Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Gündüz Akgül: Olmaz, Olamaz, Olmamalı…
Bir hukukçu olarak son zamanlarda, hukuk uygulamalarıyla ilgili yazılı medyada yayımlanan haberleri okumaktan korkar oldum.
Çünkü öyle hukuk ihlalleri haber konusu yapılıyor ki otuz yılını bu mesleğe vermiş biri olarak meslek yaşamımda böyle bir durumla karşılaşmadım ve tanık olmadığım için, bağımsız yargı adına içim burkuluyor.
Örneğin içimi burkan bir haber şöyle;
“Tutuklu yazar ve yöneticilerinin avukatlarından Mehmet Ümit Erdem, Çağlayan’daki adliyede sohbet ettiği bir Sulh Ceza Hâkiminin ‘Savcılıktan talep gelmedikçe ilkesel olarak tahliye kararı vermiyoruz. Diğer kararlarla ilgili de örneğin erişim engelleme kararlarını kalem inceliyor. Otomatik olarak uzatma kararı veriyorlar’ dediğine dikkat çekerek ‘Yurtdışından kendi isteğiyle gelen bir kişi kaçma şüphesi ile tutuklanıyorsa bu bir cezalandırmadır. Dedi.”
Bağımsız olması gereken yargı açısından bu haberin neresini düzelteceğimi bilemedim.
-Belli koşulların varlığı dışında tutuksuz yargılanmak genel kuraldır.
-Her olayın kendine özgü koşulları vardır. Tutuklama ve salıverme (tahliye) o olaydaki kanıtların durumuna ve tutuklama koşullarının bulunup bulunmadığına göre olması gerekmektedir. Bu nedenle salıvermede, olayların tümü için ilke kararı alınması adil yargılama ile bağdaşamaz.
-Yargıçlar görevlerinde bağımsızdırlar. Cumhuriyet Savcısının isteği ile değil, eldeki dosyada bulunan kanıtlara göre karar vermeleri, vicdanın ve adil yargılamanın gereğidir.
-Tutuklama hiçbir zaman infaza dönüşmemelidir. Bu konuda çok sayıda Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları mahkemesinin örnek kararları vardır.
-Evrakı inceleyip karar verme yetkisi kalemin değil Yargıcın dır. Yargıcın verdiği kararı yazmakta kalemdeki yazmanın (kâtip) işidir.
Yurttaşlar, güvenlikleri, hak ve özgürlükleri konusunda en son sığınacakları merci bağımsız yargıdır.
Herkeste, bağımsız yargının, en son liman olduğu bilinci oluşursa, demokraside büyük yol alınmış olacaktır.
Bağımsız yargının bir yerlerden emir alarak karar verdiği algısının yaratılması, yargıya vurulacak en büyük darbedir.
Emekli bir yargı mensubu olarak bunu yurttaşlardan duydukça içimin sızladığını, verecek yanıt bulamadığımın çaresizliğini yaşamaktayım.
Bu tür bir algının yaratılmasına neden olanlara diyorum ki;
Olmaz,  olamaz, olmamalı.
Bu limanı, insan hak ve özgürlüklerini, adil ve tarafsız bir yargıyı, temiz bir çevre çağrısını, barış ve kardeşliği, taşıyan gemilere daima açık ve güvenli tutmak, önce yargı mensuplarının, sonra hepimizin başta gelen görevidir.
Günün birinde herkesin yargıya gereksinmesi olacağı unutulmamalıdır.

30.11.2016
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Allah topunuzun cezasını versin - Tünay Süer
Yine gündüzümüz gecelere karıştı sanki.
İçimiz karardı, kalplerimiz daraldı artık.
TSK açıklama yaptı.
Fırat Kalkanı Operasyonunda 15.30 da iki askerimiz ile irtibat kesilmiş.
Esir mi düştüler Allahsız kitapsızlara, Allah ile aldatan cellatlara?
Bilinmeyen bir yerde yaralılar da, acı ile kıvranıyorlar mı?
Nerede bu çocuklarımız?
Neredeler?
Nasıl yataklarınızda rahat uyuyabiliyorsunuz?
Nasıl boğazınızdan lokma geçiyor?
Cevap verin, başsağlığı dilemeyi bırakın artık.
Usandık sizden de yönetiminizden de.
Sizler bu millete eza çektirmek için mi geldiniz başımıza?
Bize bu acıları yaşatma hakkını kimden alıyorsunuz?
Türkiye’yi alev topuna döndürdünüz.
İçimiz yanıyor, yanıyor, yanıyor…
Bu kadar acı yetmez gibi akşam saatlerinde yine Adana’dan haber geldi bu kez.
Süleymancılar denilen bir cemaatin "Aladağ Tahsil Çağındaki Talebelere Yardım Derneği Ortaöğretim Kız Öğrenci Yurdu’nda elektrik kontağından çıktığı söylenen  yangında 13 kız öğrenci ve bir eğitmen ile küçük çocuğunun yanarak hayatlarını kaybettiklerini öğrendik.
Binanın 2. Ve 3.katından atlayarak yaralanan 15 öğrenci hastanelere kaldırılmışlar.
Vay tarikatınız batsın inşallah…
Aklıma Sivas Madımak geldi.
Tekrar ediyorum gericiliğiniz, tarikatınız, cemaatiniz yere batsın inşallah.
Çocuklar iki yıl önce başka bir devlet yurdunda kalıyorlarmış orasını bakımsız diye yıkmışlar ve daha beter olan buraya yönlendirmişler.
Şu hale bakınız, yangın merdiveni ve diğer kapılar kilitliymiş.
Çocuklar çıkamamışlar.
Ne biçim Yurtmuş orası?
Yurt mu hapishane mi ya?
Allahtan korkun…
Başbakan Binali Beyefendi eleştiri gelince cırcır böceği gibi ötüyorlar diyor.
Bizlerden dilsiz ve sağırı oynamamızı istiyor herhalde.
Devlet denetimini yapamıyorsanız o zaman bu yurtları açtırmayın kardeşim.
Millî Eğitim Bakanlığı ne işe yarar?
Aile sosyal politikalar bakanlığı ne işe yarar?
Yangın çıkar çocuklar yanarlar, bir başka yurtta tecavüze uğrarlar bizler susacağız ha!
Cemaatler, tarikatlar açılsın diyenler acaba biraz insani duygularla pişman oluyorlar mı?
Biraz olsun üzülüyorlar mı dersiniz?
Hiç sanmam.
O örümcek tutmuş beyinleri orta çağda kalmış hepsinin.
Kendi çocuklarını Amerika, İngiltere gibi dış okullarda elbebek, gül bebek okuturlar onlar.
Olan fakir aile çocuklarına oluyor.
Askerde onlar cephelere sürülürler, şehit veya gazi olarak dönerler.
Gazilere utanmadan engelli yaftası takarlar.
Vatan uğruna gurbette, Allah’ın dağlarında, kayalıklarında can verenlere de 15 Temmuz şehitlerine gösterdikleri itibarı göstermezler.
Sizler ne vicdansız adamlarsınız be?
Birileri şehit de öbürleri kelle mi sizler için?
Çok üzgünüm, içimden geçenleri burada yazmıyorum.
Topunuzu yüce Allah’a havale ediyorum.

Tünay Süer

Kula Kullukla Başlar Acı!  - Mehmet Halil Arık
Bir dal kırılanda;
Bir acı duymaz insanoğlu…
Ya…ağaca sordun mu sen bunu!..
Bir yavru ceylan, aslana yem olanda;
Yavru geyik bir kayadan yuvarlananda;
Titrer belki yüreği
İnsanoğlunun.
erdemi gereği…
Eşit mi yakar sam yeli..
Seyircisiyle;
Acının sahiplerini…
Kör kurşun, adressiz sürerken
izini ölümün,
Bilir mi, bir düğüm daha attığını üstüne;
O çözülmez kördüğümün...
Hani kardeşti insanlar;
Arkadaştı, yoldaştı… candaştı!..
Acı üstüne acı harman olanda;
Nerde derman!..
Hani birlikte karşı koymuştuk ateşine düşmanın
Hani birlikte sevinmiştik kurtuluşuna vatanın;
Ne çabuk unuttuk tarihini dünün!..
Ah bir idrak edebilsek,
Sorunun özüne bir inebilsek;
Neden… Neden mutsuzuz bugün!..
Her acı bir yürekte,
Büyümekte kendi içinde;
Ve her ferman,
Namluya sürülen bir kurşun misali
Öfkeden, kine;
Kinden daha büyük öfkelere…
Düşünülmeden, ekilen fitne tohumu;
Faydası kime…
İhanetin feriştahından çıkar uman;
Gözü dönmüş hayın,
Pusuda...
Kendi nesline!..
Putunu
İnsanoğlu kendi yapar;
Döner yine kendi tapar!..
Önce efendi yaratır kendisine;
Dilsiz olur;
iteatkar!
Kör olur;
Kanaatkar!...Sığır kesilir;..
Yarattığı efendisine…


Mehmet Halil Arık
Emekli eğitimci –DENİZLİ

Eğitim onur ödülü prof. Dr. Aysel çelikel’e verildi

Ulusal Eğitim Derneğince Öğretmenler Günü anısına her yıl düzenli olarak verilmekte olan Eğitim ve Onur Ödülü bu yıl, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı  (ÇYDD) Prof. Dr. Aysel Çelikel’e verildi.
Yenimahalle Nazım Hikmet Kültür Merkezi salonundaki ödül törenine, Yenimahalle Belediye Başkanı  Fethi Yaşar, Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Tansel Çölaşan, Ulusal Eğitim ile ÇYDD üyeleri öteki bazı demokratik kitle örgütü üyeleri, öğretmen ve akademisyenlerden oluşan izleyiciler katıldılar.

Açılış töreninde Ulusal Eğitim Derneği Genel Başkanı Nazım Mutlu, özetle şöyle dedi:


Eğitim onur ödülü prof. Dr. Aysel çelikel’e verildi
“-Sözlerime, bu gün yaşamını yitirdiğini duyduğumuz “biz yenilirsek kalkarız bir daha deneriz, ama diktatörler yenilirse bir daha kalkamazlar” diyen, Fidel Kastro’yu anarak başlamak istiyorum. Öğretmenler Günü kutlama çerçevesinde biz de derneğimiz. Derneğimizin kurulduğu 2003 den beri eğitim Onur ödülü vermekteyiz. Bu yıl 13. Sünü, eğitim alanında yaptığı çalışma ve başarılarla önem kazanmış eğitimcilere, her yıl seçici kurulun belirlediği adaylardan birine verilmektedir. Bu yıl eski Adalet Bakanı, Hukukçu, Yazar ve ÇYDD Genel Başkanı Prof. Dr. Aysel Çelikel’e verilmesi kararlaştırıldı”.

Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar da törende şöyle dedi:


Eğitim onur ödülü prof. Dr. Aysel çelikel’e verildi
“-Cumhuriyetten uzaklaşma duygusunu birlikte yaşıyoruz; yaşamın her dalında bunu yaşıyoruz, sanki gizli bir el bizi 1923 ün ötesin3 götürmeğe çalışıyor, duygularımızı yaşıyoruz. Toplum her kesimiyle bir yılgınlığın, bir baskınlığı etkisi altında olduğunu, medyanın büyük çoğunluğunun da bunu destekler tavır içinde olduğunu içimiz yana yana bunu görüyoruz. Ama korkmayacağız, bir şemsiye altında, Atatürk’ün CHP si altında toplanılmasını diliyorum. Bu gün birleşme günüdür”.
Bu konuşmadan sonra, Ulusal Eğitim Derneği Genel Başkanı Nazı Mutlu Belediye Başkanı Fethi Yaşar’a plaket (onurluk) ve çiçek verdi. Sonra da Başkan Fethi Yaşar, Prof. Dr. Aysel Çelikel’e ödülünü verdi.
ÇYDD gençleri tarafından müzik dinletisi sunuldu.
Daha sonra Aysel Çelikel’in özgeçmişi ve anıları konusunda görüşlerini öğrencisi, ÇYDD derneği üyeleri panelde konuşmalar yaptılar.

Panelde, Prof. Dr. Aysel Çelikel’in öğrencilerinden Prof. Dr. Bahadır Erdem Çelikel’i tanıtırken şunları söyledi:


Eğitim onur ödülü prof. Dr. Aysel çelikel’e verildi
“- Hocalarımızın içinde beni en çok etkileyen Prof. Aysel Çelikel olmuştur. O ders anlatırken genç hukukçuların çağdaş bir hukukçu olmaları için, onların yetişmesi için öğrencilere aslında bir anlamda yüreğini açıyordu. Benim hocam sadece Türkiye’nin dertleriyle dertlenmiyordu, onlarla ilgili ama sadece şikâyet eden birisi değildi, benim hocam Türkiye’nin dertleriyle, demokratik düzeniyle, kadın haklarıyla, eğitim hakkıyla, insan hakkıyla yoğruluyordu ve bilfiil sivil toplum örgütlerinin içinde çalışıyordu ve emek veriyordu. Kadınların haklarını elde edebilmeleri için Çelikel’in çok büyük emekleri vardır. Evde kadının çalışması için eşinden izin alması, kadının çeşitli hak ve hukuku için çok emek verdi. Medeni kanunda kadınların mal ayrılığı rejiminden çıkarak bu ülkede ekonomik bağımsızlıklarını elde edilmeleri için çok emek verdi. Bu ülkenin kadınları hak elde etmedeki mücadelede Aysel Çelikel’e çok şey borçlu. Hoca anayasayla soğurulurdu. Hocam Türkiye’nin daha demokratik olması için, daha insan haklarına sahip olabilmesi için, daha çağdaş laik, daha düzgün bir olabilmesi için kendi görüşlerini kamuoyuna sunuyordu. Hocam görüşlerini hiç korkmadan çekinmeden, eğilip bükülmeden mertçe ifade ederdi. Kadınların çok daha mert, çok daha cesur olduğunu hocamdan öğrendim, hakikaten mertti, dekan oldu, YÖK üyesi oldu, bakan oldu, birçok derneğin kuruculuğunu yaptı, başkanlığını yaptı, en ÇYDD nin başkanlığına seçildi. Demokrasilerin en önemli olmazsa olmazlarından birisi sivil toplum örgütleridir. Sivil toplum örgütleri, toplumun adeta barometresi gibidir. Kadınların, kız çocuklarının daha çağdaş, daha laik fert olması için hocamın gayreti ve ÇYDD nin başkanlığına seçilmesi benim ona olan sevgimi, saygımı katmerledi. Bu arda Prof. Dr. Türkan Saylan’ı rahmetle anmak isterim
Hocam hiçbir şeye olumsuzdan yaklaşmaz, çünkü her yeni dönem gelişme ve değişme ışığında ve olumsuzluklar karşısında büyük şoklar yaşamaz, olumsuzluğa kapılmaz, bunlar karşısında çareler üreterek olayla yaklaşır. Hocam herkesin derdiyle ilgilenir, gençlerin, akademisyenlerin, herkes derdini ona söyler. Hiç üşenmez, bu günkü işini yarına bırakmaz, onu bu hoca haline getiren hemen o işi ertelemeden anında yapma alışkanlığıdır.
Gençleri çok sever, onları hem korur, hem fikirlerinden istifade eder. Hiçbir zaman, “ben doğruyu bilirim, benim dediğim gibi olsun, durun bir bakalım” demez. Gençlerin uzmanlık alanı olan her konuda onlara yol açar. Olayları, sorunları uzmanlarıyla birlikte çözer. Çağı yakalamak için bu işbirlikçi tavır insanların özelliklerinden istifade edebilmek ve onlara yol açabilmek, onları desteklemek Aysel Çelikel’in en önemli özelliklerinden birisidir.
Hocamın iki kitabı vardı, hukuk fakültesinde okutulan kitapların bir tanesi; bir tanesini bana emanet etti. Kitaplar akademisyenlerin çocukları gibidir.
Benim hocam gerçekten çok iyi bir idarecidir, yenilikçidir, aile bağlarına, toplumun ahlak değerlerine, herkesin dinine, inancına karşı son derece saygılıdır ve bütün bu değerlere bağlıdır.
Hocamdan öğrendiğim en önemli düstur, “hiçbir emek boşa gitmez”.

ÇYDD Genel Başkan Yardımcısı Gülsüm Kaya da Aysel Çelikel için şunları söyledi:

“-20 yıl ÇYDD de Türkan Hocayla birlikte çalıştım. Ben öğretmenim, kimseye hocam demeyi sevmem aslında. Aysel Hocayı kadınlar adına yaptıklarıyla, bu toplumun aydınlanması için, demokratikleşmesi için yürüttüğü mücadeleden haberdardım. ÇYDD derneğinde çalışırken, Ergenekon, Poyrazköy davalarında derneğimiz baskınlara uğradı, arkadaşlarımız gözaltına alındı, dernekteki bütün evraklara el kondu, sabaha kadar dosyalarımızın tırlara yüklenmesini izledik, bir yandan Türkan Hocanın sağlık endişeleri içindeydik. Türkan Hocayı kaybettik, Aysel hanım orada bir değerli konuşma yapmıştı.
“Laiklik ve Cumhuriyetin kazanımları mı darbecilik?  Kız çocuklarının çağdaş eğitime kazandırılması darbecilik? Demokrasi ve insan haklarını savunmak bu mu darbecilik? Hukukun üstünlüğünü ve yargı bağımsızlığını kazanmak bu mu darbecilik? Laik eğitim sistemini savunmak mı, düşünce ve basın özgürlüğünü savunmak mı darbecilik? Eğer bütün bunlar darbecilikse, hepimiz darbeciyiz. ÇYDD millete bağlı olmuş ulusal mirasımızdır. Ülkemizin çağdaşlaşması için yakılan meşaleyi söndürmeyeceğiz, söndürülmesine izin vermeyeceğiz. Aysel Çelikel, meşaleyi söndürtmediği gibi meşaleyi ateşini gürleştirdi.  Bütün bu emekler için ona çok teşekkür borçluyuz. Derneğimize ger gün sigortasından, vergi cezalarından geldiği günlerde ÇYDD olarak biz çok şanslıyız, hukukçu ve yürekli bir genel başkanımız olduğu için. Bir efsane genel başkan kaybetmişiz, Türkan Saylan başka bir insan, dünyaya bakışları, çağdaşlığa bakışları aynı iki insan, ama Aysel Çelikel bambaşka bir insan, diline çok meftunum asla boş konuşmuyor; inanılmaz eşit davranıyor herkese, Adalet Bakanı olarak Ecevit’in aklına gelmesine hiç şaşırmıyorum, ondan daha adil bir Adalet Bakanı olamaz. Ne pahasına olursa olsun, adaleti savunuyor.
Biz giden hafta mükemmellik ödülü aldık; her yeniliğe açık. Açık sözlü dobra dobra konuşuyor, bu açık sözlülüğü de demokratlığı harmanlamak için ona özgü bir yetenek. Ben ÇYDD Genel Başkanı Aysel Çelikel’in yardımcısı olmaktan onur duyuyorum”.

ÇYDD Ankara Şübe Başkanı Ayfer Yüksel, Aysel Çelikel’i Anlatırken Şu Konuşmayı Yaptı:
“-Ulusal Eğitim Derneğinin Aysel Hanıma verdiği bu ödülün bizler de onurunu yaşıyoruz. Bu şans aynı zamanda ülkemizin de şansıdır. Hocamız aynı zamanda birçok ilke ismini yazdırmış. Okuma yazma oranının çok düşük olduğu yıllarda, annesinin katkısı inkâr edilemez. Annesi, “kızım koca eline bakma oku kendi ayaklarının üzerinde dur” diyen bir anne. Aysel Çelikel, ilkokul diplomasını devrin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in elinden alıyor. Beyoğlu Kız Lisesi’ni iftiharla bitiriyor. Çeşitli okullar ve İstanbul Hukuk Fakültesinin ilk kadın dekanı,  ilk Kadın Adalet Bakanı, Üniversite öğrencileri, Kadın Sorunları Derneğinin kurucuları arasında ve tabi ki ÇYDD derneği. ÇYDD derneği, bundan 27 yıl önce, ülkenin gerileşme gidişini o zamandan görüyorlar, laikliği çağırıp birlikteliği altında bira araya geliyorlar ve Türkan Hoca’nın evinde bir araya geliyorlar, Aysel Ekşi, Türkan Saylan, Aysel Çelikel, Nejla Aras bir araya geliyorlar. Bu kadınlar halen hayatımızda ve toplum önderi olarak çalışmalarını sürdürüyorlar. Tabi ki Aysel Çelikel bu çalışmalara duyarsız kalmıyor, hukukçu kişiliğiyle yönlendirmelerini de yapıyor ve ÇYDD kuruluyor. Amaç Atatürk ilke ve devrimlerini, cumhuriyetin kazanımlarını kurma yolunda düşünme ve sorgulama yetilerini geliştiren, insan haklarına saygılı çağdaş bir yaşam ve eğitim için çözüm üremek ve kamuoyu oluşturma. İlk metin böyle çıkıyor.
Şubat 1989 da ÇYDD kuruluyor. 3.3.1989 da ilk panel yapılıyor. “Türkiye’de laik öğretime geçişin önemi” 1989 da gelenek ve kadın başları sergisi açılıyor. 10 Kasım günü- gerici kitleler sergiye saldırıyorlar, İlk defa burs vermeye Tunceli’de başlamışız.  Bu günkü sekiz şubesiyle ulaşmış. Ergenekon’u en yoğun yaşayan bizim derneğimiz oldu. Türkan Hocamızın sağlını kaybetmeye başladığı günlerde Ergenekon baskınları ile ağır bir dönem oldu ve o dönemde yaşanan kaygı derneğin en zor günleriydi, sonra Aysel hocamın göreve gelişi. Bu ağır dönemi sizinle aşmanın mutluluğunu bütün derneğimizin yaşadığını düşünüyorum. Çok zorlu bir görevdi, o gün, biz size çok teşekkür ediyoruz”.

Prof.Dr. Aysel Çelikel, Ödül Töreninin Sonunda Ayrılırken Şunları Söyledi:


Eğitim onur ödülü prof. Dr. Aysel çelikel’e verildi
“-Ben yapacağımız işleri olması gerektiği için değil, içimden geldiği gibi yaparım. Kitapları da hayatı paylaşıyoruz. Gülsüm, “hepimiz darbeciyiz konuşmamı okudu; gerçekten göğsüm kabararak söylüyorum, eğer Türkan Saylan, yaptıklarıyla darbeci ise, biz de zaten darbeciyiz. (Salondan alkışlar) Hakikaten bu güzel insanlar nasıl bir araya gelmiş (ÇYDD de), bunları dinlerken gururluyum, hepinize minnettarım. Cumhuriyet okullarının yetiştirdiği bir öğretmen olarak Ulusal Eğitim Derneği’nin 2016 Eğitim Onur Ödülünü almak, unutulmayacak anılarımın başköşesini oluşturacak. Bu onuru yüreğimin derinliklerinde hissettiğim bir mutluluk olduğunu anlatmak istiyorum. Gerçekten bu gün beni bir başka duygular içerisinde bir başka insan olarak, iyi ki de doğmuşum ve bu günleri görmüşüm dedirten bir toplantı oldu.  Bu bakımdan Ulusal Eğitim Derneğine, seçici kurula şükranlarımı sunarken beni yetiştiren, beni bu günlere getiren bütün öğretmenlerime ve aileme bilhassa en başta Büyük Atatürk’e sevgi, minnet ve şükranlarımı sunarım. (Salondan alkışlar) Konuşmasında annemden bahsetti, gerçekten içinde büyük okuma aşkı olan bir kadın ama okuyamamış. İşte Atatürk benim önümü açmıştır, sizin önünüzde bir fırsat açılıyor, bütün insanlar önlerine fırsat geldiği zaman en iyi işleri yapabileceklerini bizler kanıtlamış oluyoruz. O bakımdan herkese minnet ve saygılarımı sunuyorum.
Bir insana verilen eğitim, doğumuyla, hayata bakışıyla, değerleriyle her şeyiyle tek bir kişinin eseri olamaz. Eğitim, insanın kişiliğiyle de değerleri yaşamı boyunca aileden, çevreden, eğitim kurumlarından aldığı eğitimi kendi akıl ve mantık süzgecinden geçirerek belirli bir noktaya getirmesiyle değerlidir. Bütün bu etkiler, görgü, aile çevresi, mahalle çevresi ve okullar ve de en sonunda hepimizin kendi mantık ve aklımızca bir şeyi değerlendirip akıl süzgecinden geçirerek beniz izlemenizdir. İşte o, bizim kültürümüzün o zaman bir parçası oluyor, biz onu benimsemiş oluyoruz. İşte biz bütün öğretmenler sadece bilgi aktaran kişiler değiliz, biz aynı zamanda ulusal ve evrensel değerleri öğrencilerine hissettiren ve onlara rol model olan kişilerdir. Ayrıca haksızlıklara karşı haksızlıklara karşı mücadele edebiliyorsak, adaletsizliklere karşı direnebiliyorsak ve bunları öğrencilerimize aktarabiliyorsak, ne mutlu bizlere diyorum. Önemli olan dünyaya bakış açısını, bir kimliği öğrenciye aktarabilmektir. Eğer bu yapılabiliyorsa, bunu haksızlıklara karşı direnmeyi hissedebiliyorlarsa ite o zaman görevini yapmış oluyorlar.
Ben her zaman öğrencilerime, evet beni örnek almalarından mutluluk duydum ama benim yaptığımı yapmayın, çünkü siz henüz hayatın başındasınız, mesleğin başındasınız, başınıza hoş olmayan şeyler gelebilir. Bekleyin, olgunlaşın, her şeyi öğrenin, güçlenin ondan sonra direnin” demişimdir. Mücadelemiz kişisel değildir, mücadelemiz Türkiye içindir, demokrasi içindir, vatanımız içindir. İşte burada genç insanlarımız korumak bizim hedefimizdedir, bu da öğretmenlerin görevi olarak yer alıyor.
Eğitim, insanların kişiliğini, düşünme, sorgulama, eleştirme kabiliyetini geliştiren meslek öğreten temel bir insan hakkıdır. Ama eğitim aynı zamanda toplumun geleceğini şekillendiriyor. Bu nedenle de eğitime yapılan her yatırım ve verilen her destek kısa sürede en değerli karşılığını veren bir destektir. Ama hangi destek, hangi eğitim? Burada bizim söylediğimiz eğitim bilimsel eğitim, laik eğitim, ulusal eğitim ve çağdaş gelişmelere uygun eğitimdir. Bu dört unsuru mezcedebilen bir eğitimdir.
Bir toplumda eğitim niceliğiyle ve kalitesiyle o eğitimin o toplumdaki kültür ve siyasal rejim arasında zorla bağlanır. Çocuklarımıza nasıl bir eğitim veriyorsak, öyle bir kültür veriyoruz demektir ve o kültür sonunda bizim siyasi yönümüzü tayin ediyor demektir. BU tıpkı bileşik kaplar gibi toplum kültürü, siyaset ve eğitimin kaidesi ve dengesi arasında bir denge vardır. Bu denge her zaman böyle olmuştur. Osmanlı döneminde de, Cumhuriyetin ilk döneminde de, şimdi de böyle olmuştur.
Türkiye’de yılar boyu her siyasal iktidar kendi siyasal ideolojisini, düşünce biçimini topluma yansıtmak için farklı yöntemler kullanmışlar, farklı eğitimi farklı olarak öğrencilere sunmuşlardır. Bir tarafta demokratik, laik eğitim varsa, öbür tarafta din merkezli eğitim hâkim olmuş, ikisi birden aynı anda çocuklara eğitim verilmiş, çocukların kafası karıştırılmış, hangi tür eğitimi birbirine zıt eğitimden hangisini benimseyeceği konusunda bir karmaşa yaratmış ve böylece bu günlere gelinmiştir. Bu parçalı yapı hiçbir zaman toplumu düzlüğe çıkarmayan bir yapı olmuştur. 3 Mart 1924 de Cumhuriyet kurulur kurulmaz Atatürk, eğer öğretimin birleştirilmesi kanunun getirdiyse bu gün de şartlar yine aynıdır. Aynı tür bir eğitim kanununa ihtiyaç var ama bekleyeceğiz.
2012  4+4+4 bir merkezli eğitimin başlangıcı olarak açıkça ifade edilmiştir. Bir kırılma noktasıdır toplumun gelişmesinde. Dört yıllık sonuçları iyi gibi görünüyorsa da, zorunlu eğitim şu kadar yıla çıktı, okullaşma arttı gibi söyleniyorsa da, aslında dört yıllık sonuçlar hiç beklenen sonuçlar olmamıştır. Olmamıştır, çünkü çok söylenecek şeyler var, ama şöyle diyeyim, devamsızlık ve terk ve açık ortaokul ile açık liselerin örgün eğitimin bir parçası haline getirilmesi okullara öğrencilerin ilgi duymasını, devam etmesini engellemiştir. O sebeple okula sevgi, okula ilgi gittikçe düşmüş ve kalmamıştır
Bu arada kız çocuklarının eğitimi açısından da ciddi ilgi kaybolmuştur. Çünkü ÇYDD nin ilk hareketi kız çocuklarımızdır. Çünkü fırsat eşitliğinden yararlanamayan kızlarımız geride kalıyorlar. Aslında toplumu kurtaracak kadınlardır. İşte kadınları yetiştirmemiz lazımdır. Bu sebeple de kadınlara öncelik tanır. Ama bu açık ortaokul, açık lise mutaassıp çevrelerde kız çocuklarının evde oturup evlenip dış dünyaya kapanıp ama okulda okuyormuş görünmesine, diploma alıyor görünmesini sağladığı için siyasi iktidarların istediği şeylerdi ve böyle gelişti. Liselerde sınıf tekrarı yüzde 23-25 civarındadır. Lise son sınıfta devam etmeyen öğrencilerin oranı yüzde 66. Demek ki çocuklar çeşitli nedenlerle okullara devam etmemeyi bir meziyet zannediyorlar, desem veya öyle hissediyorlar. Çünkü müfredat çeşitli seçimlik dersler demokratik görünümü adı altında tamamen din merkezli bir uygulamadır.
Ayrıca müfredatın saatleri yükselmiş çocuklar bunun altından kalkamaz hale gelmiştir. TEOPu kazanamayan çocukların imam hatip okullarına gönderilmesi bir sistem olarak kabul edilmiş. Birçok okul imam hatip okuluna veya lisesine dönüştürülmüştür. İşte bütün bunlar eğitimde tehlike çanlarının çaldığının işaretidir.

Eğitim onur ödülü prof. Dr. Aysel çelikel’e verildi
Çocuklarımızın eğitim aldığı okullar kuruluyor ama onun yanında eskiden aldığı yerler, ailedeki eğitim gördü kurallarıyla mahalledeki, çevredeki aileler ve de devam ettikleri kurslar, Kuran kursları vs işte esas eğitim budur, uzmanların anlattığına göre 4-5-6 yaşındaki çocuklar temel eğitimi o yaşlarda alır ve o yaşlarda aldıkları eğitimi ileriki yıllarda unutmuş gibi görünseler de asla terk etmiyor unutmuyorlar, o hep alt yapıda hâkim kültür neyse orda duruyor. Diyeceksiziniz, ailede ne biliyoruz ki öğretelim. Şiddet terbiye unsuru mudur değimlidir. Kadına bakış nasıldır, kadın erkek eşitliği diye bir şey olabilir mi? Hep bunlar ailede öğreniliyor. İnsan hakları diye bir kavram mı var. Nedir insan hakları? Demokrasi bütün bu temel eğitim kurumlarında öğrendiğimiz bütün kavramlar hayata bakışımız, değerlerimiz, bunların hepsi kendi istedikleri biçimde vardır. Muhafazakâr ailelerde böyle yetiştiriliyor. Öyle öğreniyorlar, kadın kimdir, kadın ne iş yapar, bir araçtır, mesela yemek pişirir, kocasına hizmet eder, onun kafasındaki kadın kavramı budur. Eşitlik derseniz, eşit olamaz çünkü biri, kadın bireydir nasıl eşit olacak. Sanki iki ayrı cinsi eşitliyormuşuz, hakları eşitliyoruz. Ama oradaki kültür böyle bir kültürdür. Çocuklara böyle bir kültür verildiği zaman, değerler eğitimi verildiği zaman, bu günde verilen değerler eğitimi zaten bu çağa uymaz. Bunu nerden söylüyorum. Biz hukuk fakültesinde aynı değerleri içeren bir eğitim yaptık. Hiç hatalı bir eğitim yaptığımız kanaatinde değilim, ama bu gün geldiğimiz son 10-15 senedir geldiğimiz nokta, baktık ki bambaşka hukukçular, avukatlar, hâkimler çıkıyor. Başka düşüncede, başka zihniyette, başka yaratılışta insanlar. Bunlar bizden mezun oldu biz böyle bir eğitim vermedik bunlara, nasıl oldu da böyle bir insanlar çıktı. Bu yalnız hâkimlerde değil, öğretmenlerde de, her meslekte var.
Bu ödülü sahipsiz öğretmenler adına alıyorum”.
O akşam Sayıştay lokalinde katılanlara yemek verildi.
Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com  

[info title="AYSEL ÇELİKEL" icon="info-circle"]
Eğitim onur ödülü prof. Dr. Aysel çelikel’e verildi
AYSEL ÇELİKEL, (1933, İstanbul, Türkiye), Türk Hukukçu.
Beyoğlu Kız Lisesinden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi 1957’de Devletler Özel Hukuku asistanı; 1962'de doktor oldu. 1964'te, Columbia University School of Law okulundan master derecesi aldı. 1969'da doçent oldu. 1974 - 1975 yıllarında Almanya’da bir üniversitede çalıştı. Profesör unvanını 1977'de aldı.
1994-1999 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı görevini yaptı. Rektör Kemal Alemdaroğlu'nun uygulamalarına karşı çıktığı için pek çok öğretim üyesiyle birlikte Hukuk Fakültesi Dekanlığı’ndan istifa etti. Ocak 2001'den itibaren Cumhurbaşkanlığı kontenjanından Yüksek Öğretim Kurumu üyeliğine atandı.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 114 üncü maddesi gereğince 3 Kasım 2002 Türkiye genel seçimleri öncesi tarafsız Adalet Bakanı olarak görev yapmıştır.
2003-2006 yılları arasında İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde iki dönem (2003-2006 ve 2006) Hukuk Fakültesi dekanlığı yapmıştır. 2006 yılının başında İTİCÜ'den ayrılmıştır. 2000 yılından itibaren Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde öğretim üyeliği yaptı. Ayrıca 2010 yılı sonu itibariyle İstanbul Barosu'nca Türkiye Barolar Birliği delegeliğine seçildi ve 2016'ya dek delegelik görevini sürdürdü.
Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Türk Hukukçu Kadınlar Derneği'nin kurucularındandır. 26 Mayıs 2009 tarihinde Türkan Saylan'ın ölümüyle boşalan ÇYDD Başkanlığı’na seçilmiştir.
[/info]

Cevat Kulaksız

Erdoğan'ın ipi çekiliyormuş! - Tünay Süer
Eski Akit yazarı şimdilerde Hükümete yakın Milat gazetesinin Genel Yayın Koordinatörü ve yazarlığını yapan Serdar Arseven,
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yerine “Batı 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü hazırlıyor “diye ortaya bir şey atmış.
“Senaryo, ‘ekonomik kriz’ senaryosu. Türkiye uçurumun kenarına getirilecek ve sonra da duruma müsait bir ‘kurtarıcı’ sunulacakmış…
O da Abdullah Gül olacakmış.
Türkiye’de cumhurbaşkanlığı yapacak adam mı kalmadı yahu?
Bu ülkenin başına bunca sıkıntının gelmesinin baş sorumlusu Gül değil midir?
Onun dışişleri bakanlığı ve cumhurbaşkanlığı dönemlerinde FETÖ’cü hainler en önemli konumlara getirilmediler mi?
Collin Powell ile yaptığı anlaşmayı unutmadık.
Her zaman söylediğimi tekrar ediyorum.
Erdoğan kabadayıdır, bağırır çağırır ama Gül içten pazarlıklıdır ve Avrupa’ya yakındır,
tıpkı Davutoğlu gibi.
                                                            ***
Başbakan Binali Yıldırım, anayasa değişikliğiyle ilgili referanduma gitmeden önce olağanüstü halin kaldırılacağını açıkladı.
Ne var ki, “2017 ye girer girmez kaldırılacak diye bir şey yok” sözlerini de ilave ediyor.
İnanalım mı acaba?
Çünkü “OHAL şartlarında referandum yapıldı' gibi bir söz söyleme fırsatı vermeyiz. Bu nedenle referandum öncesi OHAL kaldırılır diye düşünüyorum" diyerek de ucu açık söz etti muhterem…
                                                                ***
AKP Hükümetinin Türkiye’ye verdiği zarar belli iken ve AKP çöküşe geçmişken yandaşlar tarafından da çeşitli senaryolarla Erdoğan mağdur durumda gibi gösterilmeye başlandı.
Birisi Erdoğan’ın ipi çekiliyor derken bir diğeri, “Refah Partisinin eski milletvekili Şevki Yılmaz  “Cumhurbaşkanımızı Lahey'de yargılamak için büyük bir oyun kuruluyor.
Cumhurbaşkanımızın pilotlarına dikkat etmesi gerekir, kaçırabilirler' diyor.
AKP Başbakan Yardımcısı eski MHP li Tuğrul Türkeş ’AK Parti’yi referanduma itmenin Bahçeli’nin erken seçime yönelik bir siyasi tuzağı olabileceğini' söylüyor.
Anladığımız kadarıyla parti içinde bir korku var.
Alışkın olmadığımız şekilde AKP içinden ve yandaşlardan farklı sesler çıkmaya başladı.
Demek ki yalnız Türkiye’nin değil partinin de nereye gittiğini anlamaya başladılar artık.
                                                                    ***
Anlayamadığım bir nokta FETÖ cü diyerek çok kişi tutuklandı, hapishanelerde yer kalmadı haliyle kurunun içinde yaş ta yanmaya başladı.
AKP Genel Sekreteri Abdülhamit Gül, Kılıçdaroğlunu günah keçisi yapmaya kalktı.
 Efendim, Kılıçdaroğlu milli güvenlik sorunu olmuş.
HDP Eş başkanları hapistelermiş ama Kılıçdaroğlu HDP eş başkanlarını aratmayan siyaset yapıyormuş.
Daha iyi ya, sizin işinize geliyordu bir zamanlar hatta Erdoğan başbakanlığı zamanında “iyiki Kılıçdaroğlu var” demiyor muydu?
Kılıçdaroğlunun hataları bize göre çok olabilir evet, CHP’nin özünde doğru politikalar yapmış olsaydı zaten AKP böylesine rahat hareket edemezdi.
Ne var ki Kılıçdaroğlu AKP Hükümetine gidin terörist başı Öcalan ile anlaşın, örgütü içerden yönetsin demedi.
Habur rezaletini önermedi ve PKK’ya silah, mühimmat, tonlarca bombayı belirli yerlere gömün demedi.
Ekonomiyi o çökertmedi.
Ama olanları görmezden geldi ve karşılığında 6 seçimdir kaybetti.
Hemen hemen bir iki Arap ülkesinden başka dost ülke kalmamasına o sebep olmadı.
Ben Kılıçdaroğlunu pasif muhalefet yaptığı için her zaman eleştiren bir kişi olarak onun avukatlığını yapmam asla.
Milli güvenliği siz sağladınız da o mu bozdu?
Güldürmeyin insanı.
Şimdi bakıyorum CHP tu kaka oldu her türlü pisliği atmaya çalışıyorsunuz.
Neredeyse CHP ‘i FETÖ’ cü ilan edeceksiniz.
FETÖ yü orda burada aramayın artık.
Çünkü FETÖ omurgasının büyük bir bölümü AKP’nin içinde durmaktadır.
Devlet Bahçeli bir konuşmasında 47 si eski olmak üzere 89 milletvekilinin olduğunu söyledi.
Tencere dibin kara seninki benden kara derler buna Abdülhamid Efendi.
Erdoğan şimdi neden dokunmuyor partideki FETÖ’ cülere dersin?
Sen onu bir düşün istersen…

Tünay Süer

Ezan ve İbadet Ana Dilde Olmalıdır - Cevat Kulaksız
Sözcü Gazetesi’nin 24 Kasım Perşembe gününki sayısında “AKP’li yöneticiden “Ezan Türkçe Okunsun” çağrısı” başlıklı yazıyı okuyunca,  AKP den böylesine aydın adam çıkar mıymış diye inanın çok şaşırdım. Çünkü bu parti ileri gelenleri yıllardır ezanın Türkçe okunması sürekli kullanıyorlar, “ezanı susturdular” diyerek Cumhuriyet devrimlerine saldırıyorlardı.
Bu çağrıyı, AKP li değil de, CHP li bir parti yetkilisi yapmış olsaydı, “Ezanı da yasakladılar” diyerek Türkçe ezan konusunda defalarca ve de yıllarca dinsel eleştirinin hem de iftiraya varan daniskasını yapan Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan ve AKP nin birçok yöneticisi bunu tefe koyar, üstüne yüklenirlerdi.
Bu yazıyı görünce şaşırırken kendi kendime, “daha durun hele eninde sonunda Atatürk’ün dediğine geleceksiniz” diye düşündüm ve söylendim, çünkü Atatürk’ün öneri ve önderliğinde Türkiye’de 17- 18 yıl Türkçe ezan okunmaya başlanmıştı”.
Bu konuda diyeceklerimi sona bırakarak, bu AKP linin “Türkçe Ezan” önerisini verelim.
Türkiye’nin ta Osmanlıdan beri kültür başkenti olan İzmir’den bu konuda sürpriz olan ilginç bir çıkış geldi. AKP nin Karabağlar İlçe Yönetimi’nde Siyasi ve Hukuk İşleri Sorumlusu Ahmet Demirci,  Facebook’taki kişisel sayfasında hem de Diyanet’e Türkçe Ezan çağırısında bulundu. AKP li Ahmet Demirci, sosyal medya hesabındaki yazısında şunları yazıyordu:
“-Sayın Diyanet İşleri Başkanım, 21. Yüzyılda ezanın ne anlama geldiğini anlamayan cahiller var. Hiç olmazsa önemli günlerde Arapça ezandan sonra ezanı Türkçe okutup, Türkçe anlamını bu cahil, cuhelaya anlatsak, onlar da anlasalar, camiler boş kalmasa…Çünkü Arapça ezanı anlamıyorlar. Çok samimi Müslüman var, anlamadığından camiye gitmiyor. Lütfen rica ediyorum”. [1]  Bunu okuyan takipçileri bu ilginç ve çağdaş öneriye tepki göstererek Ahmet Demirci’nin yazısını silmesini istedi.
R.T. Erdoğan, geçen yıl yaptığı bir konuşmada Türkçe ezan konusunu eleştirerek şunları söylüyordu:
“-Sayın Kılıçtaroğlu ben Kuranla büyüdüm. Kuranla yaşıyorum, sen kendini sorgula… 70 yıl önce Türkçe ezan dayatılıyordu. Tek parti CHP si milleti inancından koparıp kendi ideolojik saplantılarından oluşan yeni tarih yazıyordu. Milletin inancına, dinine, kılığına-kıyafetine düşman bir zihniyet yıllarca bu millete kan kusturdu, ama milletimiz bu zihniyete dur dedi”.

EZAN VE İBADET ANA DİLDE OLMALIDIR: 


Ezan ve İbadet Ana Dilde Olmalıdır - Cevat Kulaksız
Eninde sonunda Atatürk'ün dediklerine gelecekler, yani ezan ve ibadetin Türkçe olmasına.
Atatürk'ün isteği ile ülkede 18 yıl ezan Türkçe okundu. Ezan, Müslümanları namaza çağrı mesajıdır, ayet değildir. Gericiler, ezanı tekrar Arapça okumaya çağırıp, Türkçe ezana karşı dururken Türkiye'de gericilere ışık yakan Menderes zamanında, "ezanı da yasakladılar" diye kötü propaganda yaptılar. Şimdi bile, Cumhuriyet Tarihi'nin en gerici, Atatürk ve laiklik karşıtı AKP-RTE iktidarı, CHP yi bu yönden vurarak, Türkçe ezanı “ezanı yasakladılar” diye kötü propaganda yapmaktalar. Oysa ezan hiçbir zaman yasaklanmamıştır, Yukarı’da İzmir AKP örgütünden Ahmet Demirci’nin istediği gibi, halkın anlayabileceği Türkçe okunması sağlanmıştı. Bu yönden geç de olsa bunun bilincine varan Ahmet Demir’ciyi kutlamak istiyorum. Çünkü insanlar, gerek ezanla namaza çağırılırken, gerekse ibadet yaparken Türkçe söylendiği, okunduğu zaman daha iyi anlayacak ve daha iyi iman edecektir. İbadet, inanç anlamakla, özümsemekle olur.
Tanrı tarafından insanlara dört kutsal kitap indirilmiş, bunardan İncil İsa’ya, Tevrat Musa’ya, Zebur Davut’a, Kuran da Hz. Muhammed’e indirilmiştir. Kuran dışındaki bütün din mensupları iman ettikleri, inandıkları kutsal kitaplarını kendi dillerinden ibadet yapmaktalar. Örneğin Hristiyanlar kiliseye gittikleri zaman, İncil’i İngilizler İngilizce, Almanlar Almanca, İtalyanlar İtalyanca vb okumakta ve ana dilleriyle ibadet yapmaktalar. İbadette Tanrı’nı ne dediğini anlamaktalar ve daha çok iman etmekteler.
İbadet anlayarak yapıldığı zaman daha değerlidir. Bakınız Kuran’ın Maun süresinin 4–5–6. Ayetlerinin Türkçe açıklaması şöyledir: “Ne dediğini anlamadan namaz kılanlara yazıklar olsun”.  
Ana dilde ibadetin önemini anlatırken, şöyle bir olayı birlikte anımsayalım:
1936 yılında Cemal Kutay Romanya büyükelçimiz, Türk Ocakları Genel Başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver ile birlikte, Moldavya’da yaşayan Hristiyan dinini kabul etmiş Gagavuz Türklerini ziyarete giderler. Hristiyan Türk Gagavuz cemaatinin temsilcisi Mihal Çakır onlara şunları anlatır:
“Biz Hıristiyan’ız. Ama bizim dil özgürlüğümüz var. İncil’i kendi dilimizle okuyor, ibadetimizi kendi dilimizle yapıyoruz. Siz bu haktan yoksunsunuz. Ben tüm yüreğimle inanıyorum ki Atatürk gibi büyük bir insan, sizleri bu halde bırakmaz”.  Türkçe ibadetin değerini çok iyi bilen, Türk Devrimlerinin yaratıcısı Gazi Mustafa Kemal 3 Mart 1922′de, Büyük Millet Meclisi’nin üçüncü toplanma yılının açış konuşmasında, sözü camilere getirdi. “Cami kürsülerinin halkı aydınlatıcı ve yol gösterici yerler olmaları gerektiğini” söyledi. Bu amacı yerine getirebilmek için her şeyden önce okunan duaları halk anlayabilmeliydi. Türkçe ibadetle Türk aydınlanmasının başlayacağını bilen Atatürk, Yalova’da uzun süre çalışarak ibadetin Türkçe yapılmasının şekillerini koşullarını belirtmeye başlamış. Kamet, hutbe, ezanın Türkçe okunmasından sonra sıra namaz sürelerine geleceğinin kurgusunu yapmaya başlamış. Bunun için Şair Behçet Kemal Çağlar’dan namaz sürelerinin Türkçeye çevrilmesini istemiştir.

KİLİSEDE TÜRKÇE İBADETİ GÖRDÜM
Ben de bir Pazar günü kiliseye giderek en arkaya oturup onların ibadetlerini izledim. Papaz, ellerini açarak, (yalnız çok tuhafıma giden bir şey yapıyorlar, Allah’a hitap ederken “ey göklerdeki babamız” diye başlıyorlardı), ama bizim Türkçe olarak ibadet yapıyorlardı.
Kuran’ın hiçbir ayetinde, “bu ayetler başka dillere çevrilemez” diye bir hüküm yoktur. Bu çeviriye, yani ana dilde ibadet yapmaya karşı duran imamlar, “dini prestijimiz sarsılır”  korkusu ile “Allahın kelamı çevrilemez” diyerek buna şiddetle karşı duruyorlar. Oysa ibadetteki amaç anlamak, özümsemek, iman etmek olduğuna göre, hiç anlamadığımız yabancı bir dille yapılan dua ve ayetleri nasıl anlayacağız. Namaza başlarken, Arapça besmele çekmek yerine, aynı anlama gelen “esirgeyen bağışlayan Allahın adıyla başlarım”  desek daha anlaşılır olmaz mı? Kuran ayetleri iman için anlamayı önerir, hiç anlamadığımız sözlerdeki anlamama imanı ile, anlayarak söylediğimiz sözlerin ayetlerin insana verdiği imanı bir düşünün.

ANA DİLDE İBADET OLSA İDİ ÜLKE DAHA İSTİKRALI OLACAKTI.
Eğer, Atatürk’ün özlediği ve uygulamaya başladığı ana dilde ibadet, Türkiye’de (veya öteki Müslüman ülkelerde) yaygınlaşarak uygulansa idi, o zaman herkes imam gibi namazı kıldırırdı. Suudi Arabistan’da ne İmam Hatip Lisesi yoktur. İmamların maaşını bile devlet vermez çünkü biraz becerikli olan kişi Arapça olarak Araplara namazı kıldırır.
Eğer ana dilde ibadet olsa idi, imam hatip liselerine de Kuran kurslarına da gerek yoktu. Çünkü her vatandaş, her Müslüman dinin, kutsal kitabın ne dediğini kelimesi kelimesine anlayacak ve daha iyi özümseyecekti.
Eğer, Ana dilde ibadet olsa idi, dinsel sömürü, olmayacaktı, çünkü dinin, kutsal kitabın her ayetini, her kelimesini vatandaş iyi anlayacağı için, dini siyasete alet eden siyasi cambazların yalanlarına kanmayacaktı. Başta Osmanlıdan beri, Türkiye’de iktidar için, koltuk için kurnaz çıkarcı politikacılar her türlü dinci cambazlıklar yapmaktalar. İrticanın destekçisi, irticanın arkasında olamayacaktı. Böylece vatandaş daha gerçekçi, daha bilinçli olacak, ülke böylece daha istikrarlı olacaktı.
Mustafa Kemal Paşanın 1 Mart 1922 tarih ve 3. Yasama Yılı Açılış Konuşmasına baktığımızda:
“Efendiler,
Camilerin kutsal minberleri halkın ruhani, ahlaki gıdalarına en yüksek, en verimli kaynaklardır.
Bu nedenle camilerin ve mescitlerin minberlerinden halkı aydınlatacak ve yol gösterecek kıymetli hutbelerin içeriğinin halkça anlaşılır olmasını sağlamak yüce Şeri’ye Vekilinin önemli bir görevidir.
Minberlerden halkın anlayabileceği dille ruh ve bilince hitap olunmakla İslam topluluğunun vücudu canlanır, zihni saflanır, imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur,
Fakat diğer yandan, hutbeyi yapanların sahip olmaları gereken bilimsel nitelik, özel yeterlilik ve dünyadaki olayların durumunu anlama yeteneği önem taşımaktadır.
Bütün Vaiz ve hatiplerin bu bilince yararlı olacak surette yetiştirilmesine Şeri’ye Vekâletinin güç harcayacağını umarım”.
Ezan “Tanrı  uludur…” diye ilk olarak 29 Ocak 1932’de Fatih Camii’nde okutturuldu. Bu fikri ilk ortaya atan, aşağıdaki “Vatan” şiirinin ilk kıtasında belirttiği gibi Türkçe ibadet özlemi içinde olan Ziya Gökalp’di
VATAN                                                            
Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,
Köylü anlar mânasını namazdaki duanın...
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kuran okunur
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Huda'nın...
Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!
……………………….

Türkçe ibadetin önemini bilen Atatürk, Şair Yahya Kemal Beyatlı başkanlığında bir komisyona bazı süreleri Türkçeye çevirttirip uygulamaya başladığı sırada ömrü vefa etmedi.
Eğer, Ana dilde ibadet olsa idi, halen acı bir şekilde acısını, sancısını çektiğimiz, halkın inancını sömüren Fetullah Gülenler, Saidi Nursiler, Aczimendiler, daha bilmem nice şeyhler, şıhlar, müritler olmayacaktı.
Dinsel kökenli kuruluşlar, dernekler, FETÖ’cüler, daha ismini sayamadığımız nice yüzlerce kişilerin, dinsel kökenli derneklerin “himmet” vb altında masum insanlardan topladığı paralar öylesine milyonlara, milyarlara varıyor ki, ABD nin başkanlık seçimlerinde bile adaylara bilmem kaç milyon “destek” adı altında rüşvetler verildiğini basına sızan kaynaklardan öğreniyoruz. Eğer ana dilde ibadet olsa idi, dinci kuruluş ve kişilere akan milyonlar, milyarlar ülke yatırımı va sanayisine yönelecekti.
Ne yazık ki, ülkedeki dinci kuruluşlar, partiler, kişiler bunu bildikleri halde bile dincilikten nemalandıkları için bu dinsel kökenli uçsuz bucaksız rantın ellerinden gitmemesi için, en sinsi, en şeytani söylem ve davranışlarla, ülkede çağ dışı kaosun oluşmasına, ne ki ülkenin geri kalmasına adeta göz yumuyorlar.
Ana dildeki ibadet yoksunluğunu, dinsel sömürüdeki rant çarkını, ülkenin dinciler elinde geri kalmışlığını gören Halk Ozanı Mahsuni Şerif bir türküsünde, “hey Arapça okuyanlar Allah Türkçe bilmiyor mu” diyerek dilinde ve telinde sitem etmektedir. Lütfen bunu bilgisayardan bir arama motorundan yazıp tıklayın ve bu türküyü bir dinleyin.
“Ey Arapça okuyanlar
Allah Türkçe bilmiyor mu
İngilizce Fransızca
Bize hitap kılmıyor mu”
Mahzuni Şerif

EZAN İÇİN DEDEME HAPİS
Size, sonradan aklıma geldiği için bir ekleme yaparak, bir olayı anlatmak istiyorum. Rahmetli Dedem Rıza Kaa, 1930 mu, 1940 lı mı yılların birinde Yelek Köyümüze komşu Parsa (Gültepe) köyünde imamlık yaparmış. Devletin yurt genelindeki emri gereği her imam “Tanrı uludur, Tanrı uludur” diye ezan okurken,  dedem de “Allahu ekber, Allahu ekber” diye ezan okurmuş. Ezanın okunduğu bir sırada, atına binmiş, eli boz yamçılı sırtı çantalı bir köy tahsildarı köye gelmek üzere imiş. Köylüler tahsildardan öyle çekinirlermiş ki, tahsildar ve jandarma yoksul köylülere bir Azrail gibi görünürmüş. Tahsildarlar atları ile köyleri dolaşır vergi toplarlarmış. “Hayvan başına bu kadar, bilmem kaç kile buğdaya şu kadar vergi” devlete toplanırmış. Bilmem nerelerde “Alaman Harbi” (İkinci Dünya Savaşı)  devam ededursun, O zamanları, yoksulluk bir yandan, kıtlık bir yandan, tahsildar bir yandan yoksul halkı kasıp kavururmuş. Vergi para veremeyenlerin ailesinden bir kişi yol inşaatlarında çalışırmış.
Neyse ben dedeme döneyim. Dedem  ezan okuyup cemaati camiye  çağırdıktan sonra,  elinde boz yamçılı tahsildar dedeme bir hışımla çıkışır, “bre densiz nasıl böyle Arapça  ezan okursun, sen devrim kanunlarını bilmez misin”. Bir suçüstü zabıt tutanağı tutulur. Dedemi devrim kanunlarına muhalefetten hapse atarlar. İki ay hapis yatarken sonra ne olduysa bırakırlar,  arkası süre de, “bir daha Allahü Ekber” diye ezan okuma “Tanrı Uludur” diye oku” diye iyicene tembih ederler. Oysa dedem ve toplum ebediyen “Tanrı Uludur” diye ezan okumalıydı. Biz Arap değiliz ki.
[bgallery] [img src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjsAQQF14fgccvsEDKDOYpuHHAxoLfT9_P5_lr1FJIXeKClU0r3EItlXoXF_WxGGGWkH82rB4yzvtBhUrTXR-Y3B0i9pY82TZvUus9UHqSgaCUFNJ2nIlScbLqjVvloeH0WGeHlMnp-80s/s1600/cehalet.jpg"][/img] [img src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiy5JcoZjbvNlhoCmKTKJknYqBWDvOkNMtlAev1ijD35Ws9Vbe8dIUwhlvOhgRIexgNwpAdeTrkeAKy2qLc9zH8D7vUvYO6t3G9jzHuj8Po6zW9CMChncwu4rpJZAMP16Ldv70loUtnHcs/s1600/ilk-turkce-ezan-1.jpg"][/img] [img src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiJwsimMm-_s9arQ-Efr6mIiR9qCiMq34uJ0tiyLISLAgXTXmTl9Eowtn5escll_OtD50Qy2Fs7mEB0bkUO5RofdxlEoJHO1ZQF2kU8WEnzi8B0QWqxVuQJpcYEWh5rUOzUpAqmH2Sgo44/s1600/ilk-Turce-Kuran.jpg"][/img] [img src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiOXrJaV4B65OonSbfL1InccvS0m1NKjlHAfscR8J8vjv2rIQ5BSz0ym8Ho6iUEEmnh5DLdvM6pD5xSXV34q7eLeGLNfJ64_6FCdKc7S760Bg9ScLGOyX9izQppjeI3no-YJRxssBABAWA/s1600/ilk-turkce-ezan.jpg"][/img] [img src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgQQt9YTFG-0toXgawvTnipdbnLhyCcPUErxZ6XmnHP5MPvPRhsvcgcpKb7AmfhyphenhyphenwjfEKvHvreREg6bqtk7HwDSlItIH8_X22KiLLn9eLGv-Ig3GJFbvhtMpQ-y2EL654K8Wp5F9Nne6Ec/s1600/son-posta.jpg"][/img] [/bgallery]

TÜRKÇE EZAN
Diyanet İşleri Başkanlığı´nın 18 Temmuz 1932 tarihli bir genelgesi ile ezanın Türkçe okunması  ilan edildi.
1931 yılının Aralık ayında, Mustafa Kemal’in emriyle dokuz hafız, Dolmabahçe Sarayı’nda ezanın ve hutbenin Türkçeleştirilmesi çalışmalarına başladı. Kuran’ın Türkçe tercümesi ilk kez 22 Ocak 1932 tarihinde İstanbul’da Yerebatan Camii’nde Hafız Yaşar (Okur) tarafından okundu. Bundan 8 gün sonra, 30 Ocak 1932 tarihinde ise ilk Türkçe ezan, Hafız Rifat Bey tarafından Fatih Camii’nde okundu.
3 Şubat 1932 tarihine denk gelen Kadir Gecesi’nde de, Ayasofya Camii’nde Türkçe Kuran, tekbir ve kamet okundu.
18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Riyaseti, ezanın Türkçe okunmasına karar verdi. Takip eden günlerde, yurdun her yerindeki Evkaf Müdürlüklerine Türkçe ezan metni gönderildi.
4 Şubat 1933 tarihinde, müftülüklere ezanı Türkçe okumalarını, buna uymayanların kati ve şedid (kesim ve  şiddetli) bir şekilde cezalandırılacaklarını bildiren bir tamim gönderildi

Türkçe ezanın metni
Tanrı uludur
Tanrı uludur
Tanrı uludur
Tanrı uludur
Şüphesiz bilirim ve bildiririm: Tanrı’dan başka yoktur tapacak
Şüphesiz bilirim ve bildiririm: Tanrı’dan başka yoktur tapacak
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’nın elçisidir Muhammed
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’nın elçisidir Muhammed

Haydi namaza, haydi namaza
Haydi felaha, haydi felaha
(Namaz uykudan hayırlıdır)
Tanrı uludur, Tanrı uludur
Tanrı’dan başka yoktur tapacak.
Türkçe ezan ilk olarak 1932 yılında İstanbul Fatih Camii´nde okundu.
18 sene boyunca ezan Türkçe okunmuş, daha sonra Demokrat Parti´nin iktidara gelmesi ile 16 Haziran 1950´de ezanın Arapça da okunabilmesine izin verilmiştir. İlgili kararla, Türkçe ezan yasaklanmasa da, Türkçe ezan okunması tümüyle terk edilmiştir. Günümüzde, serbest olmasına karşın, camilerde yalnızca Arapça ezan okunmaktadır.

Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com  

SON NOTLAR
                                 

[1]  Sözcü 24.11.2016 sf 4 Gökmen Ulu AKP’li yöneticiden “Ezan Türkçe Okunsun” çağrısı”

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget