Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Birinci Dünya Savaşı’nda Arap İsyanı

Osmanlı imparatorluğu, Birinci dünya savaşı’nda sekiz cephede savaşmıştı.(1) İmparatorluğu parçalayarak kendi aralarında paylaşma anlaşmaları yapan emperyalist devletler, bu savaşta Osmanlı uyruğundaki etnik grupları da emperyalist amaçları için kullanmışlardır. Bu kapsamda Çarlık Rusya, Doğu Anadolu’da Ermenileri; Fransa güneyde yine Ermenileri kendi askeri harekatlarını kolaylaştırmak ve bölgedeki menfaatlerini gerçekleştirmek için Osmanlı devleti aleyhine kullanmışlardır (Kurtuluş Savaşı’nda da aynı şeyi Yunanistan yerli Rumları kullanarak yapacaktır).

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordularını en çok meşgul eden etnik grup Hicaz, Filistin, Suriye cephesinde İngilizlerle iş birliği yaparak ayaklanan Osmanlı vatandaşı Araplardır.
19. yüzyılın ortalarından itibaren Arap milliyetçiliği ülküsü etrafında gizli Arap örgütleri kurulmuştur.

II. Abdülhamit zamanında Hicaz demir yolunun yapımı (1900-1908) ile imparatorluğun Arab topraklarındaki kontrolünü artırması sonucunda o zamana kadar Hac yolunun emniyetinden kazanç sağlayan Arapların bu kazançlarından mahrum olmaları Arapların memnuniyetsizliğini artırmıştır.(2) Ancak Arapların Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ciddi ve büyük çaplı ayaklanmaları Birinci Dünya Savaşı esnasında Hicaz, Filistin ve Suriye cephelerinde olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı’nda Arap İsyanı
Arap ayaklanmalarının lideri Mekke Şerifi Hüseyin kendisi veya oğulları vasıtası ile savaşın başından itibaren
İngilizlerle irtibat kurarak Osmanlı’ya karşı ayaklanmada İngiliz desteğini almıştır.(3) Osmanlı İmparatorluğu’nun Almanya ile yakınlaştığını gören İngiltere de savaşın başından itibaren Osmanlı’yı arkadan vurmak için Mekke Şerifi Hüseyin’le temas kurmuştur. Bir dizi yazışma ve görüşmeler sonucunda iki taraf arasında Haziran 1916’da bir mutabakata varılmıştır.(4)
İngiliz-Arap iş birliğini öğrenen Fransa, İngiltere ile Ortadoğu’nun paylaşılması konusunda bir anlaşma yapmak istemiş, bunun sonunda 1916 yılında İngiliz Dışişleri Bakanı Sykes ile Fransız Dışişleri Bakanı Picot arasında Sykes-Picot anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre:
•    Suriye’nin Akka’dan itibaren bütün kıyı bölgeleri Fransa’ya;
•    Bağdat-Basra arası (Irak) İngiltere’ye verilecek;
•    Geri kalan topraklarda bağımsız bir Arap devleti veya Arap devletleri konfederasyonu kurulacak;
•    Akka-Kerkük çizgisinin kuzeyi Fransa’nın nüfuz alanı, güneyi İngiltere’nin nüfuz alanı olacak;
•    İskenderun serbest liman olacak;
•    Filistin’de milletlerarası bir bölge kurulacaktı.(5)
Haziran 1916’da Şerif Hüseyin-İngiltere arasında yapılan ve Arapların, vatandaşı oldukları Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ayaklanmalarını öngören anlaşmada ilgili tarafların stratejik hedefleri şöyle idi:

Şerif Hüseyin:
•    Bütün Arap yarımadası, Suriye ve Irak’ı kapsayan bölgede kendi krallığında bağımsız bir Arap devleti kurulması,
•    Hilafetin padişahtan alınması.
Birinci Dünya Savaşı’nda Arap İsyanı


İngiltere:
1.    Arap topraklarını ele geçirmek, daha sonra Fransa ile yaptığı Sykes-Picot anlaşmasına göre Fransa’nın payına düşen bölgeleri bu ülkeye devretmek,
2.    Mümkün olduğu kadar fazla Osmanlı kuvvetini Arap bölgesine çekerek diğer cephelerde (özellikle Çanakkale’de) İngiliz kuvvetlerini rahatlatmak;
3.    Osmanlı ordusu içindeki Arap askerlerini ayaklandırarak orduyu zayıflatmak,
4.    Hilafeti kendi kontrollerinde bir kişiye (Şerif Hüseyin’e) vermek,
5.    Arabistan Yarımadası’ndaki petrol kaynaklarına hakim olmak,.
6.    Avrupa’da (Marn’da) tıkanan savaşı sona erdirebilmek için Osmanlı Arap bölgesinde kısa sürede kesin sonuç almak, Osmanlı’yı bir an önce savaş dışı bırakmak.

Osmanlı İmparatorluğu:
1.    Ülke bütünlüğünü korumak,
2.    Halife sıfatıyla kutsal yerlerin yabancılara geçmesini önlemek.
Bu amaçlarla Arap gizli örgütleri, Osmanlı’ya karşı isyanın Şerif Hüseyin liderliğinde başlatılmasını kabul ettiler ve İngiltere’nin Kahire’de bulunan ve Arap bölgesinden sorumlu olan Arap Bürosu ile muhtelif görüşme ve yazışmaların sonunda “Şam Protokolü” denilen bir anlaşma yaptılar.(6)
Şam anlaşmasının özü Şerif Hüseyin öncülüğünde Arapların Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ayaklanması karşılığında, Şerif Hüseyin’in krallığında bağımsız bir Arabistan kurulması idi. Oysa aynı İngiltere, Arap topraklarını garantiye almak için aynı zamanda Hicaz Emiri İbni Suud ile de görüşmüş ve Hicaz bölgesinde bağımsız bir Suud krallığına onay vermişti.
Dördüncü Ordu komutanı ve Arabistan’dan sorumlu vali Cemal Paşa, gizli Arap örgütlerinin faaliyetlerini öğrenince örgüt üyelerinin bir kısmını idam ettirdi bir kısmını da diğer cephelere gönderdi.
Birinci Dünya Savaşı’nda Arap İsyanı
Nisan 1916’da Cemal Paşa duruma hakim olmak maksadıyla seçilmiş askerlerden oluşan 3500 kişilik bir kuvveti Hicaz’a doğru yola çıkardı. Bunu öğrenen Şerif Hüseyin öncelik alarak Haziran 1916 ayının ilk haftasında isyanı başlattı ve Ekim ayında kendisini “Arap kralı” ilan etti. İngiltere Şerif Hüseyin’in krallığını hemen tanıdı. Arap isyanı halife/sultan Reşat’ın, savaşın başında (14 Kasım 1914) ilan ettiği Kutsal Cihat’a rağmen başlatılmıştı. Hüseyin isyana gerekçe olarak İttihat ve Terakki yönetiminin Türklük politikasını göstermiştir.
İlk isyanın hedefi Hicaz’ı (Mekke, Medine) ele geçirmekti.
Hüseyin’in emrindeki kuvvetler çeşitli Arap aşiretlerinden oluşuyordu kuvvetleri 16000 kadardı.(7) Eğitimleri, disiplinleri ve kendi aralarında uyumları zayıftı. Topçu ve makineli tüfekleri bulunmayan bu birlikler düzenli Osmanlı birlikleri karşısında ancak gayrinizami harp yapabilirlerdi. Aşiret kuvvetlerini bir araya getiren şey, “Arap davası”’na inanmalarından ziyade, “Türk düşmanlığı” idi. Arap aşiret birliklerini bir arada tutabilmek için bunlara para vermek ve karınlarını doyurmak gerekiyordu. Bu maksatla İngiltere 11 milyon sterlin harcamıştı.(8) Kahire’deki İngiliz Arap Bürosu’nun elemanlarından İngiliz ajanı Lawrence, savaşın başından itibaren İngilizlerle iş birliği yapabilecek Arapları tespit etmiş, bunlara para, silah ve cephane yardımı yapmış ve isyan esnasında da yönetmiştir.
İngiliz donanması Arap Yarımadasının batı kıyısında Kızıldeniz’e hakim olduğundan ayaklanmacıları deniz topçu ateşi ile destekledi. Arap gerillaları Halep’ten Medine’ye kadar uzanan Hicaz demir yolunu keserek ve tren katarlarına baskınlar düzenleyerek Osmanlı ordusunun Mekke’deki kuvvetlerini takviye etmesini engellediler. Mekke’yi savunan Fahrettin (Türkkan) paşa bir taraftan İngiliz deniz topçusu ve uçakları, diğer taraftan Arap aşiret birlikleri arasında kalmış, Anavatan’dan takviye yolu da kesilmişti. Buna rağmen Mekke’yi 72 gün boyunca büyük özveri ile kahramanca savundu. Fakat ikmal yolları kesilen Osmanlı birlikleri daha fazla dayanamayınca Mekke isyancıların eline geçti. İsyancılar bilahare Cidde, Taif, Yanbu ve Akabe’yi ele geçirerek Medine’yi kuşattılar. Medine hicaz demir yolunun terminal istasyonu olması ve isyancıların müteakip harekatı için çıkış arazisi teşkil etmesi bakımından isyancılar için; Peygamber’in mezarının bulunması bakımından Osmanlı ordusu için önemli idi.
Birinci Dünya Savaşı’nda Arap İsyanı
Fahrettin Paşa komutasında Medine’yi savunan birlikler ikmal yollarının kesilmesi ve açlığa rağmen Medine’yi 2 yıl 7 ay büyük bir özveri ile savundular, sonunda 7 Ocak 1919’da, (Mondros Ateşkesi’nin imzalanmasından 70 gün sonra) padişah Vahdettin’in emri üzerine teslim oldular. Böylece Medine savunucuları en son teslim olan Osmanlı birliği oldu. Fahrettin paşa bu direnişinin bedeli olarak İngilizler tarafından Malta’ya sürüldü.
İsyan Haziran 1916’da ilk kez Mekke’de ortaya çıkınca Osmanlı Genelkurmayı Hicaz’daki isyana müdahale etmek ve kutsal yerlerin İngilizlere geçmesini önlemek için “Hicaz Heyet-i Seferiyesi” adı altında bir birlik oluşturdu ve 2. Ordu komutanı Mustafa Kemal’i bu kuvvetin komutanlığına atadı.
Mustafa Kemal bu vazifeyi reddeder. Mustafa Kemal realisttir. Ne Hicaz’ın kutsallığına, ne hilafetin değerine inanır. Arabistan yarımadası zaten Türklerle meskûn değildir ama devletin hazinesini ve Mustafa Kemal’e göre Hicaz’ı savunmaktansa Türklerle meskûn Anadolu topraklarını savunmak, bu maksatla Suriye’deki birlikleri takviye etmek daha önemlidir. Bu fikrini Enver Paşa’ya kabul ettirir.(9)
Birinci Dünya Savaşı’nda Arap İsyanı
Anadolu ve Rumeli Türklerinin kanını durmadan emerler.
Osmanlı ordularının Birinci Dünya Savaşı’nda Arap coğrafyasındaki harekatı üç safhada cereyan etmiştir:
1.    Osmanlı ordusunun Sina Çölü’nü geçerek Süveyş Kanalı’na yaptığı, başarısızlıkla sonuçlanan birinci Kanal harekatı (1915),
2.    Filistin sınırına kadar ilerleyen İngilizlerin kuzeye doğru taarruzu (1917),
3.    İngiliz taarruzunun bütün Arabistan’ı kapsayacak şekilde genişletilmesi Irak ve Suriye hudutlarına kadar ilerlemesi ve Osmanlı ordusunun yenilmesi (1918).(10)
Arapların İngiliz ordusu ile iş birliği halinde Osmanlı ordusunu arkadan vurmaları yukarıda anlatılan 1916 Hicaz ayaklanması ile sınırlı değildir. İngilizlerin 1917 ve 1918 taarruzlarında da bu iş birliği devam etmiştir.
1917 Kasım ayında yapılan İngiliz taarruzunun hedefi Noel’den önce Kudüs’ü ele geçirmektir. General Allenby komutasındaki bu taarruz başarılı olur ve İngilizler 9 Aralık’ta Kudüs’e girerler.
Bu harekatta Mehmetçik kutsal topraklar için göğsünü Hıristiyan İngiliz’e siper ederken, sırtından Müslüman Arap kurşunu yemiştir.(11)

Suriye cephesinde 3. Kolordu komutanı olan İsmet İnönü, hatıralarında “Suriye müdafaasında ehemmiyetli meselelerden biri Medine ile Suriye arasındaki irtibatın muhafazasına (demir yolunu kesen Arap isyancılara karşı S.A.) çalışmak ve günden güne muntazam şekil almaya başlayan Arap tecavüzlerine karşı koymaktı.” diye yazmaktadır.(12)

İngilizlerin 1918 Eylül ayında başlattıkları kesin sonuç alıcı taarruzları esnasında da Arap ihaneti devam etmiştir. İngilizler 1918 taarruzundan önce muharebe sahasının hazırlanması kapsamında Araplara Türkler aleyhinde yoğun propaganda yapmışlardır. Yine İnönü’nün yazdığına göre, “İçinde yaşadığımız halk dört seneden beri zehirlenmiş, dört yüz seneden beri içinde yaşadığı Türk milletine zorla düşman haline getirilmişti.” (13) Bu harekatta Yıldırım Ordular Grubu’nun merkez sektörünü savunan 7. Ordu komutanı Mustafa Kemal ordusunu başarı ile Halep kuzeyine çekmiş, diğer ordular (4. ve 8. Ordular) ise dağılmışlardır.
Bu iki ordunun dağılmasında ordu geri bölgesindeki Arap isyancıların gayrinizami harekatı etkili olmuştur.
Mustafa Kemal, ordusunu Şam’a getirdiğinde kendisi ve karargâhı yerli Arapların büyük husumeti ile karşılaşmış, ordu komutanı olarak, asi bedevileri Şam sokaklarında bizzat kırbacı ile kovalamak zorunda kalmıştır.(14)

1918 İngiliz taarruzu sonunda Osmanlı İmparatorluğu ateşkes istemek zorunda kalmış ve 30 Ekim 1918’de Mondros ateşkesini imzalayarak savaştan çıkmıştır. Ateşkese rağmen Medine’yi savunan Osmanlı birliği 70 gün daha (7 Ocak 1919’a kadar) savunmaya devam etmişlerdir.
Sonuç olarak Birinci Dünya Savaşı esnasında Osmanlı vatandaşı Araplar, imparatorluğu parçalamak isteyen İngiltere ile iş birliği yaparak, Osmanlı ordularını iki cephede savaşmak zorunda bırakmış, savaşın uzamasına ve zayiatın artmasına neden olmuş, sonunda da savaşın Suriye cephesinde kaybedilmesinde önemli bir rol oynamışlardır.

Savaşta diğer cephelerde Osmanlı orduları Hıristiyan askerlerle çatışmasına rağmen, sadece Hicaz, Filistin, Suriye cephelerinde İngilizlerin yanında Müslümanlarla çatışmak zorunda kalmıştır.
İngiliz-Arap iş birliğinin maddi sonuçlarından ziyade manevi sonuçları önemlidir. Bu ihanet uzun süre unutulmamış ve Cumhuriyet dönemi süresince Türk-Arap ilişkilerinde hatırda tutulan bir faktör olmuştur.

Dr. Sıtkı Aydınel/Bütün Dünya
haberguncel.blogspot.com
Kaynakça:
1-Çanakkale, Sarıkamış, Galiçya, Mısır,Hicaz, Irak, Filistin, Suriye, İran cepheleri.
2- Andrew Mango, Atatürk The Bog-raphy Of Founder Of Modern Turkey, Overlook Press, New York, 1999, p.16.
3- İngiltere şerif hüseyin’e arap krallığı yanında şahsına yılda 400 000 altın vaat etmişti Burhan Bozgeyik, 7 cephe, Cihan Yayınları, İstanbul, 2010, s.178
4- David Fromkin, A peace To End All Peace, Creating the Modern Middle East, Penguin Books, England, 1989p. 175
5- Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Arkım Kitabevi, İstanbul2012, s.165
6- Fromkin, age, p.175.
7- Bozgeyik, age. s.175
8- Fromkin, age s.223
9- Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam Cilt-I, Rtemzi Kitabevi, İstanbul, tys 277
10- İsmet İnönü, Hatıralar, 1. Kitap, Bilgi Yayınevi, İstanbul, 1985, s.115.
11- Orhan Çekiç, age, s.106.
12- İnönü, age s.125
13- a.g.e. s.129
14- İsmet Bozdağ, Nutuk Öncesi Atatürk Konuşuyor, Truva Yayınları, İstanbul, 2009, s.69.

Birinci Dünya Savaşı’nda Arap İsyanı

Şaka Gibi Bademler - Rifat Serdaroğlu
Badem, dört yıl Belediye Başkanlığı yaptı.
Sonrasında Belediyeyi hiç bırakmadı. Genel Başkan-Başbakan-Cumhurbaşkanı-Dünya Lideri-Halife oldu ama İstanbul Belediyesini hiç bırakmadı!
Hatırlar mısınız? Bir ses kaydında karşısındakini nasıl fırçalıyordu; “Kardeşim sana söylemedim mi, kupon araziler benim diye? 
Ha söylemedim mi? Nasıl verirsin yahu?”
İstanbul’da ki müteahhitler çok iyi bilirler ki, Bademden habersiz imar planı değişmez! Özellikle kupon arazi ve dikine yükselen binalar için!
Şimdi referandum geliyor ya, şirinlik zamanı! Milletin hoşuna gidecek şeyler söylemek lazım!
İstanbul’daki yüksek kulelerin tamamına yakınının yapımı için yandaşlara izin veren Badem şunu söylüyor; “Ben dikine değil yatay olan binaları severim. Ama bu aç gözlü müteahhitler daha fazla 
para kazanmak için, İstanbul’u mahvettiler!”
Bu sözü söyleyen Badem, şunu da yapmalıdır;
2002 yılından bu yana yapılan yüksek binaların tamamının imar değişiklerinin kamuoyuna açıklanmasına izin vermek…
Delikanlılık ve dürüstlük lafla, palavrayla olmaz. Açıklayın bu imar değişikliklerini, görelim bakalım kim dik olanı, kim yatay olanı seviyormuş…
NASREDDİN BİNALİ
Nasreddin Hoca eşeğine her gün bir avuç daha az yem veriyormuş. Dostları, yanlış yapıyorsun diye uyarmışlar! Hoca dinlememiş ve eşeğin yemini her gün bir avuç daha azaltmaya devam etmiş.
Bir sabah kalktığında bir bakmış eşek ölmüş!
Hoca üzüntü içinde şöyle demiş; “Tüh be tam da açlığa alışıyordu, öldü gitti zavallı…
Başbakan Binali Yıldırım, iş adamlarına seslenmiş; “Önümüzdeki yaz sonundan itibaren her şey düzelecek, sıkılmayın dik durun!”
Adamların nefes alacak hali kalmamış! Dolar, Rabia’yı yani 4’ü yakalamak üzere. Durduk yerde adamların borcu her gün artıyor. Öldü ölecek gibiler! Yakında Binali’nin “Yahu yazı bekleyin dedik, bize inat dinlemeyip öldüler” dediğini duyacağız…
PARA-AKIL
Erdoğan, Türkiye-Mozambik İş Forumunda konuştu;
“Biz göreve geldiğimizde, para yoktu ama akıl vardı. Bilgiyi yönettik, insanı yönettik, parayı yönettik! Biri beşe katladık!”
2002 de 129 Milyar Dolar olan dış borç, 425 Milyar Dolara fırlamış!
Ülkenin yarıdan fazlası bankalara borçlanmış!
Yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısı 20 Milyona yaklaşmış!
Çevremizde bir tane komşu kalmamış!
Devlette, iş adamlarında para bitmiş, devleti yönetenlerin kendilerinin ve çocuklarının servetleri beşe-elli beşe katlanmış!
Dünyadaki hiçbir demokratik ülke tarafından davet edilmeyen Erdoğan, Afrika diktatörlerine akıl satıyor!
Şaka gibi bunlar, gerçekten şaka gibiler…
Sağlık ve başarı dileklerimle

28 Ocak 2017
Rifat Serdaroğlu

Türk milletinin şaşmaz ve isabetli iradesi kimi silecektir?
Başbakan Yıldırım, şimdilerde 2010 referandumunda FETÖ' nün devletin içine yerleştiğini belirterek "bir tehlikenin kapımızı çaldığının farkına varamadık" diye konuştu.
Yani bu diğer bir değimle kandırıldık anlamın geliyor.
Cumhurbaşkanı da kandırıldığını söylüyor değil mi?
Oysa 2010 referandumunda FETÖ’ nün başı kendilerine büyük destek çıkmıştı.
“12 Eylül, 12 Mart ve daha önceki 27 Mayıs darbeleri hiçbir mantığa dayanmayan ve millet adına hiçbir yarar vaatdetmeyen bir çeşit sindirme ve herkese haddini bildirme, sonra da iktidarı ele geçirme ve şahsi saltanatları devam ettirme hareketleriydi” demişti.
Hatta  “imkân olsa mezardakileri bile kaldırarak evet oyu kullandırmak lazım” diyerek bir de öneride bulunmuştu.
AKP bunu gönülden kabul etmişti.
Vallahi mezardakileri kaldırdılar mı, kaldırmadılar mı bilemem ama adreslerinde ikamet eden seçmenlerden üç kişiyi seçmen gösterseler 7 sini yok saydılar
Seçim bürolarına öyle şikâyetler geliyordu ki anlatamam.
Terk edilmiş binalara onlarca seçmen yazmak, sandık kaçırmalar ve çöplerden çıkan oylar.
Bunlara nicelerini eklesem sayfam yetmez.
En önemlisi de AKP iktidara geldiğinden beri dünyada hiçbir ülkede kabul görmeyen SEÇSİS ile devamlı haksız şekilde seçim kazanmasıdır.
Ne CHP ne de gırtlağı yırtılırcasına alanlarda, meclis gurup toplantılarında AKP ye demediğini koymayan ama şimdi yüz seksen derece AKP ye dönen Bahçeli yıllardır itiraz etmediler.
Bahçeli de AKP hayranlığı gizliden varmış anlayabiliriz.
Ana Muhalefet partisi CHP’yi anlamak mümkün değil.
AKP bu referanduma devletin tüm gücü ile sarılacaktır.
Sebebi malum.
Çünkü AKP iktidarı ayyuka çıkmış yolsuzluklara, haksız zenginleşmelere, halkın giderek yoksullaşmasına, neredeyse vatana ihanete eş anlamlı politikalarıyla, ülkemizi bölünme noktasına taşımasına rağmen hiçbir siyasi bedel ödememektedir.
Kaç kez yazdım CHP’ye, unuttum.
AKP bu sistem kaldırılmadıktan sonra binyıl başımızdadır diye ama CHP hafife aldı her seferinde.
Hep sessiz kaldı ve itiraz etmedi.
SEÇSİS te siyasi partilere sisteme girip seçimi  izleme izni verilmiyor.
Neden?
Oysa seçim merkezinde birer oda tahsis edilebilir değil mi?
YSK bunu neden yapmıyor dersiniz?
Çünkü o da iktidara göbekten bağlıdır.
Geçen yazımda dediğim gibi  CHP bu referandumu iyi kullanabilir halka geçekleri anlatabilirse ve Atatürk çizgisindeki partileri, halkı, her kurum ve kuruluşu kampanyasına ciddi bir şekilde katarsa kendi iktidarının da yolunu açmış olacaktır.
                                                                  ***
Yüzsüzlüğü gördüm de bu kadarını görmedim.
Sosyal medyadaki  “hayır” kampanyası Bahçeliyi korkuttu sanırım.
Halen "Yeni bir referandumun arifesindeyiz. Türk milletinin şaşmaz ve isabetli iradesi bir kez daha tecelli edecektir” diyebiliyor.
Ben de ona buradan sesleniyorum.
Evet, Türk milletinin şaşmaz ve isabetli iradesi geçen seçimde seni uyardı, bu sefer ihanetinin bedelini ödetecek seni siyasetten silecektir.
Hele siyasi etiği hiç ağzına almamalıdır.
Önce Türk Milletine sonra partisine ve onu yıllardır başlarında taşıyan örgütüne ,seçmenine cumhuriyeti neden yıkmaya ortak olduğunun hesabını vermelidir…

Tünay Süer
27 Ocak 2017

Tünay Süer

Suriye'de Erdoğan ve Akar Arasında “Derin” Ayrılık mı?
PKK'nın Suriye kolu PYD/YPG de sonradan Münbiç gibi kritik bölgelerin ele geçirilmesinde kullanılan gerçekte PYD/YPG ağırlıklı “Suriye Demokratik Güçleri”  de gözlerimizin önünde,  teröristbaşının İmralı'dan gönderdiği mektuplarla kuruldu.
Devlet yetkilileri, İmralı'daki “müzakereler”  sırasında Suriye'de her evde teröristbaşının resimlerinin asılı olduğunu adeta övünerek anlattı.
PYD'nin başı Salih Müslim'in cep telefonunun teröristbaşının resmiyle açıldığı konuşuldu.
PYD'nin Kobani'yi ele geçirmesi sırasında Barzani Peşmergeleri, Türkiye topraklarından davul zurnayla, “Biji Obama”  sloganları atarak  yardıma gitti.
Salih Müslim defalarca Türkiye'de ağırlandı, Dışişleri Bakanlığı ve MİT'le muhatap edildi.
Bu tabloyu, Barzani'ye yakınlığıyla bilinen “Suriye Kürtlerinin Geleceği Hareketi Başkanı”  Siamend Hajo'nun 7 ay önceki şu açıklamasıyla toparlayalım:
“2013 başında Erdoğan’ın siyasi danışmanlarından biriyle görüştüm. O dönem PKK’nın Suriye’de beş, altı bin savaşçısı vardı. Bunun bir tehlike olduğunu anlattım. Türkiye çok uzun süre bu tehlikeyi görmezden geldi. Salih Müslim’le Türkiye’de görüştüler. YPG için silah geçişlerine göz yumdular. O dönem Ankara’da şu görüş vardı; 'Abdullah Öcalan bizde. YPG’yi de bu sayede kontrol edebiliriz. Öcalan’a söyleriz YPG’yi durdurur'.”
Barzani-PKK arasındaki “egemenlik çatışmasında”  Barzani'nin tarafında yer alındığı için ya da ayan beyan kurulan “Kürt koridoru” tehlikesiyle ayıkma mıdır bilinmez; PYD ile ilişkiler kesildi, “terör örgütü”  dendi ve “Kürt koridorunu” engellemek üzere Fırat Kalkanı operasyonuyla Suriye'ye girildi.
ABD veya diğer Batılı müttefik ordularının Suriye'ye gönderilmesine karşı olan Obama yönetiminin Türkiye'den beklentileri belliydi:
- PYD/YPG'yi tanıyın.
- Suriye'de sadece IŞİD'le mücadele edin.
Bu konularda Ankara ve Washington arasındaki şiddetli “demeç”  yarışlarını, ABD'nin pervasızlığını uzun uzun anlatmaya
Ve  
PYD'nin Avrupa'nın birçok ülkesinde ve nihayet Rusya'da da ofis açtığını, bunun üzerine Erdoğan'ın Rusya'ya, “Terör bumerang gibi sizi de vurur” diye kızdığını hatırlatmaya gerek yok.
Fırat Kalkanı operasyonu 15 Temmuz darbesinden kısa bir süre sonra başladı. Yandaşlar, operasyonun çok önceden planlandığını, ancak “FETÖ'cü askerlerin engel çıkardığını”  öne sürdü. İktidar yetkilileri de benzer imalarda bulundu.
Gerçeği ise Suriye'ye gidip, PKK/PYD'den plaket alan Obama'nın IŞİD'le Mücadele Özel Temsilcisi McGurk’tan öğrendik. “Türkiye DEAŞ'a karşı savaşıyor ve kayıp veriyor. Uzun süredir onları bu konuda teşvik ediyorduk. Sonunda oradalar ve birlikte yapıyoruz” diyen McGurk, “15 Temmuz darbe girişiminin Türkiye'nin bölge politikalarına yaklaşımını değiştirdiğini” de vurguladı.
                                      -Umudumuz Trump'ın Planları-    
Obama'dan kurtulduk. Ankara'nın “umudu”  Trump'tı; İlk işi McGurk'un görevine devam etmesini istemek oldu.    
Peki Trump'un PYD/YPG'ye bakışı ne?
Daha seçilmeden, “Kürtlere hayran olduğunu”  açıkladı. Erdoğan'ın tavrı ve tepkisi hatırlatılınca da, “Eğer onları bir araya getirebilirsek bununla başa çıkabiliriz. Kürt savaşçılarının da fanatiğiyim. Ayrıca Türkiye ile yakın ilişkilerimiz var. Eğer Suriye’deki Kürtlerle Türkleri bir araya getirmeyi başarabilirsek gerçekten harika olur”  dedi.
Ulusal Güvenlik Danışmanı General Mike Flynn ise Trump'ın Kürtlere büyük önem verdiğini, önümüzdeki dönemde destek noktasında yeni gelişmeler kaydedileceğini belirtip açıkça şunları söyledi:
“Bana göre yeni bir Orta Doğu şekillenecek ve Irak ile Suriye bütünlüğünü koruyamayıp dağılacak. Orta Doğu’da üç veya dört yeni devletin doğacağı kanaatindeyim ve gelecekte bir bağımsız Kürdistan’ı göreceğimizi söyleyebiliriz.”
Bir kişi değişince her şeyin değişeceğini, Trump geldi diye ABD'nin 100 yıldır yatırım yaptığı projeden vazgeçeceğini zanneden veya millette böyle bir algı yaratmaya çalışanlar için ne büyük hüsran değil mi?
                                              -Rusya da mı Aldattı?-
Görünürde Obama'yla ara bozulunca Ankara, PYD/YPG konusunda ABD'den hiç de farklı düşünmeyen Rusya'ya yanaştı.
İran ve Rusya'yla birlikte Suriye'de ateşkes için Moskova deklarasyonu imzalandı. Ne tuhaftır, uğruna Suriye'ye girdiğimiz PYD/YPG'yle mücadele bu deklarasyonda yer almadı.
Ardından geçtiğimiz günlerde Suriye yönetimi ile muhalifleri biraraya getiren Astana Zirvesi'ne gidildi. Türkiye'nin itirazı üzerine toplantıya PYD/YPG'nin çağrılmadığı bildirildi. PYD/YPG de alınacak kararları tanımayacağını duyurdu.  
Astana bildirisinde de PYD/YPG ile mücadeleye yer verilmediği gibi, Rusya'nın muhaliflere sunduğu anayasa taslağında “Kürtlere özerklik ve özerk bölgede Kürtçe'nin ana dil” olmasının yer aldığı ortaya çıktı.
Dahası Zirveden sonra Rusya'nın eş başkan Asya Abdullah ile Fransa Temsilcisinin de aralarında olduğu  PYD heyetini Moskova'ya çağırdığı, heyetin Dışişleri Bakanı Lavrov ile görüşeceği açıklandı.
ABD'nin geçiş döneminde Türkiye'yi Rusya'ya havale ettiği, PYD projesinin tıkır tıkır yürüdüğü, özetle Rusya'nın da Ankara'yı “aldattığı”  ortada.
Bu kısmı, Afrika'dan dönerken Astana Zirvesi ile ilgili bir soru üzerine Erdoğan'ın gösterdiği tavırla bitirelim. Gazetecilerin, “Astana’da DEAŞ ve El Nusra’ya karşı ortak mücadele vurgusu varken, PYD ve Hizbullah gibi farklı unsurlarla ilgili vurgu olmadığını” hatırlatması üzerine Erdoğan, soruyu Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun cevaplandırmasını istemiş. O da, “YPG ile mücadele konusunda İran’ın da Rusya’nın da ABD’ye kıyasla daha ılımlı olduklarını biliyoruz. Rusya’nın ve özellikle İran’ın YPG’ye ne kadar karşı olduklarını da biliyoruz”  demiş.
Erdoğan'ın suskunluğu ne kadar ilginç, Çavuşoğlu'nun cevabı ne kadar yüzeysel, değil mi?
                              -Hulusi Akar'ın 10 Gün Önceki Tepkisi-
PYD/YPG ile mücadele olarak başlayan Fırat Kalkanı Operasyonu IŞİD'le mücadeleye dönüştü. Erdoğan 3 ay önce El Bab'dan sonra Rakka'ya girileceğini söyledi.
Bu arada ABD ve diğer müttefiklerin, IŞİD'le mücadelemizde havadan bile destek vermediği itiraf edildi.
Pentagon ise Obama döneminde de sonrasında da; “PYD/YPG'ye dokunmamamız... Hatta operasyonu PYD/YPG ile birlikte yapmamız”  diye özetlenebilecek destek şartlarını değiştirmedi.  
Ocak ayı ortasında Suudi Arabistan'ın Başkenti Riyad'da, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 14 ülkenin genelkurmay başkanının katılımıyla “DEAŞ ile Mücadele İttifakı Toplantısı”  vardı.
Adı üzerinde, fazla söze hacet yok; Burada da PYD/YPG'yle mücadelenin adı geçmedi. Yayınlanan bildiride, “Katılımcı ülkelerin Türkiye'nin Suriye'de IŞİD'e karşı yürüttüğü Fırat Kalkanı Harekatı'na destek verdiği”  belirtildi.
İşte bu toplantı ve ardından yapılan NATO Genelkurmay Başkanları toplantısından Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar'ın bir tepkisi medyaya yansıdı. Aktarılan bilgilere göre Akar, ABD liderliğindeki koalisyonun Türkiye’nin Suriye sınırından 20 km’den daha derine inmesine karşı olan tutumuna tepki gösterip, “DEAŞ 20 km’ye kadar terör örgütü de 20 km’den sonra başka bir şey mi? Başka bir oluşuma mı dönüyor? Hayır, DEAŞ, her yerde DEAŞ. Irak’ta da DEAŞ, Suriye’de de DEAŞ. DEAŞ’la en etkin mücadeleyi yürüten TSK’ya destek verilmemesi müttefiklikte sıkıntı yaratıyor”  demişti.
Özetle Akar, Türkiye'nin “Daha derinlere inmek istediği”  mesajını vermişti.
Şimdi bir de Erdoğan'ın Afrika gezisinden dönerken beraberindeki gazetecilere yaptığı açıklamaya bakalım. Erdoğan önce El Bab'daki durumu şöyle anlattı:
“El Bab şu anda dört bir yanından kuşatılmış vaziyette. Orada TSK’nın sivil halka zarar vermeme hassasiyeti var. DEAŞ, orada ciddi kan kaybında. Biz çalışmalarımızı koalisyon güçleri ile beraber yürütüyoruz. Zaman zaman Rusya’nın da desteği oluyor. Sivillere zarar vermeme hassasiyetimiz nedeniyle bir zaman kaybımız var. Dönünce Başbakan ve TSK ile bu konuları yine değerlendireceğiz.”
Ardından, “El Bab’da rejimle de karşı karşıya gelme ihtimalimiz olabilir mi?” şeklindeki bir soru üzerine şunları söyledi:
“Rejimle zaten karşı karşıyayız. Cerablus’ta da karşı karşıya kaldık, El Rai’de de, Dabık’ta da kaldık. Görünen değildi, maşa kullandı. Mesela Afrin uzantısında PYD devredeydi, YPG devredeydi. ABD’nin verdiği silahlar nereye gitti? PYD, YPG hatta DEAŞ’a gitti. Ama benim temennim odur ki Cenevre süreci, Astana’da başlatılan süreç, inşallah rejimi olumlu bir noktaya çeker ve El Bab hallolmuş olur. El Bab’da bundan sonraki süreçte süratle mesafe almak suretiyle oradaki işi bitirmek, daha derinliğine gitmemek lazım. Yapılan çalışma bu istikamettedir.”
“El Bab'dan sonra Rakka'ya girmek, 20 km'den öteye inmekten”  bahsederken, “İşi El Bab'da bitirme... Daha derinliğe gitmeme”  noktasına gelmek...
Bu büyük ve hızlı dönüşün sebebi “Astana başarısı”  olamayacağına göre, ne ola ki?!.
Türkiye Cumhur-Başkan referandumuna kilitlenmişken, Suriye'deki gidişatın farkında mıyız?
Müyesser YILDIZ
27 Ocak 2017

Müyesser Yıldız

HATIRLA Bahçeli!.. - Müyesser Yıldız
Anayasa değişikliğinin “kişiye özel”  olmadığı söyleniyor. Bizatihi “Partili Cumhurbaşkanı” maddesi bu söylemi yalanlamıyor mu? Kılıçdaroğlu, Bahçeli veya Selahattin Demirtaş Cumhurbaşkanı olacak da partileriyle bağı sürsün diye bu düzenleme yapılmadığına göre, tek adres belli değil mi?
AKP ve MHP'nin on yıllardır birbirine etmediği laf, hakaret, suçlama kalmadı. Kişiye özel sistem ve rejim değişikliği sayesinde bunların hepsi unutuldu, can ciğer kuzu sarması oldular.
Erdoğan her fırsatta Bahçeli'ye teşekkürlerini iletirken, Başbakan Binali Yıldırım hem MHP ile aralarında “amaç birliği”  olduğunu açıkladı, hem de “Sayın Devlet Beyi tanımamışlar. Devlet Bey ilkeleri olan bir zattır, ülke söz konusu oldu mu, asla kişisel çıkarları ile hareket etmeyecek birisidir. Kendisini bu şekilde tanıdım ve yakın siyasi tarihimizde de önemli kriz anlarındaki duruşu bunun en güzel ispatıdır”  dedi.
Bahçeli de anayasa değişikliğinin Meclis'ten geçmesi sonrasında yaptığı yazılı açıklamada özetle şunları söyledi:
“Partimizi tutarsızlıkla suçlayanların, dün söylediklerimizle bugünkü ifade ve irademizin çeliştiğini ileri sürenlerin ne kadar yanıldıkları, ne denli art niyetli oldukları yakında tüm yönleriyle anlaşılacaktır... Milliyetçi Hareket Partisi devlet ve millet bekasını güçlendirmek, güvenceye almak, aynı zamanda milli uzlaşma ruhuyla sistem krizini büyüten fiili açmazı bitirmek amacıyla, yüklendiği tarihi görevi gönül huzuruyla ifa etmiş ve üstüne düşeni yapmıştır... İftiharla söylemek isterim ki; Bildik mahfiller aracılığıyla, sosyal medya başta olmak üzere, her zemin ve sahada telkin ve tahrik altına alınmaya çalışılan milletvekillerimiz dava adamlığının ve dik duruşun ne demek olduğunu dosta düşmana ispatlamışlardır.”  
En çok “ilke ve tutarlılık”  ifadelerine takıldım.
Hemen çok değil, Haziran ve Kasım 2015 seçimlerinde kullandıkları afişler ve sloganları hatırladım. Tamamı AKP'yi hedef alan afişlerde şunlar yazıyordu:
“Oslo görüşmelerini ihanet pazarlıklarını HATIRLA... Aksaray değil Karasaray 1.370.000.000 TL HATIRLA... 17/25 Aralık rüşvete rüşvetçiye kol kanat gerdiler HATIRLA... Emekli, memur, çiftçi açlık sınırında HATIRLA... Yandaşlarını işe aldılar 12 yılda 6.3 milyon işsiz HATIRLA... Kadına şiddeti durduracağız dediler, kadın cinayetleri arttı HATIRLA... Takibe düşen kredi kartı borçlusu 2. 980.000 kişi HATIRLA... Zonguldak, Soma, Ermenek; Fıtratında yok ihmal var HATIRLA... Geleceğini çaldılar sınav skandalları bitmedi HATIRLA...”
Ya Kasım seçimlerindeki sloganlar; Dediler ki:
“Artık analar ağlamayacak dediler YALAN... Terör örgütü ile görüşmedik dediler YALAN... Hukukun üstünlüğü dediler YALAN... Komşularla sıfır sorun dediler YALAN... Tüyü bitmemiş yetim hakkını yedirmeyiz dediler YALAN...”
Bu kadar ithamdan sonra gelinen nokta; “AKP ve MHP arasında amaç birliği var”mış!.. Ne “tutarlılık”  ama!..
                                     -“Çiftlik Padişahı” da Dediler-  
Ya iktidar medyası ile MHP arasındaki ilişkilerin düzeyi?
Yine çok değil, 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra iktidar medyası MHP'ye en ağır dille saldırırken, bugün o medyanın vazgeçilmezi haline gelen Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Semih Yalçın, 20 Ağustos'ta “Havuz Medyasınca MHP’ye Yöneltilen Saldırılara Cevaben” yaptığı yazılı açıklamada şu ifadeleri kullanıyordu:
“Bir süredir pusuda bekleyen havuz medyasının besleme yazarları, çiftlik padişahından aldıkları talimat doğrultusunda yeniden MHP’ye saldırıya geçmişlerdir.”
“Her fikrin ve fikir serdedenin bir namusu vardır. Havuz medyasınınki olsa olsa fikir namussuzluğudur... Hakikatleri böylesine çarpıtmak için bir insanın bütün insani değerlerinin aşınmış, sinirlerinin alınıp beşeri reflekslerinin ortadan kaldırılmış olması; namertlik, oynaklık ve kıvırtma konusunda maharet sahibi hâline gelmesi gerekir.”
“Yandaş medya bu kadar vuzuhsuz, temelsiz ve birbirini nakzeden tezlerle algı yönetimi yapmaya çalıştığına göre MHP’yi etkisizleştirmeye, sandıktan kayıpla çıkarmaya dönük bir siyasi linç kampanyası için düğmeye basılmış ve ulufe düşkünü birtakım köşe yazarlarına da bu konuda tembihte bulunulmuş demektir.”
“(Tamer Korkmaz için) Cemaat yandaşlığı onu kesmemiş, daha fazla arpa ve yulaf veren iktidara kapılanmıştır... Tamer Korkmaz gibi ateşli ve muhteris yandaş medya mensuplarının kalıplarına bakıldığında; zarımsı ciltlerinin altındaki etin şeffaflığından, içlerindeki AKP silueti ayan beyan görülmektedir.”
“(Engin Ardıç için) Bu ahlâksız yazar taslağının üslubu; ne kadar aşağılık, rezil ve pespaye bir adam azgını, ne kadar şeytanın emrinde bir mahlûk olduğunu ortaya koymaktadır. Neyse ki Engin Ardıç gibi hayata nefs-i emmareden bakanları milletimiz adam yerine koymadığı gibi, gazetelerini de tuvalete bile sokmamaktadır.”
“Şurası açıktır ki, Erdoğan ne istiyorsa, neyi uygun görüyorsa, yandaş medya onu yazmaktadır.”
Ve Yalçın'ın 1.5 yıl önce, “AKP'nin gönüllü köleliğini yapan havuz medyası boşuna debelenmesin. Saltanatı uzun sürmeyecektir”  dediklerinden Erdoğan'ın gazetesi Sabah dün itibarıyla, “Kim ne derse Bahçeli'nin Türkeş'ten sonraki 'ikinci başbuğ'u olarak adını tarihe yazdırdığını”  ilân etti.  
                       -MHP'nin Koalisyon Şartlarından Biri Neydi?-
Semih Yalçın'ın o açıklamasında çok önemli başka hususlar da vardı.
Mesela, “AKP bizim için kalp parti hükmünde”  diyor;
AKP'nin “sözde terörle mücadelesinin göz boyamaya yönelik olduğunu, Erdoğan ve emrindeki  AKP'nin, terörle mücadeleye çözüm sürecine verdikleri kadar önem vermediğini, çok fazla şehit verilmesinin başta gelen sebebinin hükûmetin bu affedilmez hovardalığı olduğunu”  anlatıyor;
MHP'nin “reddedilen”  koalisyon şartlarını şöyle sıralıyor;
“Anayasa'nın ilk dört maddesi değiştirilemez... Çözüm süreci eksiksiz ve bahanesiz olarak ortadan kaldırılmalıdır... 17-25 Aralık kapsamındaki rüşvet ve yolsuzluk iddialarının üzerine gidilmelidir... Cumhurbaşkanı anayasal sınırlarına çekilmelidir...”
Ve şunları soruyordu:
“Çok mu şey istemiştir MHP?.. Yandaş medya AKP’nin bu şartları kabul etmeme sebeplerini niye gündeme getirmemektedir?.. AKP’nin koalisyonla ilgili çekinceleri ve tutumu neden masaya yatırılmamaktadır?.. MHP’nin şartları zülfiyare dokunacağı için AKP’nin buna yanaşmadığı niye yazılıp söylenmemektedir?”
Gelinen nokta itibarıyla ben de “zülfiyare dokunup”  sorayım:
Terörle artık “özde” mi mücadele ediliyor?.. Çözüm süreci eksiksiz ve bahanesiz olarak ortadan kaldırıldı mı?.. 17/25 Aralık iddialarının üzerine gidilmeye mi başlandı ki, fiili MHP-AKP koalisyonuna girildi?
Ya o, “Cumhurbaşkanının anayasal sınırlarına çekilmesi”  şartı?.. Ne oldu da Bahçeli bir sabah kalkıp, “Cumhurbaşkanının fiili durumunun hukukileştirilmesi”  gerekçesiyle Anayasa değişikliğini gündeme getirerek, anayasayı Erdoğan'a uydurmak için Meclis’te o “dava adamlığı ve dik duruşun ne demek olduğunu dosta düşmana ispatladı”?..
                                  -Bahçeli'yi Bu Defa Kim İkna Etti?-          
Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP ve MHP'nin “çatı adayı”  Ekmeleddin İhsanoğlu'nu gerçekte Bahçeli'nin önerdiğini, ona da bu ismi dönemin Cumhurbaşkanı Gül'ün verdiğini yazmıştık.
Seçim döneminde İhsanoğlu'nun medya ilişkilerini yürüten Özlem Gürses bugün Sözcü'de İhsanoğlu'nun kendilerine, “Bu teklif bana Devlet Bahçeli'den geldi” dediğini aktararak, bu iddiaları doğrulamış oldu.
Gel de şimdi, “Bahçeli'yi bu defa kim veya kimler, nasıl ikna etti?”  diye iyice meraklanma!..
Müyesser YILDIZ
23 Ocak 2017    

Korkulu Rüya - Mehmet Halil Arık
Her zamankinden erken döndüm eve.
Üzerimde bir çift göz, “erkencisin?” der gibi baktı.
Yere baktım,
Soran o meraklı bakışı cevapsız bıraktım.
Anladı karım…..
Sıkkındı canım.
*
İştahsız oturdum sofraya.
Üstelik yarım yamalaktı sabahtan; kahvaltım…
“Saplıkla dürtsen geçecek değil” derdi ninem,
iştahsız olduğunda…
Farksızdı halim…
anladım!...
*
Kumanda elimde, rastgele bir kanala bastım…
“Hakimiyeti vesayetten aldık,
sahibine millete verdik!”
“Doksan yıllık enkazı kaldıracağız,
Aralık 17/25 darbesinin hesabını soracağız!... “
“İki kaptan bir gemiyi batırır,
Çifte kazık yere batmaz…”
Hizmeti dert bilmeyenler,
sevdamızı anlamaz!...”
“Başkanlık gelince terör bitecek!...
Yoksulluk, yolsuzluk, yasaklar sona erecek!...”
Sanal da olsa alıp karşıma…
haykırdım suratına…
“Yalancı!... utanmaz!... düzenbaz!...”
“Gün olur, mum söner,
Yalancının mumu ebedi yanmaz!..”
“Gün olur sırça köşkler kırılır
riyalar, köşklere ebedi direk olmaz!”
*
Daha da sıkıldı canım,
Kumandaya bastım,
Güya kanal atladım!...
Baktım,
Hamam farklı, tas aynı, tellak da değişmemiş…
“Demokrasi gelecek, halkımız özgürleşecek!.”
“Yolsuzluk son bulacak, İşsizlik bitecek!...
Halkın kendi kazancı,
halkın kesesine girecek!...”
Dayanamadım,
Çatlamak üzereydi başım…
Gittim, yattım…
D a l m ı ş ı m ! . . .
*
Erkekli dişili,
Ayılar ormanında buldum kendimi!.
Gittikçe yaklaştı ayak sesleri,
Sanki cadılar sardı çevremi..
“Yüz yıllık prangadan kurtuluyoruz!” diyerek haykırıyordu biri
“Yüz yıllık enkazı kaldırıyoruz” diyerek çığlıktaydı bir diğeri!....
“Yüz yıllık reklam arası bitiyooorr” derken…
histeri krizindeydi bir başka biri…
*
Derken,
Kan ter içinde uyandım….
Bir an, kabusu gerçek sandım…
Pencereden baktım..
Yarı karanlıktı ortalık…
Sisli ve.sessiz…
Tam da kurt havası….
Basite alınır tarafı yok ki bunun,
Dava memleket davası!...
İkazımı yineledim kendime….
Sarıldım kalemime
“Sen öğretmensin…
Uyarmak görevin senin!”
Saatime baktım:
02:40
Oturup şunları yazdım:
NE UMUTSUZLUK NE TESLİMİYET!...
TEK YOL SANDIKLARA HAKİMİYET!....
YALANLARA GEÇİT VERMEYECEĞİZ…
OYUMUZU ONURUMUZ BİLECEĞİZ…
BU VATANI BÖLDÜRMEYECEĞİZ…
SALTANATA GERİ DÖNDÜRMEYECEĞİZ!...
HA GAYRET!...
İHANET İÇİNDEKİLER KADAR CESARET!....
HA GAYRET!...
Mehmet Halil Arık
Emekli eğitimci – DENİZLİ

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget