimci öğrenciler oradan çıkan Amerikalı askerleri denize atıp her türlü antiemperyaliste karşı çıktıktan başka bağımsız Türkiye için mücadele verdiler. Bunu canlarıyla ödediler, üç fidanımızı maalesef idam ettirdik o süreçte, çok suçlu var, ama bunların muhasebesini yapmak durumunda değiliz. Ama yine de üniversitelerden, öğretim üyelerinden ses çıkmadı. Çıkmadı, çıkmıyor. Bu gibi hallerde baskıcı yönetimlerin olduğu dönemlerde üniversitelerden ses çıkmıyor. Üniversitelerden ne zaman ses çıkıyor biliyor musunuz, yönetenler üniversitedeki aydınlık Türkiye özlemi çeken öğretim üyeleri ile aynı fikirdeyseler, hayda yürüyoruz cüppeleri giyip. Ama farklı düşüncedeyseler bir sessizlik oluyor. İşte mır mır “canım o da şunu yapmıştı” filan gibi böyle arada bir dedikodular çıkmıyor. Yani bu suskunluk değil.
 Bu gün ne oldu? Her ne kadar terör bağlantısı gibi atıflarla farklı biçimde yönlendirilmeye çalışılıyorsa da Kanun Hükmündeki Kararname (KHK) ile beş bin öğretim üyesi görevlerinden atıldılar. Bunun içinde PKK ya sempati duyan olabilir, bunun içinde FETO ile bağlantısı olan da olabilir. Ama bunların hiç biriyle ilişkisi olmayan çok sayıda akademisyenin olduğunu, ben genç yaşlarımdan itibaren tanıdığım kişiler olduğu için, yani benim asistanım olabilecek olanlar için aralarında gayet iyi biliyorum. Sorgusuz sualsiz, başka bir yerde çalışma fırsatı vermeden, savunmalarını almadan mesleklerini icar etme fırsatı verilmeden yurt dışına çıkışları da engellenerek meslekten atıldılar, üniversitelerden. Elbette doğal yine ses çıkmadı. Üniversitelerin en aktif olduğu dönem 2000 yıllarda, yani 28 Şubat’ı izleyen süreçte AKP nin yeni iktidara geldiği dönemde üniversitelerin şaha kalktığı dönemdir. Cüppelerin giyinip yürüyüşlerin yapıldığını, Atatürk ilke ve devrimlerine sahip çıkılan, gerçekten Cumhuriyet mitinglerinin alt yapısını yaratan bir dönemdir o.
Anıtkabir yürüyüşü yapılmıştı 2003 yılında, bütün üniversitelerin neredeyse Türkiye’de katılımıyla pek çok rektörler gelmiştir katılmıştır, o yürüyüşe.
Hilafet mitingi yapılmıştır 3 Mart’ta Ankara Ticaret Odasında, o nedenle Ankara Ticaret Odası’nın o günkü başkanı Ergenekon davasından yargılanmıştır. Şimdi kendine kızdığım için adını anmak istemiyorum. Yani o dönemlerde Üniversitelerin çok aktif olduğunu görüyoruz. Bakın Cumhuriyet Mitinglerinin bütün konuşmacıları akademisyendir, tamamı. Akademisyenlerden hemen hemen hiç kimse konuşmacı olmamıştır. Özenle seçilmiştir, yani aynı akademik hayatın Cumhuriyet mitinglerine sahip çıkma refleksi en yüksek olduğu dönem budur. Ondan düşüş ve iniş başlamıştır. Şu anda tam bir suskunluk hâkimdir. Hani “susmaz susmaz” diyoruz ya biz. Tabi bu bir temenni, ama aslında ağır bir suskunluğun üniversitelerde hâkim olduğunu görüyoruz.
Niye bu kadar suskun üniversiteler, diye baktığımızda ben doğrusu olaylara tarafsız yaklaşmayı çok seven biriyimdir, bakıyorum şimdi bir öğretim üyesi niye çok istese de sesini çıkarmak istemez. Hele de böyle genç yaşta yeni doçent olacak veya profesörlüğe yükseltilecek.
Kardeşim çok açık, sisteme bakalım. Bir YÖK var, bunun 21 üyesinden 14 ünü Cumhurbaşkanı seçiyor, geri kalan yedi tanesini Üniversiteler arası kurul seçiyor. Amma üniversiteler arası kurulun seçtiği yedi üyenin herhangi birini beğenmezse geri gönderiyor listeyi, isteğiyle değiştiriliyor. Yani neymiş, 21 üyenin 21 ini de Cumhurbaşkanı seçiyor. YÖK Başkanını Cumhurbaşkanı seçiyor, rektörleri cumhurbaşkanı seçiyor. Eskiden 6 tane adayın içinden 3 ünü YÖK güya üçe indirirdi. Geçmiş dönemi de pürüpak zannetmeyin, orada da yapılan hataları biliyoruz. Ben üç oy alanın rektör atandığını üniversite biliyorum, kimin zamanında, bizlerin zamanında. Bakın üç oy alanın rektör atandığını üniversite biliyorum, eğer o gün onlar yapılmasaydı, biz daha çok bağırabilirdik bu gün. Bizimki de piri pak değil tertemiz değil yani.
Şimdi rektörleri de seçti mi seçti, peki dekanlar nasıl belirleniyor? Rektörün belirlediği üç aday arasından YÖK atıyor. İş böylece bitmiyor, gelelim kadrolara, doçentlik jürilerini kim belirliyor, YÖK belirliyor, doçentlik atamalarını kim yapıyor onlar yapıyor. Kadro ilanlarını kim veriyor, kadro ilanını rektör veriyor, kadro ilanını verdikten sonra juriyi kim belirliyor, rektörlük belirliyor, atamayı kim yapıyor kadroya rektör yapıyor; profesörlük jurisini kim belirliyor, üniversite yönetimi belirliyor. Şimdi bakıyorsunuz, nefes alacak bir ortam yok, bir anda “gak” dedin hayatın bitti, disiplin cezaları, disiplin cezalarının amiri rektör ve YÖK zaten. Senin hoşuna gitmeyen bir şey yaptığın anda senin kulağından tutup silkeleyip kapının önüne koyabiliyor. Bu durumda maalesef üniversitede çok sayıda akademisyen var, hiçbir şey yapmadıkları halde sadece mevcut yönetim anlayışlarına karşı oldukları için kapının önüne konulmakla tehdit edilmekte.
Şimdi üniversite böyle, gelelim bakalım diğerleri nasıl.
Medya nasıl, medyanın nasıl bir kapı kulu olduğunu biliyoruz, medya bitmiş, medya kuşatılmış.
Peki, sivil toplum kuruluşları nasıl, bizden olan sivil toplum kuruluşları nasıl, kâğıt üzerindeki üye sayılarının yüzde birini bir araya getiremeyen sivil toplum kuruluşlarından bahsediyoruz. Avrupa’nın en büyük sivil toplum örgütü iftiharla sunulur, bir bakıyorsun 15 ni bir raya getirip bir yere yürünmüyor. Aidatlarını kim ödüyor, hiç kimse ödemiyor. Sivil toplum kuruluşları biraz sesini çıkarsa ne oluyor mali denetim gelip başına basıyor; biraz daha ileri gitse başları alınıp içeri atılıyor. Sivil toplum kuruluşları ayrıca bunlar yetmiyor muş gibi, içinde ve dışında birbirini yiyor. İnsanlar birbiriyle uğraşıyor. Dışarıyla uğraşmayı bırakmış, sen ben davasına, o onun ayağını kaydırmaya çalışıyor, o onunkini. Üç tane sivil toplum kuruluşu bir araya gelsin, bir güç oluştursun, arkanızda dursun dersek olmuyor. Bu sefer başkanlık mücadeleleri başlıyor. Nasıl bir feci durumda olduğumuzu apaçık görelim. Görmezsek düzelemeyiz.
Sivil toplum kuruluşları böyle, yargı nasıl, yargı yok yargı iflas etmiş, kuşatılmış, her kim ki bu yargı iyi diyorsa ben aklından, zekâsından, dirayetinden şüphe ederim. Yargı en karanlık gününü yaşıyor bu ülkede, tamamen kuşatılmış, tarikat kuşatması altında, siyaset kuşatması altında.
O zaman ne yapacağız. Ben ne yapabilirim, ben ne katkıda bulunabilirim diyeceğiz. Birbirimizden bekliyoruz, birbirimizden beklemeyeceğiz, ilahi bir güç yok yukarıda, hani ordular iniyormuş ya, birileri öyle diyor, Çanakkale’ye filan öyle atların üstüne, öyle şey yok, atlı matlı gelen yok. O halde biz birbirimize güveneceğiz, biz bir şeyi yapabileceğimize inanıp deneyeceğiz. Biz birbirimizle uğraşmayı bırakıp birbirimizi koruyacağız. Siyaset, sekiz yıl siyaset yapmış bir insan olarak konuşuyorum, siyasetin de üniversiteden, sivil toplum kuruluşundan elini çekmesine uğraşacağız. Siyasetin girdiği yerde birlik beraberlik olmuyor, o nedenle kendimize güveneceğiz, dayanışma içine gireceğiz ve bu günden başlayacağız, bu günden, risk alacağız, risk almadan hiçbir şey yapamayız. Onun için ben inanıyorum, güveniyorum yarınların aydınlık olacağına bütün kalbimle inanıyorum, ama bir olmamız ve bir şeyler yapmak için elimizi sıcak suya da, soğuk suya da, bizi ısırana da, gözümüzü çıkarana da gerekirse teslim etmemiz lazım”. 

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

İdlip Ve Soçi Mutabakatı
İdliple ilgili Soçi mutabakatının koşullarının, kendisine düşen yükümlülüklerinin, ülkemiz tarafından zamanında ve tamamen yerine getirilip getirilmediğini, özellikle, İdlip'deki rejim karşıtı silahlı unsurların zararsız hale getirilip getirilmediklerini, İdlib'in silahlı terörist gruplardan tamamen arındırılıp arındırılmadığını biz bilemiyoruz.
Şayet, Türkiye olarak altına imza attığımız Soçi Mutabakatının bize yüklediği sorumlulukları tamamen yerine getirmemize rağmen; İdlip de, silahlı kuvvetlerimize, arkasına Rusya'yı alan Suriye'deki rejim tarafından bir saldırı yapılmış ve altı askerimiz şehit edilmişse, bundan Suriye ve onun arkasındaki Rusya'yı en ağır biçimde sorumlu tutmalı ve gereğini yapmalıyız.
Ancak, aksi söz konusuysa, ölen altı askerimizin sorumluluğunu, hem de Rusya'yı ayrık tutarak, doğrudan Suriye'nin meşru rejimine yüklemeye kalkışırsak, bunda haklı olmadığımızı kabul etmek zorundayız.
Dış politikada; varılan anlaşmalarla verilen sözlerin, zamanında ve eksiksiz yerine getirilmesi zorunludur.
Dış politikada; sürekli dostluk ve düşmanlıklar yoktur, ülkelerin menfaatleri ön plandadır. Ülkelerin menfaatleri, o anki koşullara göre, benzerlik ve paralellik gösterirken liderler arasında oluşan samimiyet ve işbirliğini, ebedi dostluk olarak değerlendirerek, bu dostluğun ilelebet ve her koşulda devam edeceğini zannetmek büyük bir yönetim ve liderlik hatasıdır.
Dış politika, ahde vefa, samimiyet, istikrar ve soğuk kanlılık gerektirir, dış politikada duygusallığın, aşırı iyimserliğin, aşırı dostlukların, zikzaklar çizmenin yeri yoktur.
Dış politikada; ülkeler arasında piyasa kızıştırmanın, dost bildiğin ve bu nedenle siyasi, askeri ve ekonomik ilişkilere girdiğin, ekonomini iyileştirmek ve içine saplandığın siyasi sorunlarını çözmek için yakınlaştığın ve dost olarak kendini teslim ettiğin ülkelerle, bir gün düşman olabileceğini hesaba katmamanın, asla yeri yoktur.
Dış politika sorunlarının çözümünde yapılan iktidar hatalarının; şeffaf bir şekilde tartışılmasının, hatalı politikalara eleştiri getirilmesinin önlenmesi, yasaklanması, eleştirenlerin vatan hainliği ile suçlanmasının, dış politikada yeni ve daha ağır hataların oluşumuna zemin hazırlayacağı, asla unutulmamalıdır.
İdlip'de Rusya destekli Suriye rejim güçlerinin silahlı saldırısı sonunda ölen  askerlerimiz, millet olarak hepimizi çok üzmüştür, Şehitlerimize Allah'dan rahmet diliyoruz.
Milletçe duyduğumuz bu üzüntümüz; eğer, ülke olarak bize düşen bir hata varsa, ülke olarak nerede hata yaptığımız konusunda bir öz eleştiri yapmamızın önüne geçmemelidir.

Güner Yiğitbaşı

03/02/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

“Tarikat Gölgesinde Üniversiteler”
*
“…eğitimden nefret ediyorum” diyen bir vakıf üniversitesi rektör yardımcısı vardı, tepkiler üzerine istifa etti, ne yazık ki saray tarafından YÖK’ün denetim kurulu üyeliğine atandı, kendisi”.
*
“Kanal İstanbul’un Çat raporunu yandaş bir firmadan istemişler. Bu firmanın sahibi Selahaddin Hacı Ömeroğlu BOTAŞ’ta yolsuzluk nedenli suç cezası alan bir kişi”.
*
isteseniz de istemeseniz de yapılacak bu kanal” ifadesine karşı “isteseniz de istemeseniz de egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” dedim”.
*
“Cumhurbaşkanı başdanışmanı bir kongrede şöyle diyordu¨“İslam Birliği Konfederasyonu Birliği” diye sundu bunu ama bu bir anayasa teklifi idi, anayasada laikliğin çıkarılmasını söylüyordu. Kuranı Kerimin hiçbir ayetine ters olamaz” diyordu. “Şeri hükümler olmalıdır, resmi dil Arapça olmalıdır, Türkçe ikinci dil olmalıdır”. TC den bahsediyoruz, “eyalet sistemi kurulmalıdır. Cumhurbaşkanlığı forsuna bir yıldız daha konmalıdır” yani TC yi kaldırıyor”.
Üniversiteleri susturulmuş Türkiye’de “üniversiteler susmaz” (Bölüm 2)

Uğur Mumcu, Muammer Aksoy ve öteki katledilen aydınlar anısına düzenlenen 27. Adalet ve Demokrasi Haftası etkinliklerinde, beş üniversite öğretim üyesinin katıldığı “isterler ki susalım” ana başlıklı ve “Üniversiteler Susturulamaz” sloganlı- konu başlıklı açık oturum-panel, Çankaya Belediyesinin Çağdaş Sanatlar Merkezinde, 27 Ocak 2020 de yapıldı.
Yüzlerce üniversitesi, on binlerce öğrencileri, akademisyenleri faşizan baskı ile susturulmuş, 70 bin üniversite öğrencisi ya tutuklu, ya mahkûm olmuş Türkiye üniversitelerinin hazin sorunlarını anlatan panel işte bu slogan ile başladı.
Baştan sona üniversitelerin suskunluğunu, susturulduğunu anlatan, adaleti-yargısı ayaklar altına alınmış, yüz tane hukuk fakültesi olan Türkiye’nin beş akademisyeni bir feryat gibi susturulan üniversitelerin sorunlarını anlattılar. Biz de bu güzel konuşmaların dört duvar arasında kalmaması için, konuşmaları çözerek siz okuyuculara sunmak istedik. Ancak, dünyanın 500 üniversitelerinin içinde neden Türk üniversitelerinin olmadığını, bu konuşma- yazıları okuduktan sonra daha iyi anlayacak, akademisyenlerimizin dinsel hurafe ile medrese kafası ile yetiştirildiği zaman böylesine gülünç durumlar yaratıldığını acı içinde görmekteyiz.
Tüm Öğretim Elemanları Derneği’nin (TÜMÖD) düzenlediği açık oturumda konuşmacı olarak Prof.Dr. Tülin Oygür (yönetmen), Prof. Dr. Lale Afrasyap, Prof. Dr. Recep Akdur, akademisyen Suay Karaman, Prof. Dr. Nur Serter katıldılar.
Yazımızın Birinci bölümünde akademisyen Suay Karaman’ın konuşmasını sunmuştuk. Bu bölümde de, TÜMÖD İstanbul Şübe Başkanı Prof Dr. Lale Afrasyap’ın konuşmasını sunuyoruz. Afrasyap konuşmasında yine üniversitelerdeki eğitim sapmaları, yönetim hataları, laiklik dışı davranış ve eylemleri yanında Kanal İstanbul ile ilgili hileli uygulamalara değinen konuşmasında şu çarpıcı açıklamalarda bulundu:

Üniversiteleri susturulmuş Türkiye’de “üniversiteler susmaz” (Bölüm 2)

“-Biz akademisyenler neden örgütlenemediğimizi de kendi içimizde sorgulamalıyız. Ama en başında Atatürk ilke ve devrimleri, Atatürk ve Cumhuriyet ilkeleri geliyor. Biz Atatürk ilke ve cumhuriyetten yana duran akademisyenler, bir de siyasal İslam diyen, Atatürk’e küfreden, Cumhuriyeti ret eden akademisyenler olunca ortada istemediğimiz tablolar ortaya geliyor.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde geçen cumhuriyet düşmanlığı söz konusuydu. İstanbul Üniversitesi rektörlüğüne hemen, tenkit eden kınayan mektubumuzu yazdık. Çünkü hukuk fakültesinin ikinci sınıf ders kitabında Mecelleden bahsediyordu, bunu mutlaka kınamamız gerekiyordu. Hatta öyle ki soruşturma açılmalıdır. Atatürk ilke ve devrimleriyle Cumhuriyet ilkeleri ile Cumhuriyetin bize sunduğu eğitim ile bu öğretim yuvası müfredatına dikkat etmelidir, dedik ki İstanbul üniversitesi Osmanlı döneminden Cumhuriyet dönemine geçerken var olan bir üniversitede bunu kabul edebilmek mümkün değildir, diye ifade ettik.
Hemen akabinde tarikat gölgesinde üniversiteler panelimiz yaptık. Çünkü üniversiteler öyle bir noktaya getirildi ki artık son yıllarda, özellikle bu siyasi iktidar döneminde, artık adeta özellikle vakıf üniversitelerinde ve tarikatların gölgesinde ve tarikatların yönlendirilmesiyle olan bir eğitim söz konusu, yüksek öğretim söz konusu. Oluşturulan müfredatlar söz konusu ve bir hatırlatma yapmak istiyorum, eğitimden nefret ediyorum” diyen bir vakıf üniversitesi rektör yardımcısı vardı, tepkiler üzerine istifa etti, ne yazık ki saray tarafından YÖK’ün denetim kurulu üyeliğine atandı, kendisi.  Böyle bir dönemdeyiz.
Daha sonrasında şöyle bir Resmi Gazetede bir yönetmelik çıktı. 14 Aralık 2019 da Kamu Gözetimi ve Muhasebe Yönetim Standartları kurumunda diye bir kurul kararı olduğu, önemli bir yönetmelikti bu; yine Cumhuriyet ilkeleriyle bağdaşmayan bir yönetmelikten bahsediyordu. Faizsiz finans kuruluşlarının bağımsız denetimini yürüten denetim denetçiler için etik kuralların yayınlanması tarzında. Bu etik kuralların nasıl çalışacağı denetçilerin nelere dikkat edeceğini, tamamen Kuranı Kerimin dayanarak, referans olarak Kuranı Kerim Ayetlerinin sürelerini göstererek yapılan bir yönetmelikti. Dolayısıyla bizim bu yönetmeliği ve TC içerisinde bulunan birtakım finans kuruluşları özellikle bankalar denetlenmesi Cumhuriyetin ortaya koyduğu ilkelerde kanunlar doğrultusunda yapılması gerekirken Kuranı Kerim ayetleri doğrultusunda oralara referans atılarak bu yönetmeliğin çıkartılmasını kınadık ve bununla ilgili bir basın açıklaması yaptık.
Sonrasında panelin hemen akabinde bir TV programında YÖK’ün 2020 ye girerken nail olduğuyla ilgili bir programda konuşmacıydım, bilim ve toplum programında. Onu da özetle ifade edeyim; “Yeni YÖK” tabiri söz konusu Yüksek Öğretim Kurulu başkanının kullandığı, Yekta Saraç’ın kullandığı. Israrlı bir şekilde “Yeni YÖK” diyor. Bu “Yeni YÖK’ün algısı mantığı ve uygulamalarının zaten aramızda akademisyen olan hocalarımız farkında biliyorlar. Bir kere biliyorsunuz artık rektör atamalarını cumhurbaşkanı kendisi yapıyor. Bu yeni YÖK’ün uygulamalarından bir tanesi ve yanı sıra özetle hemen geçeyim, “iddialı projelere imza atacağız” diyor yeni YÖK yani Yekta Saraç hoca. Bu iddialı projelerin başında “araştırma üniversiteleri” diyorlar, “ihtisas odaklı üniversiteler” diyorlar.
Peki, o zaman, bu programda şunu sordum ben, “diğer üniversitelerimizde araştırma olmayacak mı? Ya da ihtisas odaklı derken, misyon odaklı dersler diğer üniversiteler de olmayacak m bunları? Biliyoruz Kırşehir Üniversitesi bir araştırma odaklı bir üniversite, bu durumda Hakkâri Üniversitesi niye açıldı; oysa üniversitelerin hepsi araştırma odaklı olmak zorunda. Akademisyen yetiştirecek akademik kariyer yapacak, nasıl oluyor da üniversiteler kategorize ediliyor YÖK tarafından. Akademik liyakat dikkat edilmeyecek mi? Çünkü diyor ki, bir maddesinde 7 nci maddede, YÖK akademik kariyer platformu hayat geçirilmesi. Yani bu durumda kendi eksiklik ve hatalarını sanki fark etmişler, “liyakatsiz atamalar yapıyoruz, bunları düzelteceğiz” mi demek istiyorlar acaba. Bir belirsiz konular ama böyle devam ettiği müddetçe ilk 500 içinde asla olamayız. Zaten de şu an 2019 sıralamasına bakıldığında 700-800 bandındayız ve bu banda yer alan üniversiteler de enteresandır, iki tane vakıf üniversitesi var, biri Koç Üniversitesi, diğeri Sabancı Üniversitesidir. Diğerleri 1000 in üzerindedir sıralamada.
Benzer bir sunumu ben İstanbul’da yaptım, “siyasallaşan ya da siyasallaştırılan” üniversitelerimiz diye, 15 Aralık 2019 da.
Şimdi kronolojik olarak gittiğimizden dolayı hemen Kanal İstanbul’a geleceğim. 23 Aralıkta Çevre Bakanlığı Web sitesinde bir duyuru gündeme geldi. “Kanal İstanbul’u açıyoruz çevresel etkilendirme ve çevrelendirme raporunu askıya çıkardık” diye. Hemen baktık, İstanbul’daki bütün örgütler, 2012 den bu yana ara ara gündemde olduysa da hızlı bir şekilde ilk defa Çevre Bakanlığının Web sayfasında gündeme geldi. Problemdi zaten bizler için, Çünkü:
1-On günlük bir süre vardı, itiraz etme süresi. Çok güzel ataklar yapıyor iktidar 22 Aralıkta çıkartmıştı, bunu askıya on günlük süre vardı değişmesinde de yılbaşı vardı, cumartesi pazar vardı. Dolayısıyla yedi günlük bir süreye indi üç gün dört günü attığımızda, yedi günlük bir süreye indi. Şunları geçeyim tekrar geriye gelirim.
Kanal İstanbul ve olumsuz yanları
Çok hızlı davrandık, aynı gün bir çalışma grubu kurduk hemen hızlı bir şekilde. Bu çalışma grubunda bulunan hocalarımız Prof. Dr. Örgün Ahmet Ercan, Prof. Dr. Melih Baş, Prof. Dr. Devrim Bayraktar hocalarımız, her üçü de alanlarında başarılı olan, konuya hâkim olan hocalarımızdı.
Hızlı bir şekilde, belki de İstanbul tarihinde bu kadar hızlı bir örgütlenmedi. Hani “akademisyenler örgütlenmiyor” diyoruz ama inanılmaz üç günlük dört günlük bir sürede örgütlendik. 26 Aralık 2019 akşamı ilk toplantımızı yaptık, “ya İstanbul ya kanal İstanbul Platformu”nu kurduk. Şu an bu platformda 130 civarında dernek, parti ve vakıf var.
Burada güzel olan şu var belki de, güzel mi değil mi siz karar verin. Üniversiteyi temsil eden tek derneğiz o platformda. Geri kalanlar Partiler ve vakıflar.
Şimdi sizlere bu ÇET’ten bahsedeyim, harita üzerinde de ifade edeyim. Basına çıkmayan özellikler de var. (harita üzerinden Kanal İstanbul güzergâhını gösterdi, isimleri ile) Şimdi bu kanalın uzunluğu 45 km boğazın uzunluğu ise 33 km, arada 12 km lik bir fark var. Kanal İstanbul daha uzun, hani “geçişleri kolay sağlayacağız” diyorlar ya, doğru söylemiyorlar. Boğazın eni 700-750 m en geniş olduğu yerde, kanalın ise en geniş olduğu yer de ise 250 m; kanalın derinliği en fazla 25 metre ve bütün bunlar suni olarak yapılacak. Bu uygulamalar sırasında Terkos Gölü yok oluyor, Sazlıdere Barajı yok oluyor, duru su yok oluyor ve kanal boyunca bütün köyleri yok ediyorlar. Şu an hukuki tebligatlar yapılmış durumda. Köyler boşaltılıyor farklı yerlere naklediyorlar insanları, sadece yer gösteriyorlar, konut gösterilmiyor. “bizden yer göstermesi, konut sizden” diyorlar ve buradaki bütün insanlar özellikle Çekmece bölgesinde insanlar şaşırmış durumda insanlar çoğu, çünkü “paramız yok, nasıl yapalım” diyorlar.
ÇET raporunda ilginç başka bir şey var, aynı zamanda olmayacak bir şey. Gelibolu Bolayır’da ikinci bir kanal açılması öngörülüyor, ÇET raporunda var, hukuk. Bira başka şey daha var, herkes gündeme getirmedi. Sakarya nehrini Sapanca Gölü üzerinden Marmara Denizine bağlayarak başka bir kanaldan daha bahsediliyor. Bütün bunları incelediğimizde aslında; tarihçeye de baktığımızda, platformda olduğumuz için biraz daha derinlemesine incelemek istedim.
Padişahlarımız efendilerimizden kalan bir proje, ilk olarak Kanuni Sultan Süleyman döneminde gündeme getirilmiş bunlar. Hatta Mimar Sinan o dönemde çok üzerinde çalışmış ama savaşlar nedenli olarak devam ettirememiş. Şimdi bu kanalla ilgili olarak, bu raporu üniversitelilerden istememiş durumdalar, yani bizlerin hiçbir fonksiyonu yok. İstenilen yer “Çınar Mühendislik” diye yandaş bir firma. Bu firmanın sahibine baktığımızda Selahaddin Hacı Ömeroğlu BOTAŞ’ta yolsuzluk nedenli suç cezası alan bir kişi.
Dolayısıyla böyle apar topar emri vakiler yapılan bir ÇET raporu. ÇET raporunun iki ayrı eksikliği var. Biri entegre ÇET raporu yok, diğeri ise stratejik ÇET raporu yok. Sadece normal ÇET raporu var, bu ÇET raporu 1500 sayfalık, 1500 sayfa için bize ayrılan süre on gün, o on günün de dört günü tatil ve de dolayısıyla biz bunları itiraz dilekçelerimize yazdık ama devamında “onaylandığı” ifade edildi ve onayladığını söyledi. Sonrasında yaptığımız itiraz dilekçeleri fotoğraflarını çekmiştim, en az beş saat bekledik kuyruklarda, buna itiraz etmek için. Hakikaten İstanbul halkı da çok duyarlılık gösterdi ve kuyruklarda beklediler, şu an yüz küsur binlerde olan itiraz dilekçesi var. Biz beş saat beklerken Çevre Bakanlığı 15 gün gibi bir sürede yüz bin dilekçeyi incelediğini sözüm ona ifade etti ve de onayladığını söyledi.
Şimdi 28 Aralık 2019 da Erdoğan yerli otomobil tanıtımını yaparken dedi ki Kanal İstanbul için “dünyada büyük sükse yaratacak ve isteseniz de istemeseniz de yapacağız” dedi, bizlere parmak salladı. Bu arada bir başka hukuksuzluk gündeme geldi, aynı gün 1/100.000 ölçekli imar planı değişikliği askıya çıkarıldı. ÇET raporunun itiraz süresi bitmeden 36453 hektarlık alanın imara açıldığı bu raporda mevcut.
Bu sefer bir yandan ÇET le uğraşırken bir yandan imar planı değişikliğine hazırlıklarına başladık. Türkiye Mühendis ve Mimar Odası (TÜMOD) İstanbul Şubesi başkanlığı çok iyi çalıştı. Bizde bu olması gerekenleri dilekçeleri hazırladı. O günlerde bir basın açıklaması yapalım diye toplantımız olmuştu. Bu “isteseniz de istemeseniz de yapılacak bu kanal” ifadesine karşı bir basın açıklaması bir başlık koydum, “isteseniz de istemeseniz de egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” dedi.
Sonrasında bu çalışma grubundaki arkadaşlarımız kendi alanındaki bilgilerini yazıya döktüler ve bunu ikili ilişkilerimiz aracılığıyla Aydınlık gazetesi yayınladı ve “desteklemiyor uzu aynen ifade ettik ve 2 Ocak’ta biterken süre, bir basın açıklaması yaptık platform olarak.
Bildiğiniz gibi Büyükşehir Belediyesi de bir çalıştay yaptı, 10 Ocakta ve bu çalıştayın Web sayfasının bir bölümünde de, kişiler olarak Kanal İstanbul’daki görüşleriydi “evet mi diyorsunuz, hayır mı diyorsunuz” diye ve gerekçelerde aynısı ile tabi ki hayır dediğimizi ifade ettik.
Burada Kanal İstanbul çalıştayında sunulan slâytlardan örnekler var. Hızlı geçeyim süre adına. Hemen şunu söyleyeyim bu çalıştaya katılıp fikir görüşü sunulan web sayfasının sonucu şöyledir 175 hayır, yüzde 25 evet olsun tarzında. Tabi ki bu yüzde 25 evet olsun sonrasında biz inceledik. Çünkü hem belediye “hayır” diyor, bir de İstanbul gönüllüleri var, bir de bizim platform var 130 dernek, parti ve vakıf olan dediğim platform. İncelediğimizde ortaya çıkan konu şu, bu yüzde 25 “evet” olsun diyenler iktidarın aktif üyeleri yani AKP nin aktif üyeleri. Ancak tuhaf olan şu, biz konuştuğumuzda “hayır istemiyoruz” diyorlar ama onlar konuştuğunda “evet olsun” diyorlar.
Arkasından 10 Ocakta bir insan zinciri yaptık Çekmece Gölünün etrafında, sonra “zincir yapmakla Kanal İstanbul’u engelleyemezsiniz” tavrı ortaya çıktı.  Müteakiben “akıllı şehirler” kongresi gündeme geldi ki bütün bunlar birbiriyle ilişkili. Bu kongrensin ikincisi Ankara’da oldu bu kongre. Kanalın etrafında yapılacak bu imara açılacak kısmında “akıllı şehir olacağı” ifade edildi. Sadece 500 bin nüfusun artacağı söylenildi, ama yine doğru değil, en az iki buçuk milyonluk nüfus artışı var. Sonrasında platform olarak yaptıklarımız Safaköy’de yaptığımız bir panel, aynı gün bu sefer Ulaştırma Bakanının bir açıklaması vardır, diyor ki, “Süveyş Kanalından geçişler yüz bin dolar, İstanbul Boğazından geçiş beş bin dolar ama kanal olduğunda yüz bin dolar olacak, biz buradan hazineye para kazanacağız”  diyor kendisi. Yüz bin doları gelip geçerse geçmek isterse gemiler.
Şimdilerde imar planına değişikliğe itiraz halen daha devam ediyor, yarın bitecek. Bizler dilekçelerimizi hep verdik buraya geleceğimizden dolayı. Ama platformdaki arkadaşlarımız hep birlikte yine oradaki Çevre Müdürlüğünün önünde bir basın açıklaması yaparak bunu protesto edecek olacaklar.
Şöyle bir kronolojik sıraya bakarsak şöyle toparlıyorum. ÇET raporu askıya çıkarıldı 22 Aralık, sıra son gün 2 Ocak, İmar palanı değişikliği 17 Ocak rapor onaylandı, 21 Ocak olumlu rapor için bu önemli sadece bir parti itiraz iptal davası açtı, ÇET için ve yarında son gün.
Hemen de şunu özetliyorum, yine aralık ayında bir kongre vardı, ASSAM Kongresi ve Cumhurbaşkanı başdanışmanının burada yaptığı bir açıklama vardı, üniversiteler destek verdi bu kongreye Üsküdar ve Dumlupınar Üniversiteleri, “İslam Birliği Konfederasyonu Birliği” diye sundu bunu ama bu bir anayasa teklifi idi, anayasada laikliğin çıkarılmasını söylüyordu. Kuranı Kerimin hiçbir ayetine ters olamaz” diyordu. “Şeci hükümler olmalıdır, resmi dil Arapça olmalıdır, Türkçe ikinci dil olmalıdır”. TC den bahsediyoruz, “eyalet sistemi kurulmalıdır. Cumhurbaşkanlığı forsuna bir yıldız daha konmalıdır” yani TC yit kaldırıyor. İstifa etti amma gerçek bir istifa değil, sanal bir istifa; buna mutlaka karşı durulması gerekiyor. Bir kere biz duracağız, şube olarak inatla genel merkezimiz de duracaktır.
Bu gün istediklerin için mücadele etmiyorsan çocukların için kaybettiklerine ağlama. Biz sustuk mu susmadık mı karar sizlerin gördüğünüz gibi münferit seslerimiz var. Ama her şeye rağmen örgütlenmeye evet, beceriyoruz”.
Bu konuşmaları, özünden sapmamak ve daha iyi anlaşılır olması için kısaltmalar yapmadık, uzun emek harcayarak olduğu gibi okuyucuya sunmak istedik. Gelecek Yazımızda  öteki iki akademisyenin konuşmalarını sunacağız.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget