Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Özel mahkeme...
Çadır mahkeme’den sonra bu:
Sandık mahkeme...
*
Bu mahkeme de bir nevi seçim sandığı yerine geçiyor; milletvekili seçilen, seçildikten sonra seçilmemiş olabiliyor...
Sandıktan çıkıyor da mahkemeden çıkamıyor yani...
Seçilemeyen ise bakıyor ki seçilmiş...
YSK Başkanı Ali Em, merdivenlerden inerken kazanıp da seçilemeyenleri, ya da seçilip de kazanamayanları gerektiğinde medyaya açıklıyor...
Eee tereddüdü olan soruyordur YSK Başkanı Ali Em’e:
Seçildim mi Ali Emmi?..
*
İşte; bağımsız Hatip Dicle’nin milletvekilliği... Seçildikten sonra, tam mazbatasını alacakken, baktı ki seçilmiş ama kazanamamış....
YSK kararı öyle...
Yerine; seçimde seçilemeyen AKPli Oya Hanım kardeşimiz Meclis’e girecek...
Böylece BDP’lilerin oyları ile AKP’li seçilmiş olacak...
İyi mi?..
Sandıktaki mahkeme kararı ile...
*
BDP’linin suçu ise:
Terör örgütünün propagandasını yapmak...
*
Öyle demeyin...
Demek ki yeni duydu emmi?..
Taksim’de Atatürk’ün boynuna bile PKK bayrağı astılar da...
Ya da:
Terör örgütü Habur sınır kapısından PKK bayrakları ile girerken davul zurna ile karşılayanlar... Terör örgütünün elebaşısı ile ateşkes anlaşması yapanlar; 1 başbakan, 22 bakan, 325 milletvekili ile iktidar seçildiler de...
Bu terör örgütünün propagandasını yapmaktan düz milletvekili seçilemiyor...
*
Zaten bu yazı yazılırken de, sandıktan çıkan Mustafa Balbay’ın, Mehmet Haberal’ın, Engin Alan’ın, mahkemeden çıkıp çıkamayacaklarını oturmuş bekliyoruz.
Belki de seçildiler ama kazanamadılar?..
Belki kazandılar ama seçilemiyorlar?..
Ya da belki onlar milletvekili olduklarını sanıyorlar, belki mahkeme onları başka bir şey yapacak?..
*
Bu arada:
Meclis aritmetiği de değişiyor...
AKP çıkıyor; 330’a biraz daha yaklaştı?..
Sandığın içindeki mahkeme kararı ile...

Yüksek Seçim Kurulu Hatip Dicle’nin milletvekilliğini düşürünce kıyamet koptu. Ki zaten kopacağı biliniyordu. BDP’liler seçim gününden beri “Dicle’ye bir engel çıkartılırsa buna çok sert tepki vereceklerini” açıklıyorlardı. Tabii tepkiden kasıt başta Güneydoğu olmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde sokak eylemleri yapmak, kent yaşamlarını cehenneme çevirmek.

Yüksek Seçim Kurulu adaylık sürecinde de benzer bir karar almış, bazı BDP destekli bağımsız adayların adaylıklarını iptale kalkmıştı. Aynı YSK, “Siz ülkeyi kana mı bulamak istiyorsunuz” eleştirileri üzerine “Ne yapalım oldu artık, bari birkaç belge getirsinler de adaylıkları geri verelim” demiş, belgelerin gelmesi üzerine de “Bak şimdi oldu, artık yeniden adaysınız” kararı alarak BDP destekli bağımsız adaylara yeşil ışık yakmıştı.

Önceki geceden itibaren yaşadıklarımız farklı. Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi ve yerine bir AKP’liye mazbata verilmesi “dönüşü olmayan yol” gibi görünüyor. YSK nasıl bu kadar cesaretli bir kadar aldı, anlamak çok zor. “Hukuk böyle diyor, biz de buna göre karar verdik” diyebilirler de kimse için inandırıcı olmaz bu.
Daha da güçlenerek yerini koruyan iktidar Güneydoğu konusunda daha sert ve şahin bir politika izleyecek gibi bir görünüm vermek istiyor olabilir.

Bu durumda her şey Başbakan Erdoğan’ın artık tatilini bitirip ortaya çıkmasına ve konuşmasına bağlı. Erdoğan’ın yapacağı açıklamalardan bundan sonrası için nasıl bir yol izleyeceğinin ipuçlarını öğrenebiliriz.

Erdoğan gerçekten şimdi gözlendiği gibi sertlik yanlısı bir politika izleyecekse “Hukukun verdiği karara karşı çıkamayız. Buna uymak herkesin görevidir” der. Ondan sonra ne olursa olur.

Yok, hem daha yumuşak ve yeni anayasaya destek isteyecek bir yol tutacaksa “Karar hukukidir ama demokrasiye aykırıdır. Buna rağmen hukuka uyacağız, en kısa zamanda ilgili anayasa maddesi ile kanunları değiştireceğiz” der.
Eğer Başbakan böyle bir açıklama yaparsa, Hatip Dicle zaten kararın düzeltilmesi için itiraz etti, YSK bu itirazı değerlendirir ve kararını değiştirir, üç beş ay beklemeye gerek kalmadan sorun çözülüverir.

Ancak sorun sadece Hatip Dicle ile bitmiyor. Bir de hem KCK hem de Ergenekon davalarının sanıklarının durumu var. Belli ki hâkimler Başbakan’ın bu konuda nasıl bir yöntem uygulanmasını istediğini bilmediklerinden kararı erteliyorlar.

Başbakan’ın hiç zaman geçirmeden tutuklu sanıkların salıverilmesini mi, yoksa tutukluluk hallerinin devam etmesini mi istediğini açıklaması gerekir.

Hatip Dicle’deki durum burada da geçerli. Başbakan sertlik istiyorsa “salmayın sakın” der, mahkemeler rahatlıkla “tutukluluk halinin devamına” kararı alır. Yok eğer Başbakan daha yumuşak gidecekse “salınmaları doğru” der. Mahkemeler de bu doğrultuda karar alır.

Bu nedenle Erdoğan’ın bugünden tezi yok ortaya çıkıp konuşması gerek. Bir vatandaş olarak bunu istemek hakkımız.



*****

Hüzünlü cenaze hüzünlü yüzler

Ataköy Camii’ndeki cenaze namazından sonra Behiç Kılıç’ı uğurladık dün. Yıllarını gazetecilik uğruna mücadele ile geçiren, mesleğin tüm meşakkatlerine katlanan, muhabirlikten yayın müdürlüğüne, yazarlığa ve televizyon programcılığına her işte çalışan Behiç Kılıç’ı 80’li yılların başında tanımıştım.

Hiç birlikte çalışma fırsatımız olmadı.
Son yıllarda, inandığı fikir ve görüşleri hiç çekinmeden, eğilip bükülmeden savundu, dik durmayı başardı. Taviz vermedi.

Hayli zamandır börek rahatsızlığı çektiğini biliyordum. Ne yazık ki böbreğini diyalizle korudu ama kalbi alçaklık yaptı.

Dünkü hüzünlü cenazede 1980’li yılların Günaydın, Hürriyet, Milliyet, Tercüman gazetelerinden tanıdığım, kimini ilk anda hatırlayamadığım birçok dost yüzle karşılaştım.
Kolay değil, 30 yıl geçmiş. Kimi emekli olmuş, kimi ne yazık ki işsizliğin acımasız çarklarına kaptırmış kendini, kimi de bambaşka işlere yönelmiş.

Çoğunda hüzünlü bir ifade, artık bilemem, sadece vakitsiz bir ölümün yarattığı hüzün mü, yoksa verilen onca mücadelenin yarattığı tahribatın hüznü mü?

Yıllar öncesinin sevgili dostlarına artık ancak cenaze törenlerinde rastlamak, bir iki dakika da olsa hasret gidermek teselli etse de, içini buruyor insanın.



*****

AKP Meclis’e tek başına girsin

Okurlardan Levent B. iktidar partisinin “tek partili Meclis” özlemini gidermesi için tüm muhalefet partilerine bir önerisi var. Birlikte okuyalım:

Merhaba Can Bey. Birilerinin “tek partili meclis özlemi” nasıl gerçekleşir konusunda bir şeyler yazmak gereği duydum...

1) YSK’nın Hatip Dicle’nin mazbatasını iptal etmesi sonrasında BDP Meclis’e katılmama noktasına geliyor gibi...

2) Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal serbest bırakılmazsa CHP de Meclis’e girmeme kararı alsın...

3) Engin Alan da serbest bırakılmazsa MHP girmeme kararı alsın...

AKP toplasın Meclis’i tek başına. Bakalım ne olacak?



*****

Haydi bakalım şimdi ne diyeceksiniz?

Geçen hafta sonunda Bursa’da yapılan bir mali polis operasyonunda Bursaspor Başkanı İbrahim Yazıcı, İkinci Başkan Haluk Özkıyıcı, Kulüp Genel Müdürü Osman Nuri Biçer ve eski İkinci Başkan Osman Çelik gözaltına alınmışlar, savcılık sorgusundan sonra gönderildikleri mahkede tutuklanmışlardı..

Bu gelişmenin en önemli özelliği, tutuklular arasında AKP’li bir bakanın kardeşinin bulunmasıydı.

Yandaş medya ve seçimden sonra hemen ortaya atılıp kendini göstermeye çalışan yandaş adayları “İşte adalet, hani AKP yargıya hâkim olmuştu. AKP yargıya hâkim olsa bakanın kardeşi tutuklanır mı?” diye sormuşlardı.

Pek akıllıca değildi tabii ki bu tür yorumlar ve haberler. Güldük geçtik.

Dün, yani tutuklamalardan dört gün sonra Bursa 1. Ağır Ceza Mahkemesi başta bakanın kardeşi olmak üzere 4 kişiyi serbest bıraktı.

Çok merak ediyorum, bu yandaş takımı şimdi ne diyecek? Heyecana kapılıp üç gün önce “AKP o kadar adil ki, bakan kardeşini bile tutukluyor” diyenler acaba biraz utanacaklar mı?

Elbette ne Bursaspor Başkanı’nın, ne bakan kardeşinin ne de diğerlerinin hapiste kalmasını istiyorum. Sadece başka davalar konusundaki eleştirileri karalamak için bakan kardeşinin birkaç gün tutuklu kalmasını şişirmeye kalkanların gerçek yüzlerinin ne olduğunu söylemek istedim.

‘Altın kalpli büyük vizyoner!’ - Mustafa Mutlu
Fethullah Gülen cemaati, Türkçe Olimpiyatları kapsamında düzenlediği şarkı yarışmasının finali için Haliç Kongre Merkezi’nde toplanmış...

Salon davetlilerle dolup taşmış...

Şarkı yarışmasının jüri üyelerinden biri de sinema ve reklam yönetmeni, yapımcı Sinan Çetin’miş...

Arkadaş almış mikrofonu eline, Fethullah Gülen’e övgüler düzmüş:

“Burada olmayan, hangi nedenle olmadığını bilmediğim büyük bir düşünür, din adamı çok değerli altın kalpli bir insan, büyük vizyoner Fethullah Gülen’e teşekkür ediyorum.”
Neden mi teşekkür etmiş?

Çünkü Gülen bu ülkeyi, bu insanları, bu dili sevdirmiş...
Ayrıca milliyetçiliği Hrant Dink’in katillerine, Orhan Pamuk’a ‘Seni öldüreceğiz’ diyenlere bırakmamış...



***

Bu arkadaş; bizim ilk gençlik yıllarımızda sosyalistti... Parasız ama idealist bir yönetmendi.

Çektiği filmleri sadece solcu gençler izlerdi.

Sonra darbe oldu, arkadaş da Özal’la birlikte liberalleşti ve zenginleşti.

Ardından, “liberal sosyalizm” kavramını icat edenlerin yanında saf tuttu.

İlerleyen yıllarda “sosyalistliği” tamamen unuttu, liberallikle idare etmeye çalıştı.

Bu arada reklam sektöründe büyüdü, yaratıcılığını bir zamanlar kafa tuttuğu kapitalizmin emrine sundu.
Sonra liberallik de kesmedi onu, “katı kapitalizm”i, yani Ayn Rand’ın “bireycilik” kuramını savunur oldu...



***

AKP’nin iktidara gelmesine kadar böyle idare etti.
Baktı ki AKP’liler Ayn Rand’dan falan anlamıyorlar; ama bu arkadaşın da para kazanması lazım, bu kez iktidara yanaştı...

Böylece kamu kuruluşlarına tanıtım filmleri, reklamlar, TRT’ye bol paralar karşılığı diziler çekti.
Yani, hayatı boyunca tek kuralı oldu:

Hep popülerden yana olmak...

Sosyalizm popülerken, sosyalistti, liberalizm popülerken liberal...

Parasızken toplumcuydu, şirket kurup zenginleşince bireyci!
Şimdi “mütedeyyin kesimler” güçlü, doğal olarak bu arkadaşın sandalyesi bu kez o kesimin sahnesinde!



***

Ergenekon sanığı gazeteci Soner Yalçın bir buçuk yıl kadar önce odatv.com’da “döneklik”le ilgili bir yazı yazmıştı... Özetleyerek yayınlıyorum:

“Kişinin, ideolojik-siyasi değişimine/dönüşümüne kim ne diyebilir?

İnsan, hayat içinde farklı fikirlere savrulabilir. Bunlar ‘dönek’ değildir.

Peki kimdir dönek?

Kariyer/statü planlamasıyla ortaya çıkar bunlar...

Ama kişi, bu gerçeği kendisinden gizler.

Hiç olur mu; para, pul, ün/şöhret, koltuk; yeni sınıfa kabul edilmek için ‘Döndüm’ denir mi?

Kurnazlık yapar; dönekliğini fikirle taçlandırmak ister.”



***

Bu arkadaş şimdi Fethullah Gülen’e övgüler düzüyor, onun “vizyonist” olduğunu söylüyor...

Neden?

Çünkü doğasında var...

Ben hiç korkmam bu tiplerden, onları önemsemem de...
Ruhlarında “dönmek” var çünkü...

Yarın darbe olsa, askerler başa gelse...

Hiç kuşkunuz olmasın, bu arkadaş yeni döneme de uyum sağlar ve ordunun tanıtım-tatbikat filmlerini çekmeye başlar!
Dedim ya; doğasında var...

Kızmayın, önemsemeyin, aldırmayın...
Çünkü değmez!



*****

GÜNÜN SORUSU

Hatip Dicle olayı gösterdi ki; sabıka kayıtları keyfi bir şekilde tutuluyor ve mahkeme kararları, insanların sicillerine aylar sonra işleniyor... Sorum Adalet Bakanlığı’na:

Adalet reformundan söz ederken, bunu mu kastetmiştiniz?



*****

BDP’nin tehditleri artık kabak tadı vermeye başladı!

BDP’nin desteklediği bağımsız adaylardan Hatip Dicle’nin vekilliği, Yüksek Seçim Kurulu tarafından iptal edildi ya...
Arkadaşlar yine tehditlere başladı:

“Biz de Meclis’e gitmeyiz... Meydanlarda otururuz... Dağa çıkarız!”

Yetmedi; bazıları kendi meclislerini kurmaktan bile söz eder oldu...



***

Yakın tarihe bakıyorum da...

BDP’nin geldiği siyasi geleneğin, tüm politikalarını hep “tehdit” üzerine kurduğunu görüyorum.

Terör tehdidi de bunların en başında geliyor!
İşin ilginci, bir süre önceye kadar işe de yarıyordu bu tehditler...

Ama artık dozunu öylesine kaçırdılar ki; Ankara bile, bırakın gereğini yerine getirmeyi, o tehditleri alt alta yazmaya yetişemez oldu!

Biliyorum, aldırmazlar ama... Kendilerine basit bir “sosyal psikoloji” kuralını anımsatmak istiyorum:

Tehditlerinizin etkili olmasını istiyorsanız, sayısını azaltın arkadaşlar...

Çünkü artık yemiyoruz!

Hatip Dicle’nin “milletvekili mazbatasını aldıktan sonra” YSK tarafından milletvekilliğinin düşürülmesi dün en önemli gündem maddesiydi, Diyarbakır’da 1000 BDP’li oturma eylemi ile bu kararı protesto etti ama şu anda Dicle’nin milletvekilliği AKP’ye geçmiş görünüyor.

CHP bu konuda doğru bir açıklama yaptı ve “Başbakan 2002’de hüküm giymişken ona yolu açan düzenleme o zaman nasıl yapılmışsa aynısının yapılması gerektiğini, aksi takdirde milli iradenin yok sayılmış olacağını” belirtti. Gerçekten de bu yapılmadığı takdirde yargının “kişilere özel karar” verdiği, istediğinin milletvekilliğine izin verip, istemediğini “düşürdüğü” tablosu ortaya çıkacak. Bu durumda da Güneydoğu’da olayların arkası kesilmeyecek, “Kürt açılımı” derken yeni bir Kürt sorunu yaşanacak. Özel Yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı, Hatip Dicle ile “milletvekili seçilen ve KCK davasından tutuklu 5 sanığın” tahliye isteğini de reddettiğine göre olayların artacağını tahmin etmek güç değil.

AÇIKLANAMAZ ÇELİŞKİ!

Hükümet “AKP’ye eklenecek bir milletvekilliği için” bunu ve hatta başvurulacak terör eylemlerini göze alır mı onu henüz bilmiyoruz ama dün Tunceli’de iki polisin şehit olduğu patlama ilk işaret sayılabilir. Ve tabii öte yanda Engin Alan, Mehmet Haberal, Mustafa Balbay gibi “herhangi bir suçtan hüküm giymediği ve kaçma-delil karartma gibi ihtimaller de olmadığı halde tutuklu bekletilen” milletvekillerinin israrla tahliye edilmemesi de var.
Eğer Başbakan’a 2002’de yapılan düzenleme göz önüne alınacaksa onların çoktan tahliye olması gerekirdi. Çocuk tecavüzcülerine, katillere her türlü kolaylık sağlanır, tutuksuz yargılanmalarına izin verilirken “milli iradenin seçtiği insanları hapiste tutmak” açıklanabilecek bir çelişki değildir.





*****

Kadın katliamı sürüyor!

En sevilen TV dizilerinde kadınlara karşı şiddetin en sık şekilde yer aldığını, onlara devamlı silah doğrultulup eski eşleri veya diğer erkekler tarafından dövüldüğünü gördükçe ‘eyvah’ diyorum, ‘taklit eden manyaklar çıkacak’. Önceki akşam çok izlenen dizide yine aynı sahneler vardı, dün bir adamın ayrı yaşadığı ve henüz 21 yaşındaki eşi Rahime Yıldız Uçar’ı üç yerinden bıçaklayarak öldürdüğünü okuduk.

Elbette bundan dolayı dizileri suçlayamayız ama böyle bir ülkede şiddete-silaha daha az yer vermeleri de iyi olur. Ondan önce tabii “cinayetin cezasız kalması” var ki sırf bu nedenle Türkiye’de kadın cinayetleri asla bitmiyor. Adalet Bakanlığı’nı, Kadın Bakanlığı’nı (ben bu ismi kullanmaya devam edeceğim) hiç mi ilgilendirmiyor bu feci olaylar gerçekten merak ediyorum!





*****

Hükümet istese bu sorun çözülür!

Dün sabah bizim sitenin kapı görevlisi, tam bir “sorun çözücü” olan Alaaddin beni aradı ve bitişiğimizdeki sitede “annelerinin bakmadığı üç tane yeni doğmuş kedi” olduğunu, birileri karınlarını doyurmazsa öleceklerini söyledi. Buyrun, o “birileri” benden başkası değil, çünkü kimse rahatını bozup da üç kedi yavrusunu yaşatmak için zahmet etmez, etmiyor. Adamlarına “atın şunları” diyorlar, konu kapanıyor.

Kahvaltıdan fırlayıp koştum, baktım ki anne zaten kendisi daha bebek sayılır. Kısırlaştırılmadığı için hamile kalmış ve kimbilir hangi nedenle yavrularına bakmıyor. Yavrulardan ikisi yapışık gibi, birinin ayağı morarmış, parmak kadarlar inanın. Onları hemen yakınımızdaki veterinerimize götürdüm, zira hayatları kurtulacaksa ancak onunla kurtulacak.

MEDİPET, HAYAT KURTARIYOR!

Görür görmez teşhis koyabilen iyi bir veteriner doktorun ne kadar hayat kurtarabileceğini ben “sokak hayvanlarıyla yakından ilgilenmeye başladıktan sonra” daha iyi anladım. Dr. Ümit Örs’ün kliniği Medipet’te (Tel; 0212- 268 1074, İstanbul-Ulus, Kelaynak Sokak) çok sayıda bebek kedi ve köpek ölümcül virüslerden, enfeksiyonlardan benim yanımda tedaviyle kurtuldular, sayısız kediyi “estetik dikişle” kısırlaştırarak aynı gün sokağa bıraktı. Bu bebeklerle de doğru oraya gittim tabii... Ümit Bey “annesiz yaşamalarının zor olacağını, henüz gözlerinin bile açılmadığını, enjektörle ve özel bir sütle beslemek gerektiğini” söyledi. Şimdi gündüzleri o ve Dr Murat Bey birlikte bakacaklar, geceleri de ben bakacağım. Bu kadar işin arasında ve hala başlayamadığım “tatilde” bir bu eksikti ama onları ölüme terk edemem, yapacağım.

LÜTFEN KAMPANYA AÇALIM!

Bu konuda halkın ilçe ilçe bilinç-lenerek belediyelerini harekete geçirmesi gerekiyor, belediye başkanlarının da hayvanları korumayı ve kısırlaştırılmasını sağlamayı programlarına dahil etmesi. Zaten bunu zorunlu kılan bir yasa da var! Sokak hayvanlarını kurtarmaya çalışanlar bir araya gelip kampanya açsalar ve Hükümet de Batı ülkelerinde yıllar önce yapıldığı gibi bu konuya önem verip istese bir yıl içinde büyük bir ilerleme kaydedilir.

Bu konuda Şişli ve Beşiktaş belediyelerinin görevini yaptığını kendim yakından izleyebildim. Mustafa Sarıgül’ün yaptırdığı “kedi evi olan bahçeler”i de tesadüfen gördüm (bu kedi evlerini ‘ihtiyacı olan hayvan severler için’ anlatacağım), buradan aldığım minicik bir kedi yavrusuna hemen genç ve iyi kalpli bir sahibe buldum, kızımın arkadaşı Zeynep.. Annesiz bir yavru kediyi evine almıştı, ikinciyi de aldı..

Sarıgül aynı zamanda binlerce kedi için rahat, medeni şartlarda barınaklar yaptırmış, belediyenin parklarında “kedi bahçeleri” açmış, geçen yıl açılan rehabilitasyon merkezinde de kısırlaştırma (sayıyı kat kat arttırmaları mümkün aslında) ve tedaviler yapılıyor.

(Hayvanlarla ilgili yazı
dizisi devam edecek.)

SÖZLÜKTE yazıyor.
Zahmet de istemez.
Açın. Bakıverin.
İnsan bilmeden incitir.
Bilmeden kalp kırar.
Bilmeden yaptığı kusurlar için o incitip kalbini kırdığı insana “hakkını helal et” diyebilir.
Bilerek küfür etmişsen.
Bilerek hiddetlenmişsen.
Bilerek korkutmuşsan.
Bu helalleşmeye girmez.
O kalbini kırdığın, aşağıladığın insan senin “iktidar gücünden korkup sinerek” kapına  gelmişse bunun adı “helalleşme” olmaz.
Allah önünde öbür dünyada kıyamet gününde seni “iflastan kurtarmaya” yetmez.
Sözlükte şöyle yazıyor:
Gücü elinde tutuyorsan!
İktidarsın!
Korkutuyorsan!
Yaptığın diz çöktürmektir!
Hürriyet Gazetesi‘nin birinci sayfasındaki başlıkları bulup yazan yazı işlerindeki gazeteci arkadaşlar ne kadar kibar, nazik, ince ruhlu insanlar
Dünkü Hürriyet’in manşetine;
“Kıraç’ı da diz çöktürdü”
diye yazmaya elleri varmamış.
“Kıraç’la da helalleşti”
başlığını koymuşlar.
***
İnan Kıraç, Tayyip Erdoğan dönemi zenginlerinden değil.
Daha önceden varlıklı.
Herhalde serveti çok büyük.
İyi kazanıyor, kazandırıyor.
Toplumcu yanı da var.
Servetiyle müze kurdu.
Gidin, gezin, görün.
Pera Müzesi, abide oldu.
Arşiv taraması sırasında rastladığım bölük-pörçük haberlere göre, İstanbul Tepebaşı’nda Pera Müzesi önünde devletin malı olan geniş parseli de, bedelini en yüksek değerden ödeyerek, alıp Fransa’nın en ünlü mimarına çizdirdiği projeyle dünyaya nam olacak bir müze yapmak istiyor.
Toplumdan kazanmış.
Topluma geri sunuyor.

Tamam da İnan Kıraç aynı zamanda işadamı.
Onun şirketi Karsan şimdi bir yandan “hibrit otomobil ve elektrikli otomobil” üretmeye çalışırken öbür yandan da Türkiye’deki kentlere “taksi olacak” bir yeni prototipi satmaya uğraşıyor.
İnan Kıraç’ın seçim kampanyası sırasında bir gazetecilik kazasına uğramış, sandıktan “AKP’nin değil CHP’nin birinci parti çıkacağı” tahminini dost sohbetinde dile getirdiği yazılmıştı.
Hemen hışma uğramıştı.
Başbakan “yazılanlar doğruysa bu beni ciddi anlamda rahatsız eder… Kendisi geleceğe yönelik ciddi riskleri üstlenmiş demektir.” diyerek üstü kapalı tehdit etmişti.
***
Tehdit, korku üretir!..
Hürriyet’teki haberde yazmışlar.
İnan Kıraç, Ankara’da AKP Genel Merkezi’ne sabahın erken saatlerinde gitmiş, “AKP değil CHP birinci parti olacak lafını ben söylemedim, yazılanlar yalan” demiş.
“Barışma (!)” olmuş.
Adını “helalleşme” koyuyorlar.
Bu helalleşme değil.
Bu açık bir diz çöktürme.
El öptürme.

Bu diz çöktürme; ne 15 gün önce yapılan seçimde halkın yüzde 50 oyunu alarak güçlenmiş bir lidere yakışıyor, ne de kentlere otomobil satmaya çalışan bir işadamının o liderin ayağına gitmesine!
***
Niçin yakışmıyor biliyor musunuz?
Tarihten bir örnek yazayım.
Anlayın.
“Salonda ağır bir hava vardı. Almanya’nın en büyük işadamları toplanmışlardı.
İçlerinde ülkenin en büyük firması Krupp’un sahibi Gustav Krupp da vardı.
Nazi Partisi’nden Hitler’in en yakın adamı Borman, salona girdi. Masadaki mikrofondan salondaki sanayicilere şu mesajı verdi: “İktidara gelmek için yeterli paramız yok. Bu para sizde var. Size iki seçenek sunuyoruz: Yaz siz, bize bu parayı vereceksiniz veya bu parayı biz sizden alacağız. Tercih sizindir”
(Kaynak: Les Armes des Krupp)
Alman zenginleri parayı verdiler.
Nazi Partisi iktidara geldi.
Orduya silah sattılar.
En çok satışı Krupp yaptı.

Önceki gün uluslararası bir yatırım bankacısıyla konuşuyorum. O da 'Türkiye uçuyor, ekonomi çok iyi, dünyanın yükselen ülkesi' diyenlerden. Söylüyorum ya, artık bu imaj oturdu. İmaj oturunca algı yayılıyor.
Sık sık Türkiye'ye geliyor, siyasi nabzı tutuyor ve Ankara'da pek çok kişiyle görüşüyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi ekibine gittiklerinde onları önceden hazırlanmış, konusuna hakim bir ekip bekliyor her seferinde. Powerpoint sunumları, rakamlar, dosyalarla karşılarına çıkıp sordukları her soruya yanıt veriyorlar. Ekonominin gidişatı, GSMH, işsizlik oranı, cari açık, faizler... Hepsine olması gerektiği gibi en ince ayrıntısına kadar rakamlarla açıklama yapıyorlar.
Cumhuriyet Halk Partisi'ne gittiklerinde ise bir tek Faruk Loğoğlu ve Hurşit Güneş'i buluyorlar karşılarında. İkisi de kıymetli kuşkusuz ama ikisi de dünyada parayı yönetenlerle görüşecek isimler değil. Belli ki partide fazla yabancı dil bilen olmadığı için Loğoğlu'na bu görev verildi. Hurşit Güneş ise ünlü bir iktisat profesörü olduğundan.
Ama bakın ne diyor bankacı arkadaşım: 'Şaka gibi CHP'liler... Bir kere hiç hazırlıklı değiller, tamamen geyik muhabbetiyle, 'Biz bunları biliriz' diye üstten bakmalarla işi götüreceklerini zannediyorlar. Gayriciddi tavırlar, herhangi bir rapor olmadan konuşmalar... Öyle komik duruma düşüyorlar ki farkında değiller...'
Hurşit Güneş'in 'Ben Batılıları çok iyi tanırım, onların dilinden konuşmasını bilirim, bana bırakın' diye fazla rahat konuşunca karşı tarafta inandırıcı olamadığının altını çiziyor.
 'Siz ekonomi kötü gidiyor diyorsunuz ama bakın rakamlar böyle diyor' diye itiraz edenlerse CHP'lilerin 'Siz o rakamlara inanmayın' diye yanıt verdiğini anlatıyor.
Bu CHP'nin Batı'yla ekonomi teması.
Bir de Batı medyasıyla CHP'nin ilişkilerine bakın.
Ne zaman ki Batı'da AKP aleyhinde yazılar çıkmaya başladı, müthiş bir PR kampanyasıyla bunun önüne geçildi. New York Times'dan Monocle'a pek çok yerde özelikle dış politikayı öven yazılar çıktı. Tabii eleştiriler de. Ama ağırlıklı yazılar hep olumluydu.
Mesela Abdullah Gül bir süre önce New York Times'a makale yazdı, Egemen Bağış ise German Marshall Fund'a...
Önceki gün BDP'li Sebahat Tuncel bile Times'a makale yazdı.
'Kemal Kılıçdaroğlu adıyla NYT'ye bir op-ed yollayalım' önerileri sekreterlere, koridordaki çaycılara takılıyor CHP'de ne yazık ki; durum bu kadar vahim. Vizyonları Batı basınının etkisini görmeyecek kadar dar. CHP'nin zaten dış politikası diye bir gündemi yok.
Yakından tanıyanların bile 'CHP bu adamı nerden buldu, o hiçbir şey beceremez' diye arkasından konuştuğu Erdoğan Toprak diye birine basın ve propaganda işleri veriliyor. CHP tarihinin en kötü basın siciline sahip.
Ne yazık ki CHP amatör bir parti. Binanın girişinden kurultayına, uçaklardan otobüslere kadar her yerde bir amatörlük göze çarpıyor. Müthiş bir kaos, organizasyon eksikliği...
Öte yandan bu parti yüzde 26'lık bir oy alıyor.
Bu oyu Kemal Kılıçdaroğlu tek başına aldı, bu tartışmasız. İkinci adamı dahil hiç kimse Kemal Kılıçdaroğlu'nun başarısına ortak olmasın. Hatta bazı adamları onu resmen geri çekti, korkuttu.
12 Haziran'dan sonra basında CHP eleştirileri arttı, farkındasınız. Çünkü yaratılan beklentiye karşı alınan oy CHP'nin ciddi eksiklikleri olduğunun kanıtıydı.
Basında CHP'ye vurmanın bir yaptırımı da yok. Ama kendi adıma konuşayım, 'Başka hiçbir şeye dokunamıyoruz, bari CHP'ye vuralım' diye yazı yazacak değilim.
Ama bu partinin artık kış uykusundan uyandırılması gerekiyor.
Türkiye'de ana muhalefet doğal bir kontrol mekanizması, sistemi dengeleme unsurudur. Ne yazık ki CHP bu fonksiyonunu güçsüzleştikçe yitiriyor, pek bir şeyden de ders almıyorlar. CHP'nin en büyük düşmanı CHP'lilerdir.
Diyelim ki kötü gazeteci
Dünkü Taraf'ta Ankara Temsilcisi Lale Kemal hapisteki meslektaşımız Ahmet Şık'ı karalamak, itibarına gölge düşürmek için bir yazı yazmış.
Zamanında Nokta dergisi için Ahmet Şık onunla söyleşi yapmış, sonra söyleşi metnini göstermemiş, hanımefendinin ağzından çıkan kelimeleri 'olduğu gibi' yazmış...
Evet 'olduğu gibi' yazdığı için rahatsızlık duyuyor... Çünkü 'konuşma dili'nde kullandığı kelimeler yazıya dökülünce hakkında dava açılmış.
Gerçi davadan beraat etmiş ve Ahmet Şık da söylediklerini çarpıtmamış...
Ama olsun... Ahmet Şık'ın gazetecilik kalitesini gösteriyormuş bu...
Her şeyden önce biraz vicdan lütfen!
Önce bir sor bakalım... Kim bilir Ahmet Şık neden söyleşi metnini gösteremedi; belki yetiştiremedi, belki başka bir nedeni vardı...
Hadi diyelim kasten yaptı... Farz edelim ki Ahmet Şık kötü bir gazeteci...
Ama arkadaşımız hapiste, bunu düşün... Hesaplaşacaksan hiç değilse onun serbest kalmasını bekle, o zaman ne söyleyeceğin varsa yüzüne karşı söyle. Bu da artık senin insanlık onurun olsun.
Bu sözüm sadece Lale Kemal'e değil, hapisteki meslektaşlarımızın tutukluluklarını fırsat bilip kişisel hesaplaşmaya girişen bütün başka gazetecilere... Sözleriniz Silivri'ye ulaşıyor mu bilmiyorum, canlarını yakıp yakmadığınızı da...
Ama en büyük zararı kendinize veriyorsunuz: Çünkü bu bir karakter meselesi.
Bazı değişmez gerçekler
- Sertab Erener ne kadar sopranoysa Serdar Erener o kadar entelektüeldir.
- Eskiden düşük şöhretler Bursa'daki Köşk Gazinosu'nda çıkardı, şimdi Taraf'ın arka sayfasında sahne alıyorlar.
- Bir kere homofobik, hep homofobik: Ali Eyüboğlu, nam-ı diğer Alice, ne yaparsa yapsın 'hormonlu domates' ödülüne aday gösterilmekten yırtamaz.
- Gülse Birsel'in en komik skeci Murat Birsel'le evlenmesidir.
- İzzet Çapa'nın gazetecilik girişimi bir cücenin basketbol oynamasından farksızdır. (Yiğit Karaahmet'ten.)
- Reha Muhtar sonuna kadar haklı: Abdullah Oğuz'la bu piyasada iş yapılmaz.
- Bir geziden birden fazla köşe yazarı bahsediyorsa tartışmasız hanuttur.
- Çok kısa sürede twitter'ı olmayan gazeteci kalmayacak.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget