Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

“Kırk” yıl önce Cumhuriyet teki bir yazısında “Hıfzı Veldet Hoca” şöyle diyor: “Hukuk güvencesi’nin kesin olarak gerçekleşmediği yerde, bırakınız ‘hukuk devleti’nden gerçek ‘İNSANLIK’tan bile söz etmeye olanak yoktur!” Katılmamak olası mı?
Ülkemizde yaşananları; her gün her an yaşanmakta olanları şöyle bir an düşünürsek, “hukuk güvencesi”nden söz edebilir miyiz? Dolaysiyle “olup-biten”lerin pek çoğunun “insanlık”la bir ilişkisi olabilir mi?
“Hukuk Devleti” olduğunu, “hukukun üstünlüğünü içeren kuralların geçerliliğini”, yazaçize, bağıra-çağıra ortaya koyan bir ülkede, bu “güvence”nin olmayışının en önemli nedenini “H.V. Hoca”: “O ülkedeki ‘yönetici’lerin bu ‘kural’ların üzerinden atlayarak ‘keyfi icraat’a sapmalarıdır!” diye belirtir ve bu durumda da “Hukuk Devleti” yönetiminden söz edilemeyeceğini bunun karşıtı olan “Keyfi Devlet” yönetiminin geçerli olduğunun altını çizer.
Bu “keyfi”liğin, dolaysiyle üzerinden atlanacak “kural ve yasa”ların hangileri olacağının ilk adımları da hemen hemen yine “kırk yıl” önce atıldı; “Mayıs 1975”te, “Milli Cephe” hükümetinin “İçişleri Bakanı” MSP’li “Oğuzhan Asiltürk”; “İmam Hatip” mezunlarının “polis” olabilmelerinin, böylece de “imam”ların “Emniyet”e yerleşmelerinin yolunu açıyordu. Bu “ilk adım”, “devlet”in öteki “kurum” ve “kuruluş”larında da “imam”ların görev almasının başlangıcıydı kuşkusuz; ilk kurum olarak “Emniyet”in seçilmesi de, bu başlangıcı ve süreci “güven” altına alınmasını sağlayacak “güç” olmasıydı.
Yalnız o günlerde -küçük de olsa- başka bir “adım” daha atılmıştı: “Emniyet” kadrolarının “imam”lara açılması kararına karşı, “Emniyet Amir”leri “Muzaffer Özbayrak, Saffet Yüksel, Nazım Ulusoy”, “Danıştay”da “iptal” davası açmışlardı.
Bu “üç genç Emniyetçi”nin yürekliliğini, “Polislik ve İmamlık” başlıklı yazısıyla kutlayan “H. V. Velidedeoğlu”, bu “tutum”un öteki “kurum”lara, “kuruluş”lara örnek olması gerektiğini vurgular.
Ne var ki, bu “oldu-bitti”ye karşı “Milli Savunma Kurumu” -“TSK”- dışında hiçbir “kurum” “dernek”, “kuruluş”tan “tepki” gelmez, ne “Mülkiyeliler”den, ne “Adliye”den... Yalnızca askeri okullara “İmam Hatip” mezunlarının alınması yasaklanır.
Ama yine en sonunda “iki imam”, “Emniyet”i emniyetlerine alırlar; üstelik “imam”lardan biri “başbakan”dır; ötekinin “Emniyet”in kadrolarına yerleşip çöreklenmesine ilkin pek karşı gelmez; ne ki bu “keyfi devlet” yönetiminin “bal tutan parmak yalar” dönemi, “deveyi havuduyla (semer) yutmak” sürecine girince aralarının açıldığı kanısı pek yaygındır.
Bu denli irilikteki devenin, develerin şaşılası büyüklükteki “havud”uyla (semer) birlikte yutulması karşısında “genç”ler mitinglerde, eylemlerinde “Haramiler’i Geçtiniz!” diye haykırıp, yazılı pankartlar taşıyorlar...
Kuşkusuz haklılar. “1945”te içte ve dışta çevrilen filmlerle “Haramiler”i az-çok tanıdık; topu topuna “40” kişiydiler; “bizim harami”ler “40”ın kaç katı? Onlar yüzlerini örtüyorlardı; “bizimki”lerin ise çekinmeleri, herhangi bir “kaygı”ları yok, dahası “utanma”ları hiç yok... Üstelik “aile boyu” soygunluk... Bilmem ki anımsanır mı, Türkiye’de “17 Aralık Operasyonu” günlerinde, “AB” Bakanı “Egemen Bağış”la bağlantılı (milyonların ayakkabı ve çikolata kutuları içinde teslimatını içeren) suçlamalar kamuoyu gündemine düştüğünde, “İngiltere”nin eski “AB” Bakanı “Denis MacShane”, sahte faturayla masraf (yaklaşık 44 bin lira) göstermesi suçuyla yargılanıyordu; “İngiliz Bakan” olay patlak verir vermez anında “istifa” etmişti...
Bu bitmez tükenmez “yolsuzluk”, “rüşvet”, “soygunculuk” suçlamaları ortalara döküldüğü dolaysiyle “AKP” milletvekilleri partilerini “terk” etmeye başladığı bu süreçte, başta muhalefet partisi “CHP” olmak üzere, kimi kesimlerin “AKP”li “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül”e yanaşmaları, kendisini “kurtarıcı” gibi görmeleri de inanılır gibi değil...
İnsan “şaşkınlık”lar içinde kalıyor; ne çabuk unutuldu, sindirildi, “Sincan Birinci Ağır Ceza Mahkemesi”nin Cumhurbaşkanı “yargılanmalıdır” kararı... “Refah Partisi”nin yöneticileri arasındayken, “devlet”ten alınan bir “trilyon”un hesabını soran ünlü “Kayıp Trilyon Davası”yla bağlantılı olarak, “belgede sahtecilik”le suçlanıyordu “A. Gül”...
“Yargılanmalı” kararıyla ilgili olarak verdiği demeçte: “Benim yargılanmaktan endişem yok; tek kaygım cumhurbaşkanlığının zedelenmesidir” dediğinde, “yargılanmaktan çekinmediği” doğruydu; çünkü daha önce de yine “para”yla ilgili bir konuda yargılanmış “mahkûm” olmuştu; üstelik bu “karar”, “Yargıtay”ca da onanmıştı... Bu “akçe”li konular dışında “laik rejim”le ilgili “kabul edilemez” saptamalarını, suçlamalarını umarız birileri CHPye anımsatır.
Yarın “Beşiktaş”taki “Sessiz Çığlık”ta buluşmak üzere.  

Halk bu kadarını yemez, gelen yıl umuttur. (Necati Doğru)
Neyse ki son olaylarla milletin gözü biraz açıldı. (Emin Çölaşan) 2014 yükselen toplumsal dalganın gerçek meyvelerini vereceği bir yıl olacak. (Mustafa Balbay) Karar verdim, bu yıl her zamankinden daha edepsiz olacağım. Siyasetini al git diyeceğim herkese. (Ayşe Arman)
Belagat şehveti ile korkuyla, öfke ve nefretle parçalanan bu ülkenin kardeşlik yürüyüşü, o sahillerden başlayacaktır. (Ertuğrul Özkök
2014’ün ilk gününde bu umut verici satırları okuduktan sonra, 40 yıldır yaşadığım semtte insanlar neler düşünüyor yoklaması yapmak istedim. Berberde, pastacıda, içki satan dükkânda, simitçide, sokakta ve takside.
Ülkenin başbakanı hiç yorulmadan avaz avaz bağırıyor, Sedat Ergin’in sözünü ettiği muharebe gücü ve yeteneği ve halkın saflığını ve zaafını çok iyi kullanma becerisi ile ağır suçlamalar yapıyor; savcıya, hâkime, HSYK’ye, polise tehditler savuruyor. Partisinin, masum insanları hapsetmek, orduya kumpas kurmak için suç ortaklığı yaptığı bir örgütü ihanetle suçluyor. Yolsuzluk soruşturmalarını engelliyor, yargıya müdahale ediyor.
Kanıtları çarşaf çarşaf medyaya düşen yolsuzlukları bir komplo, bir dış mihraklar ve yerli hainler komplosu olarak ilan ediyor. Gelişmekte ve büyümekte olan ruhsal bir durumu, bir paranoyayı anımsamamak mümkün değil. Evet ezeli ve ebedi bir soru. Acaba bu olanlar karşısından sade vatandaş ne düşünüyor? Yukarıdaki iyimserliklere uygun düşen gözlemlerim var elbette. Ama günlerdir sergilenen bu açık tabloya karşın büyük bir imanla ve inançla Erdoğan’ı haklı bulan ve onu destekleyen; onun öfkesine, nefretine, suçlamalarına katılan, AKP’ye kayıtsız şartsız yandaşlık eden insanlar hiç eksik değil. Sormuyor, düşünmüyor, öğrenmiyorlar. İleri sürdüğünüz olay ve kanıtları duymuyor, umursamıyorlar. Hapiste yıllardır yatanlar onlar için bir haksızlık nedeni değil. Daha somutlaştırırsak, sokak dostluğu yaptığım biri, Mustafa Balbay yeniden hapse girecek diyor iftiharla. Sen girersen ziyaretine gelirim diye ekledi. Din, İslam, Kuran, inançlar, jandarma, yollar, camiler onların argümanları arasında. (Bana gönderilen bir mektuptaki “Türk milleti Allah’ın yolundan sapmıştır, yeniden Allah’ın nizamı kuruluncaya kadar burası artık bir darülharp bölgesidir” vurgulamasını hiç unutmam). Bir diyalog kurup bir şeyler anlatmanız, ikna edici olmanız olanaksız. Doğan Kubanın sıkça vurguladığı cehalet vesayeti saptamasına elbette katılıyorum. Ama burada bence onun ötesinde bir şey var. Yılmaz Özdil’in bugün genişçe sergilediği 2013 olaylarının, kısaca abartmasız, rezilliklerinin diyebiliriz, nasıl oluyor da vatandaşın küçümsenemeyecek bir bölümünde hiçbir yansıması olmuyor! Ben inanç ve bağnaz dindarlık faktörünü sıkça dile getiririm. Ama bunu da yeterli bulmuyorum. Ben yine de 2014’e iyimserlikle bakıyorum. Bu ülkenin gençliği Atatürk ideallerini, aklın, bilimin, çağdaşlığın, bağımsızlığın, antiemperyalizmin önemini ve önceliğini gittikçe daha iyi anlıyor. Herkese çalımını atıp röveşatasını atan Gezi gençliğine güveniyorum. Atatürk’ün defalarca bu gençliğe hitap edişi boşuna değil. 2014 daha aydınlık bir yıl olacak.  

Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu ile birlikte, daha düne kadar demokrat gazetecilere, aydınlara kan kusturmuş AKP ile Cemaat destekçisi gazetecilere, televizyon kanallarına yönelik övgü patlaması yaşamaya başladık. Halkımız, “Denize düşen yılana sarılır” özdeyişine uygun davrandığını unutarak, başta Nazlı Ilıcak, Rasim Ozan Kütahyalı, Mehmet Baransu, Hasan Cemal, Emre Uslu, Mümtazer Türköne, Cengiz Çandar olmak üzere birçok ismin 17 Aralık 2013'ten sonraki yazılarını, Samanyolu gibi televizyon kanallarının haberlerini, facebook ve twitter'da sürekli paylaşıyor. “Gerçekleri izleyin, helal olsun” yorumları yapıyor. Dün sövülenler bugün göklere çıkartılıyor. Neymiş efendim, bu kişiler yolsuzlukların hesabını soruyormuş. Hadi ya. Birkaç yıl öncesine kadar iftira dolu yazılarla, haberlerle kamuoyunu zehirleyen, yüzlerce insanın ve onların ailelerinin hayatını karartan, masum insanları zindanlara attıran bunlar değil miydi? Ne çabuk unutuldu. Anlaşılır gibi değil.
Ya ben çok aptalım ya da bu isimlerin yazılarından medet umanlar çok akıllı. Tanıyanlar, “Estağfurullah Gürbüz Bey, gerçi siz daha iyi bilirsiniz, ama o kadar da aptal değilsiniz” deseler de, bende bir sorun var diye düşünmeye başladım. Aptallığıma rağmen sormadan edemeyeceğim, Ergenekon, Balyoz ve diğer tertiplere karşı, bizim gibiler direnirken, o isimler ve televizyon kanalları bu davaları demokratikleşme, sivilleşme, vesayetten kurtulma, hatta Türkiye'nin bağırsaklarını temizleme süreci olarak görmediler mi?
Söz konusu tertiplerdeki hukuksuzluklara, yanlışlara, sahte belgelere, iftiralara karşı çıkan bizim gibileri darbeci, statükocu, demokrasi düşmanı olarak yaftalamadılar mı? 
Çoğu zaman AKP ve Cemaat yetkililerini bile geride bırakacak kadar sertleşip, muhaliflere ağızlarına geleni söylemediler mi? 
Demokrat meslektaşlarının isimlerini verip, bunları da tutuklayın demediler mi? 
Başbakan Erdoğan'ın gezilerine davet edilip, uçağında yer almadılar mı? 
Allah'ın her günü ekranları kaplayıp, AKP'ye, Erdoğan'a ve Cemaate övgüler yağdırmadılar mı?
Çanak soruları sormaları için Başbakan'ın konuk olduğu televizyon programlarına davet edilmediler mi?
Bizim gibiler her an tertiplere dâhil edilip zindana kapatılma olasılığını, yaşamımızın bir gerçeği olarak kabul etmişken, onlar alay edercesine, “Kendinizi güvende görmeyin” demediler mi?
Ergenekon operasyonu kapsamında, çalıştığım Kanal B televizyon kanalına, Nisan 2009'da, sabah 7'de düzenlenen polis baskınında, akşama kadar binadan çıkartılmadık. 6-7 metrekarelik odamı 6 polis aradı. Yüzlerce kitabımı, arasında bir şey saklı olabilir düşüncesiyle tek tek incelediler. Masamdaki Neşet Ertaş CD'lerini delil olarak nitelendirip el koydular. Bilgisayarıma götürmelerine direnip, kopyasını almaları için saatlerce itiraz ettim. Çünkü içine “Şehven” dosyalar eklemelerinden ya da olanları değiştirmelerinden korkuyordum. Sonunda orada kopyalayıp, bilgisayarımı bıraktılar. Siyasi partilerin basın bildirisi olarak gönderdiği CD'lere el koyup, delil torbalarına doldurarak, tutanaklar imzalattılar. Yıllarca telefonlarımı dinlediler, e-postalarımı izlediler. Evimin çevresinde dolaştılar. “Bir sabah kapını çalabiliriz” beklentisini hep canlı tuttular. 
Bunları, yukarıda adı geçen gazetecilere iletip, demokratlığı dillerinden düşürmediklerini anımsatarak, tepki göstermelerini bekledik. Onlar ne yaptılar? Bırakın desteği, davet edildiğim ve onların da konuk olduğu televizyon programlarının yapımcılarına, “O geliyorsa, biz yokuz” diyerek köstek oldular. Üniversitelerde birlikte konuşmacı olduğumuz panellere katılımlarını son anda iptal ettiler.
Yukarıda adları geçenlere kızmıyorum. Çünkü onlar kendilerine yakışanı yapıyorlar. Ama beni asıl üzen, Türkiye'deki baskının, zulmün ve hukuksuzluğun mimarlarının arkasında saf tutan bu takımı, eleştirisel 1 yazı yazıyorlar diye neredeyse Demokrasi Kahramanı noktasına getiren insanların tavrıdır. 
Şundan adım gibi eminim, AKP iktidardan düşsün, yerine muhalefet gelsin, bu isimleri medyada yine baş tacı yaparlar. En iyi mevkilere getirir, programları, gazete köşelerini teslim ederler. Hem de büyük paralar vererek. Bizim gibiler ise yine dışlanır. Yüzümüze bakan olmaz. Kısacası onlar her devrin aranan adamı olur, bizler ise hiçbir devirde hiçbir şey olamayız.  
Biz, Türkiye'de yaşanan olayların perde arkasını anlatır, onların aktarmaya cesaret edemeyeceği bilgileri paylaşırız. Bunun sonucunda da, fişlenir, damgalanır, dışlanır ve sakıncalı hale geliriz. Ama yukarıda sıraladığım isimler ve onlar gibileri ise şimdiye kadar sormaya cesaretlerinin yetmediği bir iki eften püften soruyu yönelterek, öylesine dokundurarak, şampiyon olurlar. Bu durum Türkiye'nin acı gerçeğidir. 
Ama yine de suç, Nazlı Ilıcak, Rasim Ozan Kütahyalı, Mehmet Baransu, Hasan Cemal, Emre Uslu, Mümtazer Türköne, Cengiz Çandar vb gibilerinde değildir. Değişen durumu görüp, bir yazıda yeni sürece geçiş yapan bu şahıslara katkı sağlayanlar durup düşünmelidir. Başbakan Erdoğan ve AKP'ye yönelik eften püften birkaç eleştiri var diye bunların yazılarını yayanlar, yaptıklarını sorgulamalıdır.
“Aradan 11 yıl geçti, AKP ve Erdoğan'ı araştırmak şimdi mi aklına geldi” diyerek, ellerinin tersiyle itmeleri gereken kişileri, bulunmaz Hint kumaşı yapanlara sesleniyorum, bu davranışlar, gerçek aydınların, demokrat gazetecilerin dik duruşunu, zulme, baskıya, haksızlığa ve hukuksuzluğa karşı direnişini değersizleştirir, unutturur. 

Nusret Ertürk: Kardelen…
K ardelen deyince aklıma, karlar arasından başını ilk çıkaran çiçek gelir.
Kardelen, güzel günlerin, baharın muştucusudur.
Kardelen, karanlıklara, kötü koşullara direnen bir öncüdür.
Kardelen, kapıyı aydınlığa açandır.
Kardelen deyince aklıma, gerçek öğretmenler ve onların öğrencileri gelir.
Kardelen deyince aklıma, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği kurucusu Prof. Dr. Türkan Saylan ile onun on binlerce kardelen öğrencisi gelir. ÇYDD’de gönüllülük esasına dayanan imece anlayışıyla çalışılır. Orada paranın pulun adı geçmez. Bu anlayışla çalışanlar da birer kardelendir. Amaç, aydınlıklara varmadır.
Kardelen deyince aklıma, ömrünü, varını yoğunu eğitime adamış, saçını bu yolda ağartmış, onurlu, saygın duruşuyla gönülleri kazanmış, Arı Eğitim Kurumları’nın, Çankaya Üniversitesi’nin kurucusu, Köy Enstitülü öğretmen Sıtkı Alp gelir. Eğitim, insan yetiştirme sanatıdır. Ben, Sıtkı Alp’in eğitim kurumlarını tanıyınca sayın kurucuyu da tanımış oldum. En nitelikli eğitim vermeyi, her şeyin başında tutar. Siz bir patronun bir tiyatro sezonunda on beş oyunu izlediğini duydunuz mu? Ya elindeki, masasındaki kitaplar? Bunlardan dolayı Sıtkı Alp, eğitim alanının seçkin bir kardelenidir. Kardelen deyince aklıma, on sekiz yaşında asgari ücretli ama kitap okuyan Çavuş adlı genç gelir. Aralık ayının son gü nü idi. Sabahın sekizi. Ankara’nın ayazı kesiyor. Sabah sporu için Oran Ormanı’na girmek üzereydim. Giriş kapısına yakın, evlere su dağıtmak için bekleyen bir su dağıtıcısının minibüsü. Sürücü koltuğunda bir genç, elinde kitap, dalmış okuyor…

Camı tıklattım. Birden şaşırdı. Camı indirdi.
“Yakalandınız!’’ dedim. “Kitap okurken yakalandınız!’’
 Umutsuzca gözlerini yere indirdi. Bir suç işlemişçesine. Uzatmadım:
 “Sizi kutluyorum’’ dedim. “İki ödülü birden kazandınız. Birincisi, kitap okuma alışkanlığınızdan. İkincisi, Atatürk’le ilgili bir kitap okuduğunuzdan dolayı.”
 İşte örnek kardelenler… Geleceğimiz, kardelenlerin çoğunluğu sağlamasına bağlı.

 Nusret Ertürk

Sevgi Özel: Dilleri Uzun...
Ağız bedenin doruğundadır; bulunduğu yer rüzgâra açıktır; bu nedenle “avurdu yelli” olanımız çoktur. Bu nedenle çokları açar ağzını yumar gözünü, tehdit, sövgü, argo, yalan, dolan; artık ne varsa dağarında savurur. “Ağız açmak, ağız bozukluğu, ağız değişikliği, ağzı dualı, ağzı kalabalık, ağız kokusu, ağızdan dolma, ağzı dili bağlanmak, ağzına tükürmek, ağzından çıkanı kulağı duymamak, ağzından girip burnundan çıkmak…” gibi deyimleri ve yüzlerce sözcüğü barındıran yetkin bir dilimiz var; yalnız ağzımızın değil, ülkenin tadını kaçıranlara ağzının payını veremiyoruz; sorunumuz bu.

TV’lerdeki çokbilmişler

Seçimden seçime demokrasiyi anımsayan ağzı var, dili yok halkımız, filin deveden büyük olduğunu fark edemiyor. Ülke yolsuzluk savlarıyla çalkalanıyor; “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” masalına tepki veremiyor. Sokaktaki yurttaş şaşkın da asıl şaşkınlar TV’lerdeki çokbilmişler. Çoğu gazeteci olan ancak yargıç, savcı tavrıyla büyük konuşanların dilinde yolsuzluk, sözlüklerdeki ilk anlamına indirgeniyor; “yolu olma durumu”ymuş gibi sıradanlaştırılıyor. Kullanılan dile dil demek, Türkçeye haksızlık olur. Politikacıyla gazeteci ağzının bu denli bozulduğuna hiç tanık olmamıştık.

Gazetecinin silahı kalemidir, ağzıdır; kalemle somutlaştırdığı, ağzıyla aktardığı düşünceleridir. Doğallıkla dilidir. Son on iki yılda, on iki yılın ikinci yarısında özellikle gazetecilerin dili, can yakan bir silaha dönüştürdüğünü gördük. Kimisi saldırgan, suçlayan diliyle ünlendi; iktidar yandaşı olmakla övündü. Ergenekon, Balyoz gibi davaların “iddianame”si ortaya çıkmadan ağzı kalabalık kimi gazeteciler TV’leri dolaşarak, köşelerini kullanarak iktidar ağzıyla kişileri, kurumları karaladı. Kalemi ve dili, ateşli silahlara kattı. 2013’ün son günlerinde kimisi günah çıkarıyor; ama dili hâlâ kirli.

Dili bozarak, kavramların içini boşaltıp anlamını baş kalaştırarak, örneğin laikliği savunanlara “laikçi” diyenler gazeteciydi. Kemalizme, Atatürkçülüğe faşizmi çağrıştıran tanım yapanlar, Atatürk’lü yılları faşizmle eşleştirerek “statüko”ya yeni anlam yükleyenler gazeteciydi.

Ulusalı kıt bilgisiyle tanımlayanlar; ulusal olana, ulusalcılara gülünç savlarla saldıranlar, yakın tarihi iktidarı mutlu edecek biçimde değiştirenler gazeteciydi. 90 yıllık Cumhuriyeti ve Cumhuriyetle gelen devrimlerin dayatma olduğunu, tarihçi sanını kendinden başka kimsenin bilmediği birilerinin yapay belgeleriyle kanıtlamaya çabalayanların çoğu da gazeteciydi. Dili uzun, yüreği cüce gazeteciler her türlü saçma sapan savı Atatürk’le buluşturmaya çabalar, Atatürk’ü karalarken akılları sıra söz oyunu yapıyorlardı. Ne ki söz oyunu için dil gerekliydi; diline sağlam olmak zorunluluktu.

Onları dinlerken, yazılarını okurken dilin kemiği yoktur; ancak insanın omurgası vardır, diye düşünmemek olanaksız. 2013’ün son haftasına gelindiğinde, dün diliyle aydınları, Atatürkçüleri sokan gazetecilerin ağısı birbirlerine akmaya başladı.

Dün bayram haftasına soba tahtası diyen çoğu gazetecinin sözü, bugün yere düşmüş durumda… Dilimizde sözünün eri diye bir deyim vardır; insanın omurgasıyla da doğrudan ilintilidir. Sözü yere düşürenin kendisi dik durabilir mi?

Konuştukça batıyorlar

2013’ün son günlerinde ortaya çıkan yolsuzluklar kadar önemli bir görüntü de gazetecilerinkidir. On iki yıldır iktidarı birlikte, aynı ağızla öven, ülkenin karartılmasına birlikte çanak tutan “ağzı dualı” gazeteciler, birbirlerinin ağzını yırtma noktasına geldiler. Ağız değiştirdiler; ama dilleri hâlâ uzun; hâlâ pabuç kadar; yalakalıkla, yalanlarla uzayan bir dil hangi pabuç kutusuna sığar? 2013’ün son günlerinde kimi gazeteciler dil kirinin, el kiri olduğunu da kanıtlıyorlar. İktidarcemaat “kumpaslarını” onlardan öğreniyoruz. Konuştukça batıyorlar! Avurdu yelli olmak böyle bir şey işte! 2013’ün son günlerinde “cemaatsiyasetticaret” üçgeninin ve gazetecilerin diliyle eli birbirine dolanmış durumda… 2014, bu kirli yumağın çözüleceği günler getirsin!

 Sevgi Özel

Aydınlığın karartılmak istendiği,
Yolsuzluk savlarının diz boyuna çıktığı,
Hukukun üstünlüğünün değil, egemenlerin hukukunun uygulandığı,
Hak ve özgürlüklerin yok sayıldığı,
İftira ve çamur atmanın geçer akçe olduğu,
Bana değmeyen yılan bin yaşasın dendiği,
Kullanılan yasal hakların suç olarak cezalandırıldığı,
Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün kurtarıcımız olduğunun inkâr edildiği,
Yargı bağımsızlığının olmadığı,
Basın özgürlüğünün yasaklandığı,
Yandaş olmayanların ötekileştirildiği,
Aydınların çeşitli kumpaslarla ceza evine atıldığı,
Yerde ben yokum arkadaş.
Benim gibi düşünenlere bu olumsuzlukları yaşatan 2013 yılının yerini gelecek 2014 yılına hoş geldin diyorum.
Ben yokum diyenlerin sayısının ülkede %70-80 civarında olmasına karşın, birleşip güç oluşturmak ve iktidar olup bunları bizlere yaşatmamak yerine, küçük gruplar halinde siyaset yapmalarını ve muhalefete mahkûm olmalarını anlayamıyorum.
Atalarımız ne demişler “Bir elin nesi var, iki elin sesi var.”
2014 ve 2015 yıllarında önümüzde üç seçim var. Aklımızı başımıza toplayıp birleşmediğimiz takdirde, aynı olumsuzlukları yaşamaya devam edeceğimizi şimdiden haykırarak söylüyorum.
%1 ve 2 civarında oy alan ve seçim barajını aşamayan siyasi partilerin Genel Başkanları sizlere sesleniyorum.
Kartvizitlerinizde yazılı Genel Başkan egosundan kurtularak bir şemsiye altında birleşmezseniz bu geminin batmasına neden olacaksınız.
Unutmayın ki hepimiz ayni gemideyiz. Tarih sizi affetmeyecektir.
Hep bir ağızdan “ben de yokum” diye bağırarak birleşme kervanında yerinizi alınız.
Atı alan Üsküdar’ı geçince iş işten geçmiş olacak.
Yeni yılda herkesin şapkasını önüne koyup düşünmesi, “Birleşmeye bende varım” diye sesini yükseltmesi, çocuklarımızın aydın geleceği için kaçınılmaz hale gelmiştir.
Ben yokum dedirtecek olayların yaşanmaması dileği ile tüm yurttaşların yeni yılı kutlu olsun.

01.01.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget