Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Şimdi merak edilen iki konudan biri, acaba halkın yüzde kaçı dindarlığın her zaman dürüstlük, iyilik olmadığının farkına vardı? İkincisi, şimdiye kadar birbirlerine övgüler yağdıran, her biri diğeri hakkında kimselere söz söyletmeyen Amerika’daki Hoca Efendi ile iktidar arasında savaş nasıl sonuçlanacak?

17 Aralık 2013 gününden itibaren Türk halkı TV ekranlarının başına kilitlendi. Yolsuzluk iddialarını, bavullarla, ayakkabı kutuları ile yapılan para transferlerini şaşkınlık ve öfke ile izlemekte... Suçluların kesin delillerle yargılanmalarını ve cezalandırılmalarını beklerken bu iddiaların üstlerini örtmeye çalışan iktidarın açıklamaları ile daha da şaşkınlaştı ve öfke doruğa çıktı. Çünkü iktidar ile Amerika’da yaşayan Hoca Efendi arasındaki karşılıklı suçlamalar, restleşmeler ve beddualardan açıkça anlaşıldı ki, meğer ülke yönetimi iki başlıymış!..
Bütün bu olup bitenler 17 Ocak 2000’i çağrıştırdı. Hani Beykoz’da bir villaya operasyon yapılmış ve Hizbullah örgütünün lideri öldürülmüştü. Sonra da insanlık dışı yöntemlerle işlenen işkenceler, cinayetler bir bir gözler önüne serilmişti. Ardından lüks villaların, gecekonduların, camilerin altında, sıradan evlerin bodrum katlarında, çoğu domuz bağı ile boğularak öldürülmüş kurbanların cesetleri bulunmuştu. Bu yerlere “mezar evler” adını vermişti halk, işkence yapılırken çekilen filmlerin kasetlerinden öğrenilmişti kurbanlara öldürmeden önce işkence yapıldığı...
İşte o günlerde de vatandaşlar TV ekranlarının başında, bir korku filmi seyreder gibi seyretmişti. İnanılmaz vahşet görüntülerini ve acı, öfke, korku ile sorup durmuştu: Bunları yapanlar insan mı? Bunlar benim vatandaşlarım, dindaşlarım mı?..
 O olayların ardından kamuoyunda şöyle bir beklenti oluşmuştu:
Devlet erki, iktidar bundan böyle radikal dincilikle mücadele edecek, din kurumunun öbür dünya söylemlerinden uzaklaşıp insani duyguların gelişmesine, ahlak kurallarının yaygınlaşmasına hizmet eder duruma getirilmesini sağlayacak. Bundan sonra insanlar, kendileri gibi düşünmeyen, dini insani değerler olarak yorumlayanlara düşman olmayacak. Gencecik insanlar, din uğruna adam öldürülürse cennete gidilir diye kandırılmayacak!
Fakat ne yazık ki, beklentinin tam tersi oldu!
Bu olaydan iki yıl sonra iktidarı ele geçiren AKP bütün gücünü dinsel eğitimin yaygınlaşmasına yoğunlaştırdı. Bu konudaki eleştirilere hiç ama hiç itibar edilmedi. Tam aksine sayın Başbakan tüm Türk halkının karşısında kıvançla haykırdı:
 “Dindar ve kindar bir gençlik yetiştireceğim!”
Ayrıca kendilerinin çok dindar oldukları imajı yaratmak için tüm söylemlerinde dini terminoloji kullanmaya, ibadetlerini gösteri şeklinde yapmaya özen gösterdiler. Örneğin cuma namazları! Ramazan ayındaki iftarlar! Böylece halkta var olan “dindar insan dürüsttür, kötülük, haksızlık yapmaz” inanışından yararlandılar, bu inanışı sonuna kadar sömürdüler. Bu olaylar, sonrasında bile hâlâ bu inanışın sürdüğünü gösteren konuşmalar oluyor, TBMM’de bile. Yaşanan olayları eleştirirken muhalefet şöyle sesleniyor, “Bu yaptıklarınız Müslümanlığa sığar mı?” Aslında bu soru diğer dinlere hakaret! Müslümanlığa sığmaz, ama diğer dinlere sığar anlamını içeriyor çünkü.

Radikal dincilik
Aslında olay dini değil insanidir. Din araç olarak kullanıldıkça insanilikten uzaklaşılır.
Şimdi merak edilen iki konudan biri, acaba halkın yüzde kaçı dindarlığın her zaman dürüstlük, iyilik olmadığının farkına vardı? İkincisi, şimdiye kadar birbirlerine övgüler yağdıran, her biri diğeri hakkında kimselere söz söyletmeyen Amerika’daki Hoca Efendi ile iktidar arasında savaş nasıl sonuçlanacak? Savaş şu anda çok yoğun olarak sürüyor. Her iki taraf da diğerine kin kusmaya başladı. Buna şaşırmamalı.
Çünkü kin dindarlığın ikiz kardeşi!

Fatma Esin/Cumhuriyet

Bütün yargılamalarda hukukun, ama yalnızca hukukun söylenmesi, siyasetin bu alana müdahale etmemesi, temel bir ilke haline getirilmelidir. Sadece yürütmenin değil, yasamanın da işlemlerinin denetiminde bu duyarlılık zaafa uğratılmamalıdır.

Kamuoyunda yargı ile ilgili tartışmalar, her geçen gün daha da artıyor. 12 Eylül 2010 halkoylamasının esası “yargı reformu”na dayanmaktaydı. Ancak o tarihten bu yana, yargıya güven, bütün çabalara rağmen, gitgide daha da azalmaya devam ediyor. Silivri duruşmaları süreci, “Deniz Feneri” gibi davalar, yargının bağımsız olmadığı algısını gideremediği bir yana, bu kez “Adalet ve Kalkınma Partisi” yöneticileri tarafından siyasetin yargı vesayeti altında olduğuna ilişkin demeçleri sık sık dile getiriliyor. 17 Aralık 2013 günü gerçekleştirilen yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ile bir grup siyasetçi, işadamı gözaltına alındı. Bu operasyon sürecinde, sulh ceza hâkiminin “uygun kararına” (CMK md. 162) rağmen, savcının verdiği emrin, adli kolluk tarafından yerine getirilmemesi, hukuk çevrelerinde yürütmenin bariz bir şekilde yargıya müdahalesi olarak ifade edildi.

Savcının açıklaması
Bu olay üzerine, sulh ceza mahkemesinin kararını da uygulatamayan savcının, adliye önünde açıklama yapması çok eleştirildi. Hatırlanacağı gibi “savcı”, eski söyleyişle müddeiumumi “kamu namına iddia eden ve kamu davası açma görevi olan” (CMK md. 170) kişidir. Başsavcılıkça elinden dosyası alınan savcının bu acil durumda, en son çare olarak, adliye önünde açıklama yapmış olmasını bu çerçevede değerlendirmek yanlış olmayacaktır. 4 Aralık 2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 160169. maddeleri soruşturma işlemlerini düzenlemektedir. Cumhuriyet savcısı, maddi gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adli kolluk görevlilerinden yararlanarak şüphelilerin, lehindeki ve aleyhindeki delilleri toplayarak koruma altına almak ve haklarını korumakla yükümlüdür (CMK md. 160/2). Adli kolluk görevlileri, emniyet, jandarma, gümrük, sahil güvenlik teşkilatında, soruşturma işlemleri yapanlardan oluşur. Soruşturma işlemleri savcının emir ve talimatları doğrultusunda öncelikle adli kolluğa yaptırılır. Soruşturma sırasında sadece savcının emrinde çalışırlar. Adli görevlerinin dışındaki hizmetlerde, kendi mensup olduğu teşkilatındaki üstlerinin emrindedirler. Adli kolluk görevlilerine, adli görevi bulunmayan üstleri tarafından, yürütülen soruşturma ile ilgili emir ve talimat verilemez.


Yürütmenin yargıya müdahalesi
17 Aralık 2013 operasyonundan hemen sonra, Adalet ve İçişleri Bakanlığı’nın 1.6.2005 tarihli yönetmeliğinin değiştirilerek (bkz. R.G. 21 Aralık 2013), soruşturma açmak ve adli kolluğa emir verme yetkisini kullanan savcılar, bundan böyle bu yetkilerini, ancak ildeki başsavcıların onayı ile kullanabilecekleri gibi, emniyet müdürü de adli kolluk amiri olarak öngörülmüştü. Bu durum, yürütmenin yargıya müdahalesinin tipik örneğidir. Nihayet vali ve emniyet müdürü soruşturmada görev yapan adli kolluk görevlisini başka bir yere tayin ederek soruşturmayı engelleyebilecekti. Bu yönetmeliğe karşı Barolar Birliği’nce açılan iptal davası ve bu arada, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) da 25 Aralık 2013 günü bu konuyu Genel Kurul’da görüşerek oyçokluğu ile şu duyuruyu yaptı: “21.12.2013 tarihli Adli Kolluk Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’in 2’nci ve 3’üncü maddeleri yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı ilkeleri ile anayasanın ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ilgili hükümlerine açıkça aykırıdır.” Bu duyurunun yayımlanmasının Danıştay’da görülmekte olan iptal davasını etkileyeceği, bu nedenle de anayasanın 138. maddesine aykırı olduğu, hükümet üyelerince ileri sürüldü. Oysa HSYK Genel Kurul kararları, “Genelge” adı altında kendi internet sitesine konulmaktadır. Adli kollukla ilgili olarak daha önce, 18 Ekim 2011 tarihli 7 sayılı genelgesinde “Adalet Bakanı ve Mülki Amirler (vali, emniyet müdürü) de dahil olmak üzere, savcıların dışında hiçbir merciin talepte bulunma ve adli kolluğa emir verme yetkisi kalmadığı” belirtilmişti. Bu arada, saat farkı ile Danıştay’dan yönetmelik değişikliği ile ilgili yürütmeyi durdurma kararı açıklandı. Bu kararla, HSYK duyurusu arasında “mahkemeyi etkileme” bağlantısı kurmak pek isabetli olmamaktadır. Zira HSYK’nin iki yıl önceki (2011 tarihli) genelgesi, Danıştay üyelerince kuşkusuz bilinmekteydi. Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararı bir anlamda “malumu ilâm” etmekte, yani bilinen ve açık olan bir hususu doğrulamaktadır, diyebiliriz. Kaldı ki “Danıştay İdari Yargılama Usulü Kanunu”na göre (md. 27/2) “uygulanmakla etkisi tükenecek olan idari işlemlerin (yönetmelik gibi) yürütülmesi... İdarenin savunması alınmaksızın da durdurulabilir” hükmü uyarınca, çok kısa sürede kararını verebilmiştir. Böylece Danıştay, yönetmelik değişikliğinin uygulanmasını gecikmeksizin durdurarak, tekrar adli kolluk kuvvetlerinin, sadece savcılığın emir ve talimatlarına bağlı olarak çalışmasını güvence altına almıştır. Çünkü idarenin hukuka aykırı işlemler yapması halinde, yargı tarafından denetlenebilmesi demokratik hukuk devletinin gereğidir. Bu hususun “yargı vesayeti” olarak tanımlanmasının hukuki bir değeri yoktur, deyim yerindeyse buna “abesle iştigal” denir.

Anayasa değişikliği
Yukarıdaki örnekte olduğu gibi, bütün yargılamalarda hukukun, ama yalnızca hukukun söylenmesi, siyasetin bu alana müdahale etmemesi, temel bir ilke haline getirilmelidir. Sadece yürütmenin değil, yasamanın da işlemlerinin denetiminde bu duyarlılık zaafa uğratılmamalıdır. Yolsuzluklarla köklü ve sürekli, kalıcı mücadele verebilmenin yollarından biri de acilen yapılacak bir anayasa değişikliğinde, yasama dokunulmazlığının ceza soruşturma ve kovuşturmalarına engel olmaması öngörülmelidir. Bunun için anayasanın 83. maddesinin 2. fıkrasındaki “... suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclis’in kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz” cümlesindeki, “sorguya çekilemez”, “yargılanamaz” ifadelerinin metinden çıkarılması isabetli olacaktır. Ancak bunun sonucunda, bir milletvekili hürriyeti bağlayıcı yaptırımla karşılaşacak olursa, bu durumda TBMM’nin kararı zorunlu olmalıdır. Birkaç dönem milletvekili seçilen biri (üç dönem = 12 yıl), uzun bir süre sorgulanmadan, yargılanmadan uzak kaldığında, dosyasındaki delillerin yok olmaları, şahitlerin hayatta olmama, çıkarılan af kanunları ile yapay bir biçimde aklanmaları hukuka olan güveni sarsar. Yolsuzluklarla ve rüşvetle mücadelede ödün verilmemesi, huzurlu ve temiz toplum temelinde, demokratik hukuk devletinin gerçekleştirilebilmesinin ön şartıdır. Bu açıdan, TBMM komisyonlarında bekleyen, binlere yaklaşan “şüpheli” dosyalarının işlem görmemesi, hiçbir seçilmişin sineye çekebileceği bir durum değildir sanırım.

 Erdoğan TEZİÇ/Cumhuriyet

5N1K’ya konuk olan TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı, İstanbul Milletvekili, Anayasa Hukukçusu Burhan Kuzu’ya (Üfff! Amma uzun ya! İspanyol isimleri gibi) ilerleyen dakikalar içinde Cüneyt Özdemir, şunu sordu;
 "Başbakanın, bakanların çocukları dokunulmaz mıdır?"
Vay sormaz olaydı mı desek ne desek, Burhan Beyde renk ve kafa attı sanki.
“-Böyle söylersen, programı burada bitiririz. Böyle bakarsan bu sorunun bir anlamı kalmaz. Deyiverdi.
Vah! Vah! Vah!
Bu ne şiddet, bu ne celal ya!
Neden bozuluyorsunuz, size açık ve net bir soru soruldu. Lafı dolandırıp durmanın alemi ne?
Bir de diyorsunuz ki yapılan korsanmış, isimler tamamen takma imiş Vs
Adama sorarlar, o zaman yıllardır Ergenekon ve ona bağlanan davalarda gizli tanıklar, sonradan doldurulmuş CD ler, düzme belgeler, PKK’lı lar, katil kadın satıcısı adamlar ve  bunların iftiraları, suçlamaları  ile vatanseverlerimiz neden tutuklandılar?
Neden bunca yıl içerdeler?
Bu kadar düzmece karşısında bir mahkeme nasıl karar alabildi?
Hukuk kişilere göre mi olmalıdır?
Size göre demek ki öyle...
Bir de Anayasa Hukukçusu olacaksınız, yazıklar olsun.
Resmen taraf tutuyorsunuz ve asrın yolsuzluğu olduğu iddia edilen bir olayı kapatmaya çalışıyor, tıpkı başbakan gibi konuşuyorsunuz. Demek ki dürüst bir hukukçu gözü ile değil, yandaş olarak bakıyorsunuz olaylara.
Ergenekon davalarında dut yediniz sanırım, yıllardır işlenen hukuk cinayetini göremediniz.
Ne o gözlerinize geçici perde mi inmişti?
Darmaduman olan yüzlerce tutuklu ailelerinin haksızlıklar karşısındaki feryatlarına kulaklarınızı mı tıkamıştınız? Yoksa geçici sağırlık mı yaşamıştınız?
Kusura bakmayın, tekrar ediyorum ki sizin gibi hukukçuya yazıklar olsun ve kırıntısı kalmışsa vicdan azabı sizi kemirip dursun. Tıpkı bir fare gibi...
          ***
ERGENEKON soruşturmasının savcısı Zekeriya Öz, şu anda rüşvet ve yolsuzluk soruşturmaları nedeniyle hükümetin ve dolayısıyla AKP medyasının en önemli hedeflerinden birisi oldu.
Eeee alma mazlum ahını çıkar aheste derler. Aynen o oluyor.
Bir zamanlar kraldı adeta. Başbakan ona korunması için zırhlı araç bile vermişti.
Yurtseverlerimiz haklarında acımasız kararlar verdi, uyduruk delilleri gerçek diye kamuya yutturmaya çalıştı. Onları zindanlara kapattı.
O zamanlar başbakanın işine geliyordu sonra iş ülkeyi üleşmeye gelince karşılıklı bombardıman başladı. İşler terso oldu.
 Kavganın ilk günlerinde başbakan;
Benden ne istedilerse yaptım demişti.
Şimdi de çıkmış “Emniyet’te paralel yapılanma var, çete kurdular, Emniyet’i cemaatin imamı yönetiyor” Diyor.
Paralel mi? Üçgen mi? Dörtken mi bilemem ama
Var sayalım dediğin gibi oldu sayın başbakan, peki siz,12 senedir iktidarda olanlar bunu bilmiyor muydunuz?
Sizler teslim etmemiş miydiniz?
Şimdi neden masal anlatmaya kalkıyorsunuz?
                    ***
TBB Başkanı Fevzioğlu Cumhurbaşkanı, başbakan, Silivri dolaşıyor eksik olmasın. Ergenekon ve ona bağlanan davaların yeniden görülmesi için aracı oluyor.
Yırtındık halk olarak yıllarca ÖYM ler kaldırılsın diyerek.
Ne oldu kaldırıldı güya.
Ne var ki
Özel görevli mahkemelerin kaldırılmasına karar verilirken aynı anda dünya tarihinde görülmemiş bir yanlışlık yapılmış, bu mahkemelerin elindeki davaları bitirene kadar görevde kalmasına karar verilmişti.
Haydi, iktidar ve BDP li vekillerden geçtim ama ana muhalefet partisi bunu nasıl atladı anlamak mümkün değil. Şimdilerde bunu düzeltmek için uğraşacak CHP.
Diyelim ki mahkeme yeniden olacak, milyonlarca, binlerce sayfalardan oluşan iddialardan, sahte delillerden oluşan klasörlerin hepsi okunacak mı?
Sn.Feyzioğlu böyle bir mahkemeyi ben içime sindiremem, zaman kaybından başka bir şey değildir bu çünkü.
Yıllardır demir parmaklıklar ardında esir alınmış yurtseverlerimiz daha ne kadar bekleyecekler?
İçeride Fatih hoca gibi hastalar var ve PKKlı Milletvekilleri özgür bırakılırken Engin Alan neden bırakılmıyor?
Meclis başkanı dahi yargının çöktüğünü söylüyorsa hükümet çoktan bitmiştir ve verilen hükümlerin şekli meşruiyeti bile kalmamıştır.
O zaman yeniden neyi yargılayacaksınız?
Tek yol yıllardır hayatları çalınan, aileleri perişan olan her biri sanık değil kahraman olan aydınlarımızın kapıları derhal açılmalıdır.
Bizler yeniden yargı değil  yurtsever esirlerimize ,kahramanlarımıza derhal  ama derhal özgürlük istiyoruz.
TC.Tünay Süer
7.Ocak.2014

“2002’den beri AKP ve cemaat işverenlerinin kendilerine verdiği görevleri büyük uyum içinde yerine getirdiler. Şiir gibi çalıştılar, Türkiye Cumhuriyeti’ni yok etmeye yönelik golleri paslaşarak attılar ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı kumpası beraberce kurdular.
Bugün ise geldiğimiz yerde emperyalizmin iki taşeronu birbirlerine karşı savaş ilan etmiş durumdadır. Karşılıklı operasyonlar birbirini takip etmektedir. Bu savaşın görünürdeki en büyük nedeni, pastanın (Devlet gücünün) paylaşılması sorunudur.
Aydınlık gazetesi yazarı emekli tuğamiral Türker Ertürk, bugünkü yazısına böyle başlamış.
Evet, aynen amiralimizin dediği gibidir.
Bence bir eksik vardır, o da Genelkurmay Başkanının insanı kahreden sorumsuzluğu ve personeline sahip çıkmamasıdır. Sessiz kalmak, kimse kusura bakmasın bence işbirliğidir.
Gizlisi saklısı kalmadı bu adi oyunun.
Kumpası yapanlar ve bu kumpasa göz yumanlar bir gün mutlaka hesap vereceklerdir.
İlahi adalet iki dünyada da yakalara yapışacaktır, bundan kimsenin kuşkusu olmasın.
                                                                ***
Başbakan Erdoğan bugün (04.01.2014) Dolmabahçe’de ki ofisinde İktidara yakın gazeteci ve yazarların davet edildiği toplantıda:
Cemaatle pazarlığa girmeyi düşünmediğini, Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda yeniden yargılamaya dair Adalet Bakanlığı’nın bir çalışması olduğunu ve paralel devlete karşı mücadelede taviz vermeyeceğini belirtmiş.
Yeniden yargılamak!
Paralel devlet (!)
Cemaatle pazarlık (!)
Türkiye’yi kimler yönetiyor?
AKP paralel devlet, Cemaat arasında kalmış ve fiilen yıkılmış, hükmü kalmamış bir iktidardır artık.
Suçları vatanlarını sevmek ve Atatürk ilkelerine bağlı olmak olan yüzlerce yurtseveri yeniden yargılamaya neden kalkarsınız ki?
Her şey açığa çıkmışken neyi, kimi yeniden yargılayacaksınız?
Uyduruk yalan ihbarlarınızı, delillerinizi atın çöpe bitsin bu iş diyeceğim ama olmaz zira bu kumpası hazırlayanların hepsinden hesap sorulmalıdır.
Dört duvar arasında kaybolan yılların, ayrılıkların, hasretlerin, çekilen acıların, gözyaşlarının hesapları teker teker sorulmalıdır.
Ben insanım diyen her kişi sorar ve sorgular.
Bu ne bitmez kin, bu ne tükenmeyen iktidar hırsı ve bu nasıl bir hainliktir?
Suriye'de tekbir sesleriyle kelle kesenlerden ne farkınız var ey hainler?
Onlar kelle kestiler, sizler suçsuz insanların ve ailelerinin hayatlarını çaldınız.
Genelkurmay Başkanı Necdet Özel ‘de yeniden yargılamaya olumlu bakıyormuş ve hukuki yol varsaymış yeniden yargılamadan yanaymış!
Ya bu nasıl kafadır?
Yıllardır personeli hücrelerde ömür tüketsinler, aileleri perişan, onurları kırılmış darmaduman olmuşlar ve şu işe bakın ki komutanları olan kimse halen hukuki yol varsa diyebiliyor.
Hukuk iğdiş edilmiş bilmek veya anlamak istemiyor veya işine gelmiyor Sn. Özelin.
Hey efendi komutan;
Yahu Allah aşkına senin askeri savcıların, hukukçuların yok mudur?
Neden araştırmıyorsun?
Şimdiye kadar neden gıkın çıkmadı?
Görevi devraldıktan birkaç ay sonra gerek insani gerekse yasal görev ve sorumluluğunun gereği olarak Ekim 2011′de Hasdal Askeri Cezaevinde ziyaretlerde bulunduğunu söyleyen sayın genelkurmay Başkanı bakın neler demiş;
“Ziyaretimin amacı, sorumlu ve vefalı! Bir kişi olarak arkadaşlarımı dinlemek, onlar için hukuken ve idari olarak ne yapabileceğimi belirlemek ve her şeyden önemlisi moral vermekti.”
Haydi, canım oradan.
İki seneyi aşkındır görev başındasınız, personeliniz için ne yaptınız?
Balyoz davasının kararları açıklanırken Türkiye nefesini tutmuştu adeta. Ya siz, siz Sayın Özel Silah arkadaşlarınız ağır cezalar alırlarken Kosova’da camisinde ne işiniz vardı?
Halâ yapacak bir şeyleriniz var sanırım, yapamayacak kadar beceriksizseniz çıkartın o şerefli elbiseyi üzerinizden ve emekliye ayrılın.
                                                                 ***
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç: ''Seçimlerden önce Gülen hareketi ile Hükümeti karşı karşıya getirerek, Hükümeti yıpratmak isteyen üçüncü bir taraf var'' diyor.
Ona da iki çift sözüm var.
"Gülen hareketi ile Hükümet arasında sorun yok “diyebiliyorsun halen.
Başbakan ise tam tersini söylüyor.
“- Devlette paralel yapıya müsaade etmeyeceğiz. İninize girip bunları tek tek ortaya çıkartacağız.
-Hem dindarım diyeceksin hem de gözünü kırpmadan masum insanlara iftira atacaksın. bu alçaklıkları yalanları hukuk önüne çıkartacağız.”
Evet, başbakan böyle diyor.
O zaman sizlere sormak gerek, başbakanın söylediği bu sözler sadece yolsuzlukla, yani ayakkabı kutularındaki paralarla veya oğlu hakkındaki iddialarla mı ilişkili?
Ergenekon düzmecesi ile yüzlerce insana iftira atıp zindanlara kapatmak dindarlığın veya dinin neresinde var?
Hangi hukuktan bahsediyorsunuz?
Siyasallaşmış hukuktan mı? Yoksa kendi dünyanızda yarattığınız, adına hukuk dediğiniz bir gecede çıkarttığınız torba yasalardan mı?
Özel yetki donanımlı mahkemeler birilerinin emrine göre karar alırlarsa bunun adı hukuk değil guguk olur.
Hukuk kişilere mahsus değil tüm toplum için olmalıdır. Çünkü bir gün gerçek hukuk herkese gerekli olacaktır.
Günahlarınızın hiç değilse birazının af olması için açın Silivri, Hasdal, Sincan, Maltepe, Hadımköy kapılarını hem de bir an önce.
Kumpasla yapılan yargı hukuk, alınan kararlar gerçek değil, bu davalar toptan hükümsüzdür.
TC.Tünay Süer

CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, Hatay’da yakalanan TIR’la ilgili olarak açıklamada bulunurken “Devletin çivisi çıkmış” dedi.
Hukuk devletinin çivisi çıkmışsa, hukukun uygulanmadığı, yetkililerin hukuk dışı uygulamalara başladığı anlamı çıkmaktadır.
Anayasamızın 2. Maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğunu söyler.
Yine Anayasamızda, devletin güçler ayrılığı ilkesine göre yönetileceği yazılıdır.
Bir devlette Anayasaya ve yasalara aykırı işler yapılıyorsa, ortada bir hukuksuzluk var demektir.
Devleti masaya yatırarak çivisinin çıkıp çıkmadığına birlikte bakalım.
Devleti yönetenler, yasalarda yazılı olmayan grupları yönetime ortak ediyorsa,
-Kendilerine dokununcaya kadar bu gizli ortağı ile hiçbir sorun yaşamıyorsa,
-Kendilerine dokunduğu anda, gizli ortağını çete ve paralel devlet olarak suçluyorsa,
-Güçler ayrılığı ilkesini yok sayarak, tüm yetkileri tek elde topluyorsa,
-Yüksek Yargıda cemaatin imamı olduğunu söylüyor ve bir şey yapmıyorsa,
-İktidar, karşıtlarına dokunan yargıyı “bağımsız yargıya karışmayın işini yapsın”, kendilerine ve yandaşlarına dokunan yargıyı tarafsızlıkla suçlayıp tehdit ediyorsa,
-Adli kolluk görevlileri, adli soruşturmalarda Cumhuriyet Savcılarının emirlerini değil, mülki amirlerin emrini dinleyip soruşturmaya engel oluyorsa,
-Hatay’da yakalanan şüpheli TIR’da arama yapmak isteyen Cumhuriyet Savcısına, Vali engel çıkarıyorsa ve MİT ile Adli Kolluk arasında yaşanan gerilimli ortamda, Cumhuriyet Savcısı “canımı zor kurtardım” diye olay yerinden ayrılıyorsa,
-Mahkeme kararları, güvenlik güçleri tarafından uygulanmıyorsa,
-Din Bilgisi ve Ahlak dersi öğretmeni sınıfta “Bir Sünni’nin bir Alevi ile evlendiği takdirde yüz kırk kırbaçla cezalandırılacağını, çocuk yapma durumunda ise cezasının ‘ölüm’ olduğunu”   söylüyor ve velilerin şikâyeti üzerine müdür bir soruşturma açmıyorsa,
-Başbakan Başdanışmanı yıllarca yönetimi birlikte götürdükleri Cemaati ima ederek “Orduya kumpas kurdular” diyorsa,
-Yargı ve güvenlik güçlerini, cemaatçi, iktidarcı diye ikiye ayırma algısı yurttaşlarda oluşturulmuşsa,
-Yolsuzluk savıyla dört Bakan istifa ediyor ve iki Bakanın oğulları tutuklanıyorsa,
-Yolsuzluk soruşturmasını yapan güvenlik güçleri hallaç pamuğu gibi dağıtılıyorsa,
-Ergenekon ve Balyoz diye adlandırılan davalarda toz kondurulmayan ve altına zırhlı araba verilen Cumhuriyet Savcısına, yolsuzluk soruşturmasında linç kampanyası açılıyorsa,
-Yolsuzluk soruşturmasında görevi engellenen Cumhuriyet Savcısı durumu kamuoyu ile paylamak için basın bildirisi dağıtmak zorunda kalıyorsa,
-Cumhuriyet Başsavcı basın açıklamasıyla, Cumhuriyet Savcısını yalancılıkla suçluyorsa,
-Hâkimler ve Savcılar Kurulu üyelerinin bir bölümü, soruşturmadan el çekilen Cumhuriyet Savcısını desteklemek amacıyla bildiri yayımlıyor ve bir bölümü muhalif kalıyorsa,
Kusura bakmayın beyler, devletin çivisi, çoktan çıkmıştır. 

04.01.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Mustafa Kemal Paşanın Ankara’ya ilk geldiği günlerde (1920nin ilk ayları),  Gazeteci Yunus Nadi Bey Mustafa Kemal Paşa ile ilginç bir röportaj yapar. Bu röportaj sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın sözleri her devirde ders alınacak mahiyettedir. Bu konuşma aynı zamanda onun ve onun şahsında Türk ordusunun demokrasiye, Milli devlete olan inancını ve özlemini dile getirmektedir. Röportajı hiçbir katkı yapmadan, olduğu gibi sunmaya çalışıyoruz. Yunus Nadi Bey anlatıyor:
 Şimdi vaziyeti mütalaa ediyorduk. Ben Kuşçalı’dan (İstanbul’dan Ankara’ya gelirken) çektiğim telgrafa aldığım cevabın, Ankara’da gördüklerimle tamamen itilaf edememesi şeklinde gizli bir ızdırabın zebunu idim… (Ankara’daki çevre, Anadolu) insana bir boşluk, bir çöl hissi vermekteydi.
-  Öyle görünür Nadi Bey, dedi, öyle görünür. Zaten bu büyük işin zevki de işte buradadır. Bu çölden bir hayat çıkarmak, bu ihtilalden bir teşekkül yaratmak lazımdır. Mamafih sen ortadaki boşluğa bakma. Boş görünen o saha doludur, çöl sanılan bu âlemde saklı ve kuvvetli hayat vardır. O millettir, o Türk Milletidir. Eksik olan şey teşkilattır, işte şimdi onun üzerindeyiz.
Ben pratik olmayı iltizam ettiğim için doğrudan doğruya Yunan cephesinden (bahsettim). İyi hazırlanmış muntazam bir kuvvet vardı ve onun karşısında da bizim gayri muntazam kuvvetlerimiz.(1) Bence cepheyi tutan oradaki Kuvayı Milliye değildi, belki (Milen hattı)  denilen siyasi vahime idi.
Paşa’nın gözleri parladı:
-  Bunu bana Sivas’ta yazdınızdı, o cephelerden de aynı mealde müracaatlar vaki oldu. İsteniliyordu ki Sivas’ta ve şurada burada oturarak vakit geçireceğime -sanki buralarda boş vakit geçiriyormuşum gibi- gideymişim de o cephelerin başına geçeymişim. Basit bir müşahide ve telakki bu noktai nazara hak verebilir. Fakat benim oraya gitmekte hiç acelem yoktur. Ve o cephelerin hayır ve selameti için acelem yoktur. Mustafa Kemal Paşa Demirci Mehmet Efe olamaz Nadi Bey. Bunu böyle söylemekle oradaki arkadaşların kıymetlerine halel vermek istemiyorum. Bilakis onlar pekiyi adamlardır ve vatan için işte fedakarane çalışıp duruyorlar. Fakat hareketlerinin mecmu kıymeti vatanperverine bir tezahür mahiyetini tecavüz edemez. Bu da bir kıymettir. Fakat bu kıymet manevi bir kıymettir. Yunan orduları ise maddi bir teşekkül olduğundan yalnız böyle manevi bir kuvvetle durdurulamaz. Balıkesir, Manisa ve Aydın cephelerine karşı alakasız değiliz. Fakat oradaki mevcutla, o havalinin mevcudu ile, o işi halletmek imkanı olamaz.
-   Onun için bunca talep ve müracaatlara rağmen ben oraya gitmedim. Yunan cephesi Aydın veyahut Manisa livalarının cephesi değildir. Yunan cephesi, bütün memleket ve bütün vatan cephesidir.*  Ne zaman bütün memleket bu cephenin hakiki manası bu olduğunu anlar ve öyle de benimserse, işte bu cephe o zaman denize dökülmüş olur. İşte ben şimdi bu hakiki lüzum ve zaruretin tesisi peşindeyim. Hatta halledeceğimiz şey yalnız bir Yunan cephesinden ibaret de değildir. Memleketin selameti ve milletin istiklali bahis mevzuudur. Önümüzde (Misakı Milli) var ki bütün prensiplerimizi mütevazıyane bir şekil ile ifade ediyor. Düsturu vazetmişizdir. Milletin istiklalini vatanın son kaya parçası üzerinde müdafaa edeceğiz, kurtaracağız veya –eğer mukadderse- öleceğiz. Fakat eminiz ki ölmeyeceğiz ve kurtaracağız.(2)
-  Meclis’in ne vakit toplanabileceğini tahmin ediyoruz? Bir de her kerameti meclisten beklemek niyetinde miyiz? Açık söylemek için ben bu niyet ve kanaatte değilim. Zaten ızdırabım da ondandır.
-  Bu ızdırap beyhudedir… Ben bilakis her kerameti Meclisten bekleyenlerdenim. Nadi Bey, bir devre yetiştik ki onda her iş meşru olmalıdır. Millet işlerinde meşruiyet (yasalara uygun oluş) ancak milli kararlara istinat etmekle, milletin (genel hislerine) tercüman olmakla hâsıl olur. Milletimiz çok büyüktür. Hiç korkmayalım, o esaret ve zilleti kabul etmez. Fakat onu bir araya toplamak ve kendisine “Ey Millet, sen esaret ve zilleti kabul eder misin?” diye sormak lazımdır. Ben milletin vereceği cevabı biliyorum. Ben milletin büyüklüğünü biliyor ve bu sual karşısında onun o suali soran çocuklarını (ölesiye) seveceğini ve alınlarından öpeceğini biliyorum. Ben biliyorum ki bu millet bu suali soran çocukların aldıkları tedbir ve (düzenlemeleri) canla başla kabul edecektir. Onun için işte ben şimdi bu yoldayım, onun çok sağlam bir yol olduğuna kaniim.(3)
-  Paşam, nazariyat çok güzelse de gerçekler önemlidir. Mesela Ankara’da beni huzursuz eden en büyük şey ordunun yokluğudur. Hakikat odur ki, eğer elimizde istinat edilecek bir ordu bulunmazsa bütün bu güzel nazariyat suya düşüp gidebilir.
-  İşte aramızdaki fark bilhassa burada göze çarpıyor. Bence Meclis nazariye değil, hakikattir ve hakikatlerin en büyüğüdür. Evvela Meclis, sonra ordu Nadi Bey. Orduyu yapacak olan millet ve ona vekilen meclistir. Çünkü ordu demek, yüz binlerce insan, milyonlarca ve milyarlarca servet ve sâman demektir. Buna iki-üç şahıs karar veremez. Bunu ancak milletin karar ve kabulü meydana çıkarabilir ve bir kere bu hale geldikten sonra milletin hayat ve mevcudiyetine zıt olan mezalim ve baskının tümünü bertaraf etmeye muktedir olma salahiyetini yalnız nazariye olarak değil, fiilen de kazanmış oluruz.”(4) Mustafa Kemal’in sözleri sanki bir demokrasi dersidir.
      Sözlerimizi minik bir yorumla noktalamak istiyoruz. Bizce Atatürk’ün benzersizliğinin sırrı bu sözlerde saklıdır. Bütün Dünya tarihi içinde benzer şartlarda ulusunu kurtarmak için çaba gösteren yüz liderden doksan dokuzu büyük bir ihtimalle önce güçlü bir ordu kurmak isteyecektir. Çoğu sivil lider için Ordu en büyük ve en önemli güç kaynağıdır. Ancak bir kişi, asker bir lider Mustafa Kemal; önce Meclis yani Halk Yönetimi- Demokrasi, sonra Ordu- Güç diyor. Bu yazıyı Mustafa Kemal Atatürk’ü bir diktatör olarak gören ve göstermek isteyenlere ithaf ediyoruz. **      

DİPNOTLAR :
(1)  Aynı konuda İsmet Bey’de Mustafa Kemal Paşa’yı sıkıştırmaktadır. “Atatürk’e bir noktada mutabık olalım diyorum. Nümayişlerle, telgraflarla ve nihayet gerilla ile netice alabilir miyiz?” Bknz. İsmet İnönü Hatıralar-I, s.181
*  Sakarya Muharebesinde ünlü “Hattı Müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır” ifadesinin kaynağı bu düşünce sisteminden başka birşey değildir.
(2)  Y. Nadi, Ankara’nın İlk Günleri, s.96-98
(3)Aynı eser, s.98-99
(4) Ankara’nın İlk Günleri, s.99-100
** Atatürk- Demokrasi ilişkileri konusunda bakınız: M.Galip Baysan: Türkiye’de Demokrasinin Kurulusunda Ordunun Rolü Birinci Kitap (1700-1918) ve İkinci Kitap (1918-1950) ( İzmir-2004)

Dr. M. Galip Baysan

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget