Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Bu Nasıl Bir Düşüncedir
Cumhuriyet Halk Partisinde muhalefet diye nitelendirilen bir grubun Olağanüstü Kurultay isteyerek imza toplaması ve Genel Merkez yöneticilerinin, toplanan 620 imzanın yeterli sayıyı oluşturmadığı ve Kurultayı toplamayacağı kararı üzerine, yiğit ve Kemalist yazar Bekir Coşkun bu kararın yanlışlığını Sözcüdeki köşesinde 05.08.2018 tarih ve  “Batsın Islak imzanız” başlıklı yazısında dile getirmişti.
Sayın Bekir Coşkun bu yazısının bir paragrafında;
 “On binlerce insan işinden oldu, sahipsiz ve üzgünler… Sanatçılar yasaklı, tiyatrolar kapatıldı, gazeteciler-yazarlar işsiz kaldı, memurlar sürünüyor, işçilerin sendikaları alındı ellerinden, destekleyen işadamları battılar, akademisyenler kovuldu, öğretmenler atıldılar…
Güvenip meydanlara çıktı çocuklar, vuruldular…
Gençler hapiste…
CHP'ye güvenip, desteklemek isteyenler, gelecekleri, canları, kanları ile bedel ödediler…” dedikten sonra…
Diğer paragrafta
“Gerçekten de yazarken üzülüyorum ama bu son rezalet açıkça gösteriyor; Nasılsa bu adamların eline geçmiş CHP, bilincini ve izanını yitirdi…
Geçit yıkılsa elin adamı istifa ediyor…
Cumhuriyet yıkıldı, tınmıyorlar…”
Yazının tamamı okunduğunda, amacının bir CHP karşıtı gibi bir eleştiri niyetinin olmadığını, Bekir Coşkun’un CHP durumuna üzüldüğünü görülecektir.
Buraya kadar bir sorun yoktur.
Ancak bu yazıyı, Bursa’da bir ara milletvekili aday adayı olan yılların CHP üyesi Ali Uluşahin paylaşınca kıyamet kopuyor.
CHP Yönetimi Ali Uluşahin’i ihraç istemi ile disipline veriyor.
Bunu öğrenen Bekir Coşkun bu kez köşesinde, 27.09.2018 tarih ve “BABA, KUSURA BAKMA”  başlıklı yazısında, babasının Atatürk’ün partisi diye yıllarca CHP’ye oy verdiğini, bu yüzden sık sık sürgün edildiğini, babasından sonra kendisinin de CHP'den başka partiye hiç oy vermediğini belirterek, yazısını şöyle bitirmektedir.
“Bu haliyle CHP'ye benden artık TIK yok…
        Bağışla baba…”
Sayın Coşkun gibi babadan CHP’li seçmeni, üyesi ve delegesi olarak bende bu uygulamaya çok üzüldüğümü belirtmek istiyorum.
Üzüntümün nedenlerine gelince;
-Partim CHP, sosyal demokrat bir parti olarak diğer düzen partileri gibi davranmamak zorundadır. Sosyal medyada yapılan paylaşımlar nedeniyle, gözaltına alınanları, tutuklananları ve haklarında dava açılanları devamlı eleştiren bizler bunu yapmamalıyız.
-Her türlü eleştirici değerlendirilmeli ve haksız eleştiride bulunanların ikna edilmesi, partiye zarar değil yarar sağlamaktadır.
-CHP seçmeni bilinçli olup dayatmayı kabul etmemektedir.
-CHP seçmeni biat kültünde yetişmemiştir ve biat etmemektedir.
-Son dönemlerde CHP yönetimi Sayın Deniz Baykal döneminden kalma “küçük olsun benim olsun”  politikalarıyla muhalif seslere olanak tanımamaktadır.
-Son dönemlerdeki disiplin işlemleri ( Aylin Nazlıaka, Fikri Sağlar olayı) tabanda büyük rahatsızlık ve küskünlüğe neden olmaktadır.
-Sayın Bekir Coşkun gibi ödünsüz ve yürekli bir Kemalist küstürülüyorsa ve bunun nedenleri üzerinde durulmuyorsa, şimdiye kadar CHP’ye oy vermeyenlerden oy isteyen Genel Merkez bunu nasıl başaracaktır.
-Ama inanıyorum ki bilinçli bir seçmen olan Sayın Coşkun, oy kullanırken kızgınlığına esir kalmayıp yine vicdanının sesiyle hareket edecektir.
-Yerel seçimler kapıya dayanmışken, bu yanlışları yapan nasıl bir düşüncedir, anlamakta zorluk çekiyorum. Eğer bu yapılan doğru ise ayni mantıkla imza toplayanların hepsini disipline sevk etmek gerekmektedir.
-Bu eleştirileri yaparken gerçekten Sayın Coşkun gibi bende çok üzülüyorum. Partimden hiç kişisel bir beklentim olmamakla birlikte, büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün laik Cumhuriyetinin ancak CHP iktidarı ile sürdürülebileceği bilinciyle partimi candan destekleyen biri olarak zaman zaman partimi bende eleştiriyorum. Doğrular ancak böyle bulunur. Yanlışlar anlatmak her demokratın, Kemalist’in kaçınılmaz görevidir.

Gündüz Akgül

30.09.2018
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

1.Çankaya Kitap Fuarı Açıldı
Başkent Ankara’nın en seçkin ve en kültürlü İlçesi Çankaya’da (gecikmeli de olsa) ilk kez kitap fuarı açıldı.
Çankaya Çağdaş Sanatlar Merkezinde (ÇSM) Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf (TAKSAV) da desteği ileaçılan 34 kitap standının bulunduğu 1.Çankaya Kitap Fuarına Belediye Başkanı Alper Taşdelen, öğretmenler, akademisyen ve öğrenciler katıldılar. Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşen kitap buluşmasında aralarında Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Prof. Dr. Onur Bilge Kula, Ercan Karakaş, Faruk Bildirici’nin de yer aldığı yazar, akademisyen, siyasetçi ve gazetecilerin söyleşilerinin yanı sıra yazarların imza günü gerçekleşecek.29 Eylül 5 Ekim tarihleri arasında ÇSM de Ankara-Çankaya okuyucusuna kitap tanıtma ve satış işlevini yapacak.

1.Çankaya Kitap Fuarı Açıldı
Kitap Okumadan Üniversiteye Gelen Öğrenci Var
TAKSAV Yönetim Kurulu Üyesi Doğan Tılıç ise, kitap buluşmasının önemine dikkati çekerek, şunları söyledi: “Üniversitede iletişim okuyan öğrenciler arasında ‘hayatımda hiç roman okumadım’ diyenler var. 80 öncesindeki kuşağın en önemli simgesi koltuk altında taşınan kitaplardı. 80 darbesi ile kitap okuma alışkanlığı da zarar gördü. Bizler bu buluşma ile Ankaralıları yeniden kitap ile buluşturmak istedik. Ankara için bir başka önemli buluşma noktamız olan tiyatro festivaline kitap buluşmasını da ekledik. Kitapla buluşmayı, kitapla kucaklaşmayı hepinize tavsiye diyorum. Devamı gelecek olan buluşmamızda sizlere bol kitap okumalı günler diliyorum.”

1.Çankaya Kitap Fuarı Açıldı
1. Çankaya Kitap Fuarının açılışında Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen açılış konuşmasında şunları söyledi:
Büyük bir işlevi yerine getirmek üzere yola çıkmış bulunuyoruz, büyük bir eksiği gidermek üzere yola çıkmış bulunuyoruz. Çölleştirilen, sanatla, edebiyatla, kültürle çölleştirilen bir Ankara gerçeği ile son 20-25 yıldır hepimiz karşı karşıyayız. Ve eskinin kültür kokan Ankara’sı, kitap kokan Ankara’sı Yüksel Caddesi’nde, Karanfil’de Konur’da kitapçıların oranını günlük hayatını belirlediği Ankara’sı, Zafer Çarşısındaki o güzelim kitapçılar ve bütün bunların Ankara’nın kültürüne, sanatına etki eden dönemleri hepimiz için geride kalmış görünüyor. Ama buna karşı her zaman Çankaya Belediyesi Ankara’nın kültür ve sanat dünyasına katkıda bulunmak için her zaman varlığını ortaya koydu. Ben de göreve geldiğimden bu yana aynı kanaati devam ediyorum.
Ankara’da bir kitap buluşması, bir kitap fuarı her sene aynı tarihlerde büyüyerek gelişen bir kitap fuarı eksiği vardı. Ve biz de TAKSAV la birlikte bu çölleşmeye karşı, bu eksiği giderecek bir etkinliği bu gün burada hayata geçirmiş oluyoruz. İlkini yapıyoruz. Ben de Doğan gibi biliyorum ki, bu her sene daha da büyüyecek, daha da gelişecek, daha da çok kitlelere, insanlara ulaşacak. Önümüzdeki seneler daha büyüğünün hep beraber yapacağız.
Tabi Çağdaş Sanatlar Merkezinde ayrı bir güzellikte. Biz Çağdaş Sanatlar Merkezimizin (ÇSM) 20. yılını yaşını kutluyoruz. Katılan 35 yayınevine teşekkür ediyorum. Önümüzdeki senelerde daha büyüğünü yapacağımıza şüphem yok.
Kitap, kokusuyla, duruşuyla, hissetmesiyle ayrı bir dünya. Şimdi internet gazeteciliği var. Bazen internet gazetesini okuyoruz, ama elimize aldığımız zaman gazete okuduğumuzu fark ediyoruz, internette okuduğumuz yavan kalıyor. Kitapsız bir dünya düşünmek mümkün değildir. Ne kadar dijitale geçse de kitabı ister dijitalden ister kitabı kendisi kadar okumak çok ayrı bir keyif. Yeni kuşaklar kitap okumuyor, yeni kuşaklar daha az okuyor, ama bu kültür despotizmine karşı hep beraber mücadele etmemiz gerekir. Çünkü itirafta bulunuyorlar, diyorlar ki, her şeye gücümüz yetiyor da şu kültüre, sanata gücümüz yetmiyor. Çünkü edebiyat sanat özgür düşünce, özgürlük bekler. Özgür düşünceye sahip olmayan ha babamla da bu işler çıkmaz. Ama kültüre ve sanata, edebiyata da bizler sahip çıkmak zorundayız”.
1.Çankaya Kitap Fuarı Açıldı

Kitaplarını imzalayan Öğretmen Şeref Pınarbaşı, kitapseverlerle fotoğraf çektirirken, “maalesef ülkemizde kitap okuyanlar yeteri kadar değil, bunu artırmamız lazım” dedi.
Her gün yazarların gelip kitaplarını imzalayacağı 1.Çankaya Kitap Fuarı bir hafta süre ile devam edecek.
“

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Dinin din adamının insan üzerindeki etkisi
Koreli  gazetecinin "Türkiye ekonomisi  batıyor” haberi ve ötesi
Suudi Arabistan’ın Suudi Telekom şirketi, Türk Telekom’un yüzde 55 hissesini almaya hazırlanıyor. Türk Telekom hisselerinin çoğunluğunu elinde tutan Oger Telekom’un milyarlarca dolarlık bir borç yükü altında olduğu için kendi hissesini satacağı söyleniyor.
Türk Telekom’da yüzde 55 pay Oger Telecom’un sahip olduğu Otaş’a ait. Eğer satış gerçekleşirse büyük hissedar artık Suudi Telekom olacak.
Hazine ise Türk Telekom’da altın hisse dâhil yüzde 25 paya sahip.
https://www.gazeteduvar.com.tr/ekonomi/2017/08/25/turk-telekom-tekrar-satiliyor/
Zaten Araplardan yana yönünü çeviren, ülkemizi Araplara doğru sürüklemeye çalışan R. T. Erdoğan, Katar’a ve de Araplara duyduğu dinsel sempati, yakınlık nedeni ile Telekom’u Araplara satmıştır bence. Düşüne biliyor musunuz, bir Arap bizim malımızı bizim paramızla, bizim bankaların verdiği kredi ile satın alıyor, işletiyor, her türlü eldeki her türlü mülkü bakır tele kadar satıyor, borcunu ödemeden adeta kaçıp gidiyor.  Böylesine avantajlı bir satış her başka ülkeye yapılamaz sanırım?
Bu bağlamda aşağıda, bir öğretmen Müfettiş arkadaşın (Mehmet Ayhan’ın)  e-postama gönderdiği minik öykülerde dinsel baskının, din adamının insan üzerindeki baskısını etkisini açıkça gördüğümüz gibi, R.T. Erdoğan da, Araplara duyduğu engin yakınlık nedeni ile tercihen bu Lübnan’lı Arap’a bu olağanüstü kolaylıkla satmış olmalı.
(Oger Telekom’un Türk Telekom sebebiyle 4,75 milyar dolarlık kredi bulunuyor. Oger Telekom eylül ve mart aylarında yapması gereken ödemeleri yapamamıştı
Hazine, ağustosun ilk haftasında Otaş’a gönderdiği mektupla, kredi sorununun çözümü için 60 gün süre tanımıştı).
https://www.birgun.net/haber-detay/turk-telekom-tekrar-satiliyor-iddiasi-176516.html
Aşağıda gördüğünüz Kore’li gazetecinin bu konudaki görüşü de ilginç olduğu için aşağıya alıyoruz.
Türkiye’deki son ekonomik kriz üzerine Kore’de ekonomi çevreleri, Kore’li entellektueller arasında “Türkiye batıyor” sözleri yayılır.  Bunun üzerine Kore’nin Türkiye muhabiri ile temas kurulur. Türkiye'de yaşayan,  Koreli birkaç farklı Kore Tv kanalı ve gazetesinden haberci, ülkesindeki Tv ye bağlanarak Türk tarihinden, İslam’a kadar akla gelmeyen şeyler söyleyerek, kısa kısa şunları anlatır:
“1. Türkiye'den çok yüksek döviz çıkışı oldu, Türkiye'nin kurulduğundan beri en büyük yolsuzluğu geçen hafta patladı.  Adı ise “Türk Telekom Yolsuzluğu”. Parası olmayan Arap bir adama Türk bankalarından kredi çekilerek Telekom satıldı, Arap adam bakır kablolara kadar satıp kaçtı, Türklerden yaklaşık 27 milyar dolar çaldı…”

2.“Türk medyası AKP'nin eline geçtiğinden ayrıntılı haber yapılamıyor, artı olarak yolsuzluğu yapan Arap olduğu için AKP nin Türkleri ümmetleştirme projesine zarar verir endişesiyle olay saklanmaya çalışılıyor, zira Türklerde ciddi bir Arap düşmanlığı başlayabilir, Türk halkı bunu öğrenirse…
Koreli kadın, “ümmet nedir?” telefona bağlanan Kore’li: “Ümmetleştirme; bütün Müslümanları Arap kılık kıyafetlerine, Arap alfabesine, Arap kültürüne çevirerek, herkesi tek tip Arap insanına çevirme” hayali diye özetleyebiliriz. Ama çok farklı din mezhepleri ve Türkler gibi ırklarını çok seven milletler Araplaşmak istemediğinden uygulanması zor bir proje olarak görülüyor”.

“3.“Başkan Erdoğan, işi savaş ekonomisi, rahip Bronson olayına getirip geçiştirmeye çalışıyor ama Amerika’dan ciddi bir uyarı geldiği için bu sıralar rahip olayını ağzına almıyor, Türk halkına  -bizim Tanrımız (Allah’ımız) var ekonomiyi boş verin- diyerek halkı etkilemeye çalışıyor ama halk marketlere girip her şeye zam geldiğini fark etmeye başladıkça Erdoğan'ın bu taktiği de işe yaramayabilir. Zira önümüzde 2 defa elektrik ve doğal-gaza büyük zam yapılması bekleniyor...

“4. Yine kış ayından sonra seçim var, Erdoğan bu Arapların çaldığı dolarları halka gizli zam yaparak gizlemeye çalışabilir ama ülkeden çıkan döviz çok büyük olduğu için dolar patlayacaktır... Erdoğan son çare olarak yine dine sarılıp ortaya Tanrısını' (Allah'ı) öne sürerek İslamcı halkı etkilemeye çalışabilir.

“5. Erdoğan ailesinden bir adamı (damat demek istiyor) ekonomi Bakanı yaparak yabancı yatırımcıyı kaçırdı ve merkez bankası başkanı kendisi arayacağından bu finans çevresinde şok etkisi yaptı.

“6. Yine Erdoğan yaklaşık 5 milyon Suriye’liye 40 milyar harcadı ve Bizim yaptığımız köprülere (Kore’lilerin) ağır paralar ödemek zorunda kaldı, bunların götürüleri de Türk ekonomisine yansıyınca kış ayı için Türkler adına çok  zararlı olacaktır ve dün Halk Bankası’da inanılmaz bir şey oldu, 3.67 den AKP lilere dolar satışı yapıldı, buradaki bilinçli hata anında elektrik ve doğalgaz zammı olarak Türklere yansıtıldı... Kısacası Türkler batıyor...”

Tilkinin biri yavrusuna demiş ki: (Dinsel baskıyı burada da görüyoruz)
- Yavrum, bütün bu bağlardaki üzümlerden yiyebilirsin. Sadece köyün mollasına ait bağın üzümleri hariç... Hatta aç kalsan dahi o bağı aklına bile getirme.
Genç tilki, babasına sormuş:
- Neden? O bağın üzümleri zehirli mi?
Tilki yavrusuna cevap vermiş:
- Hayır, çocuğum. Eğer molla bağından üzüm yediğimizi anlarsa yarın hemen “tilki eti helaldir” diye fetva verir ve neslimizi yok eder.
Gücü, insanların cehaleti üzerine kurulmuş toplumlara hiç bir zaman bulaşma.

*
Kıtlama Çay Dinen Uygun! (Dinsel baskı daha başka şekilde karşımıza çıkıyor)
Anadolu'da, çay içilirken genellikle şeker çaya karıştırılmıyor, kıtlama yapılıyor. Bunun çıkışı ise çok ilginç...
Eskiden İran'da çaya tatlandırıcı olarak hurma ve üzüm katılıyordu.
İngilizler İran'a şeker satmaya kalktıklarında bunu başaramadılar. Sonra İranlı Mollalarla irtibat kurdular.
İngilizler Mollaların vereceği fetva karşılığında kazancın % 10'nu teklif ettiler...
Nitekim bir cuma namazında (İran'da cuma namazları o bölgenin en büyük camisinde ve çok kalabalık olarak kılınıyor ) Cuma hutbesinde mollalar şu vaazı verdi: "Siz Allah'ın nimeti olan hurma ve üzümü nasıl olur da çaya katarsınız! Bundan böyle çaya şeker katacaksınız!" Bu vaazdan sonra İran'lılar çaya şeker katmaya başladılar. İşler yoluna girince İngiliz'ler, mollalara verdiği % 10 payı satışların iyi gitmediği gerekçesiyle vermemeye başladılar.
Bunun üzerine mollalar ikinci bir fetva verdi cuma hutbesinde: "Gâvur icadı şekeri çaya katmak caiz değildir "!... Bu fetva üzerine İran'lılar evlerindeki şekerleri sokaklara döktüler.
İngiliz firmaları mecburen, mollalarla yeniden masaya oturdu. Fakat mollalar bu sefer % 20 pay istedi. Eee dinsizin hakkından imanlı (!) gelir(miş). İngiliz'ler çaresiz kabul ettiler.
Mollalar cuma hutbesinde bu sefer: "Biz size 'çaya şeker katmayın” dedik ama 'sokaklara dökün de' demedik, şekeri sokağa dökmeyeceksiniz, şekeri çaya batıracak ve böylece gâvur icadı şekere boy abdesti aldırarak içeceksiniz!" diye fetva verdiler.
Tabii ki bu fetva İran halkı tarafından yaşama geçirildi. Dinin cahil insanları aldatmak, yönlendirmek, onları sömürmek açısından ne kadar etkili olduğunu gösteren bir örnektir bu yaşanmışlık. (Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ten alıntı)

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Bazı Pişmanlıklarınızdan Ancak Kısmen Arınabilirsiniz
Bir hata yapıp, daha sonra bu hatalı davranışından dolayı kendini kötü hissetmek, üzülmek anlamına gelen pişmanlık duygusunu, yaşamlarında herkes mutlak surette yaşamış olmalıdır.

Bazı pişmanlıklar vardır ki; onların, daha sonra telafisi asla mümkün olamaz. Örneğin; annesine ve babasına veya diğer yakınlarına karşı, onların sağlıklarında, gerekli ilgi ve saygıyı gösteremedikleri, onlara kötü davrandıkları için, daha sonra onların ölümü üzerine ben ne yapmışım? diyerek üzülen ve kendisini çok kötü hissederek pişmanlık duyan insanların, son pişmanlık fayda etmez deyimi ile karşılık bulan pişmanlıkları, asla telafi edilemez ve hayatları boyunca bu pişmanlıkları ve üzüntüleriyle yaşamak zorunda kalırlar.

Ama, bazı pişmanlıklar vardır ki; son pişmanlık fayda etmez sözünün bir anlamı yoktur. O pişmanlıklardan, şayet istersek, daha sonra arınıp kurtulabiliriz. Ama şu gerçeği de kabul etmeliyiz ki; arındığımızı sandığımız o pişmanlığımızdan dahi, tamamen kurtulamayız, pişmanlığımızın tümünü asla yok edemeyiz.

Bu yazımıza ilham kaynaklığı yapan, benim bizzat yaşadığım bir pişmanlığımın; sonradan kısmen telafi edilebilen pişmanlığa güzel bir örnek teşkil ettiğini düşünüyorum.

1970 senesinde A.Ü.Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra, tüm arkadaşlarımızdan her birimiz, ülkenin çeşitli il ve ilçelerine genellikle avukat, hakim ve savcı olarak görev yapmak üzere dağıldık.

Bunlardan biri de bendim tabi. 1970'li yıllar ülke büyük çalkantılar yaşıyordu,12 Mart Muhtırası,12 Eylül askeri darbesi ve bunun öncesindeki kanlı olay ve çatışmalar, bu dönemde çok genç yaşlarda yüklendiğimiz yargı görevimizin ağırlığı ve hassasiyeti, o dönemdeki yasaların katı ve acımasızlığı, savunma hakkının kısıtlılığı, avukatın hemen suçlama ile soruşturma sürecine dahil olamaması, buna karşılık 90 gün gibi uzun gözaltı süreleri, sanığın ve suç dosyasının yargıya intikaline  kadar, kollukta geçen sürece, yasaların ve dönemin ağır koşulları nedeniyle müdahale edememenin yarattığı mağduriyet ve acılara, yargı aşamasında bir an önce son vererek, haksız olarak özgürlükleri kısıtlanan kişileri acele tespit ederek özgürlüklerine kavuşturma gayreti içindeki yoğun çalışmalarımız nedeniyle,1970 mezunu arkadaşların düzenledikleri sınıf toplantılarına maalesef katılamadım, bu haklı ve meşru mazeretlerim nedeniyle, bu toplantılardan uzak kalmamız nedeniyle oluşan kopukluk, sürüden ayrılanı kurt kapar misali gözden çıkarılmamız ve sosyal medyanın bugünkü kadar gelişmemesi nedeniyle, sonraki toplantılardan haberdar olamamamız, bizim hiçbir sınıf toplantısına katılamamamıza neden oldu, işte bu durum, benim en büyük pişmanlıklarımdan ve üzüntülerimden en önemlisi ve ilki oldu.

Bu pişmanlığımı ve üzüntümü tamamen gidermem elbette  mümkün değildi, ama kısmen de olsa giderebilirdim. Değerli sınıf arkadaşım, Emekli Hakim Leyla UÇURUM ile sosyal medyada görüşürken, 2018 yılının Ekim ayının 12'sinde,Bursa ilimizde  A.Ü.Hukuk Fakültesi1970 mezunları toplantısı düzenlemeye karar verdik ve uygulamaya koyduk, inşallah bu toplantıya katılarak bu büyük pişmanlığımdan arınacağım, ama tamamen arınmak ne mümkün. Aramızdan, vefat ederek, bir daha geri dönmemek üzere ayrılan o kadar fazla arkadaşımız var ki; mazeretleri nedeniyle veya ulaşamadığımız için katılamayacak olan arkadaşlarımız hariç, ancak otuz civarında bir katılım olacak,48 senedir göremediğim otuz civarındaki arkadaşlarımı görecek ve görüşeceğim, ya; hakkın rahmetine kavuşarak gelemeyecekler ne olacak?

Onlarla ilgili pişmanlığım ömür boyu sürecek tabi. Tek tesellimiz, onların da mekanları cennet olur inşallah.

Güner Yiğitbaşı

27/09/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Sevgimizi hiç kaybetmeyelim!...
Sevgisiz bir insan düşünemiyorum.

İnsanlar, ölene kadar sevmeye ve sevilmeye muhtaçtırlar, sevgisiz kalan bir insan, kuruyan bir pınar gibi, kurumaya ve yok olmaya mahkumdur.

Bu nedenle, insan olarak, aile yakınlarımız dışındaki insanları da, tanıyalım veya tanımayalım, sevelim ve sevdiğimizi onlara da hissettirelim.

Sevgi; insan'ın hissettiği en güzel ve asil bir duygudur.

Sevgi; tüm güzelliklerle zenginleşen bir pınardır

Sevgi; yeri geldiğinde, karşılaştığımız bir insana günaydın, iyi akşamlar, iyi geceler, merhaba diyebilmektir.

Sevgi; uzun süre görüşemediğimiz bir yakınımızı veya bir arkadaşımızı arayarak, onun hal ve hatırını sorabilmektir.

Sevgi; büyüklere saygıyla, küçüklere şefkatle yaklaşabilmektir.

Sevgi; sokakta karşılaştığımız, karşıdan karşıya geçmekte zorlanan bir yaşlı'nın elinden tutarak, onun sokağın karşısına geçmesine yardımcı olabilmektir.

Sevgi; toplu taşım araçlarında ayakta kalan yaşlılara yerimizi verebilmektir.

Sevgi; elindekileri, yeri geldiğinde yoksullarla paylaşabilmektir.

Sevgi; karşılık beklemeden insanlara değer vermektir.

Sevgi; insanlara, insan oldukları için saygı göstermektir.

Sevgi; kendi hakkına razı olup, diğer insanların haklarına el atmamaktır.

Sevgi; yeri geldiğinde empati yaparak, kendini diğer bir insanın yerine koyabilmektir.

Sevgi; adil olabilmektir.

Sevgi; her konuda paylaşmaya açık olabilmektir.

Sevgi; ülkesinin ve vatanının menfaatlerini gözetebilmektir.

Sevgi; işini iyi yapmaktır.

Sevgi; karşındaki insanların sevgisini kazanabilmektir.

Sevgi; sevildiğini bilmek ve seveni de sevip takdir edebilmektir.

Sevgi; yi bir insan olabilmektir.

Sevgi; İnsanları, güzelliklere ve iyiliklere götüren tüm kapıları kolaylıkla açan bir anahtardır.

Lütfen, sevgimizi; en güçlü bir şekilde, sürekli ayakta ve zirvede tutalım, muhafaza edelim, hiç kaybetmeyelim.

Güner Yiğitbaşı

26/09/2018
Güner YİĞİTBAŞI

Sevgili okuyucu, bir öğretmen arkadaşın e-postama gönderdiği, bir gemi mühendisimizin, dünyanın çeşitli limanlarında tanık olduğu Atatürk’le ilgili ilginç anılarını anlatan aşağıdaki yazıyı okuyunca çok etkilendim, buruk bir gurur duymama neden oldu. Çünkü Atatürk dünyanın her yerinde böylesine gururla anılırken, nice onlarca devletin meydanlarında ve parklarında Atatürk anıtları dikilirken, caddelerine Atatürk adı verilirken, kendi öz yurdumuzda pek çok belediye başkanlarının birer bahane ile Atatürk anıtlarını kaldırmaları, Atatürk adını taşıyan nice cadde ve park gibi onu anımsatan eserlerin adlarını değiştirmeleri, Atatürk aleyhindeki söylem ve dedikoduları ön plana çıkarmaları gerçekten hüzün ve ıstırap verici. Hele yurdun bazı kent meydanlarına Atatürk ve devrimleri aleyhinde bulunmuş, onun hakkında düşmanca sözler etmiş kişilerin caddelere verilmesi, ne ki heykellerinin dikilmeye başlaması, ister istemez insanın aklına, “iktidar eliyle Atatürk düşmanlığı yayma çabası gösteriliyor” intibaını vermektedir. Dünyanın her yerinde “en büyük devlet adamı” diye takdir edilip anılırken, heykelleri dikilirken, kendi öz yurdumuzda Atatürk aleyhinde tavır alınması gerçekten üzüntü verici.
Biz Atatürkçüler, Atatürk’ün fani şahsından ziyade yurdumuzu düşmandan kurtarma mücadelesi yanında, ülkemizi çağdaş, aydınlık içinde uygar bir ulus olma çabasını, devrimlerini, ülkemize getirdiği yenilikleri nedeni ile onu seviyoruz, anıyoruz. Fani insanlar ülkelerine bıraktığı eserleri ile değer kazanırlar. Oysa günümüzün gerici iktidarı, Atatürk’ün çağdaş değerleri ile kavga eder halde bulunmakta. Bu bağlamda, Atatürk’ün uyguladığı çağdaş laik yönetim şeklinden, Kemalist değerlerden sapma uygulamaları nedeni ile zaten ülke ekonomisi gittikçe bozulmakta, Atatürk zamanının onur ve değerini dünyada kaybetme durumundadır.
İşte bu duygularla özellikle gençlerimizin Atatürk’ün değerini anlamaları için, gemi mühendisimizin dünyanın değişik şehir ve limanlarında tanık olduğu övünülecek, gurur duyulacak bu anıları okumalarını özellikle önermek istiyorum ve bu duygularla mühendisimizin Atatürk’le ilgili anılarını ve yazıyı olduğu gibi aşağıya alıyorum. Ayrıca pek çok ülkede Atatürk heykelleri bulunurken (40 a yakın) sadece birkaç devlette bulunan Atatürk heykellerini ekliyorum. Gemi mühendisimizin anıları şöyledir:
Dünyada Yaşayan Atatürk Anıları Anıtları Üstüne Dünyada Yaşayan Atatürk Anıları Anıtları Üstüne

Dünyada Yaşayan Atatürk Anıları Anıtları Üstüne

Dünyada Yaşayan Atatürk Anıları Anıtları Üstüne

Dünyada Yaşayan Atatürk Anıları Anıtları Üstüne

BİR DENİZCİNİN ATATÜRKE İLİŞKİN YURTDIŞI ANILARI Mehmet Ali Ergöz
“Sevgili Metin Ağabey,
“5 Eylül günü yayınladığınız, Doktor Sayın Ümit Emre’nin Almanya anısını okuyunca, Atatürk’le ilgili yurtdışında yaşadığım olayları anımsadım ve size yazma gereği duydum. Bendeki etkisi yüksek olan anılarımdan 12 tanesini özetleyerek gönderiyorum. Bunların, bende kişisel anılar olarak kalmasını istemedim. Atatürk’e çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde herkesin ama özellikle gençlerin bilmesini istedim.
• Yıl 1971, Fırat adlı gemiyle, Amerika’nın Phıladelphia limanına 10 bin ton tütün götürmüştük. Şehri dolaşmış gemiye dönüyorduk. Yanımıza bir araba yaklaştı ve nereye gittiğimizi sordu. Limana deyince bizi götürebileceğini söyledi. 3 arkadaş bindik ve geminin bordasına kadar getirdi. Bu kibar Amerikalıyı ‘Türk kahvesi’ ikram etmek için gemiye davet ettim. Zabitan salonuna geçtik. Kaptanımız da oradaydı. Misafirimiz salonu inceledikten sonra; ”bu geminin Türk gemisi olduğunu söylediniz. Ancak, salonda Atatürk resmi yok” dedi ve hemen ilave etti; “önce Atatürk’ün resmini koymalıydınız” deyip kahveyi içmeden gemiden ayrıldı. Hepimiz şaşırıp kalmıştık. Karşılaştığımız olaya bir anlam veremiyorduk. Bu olayı çok düşündüm. Sanırım bu kibar Amerikalı, varlık nedenimiz olan Atatürk’e kayıtsız kaldığımızı düşünmüş ve tavrımızı vefasızlık olarak değerlendirerek bizi protesto etmişti. Karşılaştığımız bu sıra dışı olaya başka açıklama bulamamıştım…
• Yıl 1985, İzmir’e yük getiren Yunan bandıralı gemide başmühendis mide kanaması geçirdiği için hastaneye kaldırılmış. İşe davet ettikleri için görev aldım. Gemide tek Türk, başmühendis olarak benim. Bir sohbet esnasında, gemi kaptanı (adı Kosta’ydı) gümrükte fotoğraf makinesinin mühürlü kamaraya kilitlendiğini ve bu duruma çok üzüldüğünü söyledi. Makine yanında olsaydı ne yapacaktın diye sordum. Oğlu istediği için, Kordon’daki Atatürk Anıtı’nın resmini çekeceğini söyledi. Şaşırmıştım. “Atatürk size tarihinizin en büyük darbesini vuran komutandı, neden onun resmini çekmeyi düşünüyorsunuz” dedim. Şu cevabı verdi; “Biz, emperyalizmin emrinde haksız ve işgalci olarak Anadolu’ya geldik. Uçurumdan aşağı yuvarlanırken Atatürk sizi uçurumun kenarından alıp, özgür uluslar arasına modern bir ulus olarak kattı. Bunu yaparken, insanlık tarihine ezilen ulusların kurtuluşuna örnek olan, yeni bir deneyim kazandırdı. Onlara, özgürlükleri için mücadele ederlerse kazanacaklarını öğretti. Atatürk, bu nedenle bizim için de değerlidir”. Bu cevap nedeniyle, etkisini hayatım boyunca taşıdığım bir duygu yoğunlaşması yaşamıştım…
•Yıl 1988, yer Ekvador’un Guayaquil şehri. Gemideki işim bitince, çevreyi tanımak için dolaşmaya çıktım. Bir okula rastladım. Okulun girişindeki alanda 5 tane büst gördüm. Birinci büst Simon Bolivar’a aitti. İkincisi Che Guavera, üçüncüsü Fidel Castro, Dördüncüsü Emiliyano Zapata ve Beşinci büst Mustafa Kemal Atatürk’e aitti. Büstleri inceleyip İspanyolca açıklamaları anlamaya çalışırken, öğretmen olduğunu düzgün İngilizcesi ile söyleyen bir kişi geldi. Nereli olduğumu sordu. Türk olduğumu söyleyince, içtenlikli bir ilgi gösterdi. Atatürk hakkında konuşmaya başladık. Türk devrimi konusundaki bilgisi yüksekti. Atatürk’ü, saygı duyduğu diğer 4 devrimciden ayrı tuttuğunu söyledi. “O yalnızca ülkesini kurtarıp modern bir ulus yaratmakla kalmadı, ezilen uluslara evrensel bir örnek yarattı. İnsanlık tarihinde hiçbir lider bunu başaramamıştır” dedi. O an duyduğum övünç ve mutluluğu unutmam mümkün değildir Sevgili Metin Ağabey…
• YIL 1999, Hindistan’ın Visakapatman limanındayız. Şehri dolaşırken büyük bir kitapçı dükkânına girdim. Çocuklar için kısaltılmış İngilizce dünya klasikleri dizisi olduğunu gördüm. İncelediğim listede ‘Atatürk’ün Hayatı ve Devrimleri’ isimli bir kitap bulunuyordu. Listede olmasına rağmen raflarda yoktu. Görevliyi buldum ve diğerleri ile bu kitabı istediğimi söyledim. Görevli, okulların yeni açıldığı, ilginin fazla olması nedeniyle kitabın kalmadığını, ısmarladıklarını ve bir hafta sonra uğramamı söyledi. Ertesi gün limandan hareket edeceğimiz için zamanım olmadığından bu kitabı alamadım. Bir yandan bütün kitabevi benim olmuş gibi mutlu oldum, diğer yandan, derin bir acı ve üzüntü duydum. Dünyanın öbür ucunda, çocuklara öğretilen Atatürk kendi ülkesinde üstü örtülmüş, Yetkili yerlere gelen kişiler Onu bu ülke gençliğine öğretmemek için her şeyi yapmışlardı. Üzüntümün nedeni buydu…
• Yıl 2003, Kamerun’un Douala Limanındayız. Kütük kereste yüklenecek. Yükün sahibi, gemiye yüklemeye nezaret edecek bir kaptan göndermişti. Kaptan Hırvat’tı. Zabitan odasına geldiğinde, gelenin karşısına düşen duvardaki Atatürk resmini görünce duraladı. Bir süre durduktan sonra resme doğru yürüdü. Saygı ifade eden davranışlarla resmi nazikçe düzeltti ve hepimizin yüreğine bir ok gibi saplanan şu sözleri söyledi; “Siz bu insanı ve ideallerini anlayamadınız. Anlamış olsaydınız bugün Avrupa kapılarında sürünmez, Avrupalılar sizin kapılarınızda bekleşirlerdi”…
• Yıl 2017, Bangladeş’in Chittgong limanındayız. Gemiden inmiş limanın çıkış kapısına doğru gidiyordum. Takkeli, entari ya da şalvar giyimli, yaşlı birisi ile hafifçe çarpıştık. Nedeni o olmamasına karşın özür diledi ve konuşmaya başladık. Nereli olduğumu sordu. Türk olduğumu söyledim. Hiç beklemediğim bir cevap verdi; “Atatürk’ün çocuğusun yani” dedi. Heyecanlanmıştım. Sohbeti sürdürdüm. Birçok kimseye inanılmaz gelebilir ama bana şunları söyledi; “En büyük Müslüman Atatürk’tür. Biz Bangladeş olarak onun öğrettiği yoldan gittik ve özgürlüğümüze kavuştuk. Fakiriz ama onun yaptıklarını yaparsak fakirlikten de kurtulabiliriz. O sadece Türklerin değil tüm Doğu halkları için de büyük bir liderdir”.

 Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget