Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Kurtuluş Savaşında bazı ilginç olaylar
Bu yazımızda, devlet olmamızı sağlayan, asla unutmamamız gereken Kurtuluş Savaşı’mızla ilgili bazı ilginç anılara yer vermek istiyorum. Bu ilginç anıları çoğumuz biliyorsak da, bilmeyenlere anımsatmak amacıyla aktarmak istedim.

22 Haziran 1919, Batı Cephesi Komutanlarından Bekir Sami Bey ve arkadaşları Yunan işgaline karşı halkı örgütlemeye çalışıyorlar. O gün Simav’a gelirler. Tanık olduklarını şöyle anlatırlar.
“-Simav’a geldiğimizde evlerin hiç biri tamamlanmamış durumdaydı. Tuhafıma gitti ve sorduk. Dediler ki:
“Bir evi kim tam olarak yaptırışa felakete uğrar. Bunun için herkes evini bitirmeden bırakır ki, başına bir şey gelmesin”.
Simav’daki evler böylece yarım yamalak bir görünümü sergiliyordu.
Ülkede hurafe, cehalet diz boyu idi. Görüldüğü gibi, ordumuz, Kuvayı Milliye hem işgalci düşmanlarla çarpışıyor, hem de cehaletle uğraşıyordu.
“Büyük Harpte” (Birinci Dünya Savaşı) Bekir Sami’nin tümeninde eczacılık etmiş ve harp sonunda askerlikten ayrılarak memleketine dönmüş bir eczacı, biz kasabada iken çıkageldi ve şu öyküyü anlattı:
“-Ben bütün ömrümde üç dört bin lira para biriktirdim, memleketime dönüp yerleşeyim, bir eczane açayım, hem halkın sağlığına hizmet ederim, hem de hayatımı kazanırım, diye düşünüp buraya geldim. Bir eczane açtım. Ama bu girişim bazı çevrelerin çıkarına ve bağnazlığına aykırı düştü. “Dua ve muska dururken gâvur icadıyla iş görülür mü? Bu tutum dinimize uymaz” diyenler bir gece eczaneyi basıp bütün ilaç şişelerini kırdılar, ilaçları yerlere döktüler”.
Zavallı eczacı her şeyden olmuştu, ayrıca kasabadaki geriliğe, kasabanın bu durumuna acıyordu.
Kumandan öyküyü dinledikten sonra kaymakama emir verip şehrin zenginlerini getirtti. Bekir Sami, Simav’ın ileri gelenlerine şunları söyledi:
“-Yarın sabaha kadar eczacının parasını vereceksiniz, vermezseniz Simav’ı yakarım”!
Eczacı ertesi sabah parasını aldı, “ama bundan sonra Simav’da duramayacağını” söyleyerek ertesi günü yola çıktı.
“Biz bir gün dinlenip ertesi günü ayrılınca sonradan haber aldığımıza göre, Simav eşrafı intikam almak için ardımıza birkaç koldan eşkıya salmışlar”.
Oysa Rum ve Hıristiyan azınlıkların bulunduğu Ege’nin köylerinde hem Rum doktor, hem eczacılar vardı.  Ne yazık ki, yüzyıllardan beri eğitimsiz öğretimsiz bırakılan Türk köylüsü hastalıkları için hacıya, hocaya, üfürükçüye, şifacıya gidiyordu. Bu işi yapanlar ve halkın inancını sömürenler, doktora olduğu kadar eczaneye de Kuvayı Milliye de karşı idiler. Şimdi de öyle değil mi? Halkın inancını sömüren kendilerini dinci gösteren ikiyüzlü siyasetçiler, şeyhler, şıhlar, müritler, tarikatlarla iç içe değiller mi?  Dincilik maskesi altında laiklik ve Atatürk, Atatürkçülük düşmanları, günümüz “dinci kinci” iktidarında palazlanmaktalar.  Bunlara karşı olan laik düşünceli laikliği benimsemiş çağdaş parti ve liderlere düşmanca hareket etmekteler. Bunlar aydın çağdaş ilahiyatçıları tehdit ediyorlar artık.
Böylece işgal ordularına karşı savaşan Türk ordusu,  yukarıda olduğu gibi irtica ile de savaşıyordu.  Üstelik şimdiki Fesli Deli Kadirlerin dediği gibi, “keşke Yunanlılar kazansaydı” diyenler yanında, “İşgalci Yunan ordusu padişah emri ile geldi, onlara karşı durmak caiz değil” diyen cahil hainler de vardı.(1)

Batı Cephesinde Ayıcı Arif
Yunanlılarla yapılan Kurtuluş Savaşı günlerinde, Türk askerleri Mezit ormanlarından üç aylık olan bir ayı yavrusu yakalayıp İnegöl bölgesindeki Tümen karargâhına getirirler. Ayı beslenip büyüdükçe tümenin maskotu olur adeta. Ayı yavrusuna yörede bulunan köy çocukları ile güreştirirler. Boynundan zincirle bağlı olan ayı gecelediği yerde bir ışık bulundurulmazsa yaygarayı basar uyumaz.
70. Piyade Alayı Kumandanı Halit Bey’in 10-12 yaşlarında bir kızı vardı. Anası öldüğünden Halit Bey bu güzel kızını yanında taşıyordu. Ayı bu kıza adeta âşık olmuştu. Kızın yanına kimseyi sokmaz, sokulmak isteyene saldırır, kızın yanından ayrılmak istemezdi, müthiş kıskanç idi.
Bir gün öğle zamanı Pazarcık’ta dolaşırken ayıya yaklaştım, içmekte olduğum sigaranın dumanını ayının burnuna üfledim. Ayı sigara dumanından kaçmadı. Burnunu dumana yaklaştırarak koklamaya ve bir rehavet homurtusu yapmaya başladı. Kırk yıllık tiryaki gibi sigara dumanından zevk alıyordu.  Tekrar üfledim, tekrar zevklendi ve üçüncü defa üflerken ayı birdenbire yüzüme bir şamar attı, fakat atik davrandığımdan şamar boşa gitti. Bu sırada Arif Bey’in yaklaşmakta olduğunu görünce:
“-Kumandanım senin ayı sigara tiryakisi, sigara dumanından çok haz ediyor, dedim. Bu sözüm üzerine Tümen Kumandanı Arif Bey bir sigara yaktı ve ayıya yaklaştı. Ben ne olur ne olmaz diyerek ayrıldım ve büroma gittim. Yarım saat sonra Arif Bey yüzü gözü sarılı olarak odama geldi.
“-Hayrola kumandanım geçmiş olsun, yüzünüze ne oldu? Deyince, Arif Bey küskün küskün:
“-Evet, senin marifetin, hani ayı sigara dumanından haz ederdi. İkinci nefesi üflediğim zaman suratıma öyle bir şamar attı ki yüzümü gözümü yırttı”  dedi.
Bir kere de, tümen karargâhının, Eskişehir doğusunda bulunduğu bir köye Cephe Kumandanı Fuat Paşa (Cebesoy) gelmişti. İki kumandan çadırda konuşurlarken, cephe Kurmay Başkanı Binbaşı Saffet (Saffet Arıkan) “şu ayıyı paşanın otomobiline bindirelim, bakalım ne yapacak”, dedi.  Ayıyı paşanın arabasına bindirdik. Hemen arka sedire kuruldu oturdu. Fakat şoför arabayı aniden hareket edince, ayı korkusundan kendisini pencereden atmak istedi. Düşüp arabanın altında kalmaması için otomobili durdurduk. Ayı da pencereden aşağı atladı.  Biraz sonra Fuat Paşa gitmek üzere arabasının kapısını açıp içeriye girmek üzere iken birden bire:
“-Uuu bu ne pislik”? Diye bağırdı. Meğerse ayı korkudan oturulacak yeri fena halde pislemiş. Fuat Paşa: “kabahat ayıda değil, ayı ile şaka edenlerde”  diye bize çıkıştı.
İşte bu ayı yüzünden Arif Bey’e “Ayıcı Arif” adı-lakabı takıldı. Bir gün Kazancı Cephesindeki Yunan Tümen Kumandanı bir köylü ile Arif Bey’ye şu mesajı salmıştı: “Ayı güreştireceğine, gelsin de benimle güreşsin”…
Ayı güreştireceğine, gelsin de benimle güreşsin…”(2)

Kuvayı Milliyeci askerler,  padişahın koyunlarını çaldılar.
Batı Cephesinde Yunanlılara karşı savaşlar sürerken cephelerde ilginç olaylar da yaşanıyordu.
11. Tümende Koçanali Bahri Bey adında çok namuslu, vefakâr bir zatın kumandası altında elli, atmış kişilik bir çete vardı. Arif Bey, bir defa, bu çeteyi Uludağ’ın batı eteklerinden Yunan kuvvetlerinin gerisine gönderdi ve Uludağ yaylalarında otlayan padişaha ait koyun sürülerinden altı yüz kadar koyunu sürdürerek tümene getirtti. Padişahların öteden beri birçok illerde sürüler halinde koyunları vardı. Bu koyunlar tümenin levazımına satıldı ve parası da adet olduğu veçhile milli kuvvetlere yardım faslına girerek Arif Bey’in elinde kaldı.(3)

Mebus mu Mapus mu
Kurtuluş Savaşı’nın kan, ateş, ümitle ümitsizliğin çalkalandığı o günlerinin TBMM de hararetli tartışmalar, hamasetle konuşmalar yapılıyor. Saylavlar (milletvekilleri) coşmuş içlerinden dokuz tanesi cephede er gibi savaşmak teklifi ile boğazlarına kadar silahlanarak gelip Batı Cephesi Kumandanına başvurmuşlar. İsmet Paşa da bunların hepsini ilk hatta bulunan birliklere bir yazı ile gönderir.
“Geldikleri gecenin sabahı, bunların hepsini bir bölüğe vererek Kazancı sırtlarında bir ateş vaftizi yapmaları için tertip aldım, kendim de birlikte gittim. Yunan mevzilerinin bir km kadar gerisinde yaya muharebeye inen bölük, dokuz saylav ile birlikte, henüz karanlıkta düşman mevzilerine iki yüz metre kadar sokuldu. Bölüğü, kendi aralarından jandarma subayı iken mebus seçilmiş Bay Memduh’un kumandası altına verdim.
Hava ağarırken bunlar yattıkları yerden bir ateş baskını yaptılar. Bir saat kadar ateş devam etti. Fakat biraz sonra, altı saat kadar Yunan topu bunların üzerine ateş açtı. Lüzumsuz kayba uğramamak için muharebeyi kestirdim, yayaları geride toplayarak tekrar atlarına bindirdim ve birlikte İnegöl’e döndüm. Saylavlar muratlarına erdiler. Düşman karşısında kendilerini gösterdiler ve çok şükür tek bir kimsenin burnu kanamaksızın bu ateş sona erdi.
Bu ilk çatışmadan dönen saylavlar (milletvekilleri) İnegöl’e gelince bölüğün erleri arasına dağılmış, giyim, kuşam mükemmelliği silah ve cephane bolluğu bakımından Mehmetçiklerin dikkatini çeker. Mehmetçiklerden birisi, mebuslardan birine:
“-Hemşeri siz kimsiniz nerelisiniz, nerden geldiniz?” diye sorar. Saylav askere:
“-Hemşeri biz gönüllü geldik, biz mebusuz” demiş.
Bu sözden bir şey anlamayan Mehmetçik, “ya siz hangi mahpustan çıktınız” diye tekrarlamış. Yani Mehmetçik, mebusu mahpus anlamış.
Kırk yıldan 1876 Mebusan Meclisinden beri kullanılan bu “mebus” kelimesinin manasını halk öğrenememiş demek…(4)

Çanakkale Savaşı’nda Ezan Sesi
Çanakkale Savaşlarının çalkantılı günlerinde komutanlardan Tayyar Paşa, orduda sesi düzgün, ne kadar asker varsa, hepsinin sabah namazından önce hep birden ezan okuması emrini veriyor.
Emri alan yüzlerce nefer, sabahleyin hep bir ağızdan ezan okuyor.
Ezan bittikten sonra bir İngiliz gemisinden ezan okunan Türk mevzilerine mesaj geliyor. Mesaj dedikse kâğıda sarılı bir taş…Açıp bakıyorlar, Farsça yazılmış bir not, yazıda diyor ki:
“Bizler Hindistanlı Müslüman askeriz. İngilizler bize, Almanlara karşı Osmanlı’nın yanında savaşacağımızı söylediler. Biraz önce ezan sesleri duyduk, siz kimsiniz?
Türk tarafı hemen cevap yazıyor:
“…Burası Osmanlı payitahtının” (başkentinin) “kapısı…Bizler de Osmanlı askerleriyiz”
Mesajı alan İngiliz ordusunda savaşan Hindistan’lı Müslümanlar aynı gün gemide isyan çıkarıp geri gidiyorlar.(5)

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız   kulcevat599@gmail.com

SONNOTLAR

(1)Yüzbaşı Selahattin’in Romanı sf 108-109

(2) Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları- Rahmi Apak sf 205

(3) Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları- Rahmi Apak sf 206  

(4) Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları Rahmi Apak sf 223

(5)18 Mart 2005 tarihli Hicret Takvimi yaprağından alındı

Demokrasi karşıtı inadınız size seçim ülkemize itibar kaybettirecektir
Beklenen oldu maalesef. 

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk GERGERLİOĞLU'nun milletvekilliği,  anayasaya ve evrensel hukuk kurallarına aykırı olarak düşürüldü. 

Bu düşürme kararının perde arkasındaki mimarı Saray’a,  buradan haklı olarak soruyoruz. 

Bu karar nedeniyle;  siz ve partiniz siyaseten kazançlı mı çıkacaksınız, oylarınız ve siyasi itibarınız mı artacak, 2023 seçimlerini kazanmanız garanti mi olacak,  Türkiye’nin uluslararası itibarı mı artacak, Türk parasının kıymeti artarak döviz fiyatları mı düşecek, yabancı yatırımcılar tüm sermayelerini ülkemize getirerek yatırımlarımız mı artacak?

Tabii ki; hayır. Bunların hiçbiri olmayacak, tamamen tersi çok kötü  sonuçlara maruz kalacağız. 

Biz, GERGERLİOĞLU'nun bir haber  paylaşımından dolayı üzerine atılı suçu işlemiş olup olmadığını dahi tartışma gereği duymuyoruz. 

GERGERLİOĞLU'nun; işlediği iddia edilen suçun işleniş tarihi 2017. Henüz milletvekili değil. Yargılanma aşamasında milletvekili seçilerek anayasaya göre dokunulmazlık kazanmasına rağmen, hakkında yürümekte olan dava askıya alınmamış, kazandığı dokunulmazlığa rağmen, anayasaya aykırı olarak yargı sürecine devam edilerek, hızlandırılan yargılama süreci sonunda,  bugün milletvekilliği düşürülmüştür. 

Aslında, yakın tarihlerde Türk yargısına girmiş bulunan,  hak ihlali talebiyle Anayasa Mahkemesine kişisel başvuru hakkı nedeniyle, GERGERLİOĞLU hakkındaki mahkumiyet kararı,  henüz kesinleşmemiştir. Tüm yargı ve başvuru yolları henüz tükenmeden, son merci olan Anayasa Mahkemesinin kararı beklenmeden,  GERGERLİOĞLU hakkındaki karar mecliste okunarak milletvekilliği düşürülmüştür. 

GERGERLİOĞLU, adam mı öldürmüştür, çok ağır bir suç mu işlemiştir?

Tabii ki; hayır. Hatta, bize göre suç dahi işlememiştir, suç oluşturduğu iddia edilen attığı sosyal medya mesajına ilişkin orijinal metin,  hala ersime açık olup, erişimine yasak getirilmemiştir. 

Nedir bu aceleniz, bindiğiniz dalı kestiğinizin farkında değil misiniz?

GERGEROĞLU ile durumu benzerlik taşıyan BERBEROĞLU deneyimi ortadadır. 

BERBEROĞLU'nun;  anayasaya aykırı olarak, dokunulmazlığına rağmen yargılanmasına devam edilerek verilen mahkumiyet kararının mecliste okunarak milletvekilliğinin düşürülmesi ve Anayasa Mahkemesinin hak ihlali kararıyla tekrar meclise dönüşü ortada emsal olarak dururken, çok gerekliymiş gibi GERGEROĞLU'nun da benzer şekilde anayasaya ve hukuka aykırı olarak milletvekilliğinin düşürülmesi, akıl ve mantık dışıdır, Türkiye Cumhuriyetinin ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin itibarına yönelik bir saldırıdır, keyfiliktir, demokrasi tanımazlıktır, halkın iradesi ve demokrasi ile inatlaşmaktır, halkın iradesine saygısızlıktır,  hukuka ve milli iradeye yönelik açık bir darbedir. 

Ülkemizde, özellikle son yıllarda,  tek adam ERDOĞAN'ın uygulamaya koyduğu eylem ve söylemleriyle, icraatlarıyla, AKP ve ERDOĞAN'ın yakın çevresi içinde, ERDOĞAN'a karşı, onun siyasi iktidarına son vermek isteyen, kendisinin dost sandığı gizli düşmanlarının kol gezdiğini düşünüyoruz. 

Bugün, mecliste yaşanan olaylara ilişkin akıl almaz ve itibar kırıcı antidemokratik görüntüler, ABD ve tüm Avrupa Birliği ülkeleri tarafından da görülecek ve iktidarın insan hakları eylem planına bıyık altından gülecekler, bundan sonra ERDOĞAN Allah bir dese bile, asla ona inanmayacaklardır. 

Bugün, aslında GERGERLİOĞLU'nun milletvekilliği düşürülmemiş, ülkemizin itibarına büyük bir gölge düşürülmüş, ülkemiz demokrasisi bir alt lige düşürülmüştür. 

Şimdi,  HDP oyları AKP'ye mi kayacaktır?

Asla. GERGERLİOĞLU'nun şahsında,  HDP mağdur sıfatı ve seçmen nezdinde itibar kazanmıştır.  Bunun sonucunda da, Kürt seçmenin oyları, HDP de kilitlenmiş olacaktır. 

Türk halkı sizden, iradesiyle oynanmasını, gereksiz işlerle meşgul olmanızı değil; aş, iş ve aşı istemektedir. 

Çabaladıkça batıyorsunuz, ne yazık ki; beraberinizde,  ülkemizi de batırıyorsunuz,   ama hala işin farkında değilsiniz. 

Çok yazık bu ülkeye.  

Güner Yiğitbaşı

17/03/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Andımız Hodri Meydan Bahçeli

Kim üzerine alınırsa alınsın, kim darılırsa darılsın,  umurumuzda değil artık. 

Allah hepinizin cezasını versin. 

Bu ülke daha ne kadar çekecek sizin pis ve kirli politikalarınızdan. 

Ülkeyi batırdınız, insanlarımızı canından bezdirdiniz, utanın artık biraz. 

Ülkenin ve insanlarımızın birikimi olan devlet hazinesini,  üç beş müteahhide peşkeş çekerek yok ettiğiniz yetmiyormuş gibi, şimdi de ülkenin çok değerli zamanını, sorunların çözümünde kullanacağınıza, değerli zamanlarımızı da çalıyor ve çarçur ediyorsunuz, kısır politik çekişmeler ve ülkeye faydası olmayan boş icraatlarınızla. 

Vallahi de billahi; batı ülkeleri bize bakarak,  kıçlarıyla gülüyordur ve Türk Halkına acıyorlardır. 

Andımız,  sizin nerenize battı da,  bir yönetmelikle kaldırdınız?

Hadi açılım sürecinde, 2013 yılının siyasi koşullarında, andımızı kaldırmak zorunda kaldınız diyelim. 

Andımızın kaldırılmasına ilişkin yönetmelik aleyhine,  iptali istemiyle açılan davayı, Danıştay 8. Dairesi kabul ederek,  2018 yılında andımız kaldırılamaz dedi. 

Milli Eğitim Bakanlığı bu karara, açılım sürecinin sonlanmasına rağmen,  niçin itiraz etti?

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu da, sarayın baskısıyla,  Danıştay 8. Dairesinin kararını iptal etmek suretiyle, andımızın kaldırılması işlemi kesinleşmiş ve andımız da tarihe karışmış oldu. 

Ancak; Danıştay'ın bu son kararını,  hiç kimse, sakın yanlış yorumlamaya kalkışmasın. 

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun iptal kararı; ilelebet, aksine yeni bir karar almayı engelleyen,  bağlayıcı bir yasaklama kararı değildir. 

Bu karar ile andımızın okullarda okunmasına son veren yönetmeliği iptal eden Danıştay 8. Dairesinin kararı kaldırılmış ve andımızın okunmasını sonlandıran yönetmelik geçerlilik kazanmıştır, o kadar. 

Başka bir anlatımla, andımızın okullarda yeniden okunması, yargı kararı ile yasaklanmış değildir. Bu karar ile andımıza son veren yönetmeliğin hukuka uygun olduğuna dair zorlama bir karar verilmiştir sadece. 

Bu itibarla, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun son kararı,  andımıza getirilen bir yasaklama olmadığı için, andımızın,  eskiden olduğu gibi, okullarda yeniden okunmasına olanak sağlayan yeni bir yönetmelik çıkarılabilir. 

Çözüm; Danıştay’ın yeni bir karar almasında değil, Milli Eğitim Bakanlığının yeni bir yönetmelik çıkararak,  andımızın yeniden okunmasının önünü açmasında aranmalıdır ve bu hukuken olanaklıdır. 

Bu nedenle, andımıza sözüm ona dün olduğu gibi bugün de sahip çıkmaya kalkışan BAHÇELİ; şayet,  görüşünde samimi ise, ortağı ERDOĞAN'a baskı yaparak, andımızın okunmasını kaldıran yönetmeliğin yerine,  yeni bir yönetmelik çıkarılmasını sağlayarak,  andımızın okullarda yeniden okunmasının önünü açmalıdır. 

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun karar buna engel değildir. 

Hodri meydan,  BAHÇELİ. Görelim seni ve senin milliyetçiliğini. 

Güner Yiğitbaşı

15/03/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Sultan Mahmud ve altın
Bu yazımızda, günlük yaşantımızdan, siyasetten biraz uzaklara giderek tarihin derinliklerine uzanıp okuduğum ve ilginç bulduğum ibretlik bazı olayları aktarmak istiyorum.
Türklerin ilk Sultanı Hükümdarı Sultan Mahmut (971-1030) yüz fiziği çirkin ve köse idi. Daima toprak yemesi nedeni ile kırmızı yüzlü idi.
Bir gün namaz seccadesinde otururken veziri Şemsü’l Küfat Ahmed b. Hasan odasına girdi. Eline bir ayna alıp yüzüne tuttu ve gülümseyerek Veziri Ahmed b. Hasan’a “bu zamanda gönlümden ve hatırımdan ne geçtiğini biliyor musun? Dedi. Vezir, “bilemediğini” söyleyince, Sultan Mahmud, “yüzümün güzel olmamasından dolayı, halkın beni sevmemesinden korkuyorum” dedi. “Halk, padişah âdetince, güzel yüzü sever”, dedi.
Bunun üzerine Vezir Ahmed b. Hasan Sultan Mahmud’a şunları söyledi:
“­-Efendimiz halkın seni sevmesi için bir iş yap, kadın, erkek tüm halkımız seni sever, emrinle kendilerini suya, ateşe atarlar”. Altını düşman bil ki, cümle âlem seni dost edinsin,” dedi.
Bu söz Sultan Mahmud’un hoşuna gitti. “Bu sözün altında bin fayda vardır”, dedi.
Sultan Mahmud, altına, paraya hiç önem vermedi. Tüm altınları, paraları yoksulları kollamada kullandı. Halk bundan sonra onu daha çok sevdi. Birlikte, dirlikte daha çok fetihler yaptı. Sultan Mahmud, “ben altından el çektim, her iki dünya bana teslim oldu, iki cihan azizi oldum”  diye düşündü.
Sultan Mahmud’dan önce “Sultan” unvanını hiç kimse almadı. (sf 60-61)

Bir kese altın
Başka bir zaman, Sultan Mahmud zamanında bir adam elinde bir dilekçe ile Sultan Mahmud’a başvurdu. Dilekçede şöyle diyordu:
“­-İki bin kırmızı altın Dinarı ipek bir keseye koyarak ağzını bağlamış, mühürlemiş, şehrin kadısına emanet verip Hindistan’a seyahate çıktım. Seyahat dönüşü kadıdan bir kese altınımı aldım, eve götürerek kesenin ağzını açtım; kese bakır paralarla dolu idi. Tekrar kadıya gidip bu durumu ona anlattım. Kadı da şöyle dedi:
“-Teslim sırasında keseyi bana mühürlü verdin. Şimdi kesede altın mı bakır mı olduğunu nerden bileyim. Sen kendi mührünle mühürlenmiş açılmamış keseyi aldın götürdün, şimdi bana şantaj yapıyorsun” dedi. Medet ya adi padişah”.
Sultan Mahmud dilekçeyi okuyup adamı dinleyince çok üzüldü. Sultan Mahmud keseyi de getirtti, uzun uzun inceledi, kese sağlamdı. Mühürlü kese nasıl açılıp altınlar nasıl bakıra dönüştü. Uzun uzun inceleyip düşünmeye başladı. Adamın anlatımına bakıyor, samimiyetine inanıyordu. Bir kese altını emanet alan şehrin kadısını düşündü, “adalet dağıtan kadı nasıl böyle bir hile yapar” diye kendi kendine sorgulayıp düşünürken, Sultan Mahmud’un aklına bir kurnazlık geldi.
Sultan’ın çok zarif bir yatak örtüsü vardı. Yatak örtüsünün ortasını gece yarısı kalkıp bıçağı ile yırttı. Sabahleyin erkenden kalkıp üç gün için ava gitti.
Sultan Mahmud’un özel hizmetçileri bu yatak örtüsündeki yırtığı görünce çok üzülüp korktular. O beldede Ahmed adında çok iyi bilinen ve onun gibi örücü ustası olmayacak bir örücü ustası vardı. Yırtık yatak örtüsünü götürüp o örücüye ördürdüler. O kadar güzel örmüştü ki, hiç kimse yatak örtüsünün neresinde yırtık örgü olduğunu bulamadı. Sultan Mahmud da bu işe şaştı kaldı. Saraydaki tüm hizmetkârları zorlayarak bu yırtığın ne olduğunu sordu. Sonunda yırtık yatak örtüsünü tanınmış örgücü Ahmet ustaya ördürdüklerini sultana söylediler.
Sultan Mahmut bu örgücüyü hemen saraya çağırttı. Hiç kimsenin fark etmediği yatak örtüsü ve kesedeki örülen yerleri parmağı ile gösterdi. Sultan Mahmud şehir kadısını bu keseyi ördürüp ördürmediğini sordu. Gerçekten de keseyi Ahmet usta örmüştü.
Sultan Mahmud, derhal kadıyı çağırıp sorguya çekti. Kadı 2000 altın olan keseyi bakır para ile değiştirdiğini inkâr etti, “bu keseyi ben görmedim” dedi.
Sultan Mahmud, kesenin sahibi ve örgücüyü getirip yüzleştirdi. Kadı utancından titremeye başladı. Kadıyı gözaltına aldılar. Sonunda kadı vekilini çağırıp adamın 2000 altınını sahibine devretti.
Sultan Mahmud, kadının durumunu öteki vezir ve devlet büyüklerine anlattı. Kadıyı da sarayın kapısına baş aşağı astırdı.  Devlet büyükleri, “ihtiyar adam” (kadı) “50 000 altın Dinar verip kendini satın alsın” dediler. Sultan Mahmud bu görüşü kabul edip devlet hazinesine kadıdan 50 000 aldın Dinar alıp canını bağışladılar, kendisini kadılıktan ayırdılar.(1)

Esirlikten Beyliğe
Alp-Tekin Samani Devletinde kölelikten gelme yiğit, dürüst, vefalı bir Türk Bey’i idi. Kölelikten gelme olduğu halde 35 yaşında Horasan Ordu Komutanı ve Horasan valisi oldu. Daha sonra kendisinin 1700 Türk gulamı (kölesi) oldu. Bir gün 30 Türk gulamı satın aldı. Satın aldığı kölelerin içinde Sultan Mahmud’un babası Sebuk-Tekin de bulunuyordu. Satın aldığının üçüncü günü ölen bir yöneticinin yerine (visak-başılığa) yedi yıl bekleyenler olduğu ve onların itirazlarına rağmen atadı. Sonradan Sultan Mahmud’un babası olacağı olan Sebuk Tekin’in yiğit dürüst bir insan olduğunu anlamıştı.
Sonradan Alp Tekin o denli sevildi, ülkede o denli ilerledi zengin oldu ki dillere destan oldu. Onun Horasan, Irak, Maveraünnehir’de 1000 parça mamur köyü, her şehirde bir sarayı, bir milyon koyunu, 100 bin atı, deve, katırı vardı.
Alp-Tekin’in yiğitliği, dürüstlüğü her yere yayıldı. Emrindeki askerlere, “herkes savaşta, barışta bir şey aldıkları zaman ancak para ile satın almalıdır” diye emir verdi.
Alp-Tekin Hindistan’a sefere giderken yolda gözü ansızın bir torba saman ile bir tavuğu terkisine asmış gelmekte olan, kendisine ait bir gulama rastladı. Ondan “bu bir torba saman ile bu tavuğu nereden aldın” diye sordu. O da “bir köylü adamdan aldım” dedi. “Her ay size 100 Dinar para veriyoruz, neden paranla almıyorsun” diyerek hiddete geldi. Hemen siyaset yaptı (yargıladı) orada bir torba saman ile tavuğu boynuna asıp idam ettiler. Tellallar bağırtarak “bir kimseden haksız yere bir şey alan herhangi bir kimsenin cezası işte budur” diye duyuru yaptı.
Bu ünü duyan yol boyunda nice şehirlerin kapılarını açtılar, ona bağlandılar.(2)

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız   kulcevat599@gmail.com

SONNOTLAR
(1) Siyasetnama  Nizamülmülk sf 105-109

(2)Siyasetnama  Nizamülmülk sf 146-147

Yalayacaksan Tükürmeyeceksin!....
Günlük hayatta çok kullandığımız bir deyim vardır. 

Bunlardan biri de; ”Tükürdüğünü yalamak” deyimidir. 

Peki,  ne anlama geliyor bu söz?

En kısa ve basit anlamıyla; verdiği sözden dönmek.  Vaat ettiklerini küçülmeyi göze alarak yapmamak,  sözünü geri almak, geri adım atmak. Anlamına gelir, tükürdüğünü yalamak. 

İnsanlar, bazı söylediklerinden veya yaptıklarından pişman olarak,  geri adım atabilirler. 

Bu, biz insanlar için doğal karşılanabilir, yanlışından geri dönmek, geri adım atmak,  bir erdem olabilir, biz insanlar için. 

Ama, devlet adamlarının, siyasi iktidarların, devlet adına bir konuda karar verip adım atarlarken,  alacakları  o karar, iç politikada kendilerine kısa vadede politik bir  kazanç sağlasa da,  biz insanlardan çok daha dikkatli olmaları, sonradan itibar kırıcı ve küçültücü bir şekilde,  aldıkları kararlardan geri dönmek zorunda kalmaları, asla kabul edilemez, hoş görülemez. 

Türkiye ve Mısır arasındaki diplomatik ilişkilerde bugün gelinen nokta; bize,  ister istemez,  tükürdüğünü yalamak deyimini hatırlattı. 

Ne olmuştu?

Müslüman Kardeşler ideolojisinin temsilcisi İhvancı eski Mısır Devlet Başkanı Mursi;  Sisi tarafından,  askeri bir darbeyle devrilince, aynı ideolojinin sempatizanı iş başındaki AKP iktidarının lideri ERDOĞAN; kardeşim dediği ve çok sevdiği Mursi'ye sahip çıkmış ve seçimle iş başına gelen Mursi'nin devrilmesi nedeniyle,  darbenin lideri Sisi'ye ve darbe yönetimine karşı tavır alarak,  onları gayrimeşru ilan etmiş,  tanımamış ve Mısır ile diplomatik ilişkileri,  maslahatgüzar seviyesine indirerek,  Kahire Büyükelçimizi geri çekmiş ve Mısır'ın Ankara Büyükelçisi de ülkesine dönmüştü. Şu anda,  diplomatik ilişkilerimiz Büyükelçi düzeyinde değil.  

ERDOĞAN; kardeşim dediği, Ankara’da ağırladığı ve ziyaretine gittiği Mursinin devrilmesini, Mısırın bir iç sorunu olarak kabul etmeyerek, zehir zemberek açıklamalar yapmış ve adeta Mısır'ın iç işlerine karışan bir tavır sergilemişti. 

Suriye meselesinde de aynı hata yapılmamış mıydı?

Suriye'nin içişlerine de burnumuzu sokmamış mıydık?

Sonra ne oldu?

Yüzlerce şehit, milyonlarca Suriyeli sığınmacı, akan milyar dolarlar, kaynayan bir Kuzey Suriye, Kuzey Iraktan sonra Kuzey Suriyede de,  özerk Kürt yönetimi, yeni bir devletin kuruluş sancıları. 

Mısır ile ilişkilerin bozulması da, Kıbrıs’ın bulunduğu Doğu Akdeniz deniz yataklarındaki doğalgazın paylaşımında aleyhimizde sorun yaratmış ve Mısır'ın ülkemizin yanında yer almamasının eksikliğini ve mahzurlarını görmüş bulunuyoruz ve bu nedenle,  Mursi nedeniyle Mısır ile bozulan ilişiklerimizin yeniden  düzeltilmesi için, tükürdüğümüzü yalama aşamasına gelmiş bulunuyoruz maalesef. 

Geçtiğimiz günlerde,  Dışişleri Bakan ÇAVUŞOĞLU;  açık bir şekilde,  Mısır ile diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması için,  önkoşulsuz görüşmelere hazır olduğumuzu açıkladı. 

Dikkatinizi çekiyorum. 

ÇAVUŞOĞLU; önkoşulsuz görüşebileceğimizi açıkladı. 

Peki, Mursi'nin hakları ve itibarı ve Müslüman Kardeşlere ne oldu?

Mursi'yi sattınız demek ki. 

Mısırın askeri darbe lideri Sisi'ye biat kararı aldınız, darbe yönetimini tanıdınız demek ki. Bu tükürdüğünü yalamak değil de nedir söyler misiniz?

Üzücü olan nedir biliyor musunuz?

ÇAVUŞOĞLU'nun; Mısır ile ilişkilerimizin düzeltilmesi ve eski haline gelmesi için, hiçbir önkoşul sunmayacağız demesine karşılık, Mısır yönetimi ise;  Mısır ve Türkiye arasındaki ilişkilerin düzelmesi ve eski haline gelmesi için, önkoşul ileri sürmekte ve Mısır ve diğer Arap Ülkelerinin içişlerine karışılmamasını, Mısırın egemenlik haklarına ve ilkelerine saygı gösterilmesini, önkoşul olarak,  şart koşmaktadır. 

İşte,  ATATÜRK Cumhuriyetinin;  AKP iktidarı tarafından düşürüldüğü,  üzücü, onur kırıcı ve acıklı durumu budur,  maalesef. 

Mısır'ın dahi, bize el uzatmak, ilişkileri normale çevirmek için önkoşul koyabildiği ve bunda da yerden göğe kadar haklı olduğu halde; biz, iş başındaki  AKP iktidarının kendi ideolojisine ve kaprislerine yenik düşerek aldığı ve şimdi yalamak zorunda kaldığı hatalı karar ve davranışlarının onur kırıcı ezikliğini yaşıyor ve beğenmediğimiz darbeci Mısır yönetimine; önkoşulsuz, ilişkilerimizi düzeltebiliriz çağrısı yapmak zorunda kalıyoruz.  

Güner Yiğitbaşı

13/03/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

“Haramzade evlat baba malını satarak batırır”
“Ne borç ver, ne borç al, çünkü borç vermek genellikle insanı hem paradan hem dosttan eder”.  William Shakespeare            (Vatandan da eder,  çünkü Osmanlıda gördük).

 

Borç alan emir alır,  borç yiyen kesesinden yer, hayırsız evlat baba malını batırır
Osmanlı İmparatorluğu da, TC de ne, yazık ki,  eğitimsizlikten, üretimsizlikten, eğitim, kültür, sanayi ve tarıma önem vermediğinden geri kalmış, kendini sömürmek isteyen Batı emperyalistlerin sömürüsüne, tuzaklarına düşerek borç batağına sürüklenmiştir. Bu nedenle Osmanlı zamanında da, şimdi de devletimiz borç batağında kıvranmaktadır. Bunun tek nedeni, çağın hızla ilerleyen sürecine ayak uyduramadığı ile eğitim, öğretim ve liyakate önem vermediğindedir.
Osmanlının geriye gitmekte olduğunu gören, Osmanlıya gizli kinleri olan Batı emperyalistleri, zorda kalan Osmanlıya faizle borç vermeye başladılar. Hiçbir konuda üretimi olmayan Osmanlı, nasıl da günümüzün AKP-RTE iktidarı üretimi bırakıp ithalata yöneldiği ve bu nedenle borçlandığı gibi hızla borçlanıyor, borcu borçla ödemeye çalışıyordu. Gerek son Osmanlı padişahları, gerek günümüzün iktidarı, camiler, saraylar yaparak çağın gelişimine ayak uyduramadıkları için, hele de hiçbir alanda üretim yapmadıkları için çağın gerisinde kalmışlar; babadan atadan gelen toprakları haramzade evlat gibi satarak, ipotek ettirerek borç batağına saplanmışlardı. Osmanlı böylece yok olup giderken, günümüzün iktidarı da özelleştirmelerle elde ettiği parayla yatırıma yönlendirmesi gerekirken,  saray üstüne saray, cami üstüne cami yapıyor, borç üstüne borç bindirerek çağın gerisine doğru sürükleniyordu.       
Osmanlı Devleti 1699 de yaptığı Karlofça Antlaşması ile Avrupa’da topraklarını kaybetmeye başlayınca, Osmanlı aydınları bu geriye gidişin başladığı sürecinde çareler arayarak padişaha çeşitli sunumlarla, çeşitli yollarla reçeteler sunmaya başladılar. Özellikle Nevi zade Atayi (1583-1636) Nabi (1662-1712) gibi Divan şairleri şiirleri ile devletin düştüğü durumu ve sebeplerini dile getirip çareler aramaya başladılar.
Devrin padişahları Sadrazam Damat İbrahim Paşa israf ve sefahate dalmış ve etkin mülki, adli, düzenlemeler ihmal edilmiştir. Sınırlardan toprak kaybedilen yerlerden ordu komutanlarının feryatlı yardım taleplerine ilgisiz kalınıyordu.
Osmanlı, dini bilgilere dayalı eğitim öğretim yapan medreseleri, sanki bir bilim yuvası gibi sanıyorlardı. Çağdaş fen, matematik gibi bilim ve buluşları öğretmek şöyle dursun, medreseler bir hurafe ocağı, gericilik yatağı idi. O devrin İstanbul medreselerindeki uleması güya bilginler arasında Arapça “Dat” harfi “Zat” mı okunmalı “Dat” mı okunma ihtilafı baş göstermişti. Bu itilaf avama da yayıldığından "Zat” taraftarı olan şeyhler sürgüne gönderildi. Osmanlı uleması böylesine hurafeli boş şeyler uğraşırken, Osmanlı Devleti 1699 da imzaladığı Karlofça Antlaşması ile toprak kaybetmeye başladı, böylece Gerileme Devri dönemi başladı.
Oysa Matbaa Batı’da bulunalı 250 yıl olmuş, daha Osmanlıya matbaa gelmemiş ( sözde ulema “gâvur matbaasında Allah kelamı bozulur, gâvur makinesinde Kuran basılmaz” diye matbaaya karşı çıkmakta),  Avrupa bilim ve sanatlarda hızla ilerliyor, sanayinin temelleri atılıyor, şehir şehir matbaa makineleri kuruluyor, binlerce bilim kitapları basılıyor, bu ivme ile Avrupa hızla ilerliyor. Osmanlı ise, medreselerde hurafe ile uğraşıyordu. Gerileme Devrine kadar Osmanlı bütçesi ve sermayesi üretime dayanmıyor, fetihlerde düşmandan elde edilen mal, para, altın devletin kazancı bütçesini teşkil ediyordu. Gerileme devri ile zaferler, toprak kazançları bitip, toprak kaybetmeye başlanınca devlet, ordusunu, devletini besleyemez oldu. Böylece “Muhanete muhtaç” olurcasına Osmanlı geçimini sağlamak için,  kendini bölmek parçalamak isteyen düşmanlarından borç almak zorunda kaldı. İşte o zaman yıkılışı ve çöküş başladı ve taa 29 Ekim 1923 e Cumhuriyete kadar devam etti.

Borç alan emir alır,  borç yiyen kesesinden yer, hayırsız evlat baba malını batırır

Şimdi burada bir parantez açalım. Bu biraz da, AKP-RTE hükümetlerinin Cumhuriyetin tüm kazanımlarını, Osmanlıya borç veren emperyalist devletlere satarak, üretimden es geçip tamamen ithalata yönelmesine ve bu yüzden Osmanlı gibi ödenemez borca girmesine benzemiyor mu? Oysa, Gerek Osmanlı, gerek günümüzün iktidarı, başta bilim olmak üzere, ülkede her türlü tarım ve sanayi ürünlerinde üretime ilerlemeye değer vermeli idi. Osmanlı, bilim diye medrese eğitimine güvenirken, günümüzün iktidarı da bilim diye medresenin başka bir versiyonu olan imam hatiplere önem vermekle ülke çağdaşlaşamaz, aydınlanamaz. Hele günümüzün “dinci ve kinci” iktidarı fen liselerini kapatıp imam hatip açmaktadır. Üstelik öğrencileri de bu bilim dışı imam hatiplere zorla yönlendirmeye gayret gösteriyor. İmam hatipler bilim öğrenmez, imam hatiplerle çağdaş devlet olunmaz. İçine girmek için çaba gösterdiğimiz AB ülkelerinin hiç birinde, bizim imam hatiple eşdeğerli olan İncil hatip liseleri yoktur. Yine Türkiye’de 92 tane ilahiyat fakültesi varken, Batı’nın hiçbir ülkesinde bizdeki kadar ilahiyat fakültesi veya teoloji üniversitesi yoktur. Kaldı ki dünyada dinle kalkınmış, dinle çağdaşlaşmış bir ülke yoktur. 1950 lilerde Kore Savaşı’nda yardımına koştuğumuz Güney Kore Türkiye’den fakirken, şimdilerde bilim ve teknoloji alanında Türkiye’yi kat kat geçmiştir. Güney Kore ve Japonya kalkınmanın zirvesine çıkmış bu ülkeler Müslüman mı idi. Eğer dinle Müslümanlıkla bir ülke kalkınsa idi, Türkiye dışında Şeriatlı Müslümanlıkla yönetilen 52 Müslüman ülke çağın en gerisinde kalmış ülkeler olup, laiklikle kalkınmış, aydınlanmış çağın en ilerindeki Batı ülkelerine her yönden muhtaçtırlar. Çağdaş Batı ülkeleri ayarında teknolojide ilerlemiş, zenginleşmiş tek bir Müslüman ülkesi yoktur. Öyleyse, “dinci kinci nesil yetiştireceğiz” diyen R.T. Erdoğan, dincilik uygulaması ile ülke için yanlış bir uygulama yapmaktadır; kaldı ki devlet adamı halkına “kinci”liği telkin edemez.
Her Cuma günü, R.T. Erdoğan cami-mabet çıkışında cahil halka kendini dinci-dindar göstermek için  Osmanlı padişahının Cuma selamlığındaymış gibi, gazetecilere ve halka siyasal propaganda yaparak, siyasi içerikli konuşmalar yapmaktadır. Laiklikle bu günkü refaha ulaşmış olan Batı ülkelerinin bir devlet başkanı, R.T. Erdoğan gibi her Pazar günü kiliseden-mabetten çıkıp halka siyasal içerikli konuşma yapamaz, yaptığı takdirde o kişi bir daha iktidar göremez. Her şeyden önce “laiklik dışı davranış” diyerek o ülkenin din adamları bile tepki gösterir. Bunu ABD nin son Başkanı Donald Trump’ın bir kilisenin önünde yaptığı konuşmada gördük, papaz bile laikliğe karşı diye tepki göstermişti.
Neyse uzatmadan parantezi kapatıp Osmanlının o gerileme yıllarına dönelim.

Osmanlı aydınlarının devlet yönetimindeki eleştirileri
Devrin aydınlarından Cevdet Paşa, “devletin bu zor zamanında, devlet sınırlarında topraklar kaybedilirken ulemanın çok basit ve şekli tartışmalara girdiğini” söylemekte.
XVI. Yüzyıl şairlerinden Bağdat’lı Ruhi (d….ölm 1605) halkın çektiği sıkıntıları Terkib-i Bend’inde şu dizeleri ile sitemle anlatmaktadır:
“Dünya talebiyle kimisi halkın emehde
Kimi oturup zevk ile dünyay yemekde.
………………………………………………………
Ya Rab bizde bir er bulunup himmet eder mi
Yohsa günümüz böyle felaketle geçer mi?
Yine devrin aydınlarından Nev’izade Atayi (1583-1635) dizelerinde siyasi tenkitlere yer vermiş aydın düşünür bir şairdir. Devrin en önemli sorunlarından olan liyakatsiz insanları işbaşına getirmesidir. (Tıpkı günümüzün AKP-RTE iktidarının yandaşı ön plana çıkarması, liyakatsiz insanları iş başına getirmesi gibi)
Nev’izade Atayi, devrindeki kültürel soğumayı ve değerlerdeki çözülmeyi açık bir dille yansıtmıştır. Şair şiirlerinde devrin en önemli sorunlarından biri olan liyakatsiz insanların işbaşına getirilemsi ve “adam yokluğunu” şöyle anlatmaktadır:
“Bir dem itmişti sipihri gaddar
Cahiliyyet fıtratın izhar”
(Gaddar felek, öyle bir an geldi ki cahiliyeti ve cahil insanları öne çıkardı)  
“Rayet-i cehl olup âlem gir
Buldu eyyamı felek-i tezvir”
(Cehalet bayrakları âlemi tuttu arabozucu felek istediği güne kavuştu).
“Alim ülm niyumu mahhür
Buldu eyyamını felek-i tezvir”
(Âlimler hor görüldü ilim baş aşağı edildi. Padişah fermanıyla verilen liyakatler, ilmi eserler tomar edilerek kaldırıldı).
“Mahv olup safha-i ebced hanii
Sikke-i rayiç idi nadani”.
(Yazı bilenlerin yazı tahtaları mahv olup cahille geçer akçe oldu).
“Mektebü medrese viran oldi
Kahveler mekteb-i irfan oldi”.
(Mektepler medreseler viran oldu. Kahveler irfan mektebi oldu)
“Levh-i tailim amel-mande idi
Aktenin tahtası meydanda idi”.
(Eğrinin tahtaları işe yaramaz idi. Ancak paranın tahtası meydanda idi).
“Mansıba ilm iken evvel mi’yar
Şart-ı vâkıf gibi cehl oldı medâr”.
(Önceleri mansıb almak ilim gerektirirken, şimdi ise buna cahillere şart oldu).
“İtdi bu hâli görince zürefâ
Akçesi olmayan izhâr-ı zekâ”.
(Parası olmayan ama zekâ sahibi ileri gelen kişiler, bu hali görünce)
“Ya’nî bir mürteşi-i nâ-dânı
İtdi sadrü’l-‘ulemâ çarh-ı denî”.
(Yani cahil bir rüşvetçiyi âlimlerin başına geçirildiğini)
“Akl-ı fa’âl-i cünûn-ı şirret
Rûh-ı hayvâni-i cehl ü rişvet”.
(Aklı, edepsizlik ve gözükaralık işlerinde ve ruhu cehalet ve rüşvetle dolu).
Nev’izade Atayi’ye göre bu devirde sahte keramet gösteren şeyhler her yanı tutmuştur.
“Nice karaçi ki keramet satar,
Mankıra almaz anı ehl-i basar”.
(Zenginlerin çoğu da halkın sırtından mal biriktirmiştir).
Divan Şairlerinden Nabi de (1642-1712) şöyle der:
“İlim ile aklın iledir şartı vezaret yoksa
Şer ile könümü ne bilsin bir aalay la-yafhem”.
“İlim ve aklın devlet yönetiminin vazgeçilmez şartları olarak” kabul eden Nabi, “anlayışsız kişilerin devlet yönetimini ele geçirdiğini” ama eder.
 “Devleti eylediler böyle perişan cühela,
Nice teklif olunur gürze müraat-ı garem”.
Nabi “Devleti kuzuya devleti yöneten cahil yöneticileri ise kurda benzetir ve devlet kuzusunun kurda emanet edildiğini” söyler.
“Musta iddini ararlardı mulul-ı eslaf
Ki ide re’yleri bağ ı cihanı hurrem”.(1)
(Oysa eski dönemde padişahlar, idarecileri seçerken liyakate dikkat ederlerdi).
Osmanlı Divan Edebiyatı şairlerinden Sümbüzade Vehbi (1718-1908) de mısralarında şöyle demekte:
“Ashab-ı paye füru ehl-i kerem ser-be zemindür
Pes-paye füru-maye olan sadr-nişindür”.
(Himmet sahiplerinin, kerem ehlinin başları yere eğilmişken mayası bozuk, bayağı olanlar sadaret mevkiindedir).
“Ayabu mıdur ehline tewslim-i emanet
Hain deyu bildiklerimiz cümle emidur”.
(Emaneti ehline teslim etmek acaba bu mudur? Hain diye tanıdıklarımızın tümü emin olarak gösterilmektedir).
“Da’va-yı riyasetle geçer vakti ricalün
“Sanman bu kadar gulguleler davi-i dindur”.
(Devlet adamlarının vakti baş olmak kavgasıyla geçmektedir. Zannetmeyin ki bu kadar şamata din  davası içindir).
XVIII. Yüzyıl şairler ve devlet adamlarından Koca Ragıp Paşa da (1698-1963) şiirlerinde şöyle der:
“Sanma kim daire-i şeyhi kerametle döner,
Ehl-i cud eylediği feyz-i semahatle döner”.
(Şeyhin etrafında halka olan müritlerin kerametle döndüğünü sanma; onlar eli açık kimselerin hazırladığı cömertlik feyzi ile dönerler).
Ziya Paşa da (1825-1880), devrin adaletsizliğini şöyle dile getiriyor:
“ola davacı vü muhzir dahi şahid,
Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet”.
(Bir yerde hâkim davacı, mübaşir de şahit olmuşsa, o mahkemenin hükmüne adalet mi denir)
Kısaca Osmanlının yıkılış yıllarının başladığı zamanlarda devrin şairleri, aydınları devlet düzenindeki haksızlıkları, adaletsizlikleri yazdıkları şiirlerde dile getiriyorlardı.
İşte devrin ileri gelenleri, ozanları Osmanlının durumunu böylece şiirleri ile dile getirmekteler. Osmanlı şairleri, “devlet yönetimine liyakatli kişilerin getirilmediğinden” yakınıyorlar.Günümüzün AKP-RTE yönetimi de aynı yolu tutup liyakate önem vermediğine, kendi yandaşlarını üst makamlara getirdiğini, Osmanlı gibi üretime önem vermeyip ithalatı yeğlediğini, böylece ülkeyi borca soktuklarını gözlemliyoruz ve tanık oluyoruz.   
İlk Devlet Bütçesi:  Devlet idaresinde ilk devlet bütçesi 17. Yüzyıl ortalarında Osmanlı İmparatorluğunda yapılmıştır. Bu, bu günkü anlamında bir devlet bütçesi değildi. Basit bir gelir gider defteri idi. Fakat ortaya hayati bir fikir atması bakımından büyük işti.
Devlet bütçesinin babası diyebileceğimiz bu defter, IV. Mehmet’in Sadrazamı Tarhuncu Ahmet Paşa tarafından tanzim edilmiştir.  Gayet namuslu, tok sözlü mert ve cahil bir adam olan Tarhuncu Paşa, devlet masraflarının gelirden fazla olduğunu görmüş, bir denge kurmak için sarayın birçok masraflarını, hazineye borcu olanlardan borçları tahsil edildi. Divan üyeleri ve yeniçerilerden hazineye para aktardı, ödenekleri kesmiş ve bu arada özellikle boş yere hazineden para alan saraydan geçinenlere ağır bir darbe vurmuştur. Bu nedenle pek çok düşman kazanmış; bunların entrikaları ile de hiçbir günahı, taksiri olmayan Tarhuncu Ahmet Paşa cellada yenilerek katledilmiştir (1653)(2)
Osmanlı bütçesi üretime dayanmıyordu; Yükselme devrine kadar, sadece yağma, ganimete dayalı idi. Gerileme devri başlayınca, bu kaynaklar bitmişti; bu yüzden ülke gerilemeye başladı. Osmanlı İmparatorluğu üretimi es geçip, 1830 da Amerika ile  “Ticaret ve Seyrusefer Antlaşması imzaladıktan sonra, İngilizlerle Gümrük Birliğine benzer 1838 Balta Limanı Antlaşmasını yaparak yarı sömürge durumuna düşmüştü. Avrupa Uyum Yasaları’na benzeyen 1839 Tanzimat Fermanı’yla çürüme hızlanmış, 1854 de yabancı devletlerden borç almaya başlayan Osmanlı Devleti kısa sürede yabancı devletlere karşı “yarı sömürge” devlet durumuna düşmüştü. Osmanlı borçlandıkça, Yahudiler, Rumlar başta olmak üzere Batılılar borç verdikçe Osmanlıdan toprak satın almayı da istiyorlardı.
Çağın teknolojik, bilimsel gelişmelerine ilgisiz kalan, borç batağına sürüklenen ve hızla gerileyen Osmanlı İmparatorluğu için Rus Çarı I. Nikola İngilizlere “Osmanlı hasta adam, gelin bu hasta adamın topraklarını paylaşalım” sözüne karşı İngiltere’nin Rusya Büyükelçisi Sir G. H. Seyour, Çar I. Nikola’ya aynen şunları söylemiştir:
“Osmanlı bizim için sağmal ineğimizdir; o, yerli sanayisini öldürmek pahasına gümrük duvarlarını İngiltere için indirdi. İngiliz mallarından neredeyse gümrük bile almıyor. Osmanlı toprakları İngiliz sanayi ürünleri için açık pazardır; üstelik Osmanlı Rusya’nın bizim pazarlarımıza el atmasını önleyen bir asker deposudur. Osmanlı sizin için hasta adam olabilir ama bizim için alın yumurtlayan bir tavuktur, niçin onu kesip sizinle paylaşalım?”(3)

Borç alan emir alır,  borç yiyen kesesinden yer, hayırsız evlat baba malını batırır

Osmanlı Devleti’nin böylece Batılıların oyuncağı haline gelmiş ve çöküşe başlaması hali ile bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşadığı borç batağına saplanmasına ne kadar da benzerlik göstermektedir. AKP-RTE “dinci kinci” yönetimi, Cumhuriyetin kazanımlarını “80-90 yıllık parantez” diyerek küçümseyip yadsırken,  80-90 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nin nice eser, tesis ve kazanımlarını satıp savup parasını üretime, kalkınmaya yatırması gerekirken, “itibar” diyerek durmadan oraya buraya ya saray yapıyor, ya da cami yapıyordu. Oysa bunların halka topluma, vatandaşın cebine, kalkınmaya hiçbir etkisi, katkısı yoktu. Desteklenmeyen tüm tarım, sanayi, ekonomi birimleri çok sıkıntıya düşerken, devlet de borç üstüne borç yapıyordu. Biliyoruz ki Osmanlı borçla batmıştır.
Böylece 80-90 yıllık cumhuriyetin kazanımlarını çarçur edenler, üstelik 80-90 yıllık Cumhuriyetimiz için “80-90 yıllık parantez” diyerek kötülemeye çalışıyorlar.  Oysa Türkiye’yi borç batağına sokan, Atatürk’ün kurduğu Laik TC ni yıkmaya çalışan bu “dinci kinci” son 19 yıllık iktidar, TC tarihinde çok kötü bir parantez olarak anılacaklardır. Gidişat onu göstermektedir. 
Haçlı Şovalyesi olmuş iki Osmanlı Padişah Halifesi
Osmanlı İmparatorluğu tarihinde borçtan ve işgal korkusundan iki Osmanlı Padişah-Halifesi Hıristiyan şövalyesi oldu.        
1-Osmanlı artık toprak kaybetmeye başlayınca, İslam Halifesi Sultan Abdulmecit, salt Osmanlı’yı Avrupa Birliğine sokup toprak bütünlüğünü koruyabilmek uğruna, kendisinden önce hiçbir Osmanlı Padişahı’nın yapmadığı İslam Halifesi konumuna yakışmayan şeyler yapıyor, bir İslam Halifesi Osmanlı Padişahı, Saint George Hıristyna Tarikatı’nın müritleri arasına adını yazdırıp Hıristiyanlığı yüceltmekle yükümlü bir Garter Haçlı Şovalyesi oluyordu. (sf 67)
2-Osmanlı Devletinin kasası tamtakırdı. Devlet, memurlarının, askerlerinin, subaylarının aylıklarını bile veremez olmuştu. 1867 de yeni borç arayışlarıyla Avrupa’da kapı kapı dolaşan Abdülaziz’e, çıkardığı yabancılara toprak satış yasası onuruna, İngiltere Kraliçesi Viktorya, bir diz bağı nişanı takarak onu Hıristiyanlığa hizmet eden Garte Şövalyesi ilan ediyordu. Böylece bir Halife daha Hıristiyanlığı korumakla yükümlü bir şövalyelik unvanı veriliyordu. Bu nedenle de Avrupa’ya ilk kez geziye giden Osmanlı Halife Padişahı Abdülaziz oldu.(4)
Başbakanlık yapmış, Cumhurbaşkanı olmuş Süleyman Demirel, her ne kadar, “borç yiğidin kamçısıdır”  dese de, borç alan mutlaka emir alır, sonra “borç yiyen kesesinden yer” de demişler.
Osmanlıdan başlayarak günümüze kadar borç harç durumumuza bir göz atmak istiyoruz. Hele AKP-RTE zamanında devlet borcunun kat be kat arttığı günümüzde borç harç duruma bir göz atmak istedik.
“Kırım Savaşı (1853-1856) yüzünden Osmanlı bütçesi tam takır kalmış, devlet kendi memurlarının aylıklarını bile ödeyemez duruma düşmüştür ve Osmanlı İmparatorluğu bu yüzden, tarihinde ilk kez 1855 te Mısır’ın gelirlerini İngiltere ve Fransa’ya ipotek ederek Yahudi bankerlerden borç almıştır”.(5) Şimdi de AKP-RTE iktidarı İngiliz bankerlerden borç alıyor, para olmadığı için fahiş ipotekli iş yaptırıyor”, Katarlılara toprak satıyor).
“Osmanlı 1954 ten başlayarak dışarıdan borç aldıkça toprak yitiriyor, toprak yitirdikçe de dış borç alıyordu ve bunun sorumlusu, padişahlık özlemcilerinin söylediği gibi sadrazamlar, İttihatçılar vb değil, doğrudan doğruya Osmanlı’nın bilim ve teknolojide Batı’nın gerisinde kalmış olmasıydı”.
İlk Devlet Bütçesi:  Devlet idaresinde ilk devlet bütçesi 17. Yüzyıl ortalarında Osmanlı İmparatorluğunda yapılmıştır. Bu, bu günkü anlamında bir devlet bütçesi değildi. Basit bir gelir gider defteri idi. Fakat ortaya hayati bir fikir atması bakımından büyük işti.
Osmanlı sarayı böylece bütçe, hesap kitap, tasarruf disiplinine uymak istemiyor, sarayda keyfince, kafasına göre har vurup harman savurmak istiyordu. TC nin tek adam ve saray yönetimine gerileyerek evrilen AKP-RTE yönetimi de ilk kez TC nin bütçesini kendi yaparak Osmanlı Saray yönetimine öykünüyordu.
II. Abdülhamid’in dış borç ve toprak yitimi
1875 yılında Fransız uyruklu iki Yahudi tefeci Lorando ve Tubirni’den 200 000 altın borç alır, bu borç 20 yol ödenemeyince faiziyle birlikte 750 000 altını bulmuş. II. Abdülhamid bu borcu ödeyemeyince Fransız devleti bu iki Yahudi tefecinin Fransız uyruklu olduklarını öne sürerek alacaklarına karşılık Osmanlı toprağı olan Midilli Adası’nı işgal edeceğini ve gümrük gelirlerine el koyacağını duyurmuştu.  II. Abdülhamid’e 3 gün süre tanımıştı. Süre dolmasına karşın borç ödenmeyince, Fransa, büyükelçisini geri çekmişti. 4 Kasım 1901 de Fransa donanması Midilli Adası’nı işgal ederek gümrük gelirlerine el koymuş ve Midilli’deki Osmanlı egemenliğine son vermişti.   
Osmanlı Devletinde ilk borç muamelesi, 1591 yılında devletin asker maaşlarını ödememesi üzerine tüccarlardan borç alması olarak gösterilmektedir. Ancak dış devletlerden borç para alma ve yabancı bankalarca borçlanma süresi, Duyun-i umumiye ile başlamıştır.
Osmanlı böylece Batı Emperyalistlere borçlandıkça, onlardan emir almaya, onların yabancı uyruklulara toprak satışına izin verilmesi istemine boyun eğmek zorunda kaldı. “Padişah Abdulaziz 1867 de “7 Safer Kanunu” olarak bilinen yabancılara toprak satışı yasasını çıkarttı. Bunun üzerine Batılı zenginler, özellikle Ege İzmir civarında binlerce dönüm toprak satın almaya başladılar.  Sadece İngilizlerin Batı Anadolu’da satın aldıkları topraklar 3 milyon dönüme yaklaşıyor, öteki yabancıların aldıkları topraklar 5-6 milyon dönüme ulaşıyordu. “Yabancılara toprak satışını” fırsat bilen ve o topraklarda tarihsel emelleri olan Yahudiler, bu günkü İsrail’in temelini oluşturacak Filistin’den toprak satın almaya başladılar”. (sf 77)
Günümüzün İsraillileri de, “Fırat’tan Nil’e kadar” “Arz-ı Mevud” yani “Vaat Edilmiş Topraklar” emelleri oldukları için Güneydoğu illerimizden özellikle GAP bölgesinden toprak satın almaya başladılar.  Tıpkı Osmanlı gibi borç batağına saplanan AKP-RTE iktidarı da borçlandıkça, yabancılara toprak satışına göz yummakta, gizli açık bu satışlar devam etmekte.
Borçlanma karşısında Osmanlı aydınlarından Şair Nabi borç konusunda mısralarında şunları öğütlemekte:
“Kılhazer hem deyne olma mübtela,
Orç gibi alemde olmaya bela.
(Sakın borca düşkün olma, Alemde borç gibi bir bela yoktur)
“İstinab et bahr-i deyne dalmadan
Her taraftan mevci yakan almadan.
(Borç deryasına dalmadan çekin ki borç dalgaları her taraftan yakana yapışmasın)
Nabi (1642-1712)
Komşu ve aynı ittifak içinde bulunduğumuz Yunanistan, iktidarın Türkiye’yi borca soktuğunu, yanlış politikalar nedeni ile hariçte ülkeyi yalnızlaştırdığını görünce,  Ege’de oraya buraya serpişmiş, sahillerimize çok yakın küçük kayalıkları (18 tane olarak söyleniyor) işgal ediyor, “çakıl taşı edebiyatı yapan” AKP-RTE iktidarının “gıkı bile çıkmıyor”. Çünkü müsrif Saray yönetimi tıpkı Osmanlı gibi ülkeyi ve halkı öylesine bir borç çıkmasına sokmuş ki,  kredi kartı borcunu başka kredi kartı ile kapatmaya çalışan halkımız gibi, borcunu borçla ödüyor duruma düşürülmüş. Bu olağanüstü borç durumu karşısında Saray yönetimi, TC tarihinde ilk kez, Saray’a bağlı Borçlar Genel Müdürlüğü kurarak sanki tıpkı Duyun-u Umumiye’ye benzer hazırlık yaptığını sezer gibi oluyoruz. 
Bilimden, Evrim Teorisi gibi çağdaş evrensel kurallardan, üretimden, çağdaşlıktan uzaklaşarak ülkeyi dincilikle çağın gerisine sürükleyen AKP-RTE iktidarı, yozlaşan ekonomik yapı ile ülkeyi borç batağına sokup her alanda geri bırakan tavır içindedir. Oraya buraya durmadan camiler yapan, fen liselerini kapatıp imam hatipler açan zihniyet asla çağdaş olamaz, ileri gidemez. Çağdaş dünyanın zirvesinde bulunan zengin Batı kültürü, Batı medeniyeti oraya buraya kilise yaparak mı, bu günkü refaha ulaşmıştır? Kesinlikle değil, ancak bilimle ve teknolojiyle, laiklikle şimdiki refaha ulaşmıştır. Sürekli dinciliği ön planda tutan, 50 den fazla devletin oluşturduğu İslam dünyası çağın en gerisindeler, hepsi de, “emperyalist” dedikleri Batı’ya muhtaçtırlar. Birçoğu da Türkiye gibi borç batağında yaşamaktalar.  
Borç alan emir alır,  borç yiyen kesesinden yer, hayırsız evlat baba malını batırır
    
Ülkemiz bu iktidar tarafından öylesine hesapsız, plansız yönetimle borç altına sokulmuş ki,  ülkede işsiz sayısı 10 milyonu, açlık sınırına dayanan insan sayısı 30 milyonu bulmuş durumda.
Dünya Bankası, 2019 yılı Uluslararası Borç İstatistikleri raporunu dün yayımladı. Düşük ve orta gelirli 120 ülke arasında Türkiye, 2019 sonundaki 440,9 milyar dolarlık dış borçla en çok dış borcu olan 6. ülke oldu.
En çok dış borcu olan 10 ülke içinde Türkiye, dış borcun milli gelire oranında ise yüzde 59’luk oranla ikinci sırada yer aldı. Bu alanda ilk sırada, yüzde 65’lik oranla Arjantin yer alıyor.(6)
Osmanlının yıkılış dönemini anımsayınız, Kıbrıs, Midilli dâhil, ülkenin nice topraklarının borç yüzünden ipotekle, siyasi itibarsızlık yüzünden savaşmadan nasıl elden çıktığını tarih kitaplarından okuyoruz. Yanlış ve tek adamlı saray yönetiminin ülkeyi nasıl borç batağına soktuğunu, devlet topraklarını borçlanarak, bilimden uzaklaşarak ülke topraklarını kaybettiğini ibretle görmüştük.  
O halde, kısaca bilim ve teknolojinin rehberliğine, laik eğitime, demokrasiye sarılarak, hele saray zihniyet ve yönetiminden vaz geçip azami tasarruf ve üretimle borçtan kurtulmalı, ileriye bakmalıyız. Gazi Mustafa Kemal Paşa,  1920 lerde, 1923 lerde Osmanlı’nın hantal, müsrif saray yönetiminden uzaklaştırıp, Cumhuriyetin laiklikle donatılmış kalkınmalı rotasını kurmuş, ülkenin yokluklar içinde de olsa itibarını yükseltmişti. Cumhuriyet hiçbir zaman Atatürk döneminin yüzde onlara, on beşlere varan kalkınma hızına ulaşamamıştır.  Ne yazık ki günümüzün, laiklik, Atatürkçülük, Cumhuriyet karşıtı “dinci kinci” iktidarı, ülkeyi demokrasi rotasından saptırarak tekrar daha beter bir saray yönetimine sürüklemiştir. Tek kurtuluş yolu, Atatürk’ün laik demokrasi yoludur.  

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

SONNOTLAR   

(1) Hayri-Name’ye göre XVII. Yüzyılda Osmanlı Düşünce Hayatı Nabi

(2) Tarihimizde Garip Vakalar Reşat Ekrem Koçu sf 115-116 

(3) Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni Osmanlı Tuzağı Otopsi Yay. Cengiz Özakıncı sf 32   

(4) Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni Osmanlı Tuzağı Otopsi Yay. Cengiz Özakıncı sf 80

(5) Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni Osmanlı Tuzağı Otopsi Yay. Cengiz Özakıncı sf 55

(6)https://www.sozcu.com.tr/2020/ekonomi/dunya-bankasi-acikladi-dis-borcta-turkiye-120-ulke-arasinda-6-sirada-6080483/

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget