Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Kendisine Güveni Olmayana Seçmen Hiç Güvenmez
Kendisine güveni olmayana seçmen hiç güvenmez.

CHP  Genel Başkanı Kemal KILIÇDAROĞLU' nu kast ediyoruz.

Bugün (08/01/2018) MHP Genel Başkanı BAHÇELİ açıkladı,MHP Cumhurbaşkanı adayı göstermeyecek ve ERDOĞAN'ı destekleyecek.

BAHÇELİ'nin açıklamasında bir husus dikkatimiz çekti ve CHP seçmeni olarak çok üzüldük ve endişelendik.BAHÇELİ yaptığı açıklamada, CHP Genel Başkanı da Cumhurbaşkanı adayı olmayacak dedi.Vah zavallı CHP vah,Cumhurbaşkanı adayınız konusundaki cesaretsiz,güvensiz, belirsiz ve kararsız politikalarınız yüzünden, BAHÇELİ'nin de ağzına düştünüz ya, bu ayıp da size yeter.

BAHÇELİ haksız da değil,adam baktı KILIÇDAROĞLU'ndan bir ses seda yok,devamlı kaçak güreşiyor ve yan çiziyor,elin ağzı torba değil ki, o da durumdan vazife çıkararak, KILIÇDAROĞLU adına, Cumhurbaşkanı adayı olmayacağını açıklayıverdi. Ve bize göre çok da iyi yaptı.

Ah CHP ah, ehveni şer olduğun için seni destekliyoruz ama, şurada Cumhurbaşkanlığı seçimine ne kaldı daha adayınızı açıklamaktan acizsiniz, neden korkuyorsunuz,korkunun ecele faydasının olmadığını bilmiyor musunuz?Bir Meslektaşım ve arkadaşım, İstanbul Sarıyer CHP İlçe Başkanlığı için soyundu,ama bu işe soyunduğuna bin pişman ettiniz, il ve ilçe kongrelerine bakıyoruz,yok diğer partilerden farkınız, bin bir entrika,hep ben hedefli mücadele,ülke için,halkımız için nefer olalım ama layık olanları parti yönetimine seçelim diyen yok,kötü paranın iyi parayı kovduğu gibi, CHP de de kötü politikacı iyi politikacıyı kovabiliyor.

Neyse konuyu dağıtmayalım esas konuya geçelim.

KILIÇDAROĞLU; kendisini CHP liderliğine layık görüyorsa,kendisine güveniyorsa,biraz medeni cesareti varsa,kendisinde ülkenin  sorunlarını çözecek yetenek görüyorsa, anayasa değişikliğinin farkında olup,ülkenin artık Parlamenter sistemle değil,partili Cumhurbaşkanı tarafından yönetileceği gerçeğini kavrayabilmişse,bir saniye dahi vakit kaybetmeden, CHP lideri olarak ben de  Cumhurbaşkanlığına adayım açıklamasını yapmak zorundadır. Bize göre bu konuda partinin yetkili organlarında görüşmemiz lazım demesi de gerekmemektedir. Madem ki CHP'nin seçilmiş meşru genel başkanıdır,madem ki anayasa değişmiş ve parlamenter sistem tarih olmuş, Başbakanlık makamı kalkarak,tüm yürütme yetkisi partili cumhurbaşkanına verilmiş, parlamenter sistemi savunsan da, ileride tekrar parlamenter sistemi geri getirmeyi düşünsen de, CHP'nin lideri isen ve liderliği bir başkasına teslim etmeyi düşünmüyorsan, derhal CHP'nin Cumhurbaşkanı adayıyım demek ve Cumhurbaşkanı adayı olarak ülkeyi dolaşmaya başlayarak, cumhurbaşkanı seçildiğinde yapacaklarını, tüm projelerini anlatmaya başlamak zorundasın.

KILIÇDAROĞLU; anketlere göre, CHP'den oy devşireceği söylenen İYİ Partinin Genel Başkan AKŞENER'den ders almalı, meydanı İYİ Partiye ve AKŞENER'e bırakmamalı, belirsizlik nedeniyle partisi CHP'yi daha fazla yıpratmamalı, adaylığını açıklayarak meydanlara çıkmalı, seçmene kendisinin Cumhurbaşkanlığı adaylığını benimsetmelidir.AKP yöneticilerine yaptığı, gelin televizyona çıkalım ülkenin sorunlarını birlikte tartışalım çağrısını, AKŞENERE  de yaparak, özgüvenini ve farklılığını kamuoyuna sunmalıdır.

Attığı nutuklarda, köylünün,işçinin,işsizin,emeklinin,dar gelirlinin,yoksulun sorunlarını ben çözeceğim,terörü ben yok edeceğim diyerek mangalda kül bırakmayan KILIÇDAROĞLU;prensip olarak,partili Cumhurbaşkanlığı sistemine karşı olabilir,ancak bu ülkeye hizmet etmek ve ülkenin sorunlarını çözmek istiyorsa,Cumhurbaşkanı seçilmeden ve yürütmenin dümenine geçmeden bunu nasıl yapabileceğini düşünüyor?Milli piyango bileti almadan piyango çıkar mı, ikramiye çıksın istiyorsan ilk yapacağın iş,bilet almak değil midir?

KILIÇDAROĞLU,madem ki ülkenin sorunlarını çözmekte iddialı, bu iddiasında samimi ise, o zaman Cumhurbaşkanlığına adaylığını açıklamak ve Cumhurbaşkanı seçilebilmek için mücadele yapmak zorundadır. Cumhurbaşkanı seçilir, içine sindiremiyorsa, seçildikten sonra CHP Genel Başkanlığından istifa eder, sade bir CHP'li olarak elinden gelen tarafsızlık içinde ülkeyi yönetir ve parlamenter sisteme dönülmesi için var gücüyle çalışır.

Bunun başka yolu yoktur, tek yol adaylık veya istifadır.

08/01/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Güner Yiğitbaşı

Bu Gidişle Kafayı Yiyeceğiz - Gündüz Akgül
İnsanoğlu, tarih öncesi taş devri ile maden devrini aşarak, İlk, orta, yeni ve yakın çağa gelişindeki gelişmelerini akıl ve bilime borçludur.
İlkel toplum yaşamından tarım toplumuna, Fransız devrimi aydınlanmasıyla tarım toplumundan sanayi toplumuna ve sonrasında ise bilgi toplumuna geçen insanoğlu, bu gün artık bilişim ve iletişim teknolojilerinin gelişimiyle, akıl, bilim ve fen sayesinde günümüzü yaşamaktadır.
Ancak günlük yaşamımızda karşılaştığımız olaylar ne yazık ki hala bu çağın çok gerisinde yaşayan ve düşünceleriyle insanları aldatma çabasında olan insanları görüyoruz.
Bu olayların kahramanı! Cahil biri olsa güler geçersin.
Ne var ki Dr. Unvanı almış Öğretim Üyesi olmuş, sözde bilim yolunda mürekkep yalamış biri olunca kafayı yememek elde değil.
Başlıkta kullandığım kafayı yemek, argo bir sözcük olup, sözlük anlamı da aşırı yorgunluktan bunalıma girmektir.
Olay, yazılı ve görsel medyaya yansıdı gibi, Dr. unvanlı bir öğretim Üyesi hakkındaki haberdir.
Haber şöyle;
“TRT’de yayınlanan Pelin Çift’in sunduğu Öteki Gündem programında Nuh Tufanı işlendi. Programa Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Örnek’in iddiaları damgasını vurdu. Örnek, Hz. Nuh’un kendisine inanmayarak gemiye binmeyen oğlunu ikna etmek için cep telefonu ile görüştüğünü söyledi. İddialarının hep bilimsel kanıtlara dayandığını belirten Örnek, Nuh tufanı sonrasında da gemiden güvercin yollanmadığını, uçan bir insansız hava aracı İHA gönderildiğini iddia etti.”
Bu akıl ve bilim dışı haber karşısında kafayı yemeyene aşk olsun derim.
Nuh peygamber tufanı yüzyıllar önce olmasına karşın, haberde bahsi geçen cep telefonu 1973 yılından, İnsansız Hava Araçları (İHA) yaklaşık olarak 60 yıl önce bulunmuş (icat edilmiş) araçlardır.
Bir bilim insanının(sözde) bunu bilmemesi düşünülemez.
Olayın en acı yanı da, vergilerimizle yayınını devam ettiren devletin resmi yayın organı TRT de olmasıdır.
Gel de kafayı yeme…
Kafayı yediren diğer bir haberde;
Diyarbakır'daki bir kız imam hatip lisesinde16 yaşındaki öğrencisine cinsel istismarda bulunduğu savıyla suçlanan öğretmenin, öğrencinin babasına,  "Bir hata işledim. Bu suçun Allah'ın şeriata doğrultusunda mahkeme edilmesi gerekir. Davayı şeriata taşımak yerine, Allah'ın yasakladığı tağut ve hükmüne havale ettin. Şeriata gidelim, cezam ölüm de olsa razıyım" mesajını çekmesiydi.
Çocuklarımızı emanet ettiğimi bu öğretmenin, Türkiye Cumhuriyetinin laik bir devlet olduğu bilincinde olmaması ve şeriat düzeninden medet umması utanılacak bir durumdur.
Aman dostlar aklınıza sahip olun.
Güzel Türkiye’m nereye?

 08.01.2018
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Cuma Camisinde - Cevat Kulaksız
İstanbul Yolu, Jandarma Lojmanları karşısındaki eski “Tiritoğlu” Camisi yıkıldı, yerine yeni bir cami yapıldı.
Ben o camiye hiç gitmezdim, çünkü Jandarma durağından otobüse biner, Ankara merkeze Ulus’a filan gidip başka camiye giderdim, cuma günleri, namaz kılmaya.
Bir buçuk yıl kadar önce anlatacağım şu olayla karşılaşmıştım. Jandarma durağındaki durakta beklerken saatime baktım, namaz çok yakındı. Bu kez de, iki durak ileride (1 km ileride) İstanbul istikametine giden otobüse binip cuma namazını, İstanbul Yolu Jandarma Lojmanları önündeki Tiritoğlu camisinde kılmak istedim.
İneceğim durağa doğru yaklaşırken, caminin uzaktan görünen minaresini görememiştim. Kendi kendime “caminin minaresi ne olmuş” diye söylenerek camiye yaklaştım. Vardım ki, ne minaresi, camiyi tamamen yıkmışlar yeri de dümdüz yıkıntı molozları dağılmış görünüyordu.  Abdestli neli orada kalakaldım, caminin yıkılışından haberim yoktu, orada şaşakaldım.
Orada biraz şaşkın dikilirken, on yıl kadar önce o camide eski Meclis Başkanı Mustafa Kalem’linin orada hemen imamın arkasında namaz kıldığını hatırladım. Dışarıda, başkan olmadığı zamanda, plakasında TBMM yazılı içinde şoför ve muhafız-güvenlik olan bir otomobil caminin arkasında bekliyordu.
Orada dolanan bir adama sordum, hemşerim burada eskiden cami vardı ne oldu camiye, diye sordum. O da yüzüme bakmadan, “hemşerim camiyi yıktılar yeniden yapacaklar” dedi. Öylece cuma namazını o hafta es geçmiş olduk, çünkü yakınlarda başka cami yoktu.
Yeni Camide
Aradan bir yıl mı, bir buçuk yıl mı geçti, 5.01.2018 günü evden çıktım, yine o İstanbul Yolu durağında otobüs bekliyorum. Baktım yine, Ankara tarafındaki camilere yetişemeyeceğim. Durakta beklerken, orada bekleyen bir kişiye sordum, “ şu ileride bir cami yapılacaktı, acaba bilginiz var mı, bitti mi”  diye adama sordum. O da:
“-O cami yapıldı, bitti güzel bir cami yapıldı”  dedi. Vakit de yakın olduğu için, her gün gittiğim istikamete değil de, İstanbul istikametindeki yine “Tiritoğlu” camisinde kılayım dedim. Yine aynı istikametteki otobüse bindim. Askeri Lojmanlar karşısında, eskiden “Tiritoğlu” camisi diye bildiğim cami hizasındaki durakta indim.

Bir grup aileye doğru yaklaştım, daha önce ayarladığım makinemle bir iki kare resimlerini çektim, Türkçe bilmedikleri için sadece ellerini kaldırarak “yasak yasak” diyorlardı.
İçeri girdim, er gelmişim galiba, caminin her yanını gezdim. Abdest alınacak yerler alt katta, musluklar yepyeni ve çok moderndi. El yüz kurulama kâğıtları, sıvı el sabunları çok modern görünüşte idi.
Üst kata tekrar çıktım, çok farklı ayakkabılıklar yaptırmışlar.
Yukarı balkon kısmına çıktım, caminin yarısını kaplayan bir kocaman balkondu, burada da namaz kılınıyordu.
Üst kat koridoruna bir kapı açılıyordu, merak edip kapıyı açtım, lüks bir işadamı yazıhanesi veya bürosu görünümünde bir oda; misafirler için lüks görünümünde koltuk gibi sandalyeler, yazıhane masasının arkasında lüks bir koltukta imam olduğunu sandığım şişman bir adam oturuyordu. İçeri izinsiz girdiğim için ona, ilk kez geliyorum, merak ettim, bakıyordum, hayırlı olsun,  dedim, imam bir baktı hemen önündeki kâğıda döndü, sağ ol” “dedi. Sonradan imam olduğunu öğrendiğim koltukta cübbesiz, sarıksız oturan adam, sanırım önünde incelediği bir kâğıtta, o günkü cuma hutbesini gözden geçiriyordu. O lüks görünen imam odasından çıktım, tekrar caminin namaz kılınan ana bölümüne caminin içine girdim, paltomu asacak tek bir askı bulamadım, demek ki onu yetiştirememişler, diye düşündüm.
Duvara pencereye yakın bir yere oturdum. Her zaman yanımda-sırtımda taşıdığım, içinde gazete ve kitap olan çantamı da koyacak yer bulamadım. Dar pencerenin önüne çantamı ite kaka koydum, yanına da paltomu katlayıp koydum. Hemen duvarın dibinde çantamın altında oturan bir adama, “isterseniz ben duvarın önüne oturayım, çantam seni rahatsız edebilir” dedim. Adam da: “Yok ben duvara dayanacağım”  gibi bir şey söyledi, oturduk yan yana.
Merkezi sistemde ve cuma vaazında, konuşan vaiz, günde de olan “kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmemesi” konusunda konuşma yapıyordu.
Caminin tavanına başımı kaldırıp baktım, tavanı kaplayan kocaman bir ay, onun ucunda yine kocaman bir yıldız, kenarlarında yanan bir sürü onlarca ampuller dolu halde ay yıldız lambalar ışıklar içinde görülüyordu. Hiçbir camide böylesine tavanda kocaman ay yıldız görmemiştim.
Biraz sonra arkadan namaz cübbesini giymiş, cübbenin yanlarını savura savura o şişman imam göründü, oturanların arasından doğruca minberin önüne oturdu.
Daha namaza başlamadan, yanımda oturup sırtını başını duvara dayamış olan adamın kafasına doğru benim çantam pat yuvarlandı. Pardon deyip çantamı aldım arka tarafta, duvarın köşe ucuna itiverdim. Arkamı dönünce, arkamdaki adam çantamı oradan alıp, köşeye doğru fırlatır gibi attı.
Üç veya beş dakika sonra ezan okundu.
Cuma Camisinde - Cevat Kulaksız
Cami tarafına baktım, Ankara’da hiç bir yerde görmediğim çok farklı bir minare gördüm. Minare, Diyarbakır Sur’daki gibi dört köşeli idi. Hemen cebimi çıkarıp, resmini çektim. Dolandım caminin önüne doğru vardım. Cami dört köşe, ama girintili, çıkıntılı duvarları ile akordeon gibi geldi bana. Caminin pencereleri hemen hemen çatı saçağından yere kadar uzanan, ince dikdörtgendi. Caminin kenarlarında öbek öbek Suriye’den, Irak’tan gelen aileler toplaşmışlar çocukları ile namazın sonunun bekliyorlardı dilenmek için.
Cuma Camisinde - Cevat Kulaksız

 CUMA GÜNÜ VAKİT NAMAZI KILINMAZMIŞ.

Acaba içinizde kaç kişi, cuma günü on rekât öğle namazının kılınmayacağını bilir. Evet, ben de bilmiyordum, Diyanet İşlerinin 12. Başkanı Süleyman Ateş bu konuda bakınız ne demişti: 
“Cuma namazı iki rek’attır. Cemaatle kılınır. Cuma namazını kılan kimseden öğle namazı düşer. Çünkü cuma namazı, o günün öğle namazıdır. Artık başka bir öğle namazı yoktur. Hutbeden önce iki rek’at sünnet vardır, dileyen kılar, dileyen kılmaz. Hutbeden sonra kılınan cuma namazından sonra iki veya dört rek’at sünnet kılınır”.(1)
Ben de Süleyman Ateş’in bu sözlerini anımsayarak cuma namazından sonra dua edip ayrıldım. Ama günümüzde bütün camilerde cuma namazından sonra on rekât da öğle namazı kılınmakta. Hatta iyi hatırlıyorum, Süleyman Ateş katıldığı bir TV programında şunu da söylemişti: Şimdilerde her imam, her müftü cesaret edip cuma günü vakit namazı düşer, kılınmaz” demeye cesaret edemiyorlar”,demişti. O zaman çok şaşırmıştım, dini hükümler bu kadar mı muğlâk da, - filana göre böyle falana göre öyle- olabilir mi? Böyle düşünülebilir mi? Dini hükümler böyle elastiki mi?(2)  Eğer, Süleyman Ateş’in dediği doğru ise, yani cuma günü vakit namazı kılınmayacaksa,  Diyanet  İşleri Başkanlığı neden bunu halka açıkça söylemiyor, böyle bir açıklama yaptıklarını hiç duymadım. Demek ki onlar bile buna cesaret edemiyorlar mı ne!
Bir köyde miydi, tam hatırlamıyorum, 40 yıl kadar önce, cuma günü, cumanın iki rekât farzını kıldıktan sonra ayrılan cemaate imam caminin içinde nereye gidiyorsunuz sünnet var, öğle namazı var” diye bağırmıştı. Bunu hiç unutmuyorum.
Neyse biz devam edelim. Ayakkabımı, minik küçük dolaptan alıp dışarı çıktım. Suriye’den gelen kadın, çocuklar camiden çıkandan sürekli “Allah Merhamet” diyerek para istiyorlardı. Merdivenden indim, geri dönüp camiye bir baktım, caminin ismi eskiden “Tiritoğlu” iken, Haci Mehmet Şahin Camisi” olmuş. Acaba bu camiyi de bu adam mı yaptırmış ki diye düşündüm.
Caminin önünden arkasına İstanbul yolu tarafına geçip camiye baktım, Ankara’da böylesine farklı mimaride bir cami görmemiştim.


Cevat Kulaksız  


SONNOTLAR

(1)https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/suleyman-ates/cuma-namazi-kac-rekattir--1572325/1

(2)Cuma namazından sonra öğle namazı kılmak caiz değildir. Zira malum olduğu üzere Allah’ü teala kullarına bir vakit içerisinde iki farz namazını aynı anda farz kılmamıştır.
Seyh Muhammed Şemsu’l – Hak El Azim Abadi şöyle demiştir: Cuma namazı öğle namazı yerine geçtiğinden cuma’dan sonra ayrıca öğle namazının kılınması caiz değildir. Sahabelerden, Tabiinden, Tebe-i tabiinden müctehit ve muhaddis imamların hiç birisinden cuma namazından sonra öğle namazı kıldığı veya böyle bir namazı emrettiği yolunda her hangi bir rivayet gelmemiştir. Cuma namazından sonra öğle namazının ihtiyaten kılınması, bu namazı kılan kimseyi günahkar yapan bir bid’attir. Kenzu’d Dekaik adlı eserin şerhi niteliğindeki el-Bahru’r Raik’ta da görüldüğü üzere söz konusu bid’ati Hanefilerin muteahhir ulemasından bazıları çıkartmıştır.
https://www.risaleforum.com/fikih/26899-cuma-namazi-ve-o-gunku-ogle-namazi.html
“Cumanın farzından önce kılınan iki veya dört rekât. Bunu cumanın ön sünneti diye tanıtanlar vardır. Tamamen yanlıştır, uydurmadır...” İbn’ul Kayyim el-Cevziyye (ölm.751/1350) eseri Zâdü’l Meâd’da , Hz.Peygamber’in mescide girer girmez doğruca mihraba geçtiğini ve cuma namazından önce herhangi bir namaz kılmadığını, bunun aksini söyleyenlerin yalan söylediğini bildiriyor. Elbâni (ölm.1999) Hz.Peygamber’in Cumadan önce iki veya dört rek’at namaz kıldığı yolundaki rivayetlerin uydurma olduğunu ispatlamıştır.”
https://halilaltuntas.com/index.php/makale/67-cuma-g%C3%BCn%C3%BC-ve-cuma-namaz%C4%B1

Bir de Tarihten Tarihinin En Büyük Sünnet Düğünü
Kadın düşkünü bir padişah
III. Murat (1546 -1595)
Bu yazımızda tarihe bir ayna tutup, Osmanlı zamanında Padişah III. Murat ve devrine ait bazı ilginç olaylara yer vereceğiz. Amacımız Osmanlı’nın neden çağın gerisinde kaldığına ilişkin okuyucuya bir anımsama yapmaktır. Bu anlatılanlar tarihi kaynaklardan alınmıştır.
Babası: 2. Selim
Annesi: Afife Nurbanu Sultan
Doğumu: 4 Temmuz 1546
Vefatı: 16 Ocak  1595 (48 Yaşında)
Saltanatı: 1574 - 1595 (19 yıl), 12. Osmanlı Padişahı.  İslâm halifelerinin 77.
Osmanlı padişahlarının 12.’sidir. II. Selim‘in büyük oğludur. Annesi Nur-Banu Valide Sultan’dır. Babasının sancakbeyi bulunduğu Manisa’da doğdu. 1558’de Akşehir, 1562’de Manisa sancakbeyi oldu, babasının ölümü üzerine III. Murat 1574’te tahta çıktı. 20 yıl saltanattan sonra 49 yaşında öldü, yerine büyük oğlu III. Mehmet geçti. III. Murad’ın Padişahların içinde en çok kadın düşkünü bir padişah olduğu da yazılır.
Bu padişah için bazı tarihçiler 130 çocuğunun olduğunu ve sarayda 60 çocuk beşiğinin sallandığını yazarlar. Ölürken de yedi cariyesinin hamile olduğu da anlatılır. (1)
III. Murat kadın düşkünü bir padişahtı. Kadına karşı isteklerini taşkınlığı ve şehvet iptilası daha tahta çıkmadan Bursa ve Trabzon pazarlarındaki köle kızların fiyatlarının artmasına neden oldu.(2) (Yani imparatorluğun birçok merkezine kurulan köle pazarlarından güzel kızlar, kadınlar seçilip padişaha gönderiliyordu).
Tarihçi Ali’ya göre, erkek çocuk annesi olan haseki sultanların sayısı kırkı buluyordu. Saraydaki cariyelerin sayısı 500 ü aşmıştı. Birkaç yıllık sefahat hayatının sonunda kız ve oğlan yüzlerce çocuğu olmuştu.(3)
III. Murat tahta çıktığı zaman, Fatih Kanunnamesi’ne göre, tahta çıkan padişahın erkek kardeşlerinin “nizamı alem”  için katledilmesi gerekiyordu. Şeyhülislam’ın fetvası üzerine, vezirlerin gözetiminde padişahın beşkardeşi katledilip III. Murat’ın önüne ölülerini attılar.
Katledilen şehzadelerin defnedilmesinden sonra üçüncü gün askerlere ve devletin ileri gelen memurlarına bir milyon beş yüz bin duka altın tutarında imparatorluk armağanı dağıtıldı.  Sadece yeniçerilere bir milyon duka altın ulufe dağıtıldı.(4)
Bir de Tarihten Tarihinin En Büyük Sünnet Düğünü
Veliaht Şehzade Murat 16 yaşını geçmiş olduğu halde henüz sünnet olmamıştı. Bu tarihi sünnet düğünü, İstanbul’un fethinin 129. yıldönümü olan 29 Mayıs 1582 de başladı ve 56 gün sürerek 24 Temmuzda bitti. Şehzade 4.Vezir Cerrah Mehmet Paşa (bu sünnetten sonra  “cerrah” lakabını aldı)  tarafından sünnet edildi. Bu sünnetinden dolayı ­lll. Murat’tan 10.000 duka altın, 30 top kumaş, som altından leğen ve ibrik, değerli ve şahane ihsanlar aldı. (Kendisi cerrah-dr olmadığı halde, bu sünneti yaptığı için kendisine Cerrah Mehmet Paşa dendi, İstanbul’daki Cerrahpaşa semti de bu olaydan gelmektedir)
Düğüne İstanbul’da bulunan bütün büyükelçiler, öteki siyasi temsilciler, Türkistan Hakanı ve elçileri, bütün devlet adamları, memurlar, asker, halk kısaca İstanbul’da kim varsa davetli idi.
Sünnet için o zaman “Atmeydanı” denen şimdiki Sultanahmet Meydanı tahsis edildi. O sıralarda Sultanahmet Camisi olmadığı için, bu günkü meydan daha genişti. Rumeli Beylerbeyi İbrahim Paşa (müstakbel sadrazam) “düğüncübaşı” unvanıyla tören ve eğlencelerin düzenlenmesine memur oldu. Sokullu’nun damadı olan Anadolu Beylerbeyi Cafer Paşa, “şerbetçi başı” yapıldı. Yapılacak inşaata Kaptanı Derya Kılıç Ali Paşa, asayişe de yeniçeri ağası (müstakbel sadrazam) Ferhat Paşa nezaret etti. Veliaht Şehzade Murat, altın iplikle işlenmiş ipekli bir elbise giymiş, kavundaki sorguçta iki siyah tüy, sağ kulağında son derece değerli bir yakut küpe, sağ elinde çok iri bir zümrüt vardı. Kılıcının kabzasına en değerli taşlar kakılmıştı. Bizzat 111. Murat’ın düğün törenlerini açmasıyla başlayan düğün 56 gün sürdü. Düğünde, mehter başta, ince saz, köçekçe takımı, bin bir çeşit gösteri, fasıl heyetleri günlerce gecelerce İstanbul Halkını eğlendirdi.
Şekerden gerçek büyüklüğünde 9 fil, 17 aslan, 19 pars, 22 ayı, 21 deve, 4 zürafa, 9 denizkızı, 8 ördek, 11 leylek, 25 şahin, 8 turna yapılmıştı. 15 donatılmış at halka şekerleme taşıyordu.
Bir de Tarihten Tarihinin En Büyük Sünnet Düğünü
Düğün devam ettiği süre içinde her gece 1000 ekmek, 1000 tepsi pilav, 20 sığır ve bu miktarda diğer yiyecek halka ikram edildi. (56x1000=56000 ekmek, 56 bin tepsi pilav yenirken, 1120 sığır kesilmiş. Düğünde hediye olarak Sadrazam Sinan Paşa 40.000 duka değerinde atlar ve şahane takımları, 2.Vezir Siyavuş Paşa 20.000 duka değerinde at ve kumaş, 3.Vezir Mesih Paşa 30.000 duka değerinde at ve 150 takım elbise, 4.Vezir Cerrah Mehmet Paşa 15.000 duka değerinde atlar, köleler, cariyeler, kumaşlar ve gümüş eşya, Kâhya Bey (içişleri bakanı) Osman Ağa 10.000 duka değerinde gümüş yemek takımları, Çerkez ve Gürcü köleler sundular. Yalnız bu hediyelerin tutarı 115.000 duka tutmaktadır. Ayrıca İstanbul’da bulunan elçilerin hediyeleri çok zengin ve çeşitli idi. Altın işlemeli giysiler, seccadeler, bin bir çeşit kumaşlar, mücevherlerle süslenmiş at takımları, top top kumaşlar sayılamayacak, hesaplanamayacak eşya ve mücevher sünnet düğününe hediye olarak getirilmişti.
Sokullu’dan dul kalan padişahın kız kardeşi İsmihan Sultan’ın 900 kölesi, çeşitli danslar yapıyor ve mitolojik konuları işleyen oyunlar oynuyorlardı. Düğün süresince 56 gün halk sabahlara, akşamlara kadar yiyip içip eğlendi; geceleri havai fişek gösterileri ile gökyüzü aydınlatıldı. Yeniçeri Ocağı yasasının esaslı maddelerinden biri, bu düğün sırasında bozuldu. Düğünde hüner gösteren bir gruba Sultan Murat, “ne şekilde mükâfatlandırılmalarını istediklerini” sorunca, “Yeniçeri ocağına yazılmak” dilediler. Her hangi bir kanun, gelenek ve örfün değiştirilmemesi için en büyük ihtimamları gösteren Kanuni’nin torunu, bu dileği kabul etti. Yeniçeri ağası Ferhat Ağa, bu iradenin kanuna aykırı olduğunu söylemeye cesaret etti. Bunun üzerine 111.Murat’ın müstakbel sadrazamı Ferhat Ağa, (Osmanlının en erdemli memuru örneğini oluşturup) ağalıktan istifa etti.(5)
1582 yılında çocuklarının sünnet düğününü 55-56 gün ve gece kutlayarak dünya tarihine geçen en uzun şenliklerden birinin sahibi olmuştur.
III. Murat'ın şehzadesi Mehmet için 1582 yılında yapılan oldukça gösterişli sünnet dü­ğünü, protokol konukları, eğlence hayatındaki yenilikleri, süresi ve icra edilen müzikle­riyle devrin şair ve yazarlarının da dikkatini çeker. Bu düğün, Gelibolulu Ali'nin Cami'u'l- Buhur Der-Mecâlis-i Sûr adlı 2725 beyitli eserinde bütün ihtişamıyla anlatılır. Başka şair­ler ve hatta Avrupalı gezgin ve diplomatlar tarafından da bu düğün, günü gününe yakın­dan izlenmiş ve kayıt altına alınmıştır. (6)
 “Güzel Huylu Ol.
“Herkesin sözlerine kanma

kalbini deniz gibi geniş tut
herkesin işinin ne olduğuna bak
makamına ve maiyetindeki adamlara güvenme
çünkü onlar geçicidir, ahiret hayatını iste
dünyanın işlerine bakma
dünya oturma yeri değildir
sadece köhne, geçici bir konaktır.
bu dünyaya her kim geldi ise kendi yurduna göçtü
maddi ve manevi ilimleri öğren
sana büyük rütbe olarak bu yeter
cehennem ateşine girmemek için çok çalış”.
  III. Murad (Murad veya Muradi mahlasıyla şiirler yazarmış)
Bir de Tarihten Tarihinin En Büyük Sünnet Düğünü
(Şimdi buraya, izninizle bir not düşelim. Osmanlı böylesine debdebeli, dünyanın en pahalı sünnet düğününü yapıp, 55 gün yiyip içip eğlenirken, Avrupa nasıldı? Matbaa 1450 yılında bulunmuş, aradan tam 132 yıl geçmiş, Osmanlı yiyip, içip, eğlence peşinde. Osmanlı sarayında, padişahın (hem de İslam halifesinin) etek keyfi için, dünyanın hiçbir genelevinde olmayacak 500 civarında şehvet kölesi cariyeler bulunuyor. Sünnet düğününe hediye olarak köleler, cariyeler getiriliyormuş!
Avrupa’da matbaa b ulunduktan sonra, şehir şehir, belde belde matbaa makineleri kuruluyor, binlerce kitap basılıyor. Amerika keşfedilmiş, Ümit Burnu aşılmış, kâşifler dünyanın bilinmeyen yerlerini keşfediyorlar. Rönesans’ın itici ivmesi ile bilim ve icatlarda müthiş bir ilerleme varken, Osmanlı’nın haline bir bakın. Bilim, sanat, keşiflerde görülmemiş bir atılım varken, Osmanlı’nın “kefere” diye küçümsediği Avrupa ne yapıyor?   50 yıldan fazla sünnet eğlencelerinde,  İslam’ın halifesi padişah, yüzlerce cariyelerle halvette. Ülke hurafe, cehalet içinde çağın gerisinde kalıyor. Matbaayı halen yadsıyor; şimdi de, matbaa kadar değerli olan interneti yadsıyor. (İnterneti Yadsımak Matbaayı Yadsımaya Benzer! Başlıklı yazımıza bakınız,) İşte Osmanlı’nın neden geri kaldığını buralarda aramak gerek…) Osmanlı köyünde 7 yüz yıllık sünnet düğünü:
Bir de Tarihten Tarihinin En Büyük Sünnet Düğünü
UNESCO'nun 'dünya mirası' listesine giren 700 yıllık Cumalıkızık'ta sünnet düğünleri de Osmanlı geleneğiyle yapılıyor.
UNESCO'nun 'dünya mirası' listesine giren 700 yıllık Tarihi evleri ve eşsiz sokaklarıyla Bursa’nın en nadide yerlerinden olan Cumalıkızık Cumalıkızık'ta sünnet düğünleri de Osmanlı geleneğiyle yapılıyor. UNESCO'nun 'dünya mirası' listesine eklemesiyle dünyanın her yerinden ziyaretçilerin uğrak yeri olan köy, sadece evleri ve sokakları değil, köylülerin yaşantısıyla da Osmanlı'nın geleneklerini sürdürüyor. Köylülerin yaptığı sünnet düğünleri de hala geleneksel izler taşıyor. (7)

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız  

SONNOTLAR
(1)https://www.nkfu.com/3-murat-kimdir-3-murat-donemi/
(2) Osmanlı Tarihi Alphonse de Lamartine Kapı Yayınları 2011 sf 525
(3) Osmanlı Tarihi Alphonse de Lamartine Kapı Yayınları 2011 sf 525-526
(4) (Osmanlı Tarihi Alphonse de Lamartine Kapı Yayınları sf 528)
(5)Türkiye Osmanlı Tarihi Alphonse de Lamartine Kapı Yayınları 2011 sf 525-526
Osmanlı Tarihi Yılmaz Öztuna Cilt:8 Sf: 40–41–422- Tarihimizden Garip Vakalar. Reşat Ekrem Koçu Sf: 76-77       
(6)https://www.edebiyol.com/3-murat-muradi.html
(7)https://www.haberler.com/ozel-haber-osmanli-koyunde-7-yuz-yillik-sunnet-7587895-haberi/

Ülkenin Sırtındaki Kambur - Güner Yiğitbaşı
Diyanet İşleri Başkanlığını, rahmetli ATATÜRK ne kadar ulvi ve samimi duygu ve amaçlarla kurmuştu,bugün bakıyoruz, bu kuruluşumuz,laiklik ilkesi çerçevesinde kalmak üzere kendisinden beklenen işlevi yerine getiremediği gibi,ihtiyaç dışı aşırı büyüyen ve hantallaşan,ülkemiz üzerinde bir kambur oluşturan yapısıyla devlet bütçemizi kemiren ve öğüten bir değirmene dönüşmüştür.

Geçtiğimiz günlerde açılandı, bu yıl da, diyanete binlerce kadro verilecek ve her mahallede ve sokakta ihtiyaç gözetilmeden yapılan, ancak cuma ve bayram namazlarında doluluk gösteren boş camilere imamlar atanacaktır.

Diyanet İşleri Başkanlığı kendisinden beklenen kuruluş amacına uygun çalışıyor ve bu milletin ödediği vergilerle kendisine tahsis edilen ödeneği hak ediyor mu?

Gün geçmiyor ki; Diyanetin resmi internet sayfasında, abuk subuk,sapık, laik ve pozitif hukuk kurallarımıza tamamen aykırı ve bazıları insanları suça tahrik ve teşvik  anlamına gelen fetvaları yer alıyor.

Bunlardan sonuncusu da, basında yer alan haberlere göre,9 yaşındaki kız çocuklarının evlenip hamile kalabileceklerine ilişkin fetvası.

İş başındaki siyasal iktidar'ın sözcüsü;Diyanetin bu fetvasını,Diyanetin uygulayacağı tek kanun var,fetva verirken uygulayacağı kanun Allah'ın kanunlarıdır diyerek Diyanetin bu fetvasını savunurken, Diyanetin bu fetvasını yayınlayan gazeteci hakkında ise soruşturma açılmıştır.

Türkiye Cumhuriyetinin anayasası T.C. Nin demokratik ve laik sosyal bir hukuk devleti olduğunu açıkça belirtmiştir.

Diyanet İşleri Başkanlığı;laik Türkiye Cumhuriyetinin anayasal ve yasal bir kuruluşu olup, meşruiyetini ve yetkilerini anayasadan ve yasalarımızdan alan bu kuruluşumuz da, anayasamızın herkesi bağlayan emredici ilkelerine ve tabiatıyla anayasanın laiklik ilkesine uymak ve faaliyetlerini laiklik ilkesi esasına göre düzenlemek zorundadır.

Diyanet İşleri Başkanlığı kurulurken temel alınan İslam dininin temel kitabında(Kur'an-ı Kerim) yer alan; ceza,aile ve miras hukukuna ilişkin kurallar ile Türkiye Cumhuriyetinin anayasasında ve diğer temel yasalarında yer alan pozitif hukuk kurallarının her zaman  örtüşmemesi,bu kurallar arasında farklılıkların ve temel aykırılıkların bulunması doğaldır,ancak bu demek değildir ki;Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye Cumhuriyetinin anayasasında ve yasalarında yer alan pozitif hukuk kurallarını yok sayacak ve sadece  Kur'an hükümlerini savunarak,insanlarımızın Kur'an da yer alan ilkelere göre hareket etmeleri konusunda fetva verip açıklamalarda bulunacak.

Hayır, Diyanet İşleri Başkanlığı bunu asla yapamaz,bu kuruluşumuz da anayasamızın laiklik ilkesine saygı göstermek ve bu ilkeye göre çalışmak zorundadır.

Diyanet İşleri Başkanlığımız;  9 yaşındaki kızın evlenip hamile kalabileceğine ilişkin ve benzeri, T.C. Anayasasına ve yasalarına aykırı fetvaları vermeyi bırakmalı ve onun yerine, İslam dininin, dürüstlük ve ahlaki kurallarının toplumda yer edip kökleşmesi için gayret sarf etmelidir.

Her gün milyonlarca kişinin çok rahat bir şekilde söyleyebildiği yalanları,milyonlarca kişinin yaptığı hırsızlıkları,yolsuzlukları,alıp verdiği rüşvetleri,irtikapları,kul hakkı yemenin kötülüklerini, ülkemizde her yıl  yüzlerce kadınımızın eşleri,eski eşleri ve sevgilileri tarafından acımasızca ve hunharca öldürülmelerinin büyük günahını,insanları öldürerek Allah'ın verdiği canı almanın kötülüğünü ve büyük günah olduğunu,her gün binlerce kişinin bir diğerine hakaret edip sövmelerinin, dedikodu yapmalarının,çevreye zarar verip kirletmelerinin, yeşili yok etmelerinin, emanete hıyanet etmelerinin günahlarını dile getirerek,insanlarımızı ahlaklı kılmaya çaba sarf etmelidir.9 yaşındaki kız çocuklarının evlenerek hamile kalabileceklerini açıklamak,Atatürk'ün kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığının haddi de değildir,görevi de değildir.

Diyanet İşleri Başkanlığı kendisine bir çeki düzen vermeli,T.C.Anayasasına ve yasalarına saygılı olmalı,kendisini daha fazla tartışılır hale getirerek yıpratmamalıdır.

04/01/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Gelir Dağılımı Adaletsizliğindeki Dünya Üçüncülüğümüz Ve Dolar Milyarderlerimiz
ABD kökenli “The Spectator Index” adlı kuruluşun 2012-2017 yılları arasındaki dönemi kapsayan çalışmasına göre; Türkiye’deki gelir dağılımı adaletsizliği “0,32 Gini Katsayısı” ile Çin ve Hindistan’ın ardından dünyada üçüncü sıradaymış.
O diğer ikisini bilemem ama bize verilen “derece” doğrusu hayli enteresan bir gerçeğe işaret ediyor:

Hani televizyonları neredeyse her açışımızda burun buruna geldiğimiz zevat sürekli olarak, son yıllarda fakir fukarayı ne kadar da kalkındırdığından söz ediyordu ya…
Meğerse kalkınma rüzgarı sadece fakirden zengine doğru esmekteymiş de farkında değilmişiz.

Şimdiki bu açıklama bütün o siyasi söylemleri reddediyor ve açıkçası “Sizin memlekette giderek fakir daha fakirleşmeye, zengin daha zenginleşmeye devam ediyor, üstelik gelir dağılımındaki dengeleri bozmada dünya üçüncüsüsünüz” demeye getiriyor.

Zenginin daha zengin olmasına itirazımız yok da, onlar zenginleşirken fakir fukaranın, garip gurebanın daha fakirleşmesi hayli çelişkili bir durumu ortaya koymuyor mu?
“Nasıl yani?” diyeceksiniz, anlatalım:

Türkiye’de milli gelir artıyor mu?
İşin inceliğini bilenler gerçek anlamda artış-martış olmadığını söylüyorlar.
Bakkal hesabına vurursanız da artmış olmayacağı açık.

-Artmaz, çünkü bu ülkede nüfus 79 Milyon iken, şu kadar kişilik kendi boğazımıza 3-4 milyon da Suriyeli boğaz eklendi mi, eklendi.
Bunlar da bizim gelirden nasiplenmiyorlar mı?

Yapın hesabını, çarpın-bölün; bakın bakalım, boğazlara bu eklenme olayı bizim boğazımızdan geçecek lokma sayısını adam başına ne kadar azaltır.
Ya da bu zorunlu ziyaretçilere 30 milyar dolar harcadığımız söylendiğine göre onu bölün adam başına.

-Artmaz, çünkü içeride üretip içeride tükettiğimiz kendi malımızdan “kişi başına” düşen pay giderek azalırken bir de dış ticaret açığı veriyoruz.
Örneğin yeni kesinleşen Kasım 2017 rakamlarına göre son 12 ayda dışarıya 154 Milyar dolarlık mal satıyoruz sonra dışarıdan borç harç daha fazlasını, 210 Milyar dolarlığını satın alıyoruz.
Fark “eksi 56 milyar dolar”.

Ne dersiniz, böyle bir tabloda milli gelir artar mı azalır mı?
Dolayısıyla dışarıyla ticaret yoluyla da ciddi biçimde içeri gittiğimiz ortada.

E peki bütün bunlar olurken milli gelir arttı diyenler yalan mı söylüyor diyecekseniz onu da açıklayalım:
Türkiye’de milli gelir hesapları öyle kasadaki dolarları sayarak falan tesbit edilmiyor ki…

Milli gelir hesapları bazı varsayımlara dayanarak yapılan “resmi bir tahmin”.
Hatırlanacağı gibi, bizde bu işleri yapmakla memur olan TÜİK son yıllarda çok sayıda “yenilik” yaptı ve milli gelir hesaplamasında kullandığı varsayımları, tanımları “düzeltti”.

Bu değişiklikler dolayısıyla da Türkiye’nin milli geliri hep artış gösterdi.
Yani, “meğerse bizim milli gelirimiz o kadar değil bu kadarmış” dendi.
Densin, fıkrada doktor da öyle demiş ya…
Peki böyle denmekle milli gelirimiz gerçekte değişti mi?
Hayır değişmedi, sadece “bizim hesaplarımıza göre” değişti.

Hatta uluslararası karşılaştırmalarda “senin milli gelirin kaç para” dendiğinde bu kıyaslamalar hep dolar üzerinden yapıldığı, cevabı Amerikan doları üzerinden verildiği için de bizde TL/dolar kuru yükseldikçe milli gelir rakamımız “düştü”.
Haydi bir an için düştü de demeyelim, “Bizim milli gelir hep bildiğiniz gibi” diyelim şimdilik…

Peki bir ekonomide milli gelir artmazken bazı vatandaşlarımızın bu milli gelirden şahıslarına düşen paylar giderek artıyorsa, yani “dolar milyarderlerimiz” 30’lu rakamlardan 40’lı rakamlara ulaşıyorsa ve bu sayılar pek çok gelişmiş ülkede bile yoksa bu zenginleşme nereden ortaya çıkıyor?
Ya da, milletin toplam geliri demek olan milli gelir artmazken bazılarının kşisel geliri milyar dolarlarla ölçülmeye başlamışsa bunun kaynağı ne olabilir?
*
“Memleketin geliri” artmadığına göre tabii ki bir tek yolu var:
Mevcut gelirler birilerinden birilerine kayıyor.
Birileri giderek ellerindekini kaybediyor, yoksullaşıyor;
Birileri başkalarının paylarına el koyup, “onların zararına” giderek zenginleşiyorlar.
Matematik böyle diyor.

Sonuçta ortaya çıkan durum şu:
-Vatandaşın baktığında kendisinin de fark ettiği gibi bizde “milli gelir arttı” dense de gerçekte yani “cepte” bir artış yok.
Arttı denen gelir “zahiri” yani kayıtlara göre böyle.

-Bu zahirilik pratikte de kendini gösteriyor. Örneğin birisi “sizin milli gelir toplamda şu kadar artmış” hadi şunun şu kadarıyla şunu yapın da görelim bakalım diyecek olsa verecek cevap yok.
Çünkü ortada öyle bir para yok.

Milli gelir sabitken gelir dağılımındaki bozulmada dünya üçüncülüğü derecemiz aslında artışsızlıktan da büyük bir sıkıntı.

Düşünsenize, bir ekonomide gelirler çeşitli kesimler arasında şöyle böyle dağılırken birden ortaya bir farklılaşma başlıyor ve sayıları giderek artan birileri bu dağılımdan “dolar milyarderi” olacak biçimde kazançlı çıkıyorsa, bu ekonominin çarklarına bir garip müdahale, birilerine arka çıkma, birilerine “yürü ya kulum” deme ya da en iyimser yorumuyla birilerinin bu akıl almaz gelişmesine ses çıkarmama, onu görmezden gelme gibi durumlar yok mu?

Bu gelir adaletsizliği bir gün hiç istenmedik toplu itirazlara yol açmaz mı?

Bülent Soylan


Bülent Soylan

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget