Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Casususlarını Engelliyor Diye Osmanlıya Köpekleri Toplatmışlar
Fransız edibi Alfonse La Martini (1) ülkesine sunduğu raporda şöyle diyordu:
“Türkler canlı cansız bütün yaratıklarla barış içinde yaşıyor ister ağaçlar ister köpekler Tanrının yarattığı her şeye saygı gösteriyorlar. Hayvanseverlikleri bizde terk ettiren ya da bu zavallı türleri de kucaklıyor.
Köpeklerden korkan casuslarımız geceleri mahallelerde bekçilik yapan sokak köpekleri gerektiği gibi bilgi toplayamamakta bu soruna çözüm bulunamazsa yeterli istihbaratın toplanması mümkün görünmemektedir. İşte bu raporun üzerinden kısa bir süre geçmesinin ardından Fransız Doktor Reminger Talat Paşa’nın huzuruna çıkarak, “Batılılaşmak için bu sokak köpeklerinden kurtulmaları gerektiğini söyler. Hatta ekonomisi zor durumda olan Osmanlının bu köpekleri satarak binlerce Frank kazanmasına da aracılık” etmeyi teklif eder.
Nitekim turist adı altında İstanbul’a gelen bir İngiliz casusunun da sokak köpeğinden kaçarken yüksekten düşerek ölmesi üzerine İngiltere’nin ültimatom vermesini de fırsat bilerek köpekleri toplatma kararı alınır. Halk bu karar öfkelenir Hayırsız Ada’ya sürülmek üzere rıhtımda kafeslerle toplanılan köpekler gece yarısı sert delikanlıların yaptığı baskınla kurtarılsa da tekrar toplatılıp adaya sürgün edilirler. Köpeklerin adada açlıktan ölmeye başlamasının ardından Fransız Doktor Reminger ve onları satın alacak şirket bir anda ortadan kaybolur.
Tüm İstanbul geceleri adadan gelen köpek feryatları ile inlerken halk ayaklanarak sağ köpekleri tekrar İstanbul’a getirtir. Fatih Sultan Mehmet’le birlikte İstanbul’a giren sokak köpekleri Tanzimat dönemine kadar huzur içinde Osmanlı sokaklarında yaşamıştır.
İslam dinine göre evde köpek beslemek mekruh olduğundan halk da onlara sahip çıkardı. Tanzimat döneminde ortaya çıkan Batılılaşma hareketinde ikinci dalga Abdülmecit döneminde zuhur etmiş ve köpekler tekrar toplatılarak adaya sürülmüştür. Köpeklerin toplatılmasının ardından İstanbul’da sokaklar alevlere teslim olmuş, neredeyse yarısı yanmıştır. Halk bu yangının sokakları bekleyen ve yabancıları sokağa sokmayan köpeklerin toplatılması ile ortaya çıkan sabotaj ve köpeklerin ahı olarak değerlendirilmiş. Nitekim saray da sabotajcıların sokaklara elini kolunu sallayarak girdiğinden emin olmuş ve köpekleri geri getirmiştir. Bu kısa dönemde İngilizlerin ve Fransızların projelerinde hedef haline gelen sokak köpeklerinden 80 bine yakını telef olmuştur.
Abdülhamid’in tahta geçmesinden sonra sokak hayvanları daha bir nefes almıştır. Yüzyıllardır sokaklarımızda köpekler var olmuş ve her yer tatsız olaylar yaşanabilse de neticede bizimle uyum içerisinde yaşamışlardır.
Fakat son beş yıldır borç batağına saplanan belediyeler kısırlaştırma ve barınak faaliyetlerine yeteri kadar bütçe ayıramadıklarından sokak köpeklerin nüfusunda belirli bir artış ortaya çıkmıştır. Bu da beraberinde bası sorunları getirmiş olsa da ufak bir bütçe ayrılarak on binlerce veteriner hekimimizin eşliğinde kısa sürede üstesinden gelinmesi mümkündür. Bazı kurumlara kiralanan Auidilerin parasını bu hayvanları kısırlaştırmaya harcasaydınız emin olun daha büyük sevaba girerdiniz. Tepede oturanların bazıları bir sene yerli ve milli arabaya binseler sokakta kontrolsüz köpek nüfusu diye bir sorun kalmaz zaten. Son bir yılda halkı kutuplaştırma cabası içerisinde yürütülen sokak köpeği düşmanlığına alet olan Fransız Doktor Reminger’den ya da korkak İngiliz casuslarından farkı yoktur. Ne Tük kültüründe ne Osmanlı ne de Selçuklu kültüründe hayvanlara karşı böyle bir zulmün eseri yoktur. Sizin çıkmaya korkuyoruz dediğiniz sokaklarda elimizi kolumuzu sallayarak gezdiğimiz için yaptığınız şeyin bir propagandadan ibaret olduğunu da adımız gibi biliyoruz.
Sokak hayvanları için yapılması gereken belli, belediyeler ve hükümet ihmal ettiği görevi yerine getirecek ve bu hayvanların kısırlaştırılması ve barınaklara alınması konusunda bütçeyi ayıracaklar. Bunun başka yolu yok. Birileri belediyelerde akrabalarına üçer dörder maaş verecek, birileri de yarım kiloluk sakalıyla milyonluk Auidilere binecek diye bu hayvanlara ayrılacak bütçe ihmal edilemez, bu işin partisi falan da yok. Her parti bu işten sorumludur. Çocuklarımıza ve sokak hayvanlarımıza sahip çıkmak için iktidar ve belediyeler görevlerini getirmek zorundadır. Osmanlıdan bu yana kültürümüzde yer edilmiş bir hayvanın yok edilesini savunacak kadar yoldan çıkmayıp tek merkezden yönetilen kutuplaştırma politikalarına alet olmayı. İtlaf edilmesi gereken asıl varlık, görevini yerine getirmek yerine halkın bütçesini akrabalarına peşkeş çeken belediyecilik zihniyetidir. Son beş yıla kadar kontrol altında olan sokak hayvanın nüfusu Anadolu’nun şehirlerinde birdenbire neden artışa çıktı diye içten sorduğunuz gün gerçekten sizi dinleyebiliriz, çünkü bu hayvanlara ayrılan ödeneği parti teşkilatlarında çatır çatır yediler sen de fedai gibi propagandaya alet oluyorsun”.
Videodan alıntıdır.
Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com     

Casususlarını Engelliyor Diye Osmanlıya Köpekleri Toplatmışlar

(1)Alphonse Marie Louis de Prat de Lamartine (Fransızca: [alfɔ̃s maʁi lwi dəpʁa də lamaʁtin] ; 21 Ekim 1790 - 28 Şubat 1869) [ 2 ] İkinci Cumhuriyet'in kurulmasında ve üç renkli bayrağın Fransa bayrağı olarak devam etmesinde etkili olan bir Fransız yazar, şair ve devlet adamıydı. Fransa’nın uzun yıllar İstanbul’da elçiliğini yaptığı için iki cilt Osmanlı Tarihi yazmış.

Sokak hayvanları için yapılması gereken belli, belediyeler ve hükümet ihmal ettiği görevi yerine getirecek ve bu hayvanların kısırlaştırılması ve barınaklara alınması konusunda bütçeyi ayıracaklar. Bunun başka yolu yok. Birileri belediyelerde akrabalarına üçer dörder maaş verecek, birileri de yarım kiloluk sakalıyla milyonluk Auidilere binecek diye bu hayvanlara ayrılacak bütçe ihmal edilemez, bu işin partisi falan da yok. Her parti bu işten sorumludur. Çocuklarımıza ve sokak hayvanlarımıza sahip çıkmak için iktidar ve belediyeler görevlerini getirmek zorundadır. Osmanlıdan bu yana kültürümüzde yer edilmiş bir hayvanın yok edilesini savunacak kadar yoldan çıkmayıp tek merkezden yönetilen kutuplaştırma politikalarına alet olmayı. İtlaf edilmesi gereken asıl varlık, görevini yerine getirmek yerine halkın bütçesini akrabalarına peşkeş çeken belediyecilik zihniyetidir. Son beş yıla kadar kontrol altında olan sokak hayvanın nüfusu Anadolu’nun şehirlerinde birdenbire neden artışa çıktı diye içten sorduğunuz gün gerçekten sizi dinleyebiliriz, çünkü bu hayvanlara ayrılan ödeneği parti teşkilatlarında çatır çatır yediler sen de fedai gibi propagandaya alet oluyorsun”.
Videodan alıntıdır.

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com     

Mahzuni Şerif Ve Engelli Oğlu
Seçkin halk ozanlarımızdan Mahzuni Şerif (1939-2002) Türk Halk Müziğimize değerli türküler eserler kazanmasına karşın, türkülerdeki anlamlı vurguları bahane eden baskılı iktidarlar onu susturmak için türküleri nedeniyle nice davalar açmışlar, zaman zaman Türküleri devlet radyo ve televizyonlarında yasaklanmış çileli bir ozanımızdır. Birçok yazarlarımız ve şairlerimiz düşünceleri, görüşleri yüzünden böyle mahkemelerde sürünmüşler, hapislerde yatmışlar fikir ve ifadeleri böylece engellenmiş, çile çekmişlerdir.

Bu yazımızda Mahzuni Şerif’in engelli oğlu ile ilgili bir ilginç anekdotu sizlerle paylaşmak istedim. Mahzuni Şerif’in sekiz oğlundan biri engellidir. Bu engelli oğlunun başına gelen bir olayı Mahzuni Şerif bilgisayarımda bulunan kendi sesinden bir videoda şunları anlatıyordu:

“Benim hayat boyu bir felsefem ver; benim sekiz tane çocuğum var, bunlardan bir tanesi çalar çağırır, şair iyi sanatçıdır. Bu sekiz çocuğumdan bir tane var ki, Elbistan’lı hemşerilerim çok iyi bilirler, sağır, dilsiz ve hiç konuşmaz. Bizim Elbistan’ın iki köyü var, ikisi de aynı Yapalak diye bir köy. Biri Sunni köy, öteki Alevi köyü, yüzlerce yıl bu köyde hepsi de dostça yaşarlar. 

Benim oğlum dilsiz ve sağır olduğu için Aleviliği Sünniliği bilmez Allahtan öylesine bir adam, 25 yaşındaki bu oğlum babayiğit, ben ufağım ama o babayiğit. Bu oğlum bir cuma günü Ramazanlıkta oruçlu iken Sunni köyüne doğru elinde bir dürüm ısıra ısıra gidermiş. Yapalak’lı oruç tutan Sunni hemşerilerim, onun tanıyamamışlar. Elinde dürümünü ısıra ısıra giden engelli oğluma şöyle çıkışmışlar:

“Ulan eşşek oğlu eşek, utanmıyor musun, bizimle alay mı ediyorsun yiyorsun” (Ramazanlıkta neden oruç yiyorsun demek istiyorlar). Benim oğlum dilsiz ve sağır olduğu için söyleneni duymuyor tabi, onu normal biri zannediyorlar. Onu orada üç dört kişi utanmada sopa ile dövüyorlar, vurup düşürmüşler. Sağır ve dilsiz olduğu için derdini anlatamıyor, numara yapıyor zannediyorlar, yine dövüyorlar. Sonunda yanındaki kâğıda bakıyorlar ki “Mahzuni” yazıyor. “Ula bu bizim Mahzuni’n çocuğu” diyorlar, üzülüyorlar. Durumunu anlıyorlar dürümünü veriyorlar cebine para koyuyorlar, ona diyorlar ki. “Sen hiçbir zaman böyle yerlerde gezme (elini kulak memesine değdirerek namaz kılınan yerlerde gezme); saz çalma işareti yaparak “şöyle yerlerde gez” diyorlar. (Alkışlar) 

Bu zavallı dilsiz oğlum bile şimdilerde 33 yaşlarında bir çocuk şimdilerde gittiği köylere ilkin girerken ilk kimselere sorarmış, “sen şöyle misin, böyle misin” (namaz kılma ve saz çalma işareti). (Videoda alkış ve kahkaha sesleri).

“Şimdi ben de oğlum gibi oldum, hangisini doyuracağımı şaşırıyorum, çünkü ben bir halk ozanıyım, beni sevenler arasında böyle de var, böyle de var, (yine namaz kılma işaretini yaparak). Ben inanıyorum ve kendime açıkça söylüyorum, ben kültürlü bir insanım, sadece sol cenahta büyüdüm, fert itibariyle bir Alevi olduğum için solcu görünürüm. Ama dünyada bütün sağcıları insanlık adına kişileri sağcı solcu diye yargılamıyorum, bütün Sünnileri şeriat adına yargılamak gibi saygısızlık yapmıyorum. Ben ne mutlu şuyum ne mutlu buyum da demiyorum, “ne mutlu insanım” diyene bir sözüm var benim insan olmak güzel şey”.

Not: Bu notlar videodan alındı.

"Çeşmi Siyahım", "Oy Bizim Eller", "Mevlam Gül Diyerek", "Dom Dom Kurşunu" ve "Mamudo" gibi türküleriyle tanınan Aşık Mahzuni Şerif,

Asıl adı Şerif Cırık olan Mahzuni Şerif, 17 Kasım 1939'da Kahramanmaraş'ın Afşin ilçesinin bugünkü adıyla Tarlacık olarak bilinen Berçenek köyünde, Döndü ve Zeynel Cırık çiftinin oğulları olarak dünyaya geldi.

Afşin'in Alembey köyündeki Lütfi Mehmet Efendi Medresesi'nde eğitim hayatına başlayan halk ozanı, köylerine ilkokulun yapılmasıyla medrese eğitimini bıraktı ve buradan mezun oldu.

Aşık Mahzuni, 1959'da Mersin 3. Astsubay Hazırlama Okulu'ndan ve 1960'ta ise Ankara Ordu Donatım Teknik Okulu'ndan mezun oldu. Daha sonra Kuleli Askerî Lisesi'ne kaydolan ozan, maddi zorluklardan ötürü eğitimini yarıda bıraktı.

Eşi Suna evi terk ettikten sonra üçüncü evliliğini Gaziantep'te bir ilkokul öğretmeni olan Fatma Hanım ile yapan Aşık Mahzuni'nin bu evlilikten ise Derya, Ali Bülent, Şeyda ve Yetiş adlarında dört evladı dünyaya geldi.16 May 2020

Saz çalmayı ve deyiş söylemeyi küçük yaşlarda amcası Aşık Fezali'den (Behlül Baba) öğrenerek müzik hayatına başlayan halk ozanının mahcupluğu nedeniyle, tasavvuf dersleri aldığı Cırık Baba tarafından "Mahzuni" mahlası verildi.

Son asrın büyük halk ozanı: Aşık Mahzuni Şerif (1939-2002)

Henüz 17 yaşındayken dayısının kızı Emine ile dünya evine giren Aşık Mahzuni Şerif'in bu evlilikten Züleyha adında bir kızı dünyaya geldi. İlk eşinden boşanan ozan, Ankara'da okurken tanıştığı İtalyan asıllı Sovina (Suna) ile ikinci evliğini yaptı ve bu evlilikten Ferhat, Şirin ve Emrah adlarında üç çocuğu oldu. Eşi Suna evi terk ettikten sonra üçüncü evliliğini Gaziantep'te bir ilkokul öğretmeni olan Fatma Hanım ile yapan Aşık Mahzuni'nin bu evlilikten ise Derya, Ali Bülent, Şeyda ve Yetiş adlarında dört evladı dünyaya geldi. 3 evlilik yaptı ve bu evliliklerden 8 çocuğu oldu.

İlk plağını 1964'te çıkaran sanatçı, bir süre Gaziantep'te ikamet ettikten sonra göç ettiği Ankara'da Fikret Otyam, Feyzullah Çınar, Nesimi Çimen, Aşık Daimî, Kul Ahmet gibi isimlerle bir araya gelmeye başladı. Aşık Mahzuni, Aşıklar Derneğini kurdu, ressam Fikret Otyam'ın ve Gazeteciler Sendikası'nın desteğiyle konserler verdi.

"Balık denize nasıl bakıyorsa ben de türkülere öyle bakıyordum" diyen Aşık Mahzuni, "Dom Dom Kurşunu", "Yedin Beni", "Yuh Yuh", "Fadimem", "Gül Yüzlüm", "Ciğerparem", "Merdo", "Dostum Dostum", "Han Sarhoş Hancı Sarhoş", "Çeşmi Siyahım", "Yalan Dünya", "Ağlasam mı?", "Abur Cubur Adam", "Katil Amerika" ve "Ekmek Kölesi" gibi birçok esere imza attı.

Aşık Mahzuni, 1972'de aşık geleneğinin en büyük temsilcilerinden Aşık Veysel Şatıroğlu'nu Sivas'ın Sivrialan köyünde ziyaret ettiğinde Aşık Veysel tarafından ayakta karşılandı.

12 Mart Muhtırası sonrasında 8 yıl boyunca sahneye çıkması ve yurt dışına gitmesi yasaklanan Aşık Mahzuni, sanattan ve türkülerden uzak kalmamak için bu süre zarfında küçük bir dükkânda plak satmaya başladı ve bu yılları verdiği bir röportajda şöyle anlattı:

"Türkü söyleyememek beni çok üzüyordu. Canlı bir balığı tutun ve kumun üzerine atın o balık o denize nasıl bakıyorsa ben de türkülere öyle bakıyordum."

Yaşamı boyunca 453 plak, 58 kaset çıkardı, "Dolunaya Tül Düştü" kitabını yazdı

Duygu ve düşüncelerini sazının yanı sıra "Milliyet", "Meydan", "Anadolu'nun Sesi" gazeteleriyle "Pir Sultan", "Hacı Bektaş", "Kızıldeli", "Ozanca" gibi dergilerdeki yazılarıyla dile getiren Aşık Mahzuni, bazı yazıları ve türküleri sebebiyle birkaç defa hapse mahkûm edildi, iki defa idamla yargılandı.

Aşık Mahzuni Şerif, 1989-1991'de Halk Ozanları Federasyonu tarafından dünyanın en büyük 3 ozanı arasında gösterildi. Halk şiirine gönülden bağlanan Mahzuni Şerif, yaşamı boyunca 453 plak, 58 kaset çıkardı.

Ayrıca TRT tarafından hakkında çekilmiş 2 belgesel olan ozan, 2001 yılı başlarında Almanya'nın Köln şehrinde kalp ve solunum yetmezliği nedeniyle yoğun bakıma alındı. Halk ozanı, aynı yılın mayıs ayında hastaneden taburcu edilse de bir yıl sonra 17 Mayıs 2002'de, 62 yaşındayken hayata veda etti.

Aşık Mahzuni, vasiyeti üzerine Nevşehir'in Hacıbektaş ilçesindeki Hacı Bektaş Veli Külliyesi'nin yakınında Çilehane adı verilen yere defnedildi.

Abdurrahim Karakoç ve Aşık Mahzuni Şerif'i Gönül Dağı buluşturdu

Aşık Mahzuni Şerif ile şair Abdurrahim Karakoç'un dostluğu oldukça dikkat çeker. Oğuz Karakoç bu durumu şöyle geçer kayıtlara:

"İlimiz Kahramanmaraş’ta yayın hayatını sürdüren mahalli Birlik TV’de 1997–2000’li yıllarında “Edebiyata Gönül Verenler” ve “Gönül Telimizi Titretenler” adı altında programlar yapıyordum. “Gönül Telimizi Titretenler” programını aynı zamanda öğretmen olan, güzel saz çalan, Âşık Mahzuni Şerif hayranı ve onun eserlerini dilinden düşürmeyen öğretmen Nevzat Başkonuş’la birlikte hazırlıyordum.

Program boyunca ben, İlimizin yetiştirdiği halk şairi, hiciv ve söz ustası Abdurrahim Karakoç’un şiirlerinden, Nevzat Başkonuş ise âşıklık geleneğini sürdüren, doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen Mahzuni Şerif’in türkülerinden okuyordu. İlimizin iki ünlü ismini eserleriyle bu programda bütünleştiriyorduk. Farklı kulvarlarda gözüken bu iki değerli üstadı programımda birleştirmiştik. O dönemlerde her ikimiz de değişik kesimlerden tepkiler aldık, böyle bir şeyi nasıl yaparsınız diye.

Aradan birkaç yıl geçmişti ki Kanal 7 TV’de program yapan Devlet Sanatçısı Bayram Bilge Tokel “Gönül Dağı” Programına Abdurrahim Karakoç ve Âşık Mahzuni Şerif’i konuk etti. Bu program büyük yankı uyandırdı. Türkiye’de böyle bir şey ilk defa oluyordu.

Programın başlangıcında, Âşık Mahzuni Şerif, Abdurrahim Karakoç için “Sevgili üstadım Karakoç sanat hayatına benden önce başladı. Ondan etkilenmedim desem yanlış olur.” derken Abdurrahim Karakoç ise Mahzuni için “Hemşerim olmasından gurur duyuyorum. İkimiz de kendi çizgimizde, yiğitçe mertçe, inandığımızı yorumladık, inandığımızı söyledik. Ama hiç kimseye zarar vermeyi hedeflemedik, yapıcı olduk.” diyordu."

Yıllar sonra hastanede yatmakta olan Aşık Mahzuni'yi ziyarete giden Abdurrahim Karakoç, ziyaret sırasında aralarında geçenleri şu şekilde anlattı:

"Kar sesi üstüne Mahzuni ile bir saate yakın konuştuk, tartıştık. Kar sesi ne demekti. Karın rengini değil de niye sesini mevzubahis ediyor şair. Karın sesi nasıl bir şey? Sonunda Mahzuni bir iltifat yaptı bana: 'Lambada titreyen alevin üşüdüğünü yazan kar sesini de bulur."

 

Mahzuni Şerif Ve Engelli Oğlu

"Bütün dünya tanımalıydı onu"

Sanatçı Sezen Aksu, ünlü ozanın vefatından sonra 2006'da çıkarılan "Mamudo Kurban" albümü için kaleme aldığı değerlendirmede şunları kaydediyor:

"En az herkes kadar sevdim türkülerini, şiirlerini, hayatı bir çırpıda özetleyen sözlerini. Ama sanırım en çok adaletini sevdim, doğuya, batıya, kimseye yandaş olmadan, ayırmadan, yanımızda ve içimizden biri oluşunu. Doğruya ters düşene verdiği mücadeleyi, başkaldırıyı. Haksızlığa uğradığı bütün yaşadıklarına karşın yılmadan, kızmadan hatta kırılmadan, insanı ve ona ait tüm değerleri sevip, kollamasını. Mücadele ederken kükreyen sazının, aşkı ve sılayı anlatırken ki narinliğini. Artık fizik olarak aramızda değil ama ne hoş ki bu albüm bir yandan yaratıcının ölümsüzlüğünü sonsuza kadar hatırlatırken, bir yandan da zor zamanlarda tutunmak için çırpındığımız hayat ağacının en güçlü dallarından biri olarak ümidimizi taze tutacak. Bu yüzden bütün dünya tanımalıydı onu. Yeterince sahiplenip de hakkıyla takdim edemedik şimdiye dek. Aşık Mahzuni Şerif'e ve kültürel geçmişimize bir borç olan bu çalışmanın bu eksiği kapatmasını umuyorum."

Müzisyen Metin Turan, Mahzuni Şerif'in sanat anlayışına ilişkin, "Aşık Mahzuni, Yunus Emre, Şah Hatayi, Pir Sultan, Kul Himmet, Köroğlu, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Aşık Veysel silsilesindeki halk ozanı birikimimizi Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin, Cahit Külebi gibi çağdaş şiirimizin ustalarıyla bütünleştirmiş birisidir. Bu bakımdan da onun özümsenmesi, bütün bir Anadolu kültürünün anlaşılması gibidir." değerlendirmesinde bulunuyor.

Bingöl Üniversitesi Dr. Öğretim Üyesi Yılmaz Irmak ise "Aşık Tarzı Şiir Geleneğinde Aşık Mahzuni Şerif ve Şiirleri" isimli eserinde, halk ozanının yazdığı şiirlerden bestelediği türkülerin yaşadığı dönemdeki insan acılarına odaklandığına dikkati çekerek, "1950'li yıllardan itibaren ülkemizde başlayan sanayileşme ve köyden kente göç olgusuna bağlı olarak bazı kırılmalara ve değişimlere uğrayan aşık tarzı şiir geleneği, 1960-1980 yılları arasında Türkiye'de baş gösteren toplumsal ve siyasi olaylardan etkilenmiştir. Bu etkileri, Aşık Mahzuni Şerif’in şiirlerinde de görmek mümkündür. Geleneğin yoğun olarak tekrara düştüğü bu dönemde kendine özgü bir üslup ile sanatını ortaya koyan ozanın yaşadığı dönemdeki sosyal ve siyasi olaylar, sanayileşme, göç, kentleşme, gurbet olgusu, askeri darbeler, gelir dağılımındaki adaletsizlikler ve işçi sorunları gibi konular, onun şiir evrenini ve şiirlerini ürettiği bağlamı belirleme noktasında bize yardımcı olmaktadır." ifadelerine yer veriyor.

Eserleri

Aşık Mahzuni'nin albümlerinin başlıcaları arasında, "Gel Gizli Gizli", "Zincirli Vize", "Fadimem", "Dargın Mahkûm", "Dom Dom Kurşunu", "Benim Neyim Var", "Barışak" ve "Son Acı (Orta Doğu)" bulunurken, türkülerinin yanı sıra serbest vezinde yazdığı şiirleri "Dolunaya Tül Düştü" adlı kitabında topladı.

Doğumu ve eğitimi

Asıl adı Şerif Cırık olan Mahzuni Şerif, 17 Kasım 1939'da Kahramanmaraş'ın Afşin ilçesinin Berçenek köyünde dünyaya geldi. Soyu Horasan'dan Tunceli'ye göçen Ağuiçen aşiretine dayanmaktadır.[1] Babasının adı Zeynel, annesinin adı Döndü'dür. "Şerif" adı, kendisi doğmadan önce ölen amcasının adına ithafen verilmiştir. Yazdığı bir dörtlükte doğum tarihi ve soyu hakkında şunları dile getirmiştir:[2]

"Tevellüdüm merak ise miladî otuz dokuz

Kasımın on yedisinde Zeynel babadan geldim.

Döndü anaya rahmolmuş, ehlibeyt meftunuyuz

Ben faninin acısına, seyrü sefadan geldim"

Alembey köyündeki Lütfi Mehmet Efendi Medresesinde Kur'an eğitimi alırken köylerine ilkokulun yapılmasıyla medrese eğitimini bırakarak ilkokula başladı. 1955 yılında, sonradan Ankara'ya nakledilen Mersin Astsubay Okuluna kaydoldu ve 1959'da okulu bitirerek ordonat tekniker sınıfına ayrılarak Ankara Ordonat Tekniker Okulunda eğitim almaya başladı. Burada okurken yapılan bir arama sonucu çantasında Alevi-Bektaşi ozanlarının şathiyye ve şiirleri ile ilgili kitaplar çıkmasıyla okuldan atıldı ve bir daha geri dönemedi. 1961'da Kuleli Askerî Lisesi'ne gitti fakat maddi zorluklardan ötürü eğitimini yarıda bıraktı.

Ölümü:

2001 yılının başlarında rahatsızlanarak, kalp ve solunum yetmezliği nedeniyle yoğun bakım altına alındı. Mayıs ayında taburcu edildi. Ancak evli, sekiz çocuk, dört torun sahibi olan Mahzuni Şerif 17 Mayıs 2002 tarihinde Köln, Almanya'da öldü. Öldüğünde, Devlet Güvenlik Mahkemesindeki davası henüz sonuçlanmamıştı. Mezarı Hacı Bektaş Veli Külliyesi'nin yakınındaki Çilehane adı verilen yerdedir. Mezar taşında ''Eğer bana gel gel olsa yüceden, çırpar kanadımı uçar giderim. İsteğim yok gündüz ile geceden, ben bir Mahzuni’yim naçar giderim.'' yazmaktadır.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Mahzuni_%C5%9Eerif#:~:text=Halk%20%C5%9Fiirine%20g%C3%B6n%C3%BCl%20veren%20ve,%C3%A7ekilmi%C5%9F%202%20adet%20belgeseli%20bulunmaktad%C4%B1r

Derleyen Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

26/30 Ağustos Zafer Haftası Ve Bayramı Kutlu Olsun
Milli duyguları gelişmiş bir Türk olarak; Türklerin kazandıkları,  tarihin sayfalarında şanlı yerlerini alan  tüm zaferleri, hiçbir ayrım yapmadan anmak ve bunlarla gurur duymak,  başlıca görevimizdir. 


26 Ağustos; büyük bir tesadüf eseri olarak, Türklerin Anadolu’ya ayak basarak ele geçirdikleri, Türklere Anadolu'nun kapısının açıldığı, Türklerin Anadolu'ya yerleşmelerini sağlayan Alpaslan komutasında kazanılan 1071 Malazgirt Meydan Savaşının yanı sıra,  30/Ağustos/1922 de büyük taarruz ile sonuçlanarak bugünkü son Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunun temel taşını oluşturan  Kurtuluş Savaşımızın ve büyük zaferin kutlandığı zafer haftasının da yıl dönümüdür. 


Alpaslan sayesinde elde edilen Anadolu'nun; sonradan emperyalist devletler tarafından işgal edilen topraklarında, son Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşuna olanak sağlayan Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün liderliği ve başkomutanlığında kazanılan,  düşmanın denize döküldüğü,  güçlü emperyalist ve işgalci devletlere diz çöktürüldüğü büyük zafer,  30 Ağustos 1922 büyük taarruzun (Kurtuluş savaşının); ATATÜRK'ün ismi dahi anılmadan, daha öne çıkarılan Malazgirt Savaşı ve zaferinin devletin üst kademelerince,  mahalline gidilerek,  devlet protokolüyle kutlanmak suretiyle perdelenmeye ve adeta gölgelenmeye çalışılması ve bunun adeta bir alışkanlık ve gelenek haline getirilmesi, asla kabul edilemez. 


Aynı tarihlere rast gelen bu iki büyük zafer; dönüşümlü olarak,  bir yıl Malazgirt de diğer yıl da Kocatepe de devlet protokolüyle,  hak ettiği görkem ve önemle kutlanamaz mıdır?


Elbette kutlanır. 


Ancak, iş başındaki Saray iktidarının ve bugün için,  onun artık küçük mü yoksa büyük mü olduğu pek anlaşılamayan ortağı,  her yıl, Malazgirt Savaşının ve zaferinin devlet protokolüyle görkemli bir şekilde mahallinde kutlanmasını tercih etmekte ve ATATÜRK ve silah arkadaşlarının kazandığı 26/30 Ağustos 1922 tarihlerini kapsayan Zafer Haftasına hak ettiği önemi vermediklerini Türk Milletine göstermektedirler. Bu saygısızlığı,  millet olarak asla kabul etmiyoruz.  


İş başındaki Saray iktidarının ileri gelenleri; bu kabul edilemez ayrımcılıklarıyla,  adeta, kendilerinin en yakın varlık nedeni olan babalarını, dedelerini,  analarını,  ninelerini görmezlikten gelerek, yüzlerini dahi görmedikleri,  isimlerini dahi hatırlamadıkları büyük dedelerini ve büyük ninelerini önceleyerek onları yüceltme gibi bir davranışı sergilemektedirler. Olması gereken, bu konuda bir ayrımın yapılmaması, tümüne aynı önemin verilmesidir. 


Dinle ilgisi kalmayan,  siyasallaşan,  Saray İktidarının arka bahçesine dönüşen Diyanet İşleri Başkanı da, bu tarihlere denk gelen Cuma hutbelerinde;  ATATÜRK'ün adını anmamayı alışkanlık haline getirmiş olup, Diyanet İşleri Başkanının;  bu sene de, Cuma'ya denk gelen 30 Ağustos günü, ATATÜRK'ün adını anıp anmayacağını, ona rahmet dileyip dilemeyeceğini merakla bekliyoruz. 


Demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyeti ve onun kurucusu, bu vatanın kurtarıcısı ATATÜRK, Türk Milletinin olmazsa olmazı ve  kırmızı çizgisidir. Sıfatı ve makamı ne olursa olsun, ister seçilmiş, isterse atanmış olsunlar;  herkes,  bu kırmızı çizgiyi bir milim dahi aşamaz. 


Başkomutanlığı,  oturduğu yerden ve Anayasada yer alan ve sembolik bir değer ifade eden bir hükümden yararlanarak yapay olarak değil,  emperyalist devletleri harp meydanlarında dize getirerek,  ülkemizi düşmanlardan kurtarmak suretiyle ve canı pahasına hak eden,  laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyetini kurarak bizlere hediye ve emanet eden,  ezeli ve ebedi,  gerçek ve tek Başkomutanımız ve liderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ümüzün manevi kişiliğinde kutladığımız 26 Ağustos Zafer haftamız ve 30 Ağustos Zafer Bayramımız,  “NE MUTLU TÜRK'ÜM” diyebilen tüm halkımıza kutlu ve mutlu olsun. 


Bu zaferi kazanan ve  bizlere yaşatan,  en başta Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere,  artık hepsi aramızdan ayrılmış bulunan,  generalinden Er’ine kadar,  zaferde payları bulunan;  askerinden siviline, erkeğinden kadınına,  tüm silah arkadaşlarına,  Allah'tan rahmet diliyor,  aziz hatıraları önünde minnetle ve saygıyla eğiliyoruz.


26/08/2024

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

CHP de Değişim
CHP'de değişime bizde inanıyoruz ve istiyoruz. 


Değişim o kadar zor ve atla deve değil. 


Şu anda önümüzde ülkeyi çok kötü idare eden ve ülkeyi her alanda felakete sürükleyen bir tek adam iktidarı var. 


Saray iktidarının ülkeyi felakete ve insanlarımızı mutsuzluğa ve umutsuzluğa sevk eden yaptığı kötü şeylere bakınız ve onları alt alta yazınız,  bunların tamamen zıttını yapacak bir program ve yol haritası çiziniz,  işte size CHP'yi iktidar yapacak olan değişim. 


Yapılması gereken en önemli işlerden birisi de;  şu lider ağırlıklı, lideri öne çıkaran, karizmatik bir lider arayışı içindeki particiliği bırakalım artık,  CHP'yi kurumsallaştıralım. Partinin;  ülkeye ve halka hizmet, demokrasiye ve özgürlüklere,  cumhuriyetin kuruluş değenlerine, halkın din ve vicdan özgürlüğüne, inanç tercihlerine saygı odaklı programını ön plana çıkaralım, Ahmet. Mehmet. Hasan, Hüseyin partisi olmaktan çıkaralım partiyi. Parti,  lideriyle değil,  ideolojisiyle, programıyla,  tüzüğüyle, parti içi demokrasisiyle, liderlerin kimliğinden bağımsız eşitler arasında birinci bir kişinin başkanlığında partinin kurumsal kimliği temsil edilsin,  ülkemizin ve halkımızın yararına partinin programını bir bir hayata geçirsin. Partide şucu, bucu gibi ayrımlar ortadan kalksın. 


Kimlik siyaseti yapılmasın, insanların dinlerine, etnik kökenlerine, mezheplerine, emeği veya sermayeyi temsil edip etmediğine yani temsi ettiği sınıfına bakılmaksızın; Atatürk'e,  Atatürk ilkelerine, cumhuriyetin kuruluş değerlerine,  hukukun ve anayasanın üstünlüğüne, yargı bağımsızlığına saygılı, milliyetçilik;  ırktan bağımsız,  ülkesinin ve aynı ülkede birlikte yaşadığı halkının yararlarını ve mutluluğunu önceleyen bir değer olarak tanımlanarak, insanlara, salt insan oldukları için hizmet anlayışı,  ilke edinilsin. 


Bugün İMAMOĞLU ve YAVAŞ niçin ön plana çıktılar, her partiden insanlar bunları niçin seviyorlar?


İMAMOĞLU da YAVAŞ da,  belediye başkanı olarak,  halka hiçbir ayrım yapmaksızın hizmet ediyorlar, onların hayatlarını ve yaşamlarını kolaylaştırıyorlar, yoksula kucak açıyorlar, belediyenin gelirlerini israf etmiyorlar, halktan aldıklarını hizmet olarak halka sunuyorlar. Hiç kimseyi kimliklerine göre değerlendirmiyorlar, ayrımcılık yapmıyorlar ve o nedenle seviliyorlar. 


Sosyal belediyecilik anlayışı, CHP'nin merkezi yönetimin başına geçtiğinde ülkeyi çok güzel idare edebileceğinin adeta bir laboratuvarı oldu. Ülkeyi de aynı anlayışla halka ve ülkeye hizmet odaklı olarak yöneteceklerinin güvence kaynağı oldu. 


Bugün fakir halk sürünüyor onlardan alınan vergiler zenginlere transfer ediliyor, gerçek kazançlar vergilendirilmiyor, KDV ve ÖTV gibi vasıtalı vergiler fakir zengn herkesten eşit alınıyor vasıtalı vergiler tüm vergilerin neredeyse yüzde yetmişine tekabül ediyor, bunun sonucunda gelir dağılımında büyük bir adaletsizlik yaşanıyor. 


Çiftçilik ve hayvancılık yapan köylülerimiz desteklenmiyor yok sayılıyorlar,  ürettikleri ürünler ellerinde ve tarlada kalıyor zarar ediyorlar, çok mutsuzlar,  çiftçi isyanlarda her gün televizyonlardan izliyoruz. 


Sanayici de mutsuz o da zor şartlarda üretim yapıyor ve ürettiklerinden kazanç elde edemiyor. 


Devlet yönetiminde israf almış başını gidiyor. 


Her şey meydanda. Bu koşularda değişim nasıl olacak diye uzun uzun düşünmeye gerek yok. 


Kimlik siyaseti yapmayan, insanların dinine, mezhebine, başörtüsüne, giyim kuşamına etnik kökenine ilişmeyen, insana insan olduğu için değer veren, Atatürk'e ve onun ilkelerine, cumhuriyetin kuruluş değerlerine, hukukun ve anayasanın üstünlüğüne, insan hak ve özgürlüklerine saygılı olmak koşuluyla;  muhafazakar ortanın sağından,  soluna kadar geniş bir siyasi yelpazeye dahil insanlarımızı kapsayan merkez partisi olmayı içine sindirebilen ve bu konuda halka güven veren, devletin yatırımlarında ülkenin ve ülke insanlarının ihtiyaç önceliğini ve planlı bir ekonomiyi rehber edinen, vergilerdeki ve dolayısıyla gelir dağılımındaki adaletsizliği gideren, hukukun üstünlüğünü ve yargının bağımsızlığını benimseyen, parlamenter sisteme geri dönmeyi vaat eden bir program ile parti içi demokrasiyi sağlayan bir tüzük üzerinde ittifak edilerek halkın önüne çıkmak, değişim için yeterlidir sanırım. 


23/08/2024

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Demokrasi Ve Diktatörlük
Demokrasi ve  diktatörlük, birbirinin karşıtı iki ayrı siyasi rejim ve yönetim biçimidir.  

Demokrasinin karşıtı olan diktatörlüklerin;  dayandıkları ideolojik temellere göre, sağ, sol ve dini olanları vardır.  

İngiltere’de,  geleneksel ve sembolik hanedana dayalı bir kraliçe mevcutsa da, İngiltere,  tam anlamıyla demokrasi ile yönetilen bir ülkedir.  Yönetimde yetkisiz ve etkisiz sembolik bir kraliçe mevcutsa da, İngiltere demokrasinin beşiği olarak bilinir.  

Bu nedenle, demokrasilerde seçim ve sandık gereklidir ancak,  demokrasinin tek ve yeterli koşulu değildir.  Seçim ve sandık var, öyleyse orada demokrasi de vardır denilemez.  

Demokrasi ile yönetilen çoğu ülkede;   kadınlar,  seçme ve seçilme hakkını  Türkiye’den sonra elde etmişlerdir,  bu ülkelerde kadınların seçme ve seçilme hakları mevcut değilken, seçme ve seçilme hakkı sınırlı iken de demokrasi vardı.  Zira, demokrasinin tek koşulu seçim değildir.  

Diktatörlükle yönetilen ülkelerde de seçimler vardır, diktatörler de seçimle iş başına gelirler.  

Demek ki, seçim ve sandık var, kadınların da seçme ve seçilme hakları var,  ülkeyi yönetenler,  kadın erkek ayrımı gözetilmeksizin  tüm seçmenlerin oylarıyla ve seçimle iş başına geliyorlar,  öyleyse o ülkede demokrasi vardır tezi,  asla doğru değildir.  

Demokrasi karşıtı olan diktatörlükle yönetilen, anayasası buna göre yazılan ülkeleri yöneten diktatörler de,  saygın kişilerdir.  

Bu nedenle, anayasasına göre diktatörlükle yönetilen ülkeleri yöneten diktatörlere diktatör demek,  asla hakaret değildir, bilakis onlar için övünç vesilesidir.  

Bir de,  anayasasına göre, yönetim biçimi demokrasi olan ve aslında diktatörlükle yönetilmemesi gereken, anayasasında;   insan hak ve özgürlüklerine ve hukukun üstünlüğüne dayalı, yargısı bağımsız, demokratik bir hukuk devleti olduğu yazılı olmasına rağmen, anayasanın bu amir  hükümlerine fiilen uyulmayan,  demokrasinin fiilen rafa kaldırıldığı ülkeler vardır ki;  bu ülkelere,  seçim ve sandık var,  öyleyse o ülke demokrasiyle yönetiliyor denilemez.  

Bu tür ülkelerde, yani aslında anayasasına göre yönetim biçimi demokrasi olmasına rağmen,  fiilen demokrasinin askıya alındığı ülkelerde, anayasayı ve  demokrasiyi rafa kaldıran yöneticilere,  açıkça diktatör diyemezsiniz, diktatör olduklarının farkında bile değildirler, diktatör derseniz sanki kötü bir şeymiş gibi, çok alınırlar,  kendilerine hakaret ediliyor zannederler,  aslında hakaret değil,  sadece bir durum tespitidir bu.  

Diktatör demek gerçekten bir hakaret değildir, bir durum tespitidir, dikte eden, dayatan, muktedir kişi anlamındadır.  Bir kişi gerçekten diktatör değilse, el alem ne derse desin, asla üzerine alınmamalıdır.  Gerçekten diktatörse de,  sesini kısıp oturmalıdır, oturduğu yerde.  

Bir ülkede;   yargı fiilen bağımsız değilse, tüm devlet yetkileri kendisinden hesap sorulmaksızın  tek kişide toplanmışsa,  parlamento işlevsiz kalmışsa, tek kişinin dikte ettiği yasa teklifleri emrindeki iktidar milletvekillerinin oylarıyla yasalaşıyor ve muhalefet milletvekillerinin muhalefeti dikkate alınmıyorsa, çoğulcu değil çoğunlukçu bir sistem söz konusuysa, devleti yönetenler;   yönetimleri ve harcadıkları devletin paraları nedeniyle denetlenemiyorsa, halkına hesap vermiyorlarsa, en başta düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlükleri olmak üzere, insan hak ve özgürlükleri sınırlandırılmışsa, insanlar ve gazeteciler,  düşündüklerini açıklamaktan ve yazmaktan korkuyorlarsa, korkmayanlar da,  açıkladıkları ve yazdıkları düşüncelerinden dolayı hakarete ve tehdide maruz kalıyorlarsa, soruşturmaya maruz kalıyorlarsa, basın özgür değilse, basının çoğunluğu yandaş edilmişse, yandaş olmayan basın da korkudan oto sansür uygulamak zorunda kalıyorsa,  ülkeyi yöneten tek kişi;  tek doğru olduğuna inandığı kendi dini ve mezhepsel inançlarını,  halkına tek doğru olarak dayatıyor ve terör örgütü olup olmadığı tartışmalı bir örgütün öldürülen lideri için,  yasalara ve teamüllere aykırı olarak milli yas ilan edebiliyorsa, buna haklı olarak karşı çıkan ve eleştiren halkın saygın büyük kesimine, partili Cumhurbaşkanı sıfatının koruma zırhına güvenerek, bu gerçek cibiliyet sahibi insanlara,  cibiliyetleri bozuk diye hakaret edebiliyorsa, aslında gerçek bir cumhurbaşkanının;  halkına,  bu tür hakaretleri yapma görev,  hak ve yetkisinin olmaması, bu tür hakaretleri yapan kişilerin,  cumhurbaşkanına tanınan yasal korumaları hak etmemesi nedeniyle,  bu hakaret içeren sözlerinden dolayı partili cumhurbaşkanına verilecek olan hak ettiği cevapların,  asla cumhurbaşkanına hakaret suçunu oluşturmayacak olmasına rağmen,  bağımlı yargının savcılarının bu hukuki gerçeği görmezlikten geldikleri bir ülkede, demokrasinin var olduğunu savunabilir misiniz?


08/08/2024

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

“Foteri nereden aldın” dedi
Temmuz ayının son günleri, hava çok sıcaktı. Bir iki parça sebze meyve almak için Ulus perakende haline uğradım. Hava çok sıcak olduğu için güneşten kendimi korumak amacıyla tepemde bir küçük şemsiye gibi duran havalı görüşlü fötr şapkamı giymiştim. Başımda fötr şapkam ile perakende haline girdim, sebze meyve fiyatlarına göz atmak için tezgahların önünden sıra ile fiyatları kontrol ederek yürüyordum. Sağdaki balıkçıyı geçtiğim sırada birkaç adım uzaklaştığım halde, pek de satış yapmayan balıkların önünde dikilen bir balıkçı, arkam süre “foterli abi foterli abı” diye beni çağırdığını anladığım balıkçıya geri döndüm. 

Balıkçının yanına vardığımda, adam izin filan almadan yağlı eliyle başımdan fötr şapkamı saygısızca eline aldı, “abi föterin çok güzelmiş nereden aldın bu kovboy şapkasını” deyip balıkçı fötr şapkamı kendi başına giydi. Laubali bir tavırla “yakıştı mı abi” diyordu üstelik. Ben sinirlenmeye başladım, kendimi taciz edilmiş hissettim, “Teksas’tan bir kovboy arkadaşım hediye etti, Allah Allah senin başka işin yok mu, diyerek fötr şapkamı başından alıp kendi başıma giydim. Sinirimden başımı beri öte sallayarak ayrılıp giderken, balıkçı arkam süre “abi abi balık verelim gitme” diyerek bana balık satmaya çalışıyordu. Kendi kendime bu dünyada ne densiz adamalar var diye söylenerek çıktım. 

 Densiz dilenci

Bu densiz adama söylene söylene giderken, nedense aklıma şu densiz dilenci fıkra geliverdi:

Dilencinin biri sokaklardan dilenerek giderken bir apartmanın bilmem kaçıncı katında oturan biraz da yaşlıca bir adam balkondan sokağı seyrediyordu. Dilenci başını kaldırarak balkondaki yaşlı adamı “abi abi buraya gelebilir misin” diyordu. Balkondaki yaşlı adam çağıran adamın dilenci olduğunu bilmeden onu kırmamak için nezaketen balkondan ayrılarak aşağıya dilencinin yanına geldi, ona “buyur hemşerim ne istiyorsun” dedi.

Dilenci umarsız “Allah rızası için bir sadaka verir misin” dedi. Balkondan gelen yaşlı adam sinirlenmişti, ona belli etmedi, ama o dilenciye bir ders vermek için onu yukarıdaki üst katta bulunan evine çağırdı, “yukarı gel de vereyim” dedi. Üçüncü mü dördüncü mü katta oturan asansörü de olmayan bu eve arka arkaya birlikte çıktılar.

Ev sahibi yaşlı adam, dilencinin yüzüne sanki alaycı mı desem çok sinir mi desem bir eda ile bakarak, “Allah versin” dedi. Dilenci bu durum karşısında homurdanmaya başladı: “Yahu arkadaş “Allah versin” lafını aşağıda iken niye söylemedin” diye çıkıştı. Yaşlı adam ev sahibi de ona şu yanıtı verdi: 

“Peki sen de sadaka istediğini ben yukarıda iken niye söylemedin” diye sinirli bir eda ile çıkıştı. Dilenci homurdanarak aşağı inerken, yaşlı adam da arkasından “sana bir ders vermek istedim” diyordu. Toplumda insanı rahatsız eden böylesi insanların var olduğunu sanırım hepimiz biliyoruz. 

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com 

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget