Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

128 Milyar Dolar Nerede?
Merkez Bankasının 128 milyar dolarlık rezervinin yok edilmesine kayıtsız kalamayan bu ülkenin ana muhalefet partisi CHP; muhalefet partisi olarak,  bu dolarların ne zaman,  hangi kurdan ve  kim ya da kimlere satıldığını sorgulamaya kalktı diye,  yer yerinden oynadı, bu konuda CHP tarafından asılan afiş ve pankartlar, sorunun muhatabı olan yürütme organı tarafından bir bir kaldırıldılar. 

Peki, neden kaldırılıyor bu afiş ve pankartlar?

Bu soruda, alınganlık gösterilecek, afiş ve pankartların indirilmesini gerektirecek ne sakınca var ki? 

Bu 128 milyar dolar üzerinden yolsuzluk yaptınız, bu dolarları cebe indirerek zimmetinize geçirdiniz, karşılıksız olarak partili yandaşlara dağıttınız diyen yok ki. 

Kendinize güveniyorsanız, bu konuda gocunacak bir yaranız yoksa, milletin parası olan bu dolarların ne olduğunu,  açıklamak zorundasınız. 

Bu dolarlar, sizin şahsi dolarlarınız değil. 

Bu soruda,  hiçbir art niyet aramanın gereği yoktur. 

Bu sorunun bir art niyetle sorulduğunu yorumluyorsanız, sorunun cevabını belgeleriyle derhal verin ve soruyu, soranların ağzına tıkayıp biran önce kurtulunuz. 

128 milyar dolar, fiziken yok olmadı tabi. Yakılmadı, imha edilmedi. Sadece Merkez Bankasının kasasında değil şu anda. 

Ana muhalefet partisi CHP de,  şimdi Merkez Bankasının kasasında olmayan bu 128 milyar doların ayaklanıp nereye gittiğini soruyor. 

Anayasanın 68 ve Siyasi Partiler Yasasının 4.  maddesine göre; Siyasi partiler,  demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. 

Siyasi partiler,  önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler. 

Anayasasının 26. maddesine göre de;   herkes, tabiatıyla siyasi partiler de;  düşünce ve kanaatlerini söz,  yazı,  resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.  Bu hürriyet Resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. 

Türk Ceza Yasasının 114.  maddesine göre de, Cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla bir siyasi partinin faaliyetlerinin engellenmesi suçtur. 

Bu anayasa ve yasa hükümleri de göstermektedir ki; CHP'nin ana muhalefet partisi olarak, milletin parasının akıbetini sorgulayan, 128 Milyar dolar nerede sorusunu içeren afiş ve pankartları asması, bu konuda düşünce açıklaması, muhalefet görevini yapması, siyasi parti faaliyetinde bulunması,  suç değildir. 

Suç olmadığı gibi, CHP'nin astığı pankart ve afişlerin,  devlet gücü kullanılarak iktidar partisi tarafından zorla indirilmesi, TCK. nun 114.  maddesine göre; cebir kullanarak, hukuka aykırı davranışlarla, ana muhalefet partisi CHP'nin parti faaliyetinin engellenmesi suçunu oluşturmaktadır. 

Demek ki; hukuken ortada bir suç varsa, 128 milyar dolar nerede yazılı pankart ve afişleri astıran CHP yönetimi tarafından işlenen bir suç değil, bu pankartları zorla ve devlet gücü kullanarak hukuka aykırı bir şekilde indiren iktidar partisi yetkilileri ve onların emirlerini uygulayanlar tarafından işlenen bir suç söz konusudur. 

Ülkede demokrasi, anayasa ve yasalar varsa, işin doğrusu budur. 

Yok, suçlu olan afiş ve pankartları indiren ve indirtenler değil, asanlardır diyorsanız, bu ülkede demokrasi yok, diktatörlük var diyenlere hak vermek zorundasınız. 

Güner Yiğitbaşı

18/04/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

İnsanlık Suçu İşlenmiştir
Corona salgını aldı başını gidiyor. 

Corona ile mücadele, adeta bir yazboz tahtasına dönmüş durumdadır. 

Bir açılıp saçılıyoruz,  sonra geri adım atarak kısmen kapanıyoruz. 

Bilim kurulu var ama,  danışma kurulu gibi çalışıyor, karar verme yetenekleri yok. 

Bilim Kurulu; baştan, görüşlerine uyulmamak üzere, usulen görüşlerine başvurulan bir uydu kuruluş, var mı var işte. 

Bu gece Halk TV.  de sunulan SÖZÜM VAR programını izliyorum, programa bilim kurulu üyesi bir bayan profesörümüz bağlandı ve salgındaki son durumun kontrol edilemez bir hal aldığını, hastanelerin sinyal vermeye başladığını,  tam kapanmanın gerekli olduğunu, hükümetin aldığı kararların,  kendi görüşlerini yansıtmadığını, cesur bir şekilde açıkladı. 

Zaten,  her gün açıklanan turkuaz tablodaki veriler,  salgının önlenemez bir şekilde artarak devam ettiğini gösteriyor. 

Salgının bu şekilde tüm ülkede önlenemez bir şekilde yoğunluk kazanmasında,  günde 300'e yakın vatandaşımızın bu salgın nedeniyle ölümünde,  84 milyon insanımızın kusurunun bulunduğuna ilişkin resmi açıklamalara katılmıyoruz. 

Tek adama dayalı Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi, ülkeyi her alanda yönetemediği gibi, salgını da yönetememektedir. 

Salgın ile ilgili olarak, kabinede alınan kararların dahi, Sağlık Bakanı tarafından değil, tek adam tarafından bizzat açıklanması, alınan kararların açıklanmasından önce siyaset yapılarak ana muhalefet partisinin gerçek dışı iddialarla suçlanması da göstermektedir ki; amaç,  salgınla mücadele ve buna ilişkin önleyici tedbirlerin alınarak açıklanması değil, koltuğun muhafazası için yalanlara dayalı propaganda yapılmasıdır. 

Saraydaki tek adam, partili cumhurbaşkanı;  AKP il ve AKP Genel Kongrelerinde, göz göre göre binlerce kişiyi kongre salonlarına toplamış ve bu kalabalığı görünce büyük bir mutluluk duymuş, kalabalığı görünce,  üzüntülerini dile getireceğine, sevinç ve mutluluğunu dile getirmiş, mutluluktan zil çalıp oynamadığı kalmıştır. 

Özellikle,  AKP Kurultayına 81 ilden delegeler ve partililer gelmiş, kurultay sonrasında da 81 ile geri dönmüşlerdir. 

Bu şekilde 81 ilden partililerin ağız, boğaz ve burunlarındaki Corona virüsleri,  kurultay salonunda hemhal olmuş ve Kurultay salonunda eklenen yenileriyle sayıları toplamda artan virüsler,  81 ile dağılmıştır. 

Buna neden olan kişi; hiç şüphesiz,  AKP genel Başkanıdır.   

AKP Genel Başkanı da çok iyi bilmektedir ki; parti içi demokrasinin “D” sinin bulunmadığı, seçim yarışmasının yaşanmadığı, ERDOĞAN'ın işaret verdiği ve tek aday olarak seçimlere katılan kişinin mutlak seçildiği, bir seçim sürprizinin yaşanmasının imkansız olduğu kongrelere kalabalıkların toplanmasının, kongre sonuçlarına hiçbir etkisi bulunmamaktadır. 

Seçimler, önceden var olan malumun ilanıdır. 

Hal böyleyken, AKP Kongrelerine bu pandemi ortamında binlerce insanın toplanmasının teşvik edilmesi ve bu kalabalıklardan memnun olunması, bize göre bir insanlık suçudur.  

Güner Yiğitbaşı

14/04/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Elinize ne geçti rahatladınız mı?

Montrö ve cüppeli ve sarıklı amiral konusunda, bu ülkenin;  duyarlı ve konunun uzmanı vatandaşları olarak, yazılı bir duyuru ile endişelerini bildiren 104 emekli silahsız amiralden 10 kişisini gözaltına alarak, 4'ünü de davetiye ile çağırarak sorgulayıp eziyet ettiniz de elinize ne geçti?

Bırakınız yüksek okul ve hukuk fakültesi bitirmeyi, sadece okuma yazma bilen ve bu ülkede yaşayan, ülkede yaşanan Montrö tartışmalarına ve hain  Fetö darbe girişimine tanık olmuş olan herkesin çok kolaylıkla anlayabilecekleri açıklıkta yazılan bir düşünce açıklamasından ibaret duyurunun; ”aksi takdirde” diye başlayan bölümünde ifade edilenlerle ne denmek istendiğini anlayamıyorsanız ve satır aralarında darbe çağrısı arıyorsanız, yapacak bir şey kalmamış, bu ülkenin yürütme ve yargı organı batmış demektir. 

Yaşını başını almış, bu ülkeye üstün hizmetlerde bulunarak emekli olup köşelerine çekilen emekli amiralleri, sekiz gün göz altında tutarak, onlara adeta işkence yaptıktan sonra,  adli kontrol ile salıvermek,  bir öç alma ve bu insanları itibarsızlaştırmaktır.  Önce Eşeğini kaybettirip, sonra buldurarak sevindirmektir. 

Bu ülkede;  anayasa, yasalar ve hukuk,  o kadar yok edilmiştir ki;  insanlarımız, uğradıkları bu haksızlıkların hesabını soracak bir merci bulamadıkları için, salıverildiklerine sevinir olmuşlardır. 

Bu ülkeye üst düzey hizmet eden emekli amiralleri, erken saatlerde gözaltına alarak emniyette sekiz gün sorgulamak ve evlerinde aramalar yapmak, bu eylemde parmağı olan yürütme ve yargı organına mensup kişilerin, erlik veya asteğmenlik dönemlerinde şu veya bu nedenle  şuur altlarına yerleştirdikleri kompleksin dışa vurumudur. 

Soruşturmaya dahi gerek olmamasına rağmen, haydi bir soruşturma konusu yapıldı, yerleri yurtları, ikametgahları belli ve sabit olan bu Amirallerin; davetiye ile çağırılarak, emniyete götürülmeksizin,  doğrudan C. Savcıları tarafından sorgulanarak, adli kontrol dahi talep etmeden salıverilmeleri gerekirdi.  

Ayıp değil mi, şimdi adli kontrol nedeniyle bu değerli yaşlı başlı kişiler, yurt dışına çıkamayacaklar, belli günlerde karakola gidip imza verecekler vesaire. 

Amaç, eli kalem tutan, ülke sorunlarını tartışan, düşünen, televizyonlara çıkarak ülkenin içinde bulunduğu ve acil çözüm bekleyen sorunlarını anlatarak halkı aydınlatan,  örneğin emekli amiral Türker ERTÜRK gibi insanları susturmak, tüm aydınlarımıza gözdağı vererek korkutup susturmak. 

Çok yazık. Bu ülkenin aydın bir vatandaşı ve hukukçusu olarak utanç duyuyorum. 

Güner Yiğitbaşı

13/04/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Montrö Sözleşmesi İstanbul Sözleşmesine Benzemez Elinizi Yakar  Aman Dikkat!...
Bilmemek, çok kötü bir şey. 

Bilmemek ayıp değil ama, öğrenmemek ayıp tabi. 

Bilmeyen ve bilmediğinin de farkında olmayan, bilmediklerini bir bilenden öğrenmeyen ve öğrenmek istemeyen, buna rağmen bilmediği konuda fetvalar veren kişi; üstelik bir de devlet adamı ise;  ülkesi için büyük bir  tehlikedir. 

Montrö Boğazlar Sözleşmesinden bahsediyoruz tabi. 

Montrö’den önceki, Lozan Konferansı’nda imzalanan Boğazlar Sözleşmesi;  Türkiye’nin,  Boğazlar üzerindeki egemenliğini sınırlandırmaktaydı.  Lozan’da,  imzalanan Boğazlar Sözleşmesiyle, uluslararası bir komisyonun emrine verilmiş olan boğazlar bölümü;  bütün çevresiyle birlikte Türkiye’nin toprağıydı ama,  Türkiye’nin emrinde ve  koruması altında değildi.  

Boğazlar,  Montrö’den sonra,  doğrudan doğruya Türkiye’nin emri altına sokuldu ve onun bir parçası olduğu tescil edilerek,  Türkiye’nin koruması ve yönetimi altına alındı ve askerleştirilebildi. 

Montrö Anlaşmasının 27.  maddesine göre, bu Sözleşme; yürürlüğe girişinden başlayarak,  24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşmasını imzalamış her Devletin katılmasına açık olacaktır.  

Montrö Sözleşmesi; sözleşmede imzası bulunan Türkiye dahil  tüm devletleri olduğu kadar, ABD gibi imzası olmayan, bu sözleşmeye sonradan da katılmayan tüm devletleri de kapsayan,  tüm Dünyayı bağlayan bir anlaşmadır.  

Montrö Sözleşmesinin 28.  maddesine göre; sözleşmenin süresi,  yürürlüğe giriş tarihinden başlayarak,  yirmi yıl olacaktır. 

Bununla birlikte,  Sözleşmenin 1.  maddesinde doğrulanan geçiş ve gidiş- geliş (ulaşım) özgürlüğü ilkesinin süresi,  sonsuz olacaktır. 

Montrö Anlaşmasının 1.  maddesine göre; Boğazlar'da denizden geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım), kural olarak özgür olup; ancak, sınırsız olmayan bu özgürlüğün kullanılışı,  özgürlüğün koşulları ve sınırları,  bundan böyle bu Sözleşme hükümleriyle düzenlenecektir. 

Anlaşmanın yirmi yıllık süresi,  1956 senesinde sona erecek olmasına rağmen. yine anlaşmanın 28.  maddesinde yer alan; sözü edilen yirmi yıllık anlaşma süresinin bitiminden iki yıl önce,  hiçbir imzacı devlet sözleşmeyi sona erdirme ön-bildirimi vermemişse,  yani;  1954 senesinde,  imzacı bir devlet sözleşmeyi sona erdirme ön-bildiriminde bulunmamışsa-ki; bulunmamıştır-Sözleşme,  bir sona erdirme ön-bildirimin gönderilmesinden başlayarak,  iki yıl geçinceye kadar yürürlükte kalacaktır. 

Sözleşmenin yirmi yıllık süresinin bitim tarihi olan 1956 senesinden iki yıl öncesinde, imzacı bir devlet sözleşmeyi sona erdirme ön-bildiriminde bulunmadığı için,  yirmi yıllık sürenin sonu olan 1956 senesinde sonlanmayan ve bu nedenle üzerinde revizyon yapılmayan anlaşma, 1956 senesinden sonra da,  aynı hükümleriyle yürürlükte kalmış, daha sonra da iki yıl öncesinden sona erdirme ön-bildiriminde bulunulmadığı için,  anlaşma ilk imzalandığı orijinal hükümleriyle halen  yürürlüktedir. 

Montrö Sözleşmesinin 28. maddesinin son fıkrasında yer alan; ”İşbu Sözleşme,  işbu madde hükümlerine uygun olarak sona erdirilmiş olursa,  Bağıtlı Yüksek Taraflar,  yeni bir Sözleşmenin hükümlerini saptamak üzere kendilerini bir konferansta temsil ettirmeği kabul etmektedirler.  “ hükmü, çok önemlidir. 

Bu hükme göre; şayet bugüne kadar, taraflardan biri sözleşmeyi sona erdirme ön-bildiriminde bulunmuş olsalardı, keza bundan sonra da taraflardan biri, örneğin Türkiye;  iki yıl öncesinden sözleşmeyi sona erdirme ön-bildiriminde bulunurlarsa,  anlaşmanın tarafları ülkeler, yeni bir sözleşmenin hükümlerini saptamak üzere, kendilerini bir konferansta temsil ettirmek zorundadırlar. 

Bunun anlamı çok açıktır. 

ERDOĞAN; İstanbul Sözleşmesinde yaptığı gibi, bir gece yarısı anayasaya aykırı olarak ansızın  aldığı bir kararla, Montrö Sözleşmesinden tek yanlı olarak çekildim, ne haliniz varsa görünüz, ben Montrö sözleşmesini tanımıyorum,  artık bizi bağlamıyor, boğaz geçişlerini bundan sonra istediğim gibi düzenleyeceğim diyemez. 

Montrö Sözleşmesinin 28.  maddesi, iki yıllık bir sona erdirme ön-bildiriminde bulunma koşulu getirdiği gibi, sözleşmeyi sona erdirme bildiriminde bulunarak,  aradan sıvışmaya imkan tanımamaktadır. Hele, sözleşmeye konu boğazların,  kendi ülkesinin sınırları içinde olan ülkemiz, yeni bir sözleşmenin hükümlerini saptamak üzere yapılacak yeni bir konferansa katılmak zorundadır,  Türkiye olarak. 

Yani, İstanbul Sözleşmesinde yaptığımız gibi, sözleşmeden ayrılıyoruz ne haliniz varsa görünüz, esen kalınız diyemeyiz. 

Kurulacak olan yeni masaya, paşa paşa oturmak zorundayız, buna mecburuz, masaya oturduğumuzda da; içinde bulunduğumuz olumsuz dış ve iç koşullarda, daha iyisini bulmak bir yana,  eskisine muhtaç hale geleceğimiz kesindir. 

Keza; Montrö sözleşmesi, ülkemizin boğazlar üzerindeki egemenliğini,  boğazların kontrolünü ve idaresini belli koşullarla ülkemize tanıdığı gibi, içlerinde Rusya'nın da bulunduğu Karadeniz’e sınırdaş ülkelerin ve Karadeniz’in de güvenliğini sağlamakta ve Karadeniz’i bir barış denizi olarak muhafaza etmeyi amaçlamaktadır. 

Bu nedenle, Kanal İstanbul ve sair oyuntularla, sözleşmenin bu amacını ortadan kaldıracak şekilde, sözleşmeyi delemezsiniz bypas edemezsiniz, buna kalkıştığınızda, ülkemizin başına sorunlar açarsınız. Rusya ve Putin; haklı olarak sanırım buna müsaade etmez. 

Nitekim; Kanal İstanbul ile gündeme gelen,  Montrö’yü delerek,  ABD'ye Karadeniz’de savaş gemisi bulundurmanın amaçlandığı dedikodularının çıkması üzerine,  Rusya; önce Ankara Büyük Elçisi, sonrasında Dışişleri sözcüsü ve son olarak da, bizzat Putin aracılığıyla,  endişelerini dile getirmeye ve ülkemize gözdağı vermeye başlamışlardır. 

Rusya’nın muhalefetine karşı; Rusya'ya,  enerji ve turizm olarak bağımlılığımız nedeniyle,  karşı koyamayacağımız açıktır.  

İkinci Dünya Savaşında;  İnönü'nün de üstün devlet adamlığı ve gayreti sayesinde, bizi savaştan uzak tutan Montrö Boğazlar Sözleşmesinin devam ettirilerek,  ülkemizin muhtemel bir Üçüncü Dünya Savaşından da korunması, en büyük hedefimiz olmalıdır.  

Güner Yiğitbaşı

10/04/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Demokrasilerde Delilden Suça Ve Suçluya Ulaşılır Ve Herkes İddiasını İspatla Mükelleftir
Demokrasilerde; delilden, yani kanıttan, suça ve  suçluya ulaşılır. 

Kanıt yoksa, suç da, suçlu da yoktur. 

ERDOĞAN'ın;  kendisi söz konusu olduğunda,  sıkça tekrarladığı ve çok sevdiği, bize göre de çok doğru olan  bir sözü vardır. 

ERDOĞAN der ki; müdde-i, yani iddiacı iddiasını ispatla mükelleftir. 

Çok doğru, ceza hukukunun evrensel bir kuralıdır bu. 

Bu nedenle; demokrasilerde kanıttan suçluya ulaşılır. Kanıt yoksa, kimse suçlanamaz ve göz altına alınamaz. 

ERDOĞAN; müdde-i iddiasını kanıtlamak zorundadır sözünü unutmuş olmalı ki; emekli amirallerden,  suçsuz olduklarını kanıtlamalarını istiyor, yani, amirallerin suçlu olduklarını kanıtlarıyla savcı ispatlamayacak, emekli amiraller suçsuz olduklarını kanıtlayacaklar. O zaman masumluk karinesi nerede kaldı?

Aslında, bu manzara karşısında,  gerçek bir hukukçu olarak ağlamak lazım ama, ne ağlayabiliyorum,  ne de gülebiliyorum, hayretimden  donup kalıyorum. 

Montrö'nün tartışılmasından ve deniz kuvvetlerine sızan cüppeli ve sarıklı tarikat mensubu rezil amiral bozuntusundan duydukları üzüntü ve endişelerini dile getirmek için, anayasal bir hak olan düşünceyi açıklama özgürlüklerini kullanarak, üzüntü ve endişelerini kamuoyu ile paylaşan 104 emekli ve sivil kişi olan amiral hakkında, hiçbir suç unsuru içermeyen düşünce açıklamalarından dolayı, kanıtsız ve delilsiz olarak, hukukta yeri olmayan,  sadece imaya dayalı olarak, darbe imasıyla anayasal düzeni değiştirme girişiminde bulundukları iddiasıyla soruşturma açılmış ve bunlar arasından seçilen on emekli amiral,  dört gün öce sabaha karşı gözaltına alınarak emniyette sorguya alınmış ve aradan geçen dört güne rağmen, ifadelerinin tespiti bitirilememiş olmalı ki; gözaltı süreleri dört gün daha uzatılmıştır. 

Biz de savcılık yaptık. Hem de,  olağanüstü diyebileceğimiz Sıkıyönetim ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinde;  askeri ve Cumhuriyet Savcısı olarak,  bir çok, çok sanıklı yüzlerce klasör evrakı ihtiva eden terör, anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs,  anayasayı ihlal ve kaçakçılık gibi önemli suçları işledikleri iddia edilen kişileri soruşturduk. Hiçbir suç unsuru içermeyen, alt tarafı bir sayfalık yazılı duyuru metni nedeniyle neyi soruşturuyorsunuz, on amiralin ifadesi dört günde nasıl tamamlanıp savcılığa sevk edilemezler?

Kaldı ki; bu kişiler,  kuvvet komutanlığı dahi yapan,  devletin üst düzey amiral rütbesinden emekli olmuş subayları olarak, bizzat ilgili savcı tarafından acele sorgulanarak bir sonuca ulaşılmalıydı. 

Ama, işin özü başka. Gözaltına alınan emekli amirallerin suçsuz olduklarını, haklarında iddia edilen suçu işlediklerine dair hiçbir kanıt olmadığını soruşturmayı yapanlar da çok iyi biliyorlar ve kanıttan suçlu yaratamıyorlar, kanıtsız ve delilsiz peşinen suçlu olarak yaftaladıkları emekli amiraller hakkında,  istim arkadan gelsin diyerek,  sonradan delil ve kanıt elde etmeye, iddialarının altını doldurmaya çalışıyorlar, bunun için dört günlük ek gözaltı süresine ihtiyaçları var erenlerin. 

Bu ülkenin İçişleri Bakanı;  işini gücünü bırakmış, gece gündüz suçsuz amiraller hakkında, birtakım irtibatlar kurarak, büyük bir olasılıkla el konulan  telefonlarının HTS kayıtlarını inceleterek,  bir takım varsayımlarla, konuşma trafiğiyle,  delil üretmeye çalışıyor. 

ATATÜRK'ün kurduğu,  Cumhuriyetimizin kurucusu legal bir siyasi parti olan CHP ile bu amiraller arasında irtibat kurulmaya çalışılıyor. 

Buradan soruyoruz, tümü CHP'nin kayıtlı üyesi olsa ne olacak ki?

CHP;  silahlı terör örgütü değil, bu ülkenin en eski ve köklü ana muhalefet partisi, Devletimizin kurucu partisi,  demokrasinin vazgeçilmez unsuru legal ve sabıkası olmayan, pırıl pırıl bir parti. AKP gibi, Anayasa Mahkemesinin kesinleşmiş  kararıyla tescilli, anti laik eylem ve faaliyetlerin odağı olan sabıkalı bir parti değil. 

CHP'nn; sizlerin,  bir dönem çözüm sürecinde aynı masaya oturduğunuz, müzakereler yaptığınız, beraber Dolmabahçe Mutabakatını imzaladığınız bölücü terör örgütü PKK ve iktidarınız boyunca 15. Temmuz darbe girişimine kadar işbirliği yaptığınız, aynı menzile birlikte yürüyerek,  aynı yağmur altında birlikte ıslandığınız, militanlarını tüm devlet kadrolarına kendi imzalarınızla atayıp yerleştirdiğiniz  hain FETÖ silahlı terör örgütüyle kirli irtibatlarınız gibi, sabıkası yok ki; CHP üzerinden,  gözaltındaki emekli amiraller hakkında sonradan delil üretmeye çalışıyorsunuz. Bu çirkin çabanız; yargı ve  hukuk adına, devlet adamlığı adına,  utanç verici bir girişimdir. 

Hem de sıkıyönetim gibi, Devlet Güvenlik Mahkemeleri gibi,  olağanüstü mahkemelerde savcı ve hakimlik yapmış,  elli bir yıllık bir hukukçu olarak,  şahsım ve sizler adına utanıyorum. 

Yargıtay’ın ve bazı Yargıtay üyelerinin;  suçsuz olduklarını bildikleri amiraller hakkında, peşinen suçlu olduklarına yönelik görüş bildirerek ihsası reyde bulunmalarının ise, hukuken ve insanlık adına izahını bulamıyor ve onlar adına,  utancımdan yerin dibine giriyor ve  Türk Halkından özür diliyorum.  

Güner Yiğitbaşı

09/04/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Bağırta Bağırta Kanırta Kanırta
AKP'li kadın politikacıların genlerine,  erkek geni karışmış olmalı. 

Meclisteki bazı AKP'li kadın milletvekillerinin konuşmalarını dinlediğinizde, içerdiği ve bir kadının ağzına ve kadının zarafetine yakışmayan sözleri duyduğunuzda,  konuşmacının yüzlerini görmeseniz ve ses tonlarından kadın olduklarını anlamasanız, sanki AKP'li bir erkek milletvekili konuşma yapıyor zannederseniz. 

AKP Mersin Milletvekili Zeynep Gül Yılmaz,  ‘Güvenlik soruşturması‘ tasarısı görüşmelerinde, Mecliste yaptığı konuşmasında;  “Bağırta bağırta Akdeniz Belediyesi’ni aldık,  kanırta kanırta da Büyükşehri alacağız” demiş. 

Bağırta bağırta ve kanırta kanırta. 

Bir erkek olarak;  bu sözleri meclisteki milletvekili topluluğuna söylemek bir yana, bu sözleri burada yazmaktan utanıyorum. 

Ne demek? bağırta bağırta, kanırta kanırta. 

Belden aşağı,  bir tecavüz sahnesi görüntüsünün,  radyodan naklen yayını gibi bir şey. 

Bizim gençliğimizde, daha doğrusu gençliğe geçiş dönemimizde,  karakter oyuncusu, kötü adam rollerine çıkan  rahmetli Hüseyin BARADAN ve Ahmet Tarık TEKÇE vardı, ikisine de buradan Allahtan rahmet diliyorum. 

Türk sinemasının çok ünlü bu kötü adamları; senaryo gereği, göz koydukları filmin güzel başrol oyuncusu genç kızları, samanlıkta veya tenha bir yerde, örneğin;  dere kenarında çamaşır yıkarken veya eteklerini biraz sıyırarak ayaklarını dereye soktukları bir anda, aniden ortaya çıkarak yakalarlar ve genç kızı bağırta bağırta yere yatırarak, pantolon kemerlerini çıkarıp üzerine abanırlar ve kanırta kanırta da ırzına geçerlerdi veya ırzına  geçmek üzereyken,  filmin jönü hemen yetişir ve kötü adamın kanırta kanırta giriştiği eyleme,  anında engel olurdu ve bizim tecavüzcüler bir güzel dayak yedikten sonra kaçmak zorunda kalırlardı, bu sahneden sinirleri iyice gerilen seyirci de,  rahat bir nefes alarak, sevinçten salonda bir alkış tufanı başlardı. 

AKP Mersin Milletvekili Zeynep Gül Yılmaz'ın;  “Bağırta bağırta Akdeniz Belediyesi’ni aldık,  kanırta kanırta da Büyükşehri alacağız” sözlerini işitince; delikanlılık yıllarıma gittim ve kendimi,  delikanlılık yıllarımdaki bir sinema salonunda,  bir tecavüz sahnesini izler gibi hissettim elimde olmayarak.  

Güner Yiğitbaşı

08/04/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget