Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Tüm insanların hayata aynı pencereden bakması gibi bir kural var mıdır? Bu ne saçma bir düşüncedir? Başbakan Erdoğan elindeki imkânlar ile maalesef bunu yapmaya çalışıyor ve Türkiye’yi adım adım Ortaçağ karanlıklarına götürüyor.
Oysa Şeriat hukuku iptidai görülerek 1924 yılında halifelik ile birlikte çöpe atılıp, def edilmişti ama AKP İktidarı ve sessiz hatta destekçi olan muhalefet partileri sayesinde yeniden hortlatıldı.
Yıllardır siyasi simge haline getirilen türbana resmi kurumlar dışında hiç kimse karışmadı. Şimdi Mecliste 4 partinin anlaşması ile bu sorunda ortadan kaldırıldı. Hoş, pek sorunda sayılmazdı ya! Kılıçdaroğlu’nun “Ben türbanı çözerim ”demesi ile bırakın türbanı, kara çarşaflı öğretmenler okullara girmişlerdi.
Hemen, hemen tüm devlet dairelerinde, bankalarda, postanelerde türbanlı bayanlar zaten çalışıyorlardı.
                                                            ***
Öyle bir zaman diliminde yaşıyoruz ki, vah ki vah!
İstersen iki üniversite bitir kadınsan kafanı mutlaka bohçalayacaksın, bohçalamazsan hiçbir yerde kolay iş bulamazsın. Erkekler için de,  ya AKP li olacaksın ya da yandaş.
İşte Türkiye bu hale geldi.
İktidarın işi gücü kadınlarla uğraşmak oldu. Kaç çocuk doğuracaklar, kaç yaşında evleneceklerden sonra şimdi de kendi din anlayışları, kendi ahlak anlayışları, kendi dünya görüşleri neyse topluma onu dayatmak ve uygulatmak peşindeler.
Bunun için de önce kadınlara baş eğdirmeliydiler. Dini saptırıp araç ederek ve kendilerinden olmaya bir çeşit baskı kurarak başardılar sayılır.
Yıllardır türban diye tutturmuşlardı.
En sonunda meclis kuruluna da girdi sorun kökten tamamlanmış oldu.
Kimisi dini inançlarından ötürü, kimileri de çıkarları için örtündüler.
Tıpkı 40 sene başlarını örtmeyen ama daha sonra kapanan AKP li kadın vekiller gibi.
Düşünecek olursak aslında AKP’nin iktidara gelmesiyle her şey başlamamış mıydı?
Cumhurbaşkanı ve başbakanın hanımlarının türbanlı olması bir kesime yol göstermiş adeta özendirilmemiş miydi?
Bundan ötürü türbanın meclise girmesi sürpriz sayılmamalıydı. Birçok kişi TBMM’sinde türbanı ile gelen vekilleri ekranlarda görünce şaşırmış olabilir ama işin esası kamuda ve eğitimde türbanın serbest hale gelmesinin yolunu açacak sürpriz bir uzlaşma 4 parti arasında çoktan olmuştu.
AKP’nin yaptığı yeni anayasada Anayasanın 24.maddesindeki  ‘Din vicdan ve inanç özgürlüğü’ yeniden ele alınmış, maddede pek çok fıkra görüş ayrılıklarını yansıtan ‘parantezlerinden’ arındırılmıştı
Kısaca şöyleydi:
“Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz” .
Anayasanın din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili bölümü, bu güne kadar birçok kere delinmeye çalışılmış ama buna cesaret edilememişti. Ne yazık ki AKP döneminde muhalefetin yumuşak davranması hatta destek çıkması ile bu fıkra şöyle değiştirilmişti.
“Hiç kimse ibadet, dini uygulama ve törenlere katılmaya, dini inanç, düşünce ve açıklamaya zorlanamaz; ya da bunları yapmaktan men edilemez, dini inanç, düşünce kanaatlerinden ve inancının gereklerini yerine getirmekten ya da getirmemekten dolayı kınanamaz, suçlanamaz ve farklı bir muameleye tabi tutulamaz.
Daha önce CHP, “men edilemez” ve “farklı muameleye tabi tutulamaz” ifadelerine karşı çıkmıştı.Sonra CHP, Rıza Türmen tarafından temsil edildiği toplantıda bu çekincesini kaldırmıştı. CHP içerisindeki ulusalcı milletvekillerinin itirazları dikkate alınmamıştı.
Böylece sır gibi saklanan yeni anayasada bu madde ile türbanın ve şeriatın, tarikatların, tekkelerin, zaviyelerin cemaatlerin önleri de açılmış olmuştu. 
Bu durumda meclise türbanla giren kadın vekillere CHP’nin müdahalesi söz konusu olmadı, olamazdı zaten.
Ha bu arada üzülerek itiraf etmeliyim ki AKP mağduru oynayamayacaktır artık.
Mesele türban denilen örtü ile biter mi veya bitecek mi? Hayır elbette bitmeyecek zira bu ülkede %50den fazla kesim türban takmıyor ve Atatürk Cumhuriyetinden vaz geçmiyor. Bu da AKP’nin işine gelmiyor.
Başbakanın kızlı erkekli aynı evlerde kalan gençlere kafayı takması aslında namus meselesi değil tamamıyla kadın erkek eşitliğine karşı çıkmaktır. Bunun ardından yavaş yavaş şeriat yasaları gelecek ve kadın eskisi gibi kafes ardına kapatılacaktır.
Şeriat nedir?
Şeriat Kuran_ı Kerim ve hadisleri esas alınarak cezalandırma yöntemidir. Dünyada 18 yaşından küçüklerin idam edildiği 5 ülke var. İran, Pakistan, Suudi Arabistan, Sudan, bunların dışında Yemen, Malezya, Endonezya’da şeriatla yönetiliyor. Bir de RECM yasası vardır ki düşünmek bile insanın tüylerini ürpertiyor. Şeriat kurallarını uygulayan ülkelerde yönetimlerde din adamları bulunur ve yasa çıkarılacağı zaman bu adamların görüşleri esas alınır.
Dünya basınında yer alan şeriat uygulamalarından bazılarına bakalım.
1) İran şeriat mahkemesi, evlenme tekliflerini reddeden kadının yüzüne asit atarak gözlerini kör etmek suçundan yargılanan adamın gözlerinin asitle kör edilmesine karar verdi.
2) Nijerya'nın kuzeydoğusunda şeriatla yönetilen Bauchi eyaletinde bir otelde, kadın kıyafetleriyle yakalandıkları öne sürülen 18 eşcinselin cezaevine konulduğu ve recm (taşlanarak öldürme)  cezasına çarptırıldı.
3) Kuzeybatı İran'da (Güney Azerbaycan) Azer Türk'ü olan genç kadın, TIMES dergisinde, başörtüsünün altından saçı göründü diye, 99 kırbaç cezası aldı.
4) Suudi Arabistan’da bir şeriat mahkemesi, kavga ederken birinin felç olmasına neden olan kişinin de ameliyatla felç bırakılması için hastane aramaya başladı.
5) Suudi Arabistan'da ekmeğini getiren 2 erkekle konuşan 75 yaşındaki dul bir kadına, 40 kırbaç ve 4 ay hapis cezası verildiği belirtildi.
6) Suudi Arabistan'da tecavüze uğrayan kıza 100 kırbaç cezası verildi.
7) Malezya`da şeriat mahkemeleri, çok kültürlü ülkede daha önce görülmeyen cezalar vermeye başladı. Geçen yıl ayrı barlarda bira içerken yakalanan 38 yaşındaki Muhammed Nasır Muhammed ile 22 yaşındaki kadın garson Noorazah Baharuddin, 6`şar kırbaç darbesi ve 1400`er dolar para cezasına çarptırıldı.
8)  İran'da 1 Mayıs gösterilerine katılan sendikalı işçilere kırbaç cezası verildi.
9) İran'da akrabalık bağı bulunmayan kızların kızlarla, erkeklerin erkekle aynı örtü içinde yatmaları yasaklandı.
10) İran'da Ahlak polisleri, jöleli ve farklı saçlarla gezen erkekleri gözaltına aldı.
11) Endonezya'da sokakta öpüşen çifte kırbaç cezası verildi.
12) Suudi Arabistan'da bir şeyh futbol maçlarında sarı ve kırmızı kartların kaldırılmasını, faul yapanlara kırbaç cezası verilmesini istedi.
13) İran'da sevgililer gününde hediye almak yasaklandı.
14)İran'da ve Endonezya'da Avrupa ülkelerinden yenilik getirmek yasak.
15) Pakistan'da 13 yaşındaki kızı, 65 yaşında 5 karısı olan adama verdiler.
16) Arabistan'da bir kızı işaret parmağı ile gösteren adamın, işaret parmağı kesildi.
17) Şeriata göre kızlar, erkek giysisi olan, vücut hatlarını belli eden giysiler giyemez. Pantolon giyen kızlar kırbaçla cezalandırılır.
18) Kadınların, devletin üst makamlarında yer almaları yasaktır. Arabistan'ın bazı bölgelerinde kızların sünnet edilmeleri mecburidir.?
Bunlar böylece uzayıp gidiyor.
Sonuç olarak İslam ve Şeriat kanunlarıyla 1923 yılında tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına verilen eşit haklar taban tabana zıttır.
.                                                              ****
Bugün AKP’nin dümen suyuna giden kadın veya erkek olsun tüm bunları bilmelidir. Biz Atatürkçüler Atatürk’e tapmıyoruz. Ona saygı duyarak seviyor kalbimizde yaşatıyoruz. Çünkü özgürlüğümüzü de, onurumuzu da, varlığımızı da Mustafa Kemal Atatürk'e borçluyuz.
Bize hiçbir mücadele etmeden tanınan haklarımıza sahip çıkmak için el ele çalışmalı ve Atatürk’te birleşerek güç olmalıyız. Hukukun bize tanıdığı haklar çerçevesinde fikirlerimizi savunmak, özgürlüğümüzü korumak için buna mecburuz.
Saygılarımla
TC.Tünay Süer

7.Kasım.2013
Kadının Şeriat'taki Yeri RECM Kısa Film Aziz Allel

TEK SUÇU PANTOLON GİYMEK 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “Türban dinin emridir. Bunu bilmemek cahilliktir” buyurdular.
Cahil olmaktan pay almamak için merak ettim araştırmaya başladım.
Bu güne kadar konuya değinenler, başı örtmenin Nur süresinin 31. Ayetinde geçtiğini yazdılar. Araştırmaya bu süreyi incelemekle başladım.
Nur Suresinin 31. Ayetinin başörtüsü ile ilgili bölümü aynen şöyledir. “başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar”  (Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk-Kuranı Kerim ve Türkçe Meali)
Elmalılı Hamdi Yazır’ın Türkçe mealinde ise ayetin örtünme ile ilgili bölümü aynen şöyledir. “Başörtülerini yakalarının üzerine vursunlar”
Güneş Gazetesi tarafından bir ramazan ayında okuyucuya armağan olarak dağıtılan “Kuranı Kerim ve Türkçe Anlamı”nı edinmiştim. Oradan baktım aynen şöyledir. “Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar”
Nur süresinin 31. Ayetinde sözü geçen başörtüsü, nur içinde yatsın 86 yaşında hakka yürüyen sevgili annemin ve şu anda hayatta olan 75 yaşını geçmiş ablalarımın geleneksel başörtüsünün tarifidir.
Dini bir simge olmayan geleneksel başörtüsünü kullanan analarımızın, bacılarımızın ideolojik bir istekleri olmadığı gibi laik Cumhuriyetle de bir sorunları yoktur.
Ayette, tarifi yapılan başörtüsünün türbanla hiçbir şekilde benzerliği yoktur ve örtünürken saçınızın bir teli görünmesin diye bir ifadede yoktur.
Anadolu kadınının geleneksel olarak örtükleri başörtüsüne kimsenin itirazı olmadığı gibi, dini inançları gereği türban taktıklarını söyleyen bayanların özel yaşamlarındaki bu tercihlerine de kimsenin bir şey dediği yoktur ve olamaz.
Anayasamızın 2. Maddesine göre “demokratik ve laik” bir devleti olduğumuz belirtilmektedir.
Demokrasi bir kurallar rejimidir. Konulan kurallar herkese eşit olarak uygulanıyorsa burada eşitsizlikten ve mağduriyetten söz edilemez.
Laiklik ise demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur.
Anayasa mahkemesinin, Yargıtay’ın, Danıştay’ın ve yargı yetkisini kabul ettiğimiz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bağlayıcı kararlarına göre türban dini bir simge olarak kabul edilmiş ve kamu alanlarında takılamayacağı belirtilmiştir.
Kamu alanı tüm yurttaşlara ait olan bir alandır. Bu alanda, iktidarda olan herhangi bir partinin kendi düşüncesi ve inancı doğrultusunda bir dayatmada bulunması kabul edilemez.
İktidarlar, kamu alanının nereleri kapsayacağı konusunda yasa çıkarabilirler.
Ama bir alana, burası kamu alanıdır şeklindeki yasal bir saptama yapıldıktan sonra, artık bu alanın yurttaşlar arasında eşit olarak nasıl kullanılacağını hukuk belirler.
Yukarıda belirttiğim hukuki kararlar hala geçerliliğine korurken, genelgelerle, yönetmelik değişiklikleri ile veya yaptım oldu tarzındaki emirlerle hukukun arkasından dolanmak o işleme yasallık kazandıramaz.
Ayrıca birçok İlahiyatçı bilim adamı da, kutsal kitabımızda türban şeklinde bir başörtüsünün olmadığını açıklamaktadırlar.
Kutsal kitabımızda türban tarzında bir başörtüsü olduğunu savlayanlar, o ayeti göstersinler, bilmeyenler öğrensin ve bir daha aksini savunmasınlar.
Umarım bu açıklamalarla hisseme düşen cahilliği gidermiş sayılırım!

05.10.2013
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Bilgisayarıma gelen mesajlarda ünlü Enver Paşanın general olmadan önce Balkan Dağlarındaki maceraları ve 2. Meşrutiyete katkısını anlatmayı neden kestiğim soruluyor ve nedenini belirtmem isteniyordu. Bu nedenle konuya açıklık getirmem bir mecburiyet halini aldı. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki bu konuyu asla bırakmış değiliz. Temmuz-Ekim ayları tarihi olaylarla oldukça zengin. Özellikle aydınlarımızın hem ilgilendiği hem de nefret ettirildiği, olumsuz ön yargılara kurban edilmiş tarihi bir şahsı tarafsız kalmaya çalışarak anlatmak o kadar zor ki.
Bizler Enver Beyi, Enver Paşa olarak hep olumsuz yönleri ile tanıdık, bildik. O bir diktatör, Alman hayranı, ülkesini savaşa sürükleyen ve başına bin türlü bela açan, Sarıkamış’ta 60.000 askerin ölümüne neden olan, yeteneksiz, beceriksiz, savaştan sonra ülkesini bırakıp kaçan, Turancı bir liderdi. Araştırmalarıma başlamadan önce bendeniz de aynen böyle düşünüyordum. Ama yıllar önce Enver Paşanın Türk İllerinde, yanında kalmış 1-2 askeriyle, Rus Ordusuna karşı adeta tek başına, sade bir asker kaputu içinde yaptığı intihar saldırısı sonunda, vücuduna saplanan yüzlerce mermi nedeni ile yere düştüğünü yazarken gözlerimden akan yaşlara engel olamadığımı hatırlıyorum. Bize göre, tıpkı Atatürk, İnönü gibi Türk gençlerinin Enver Beyi de tanıması gereklidir.
1907 yılı Aralık ayında İngiltere de büyük devletlere bir genelge göndererek, Makedonya işlerinin bozulduğunu öne sürdü ve bu bölgede yabancı subayların fiilen jandarma komutanlığı yapmasını, jandarma sayısının arttırılmasını, seyyar bir jandarma birliği kurulmasını ve bölgedeki Osmanlı askerlerinin azaltılmasını önerdi(1).
1908’de İngiltere Makedonya işinde daha aktif bir tutum içine girdi. 29 Ocak 1908’de İngiliz Kralının Parlamento söylevinde Makedonya’da ıslahat işinin yeniden ele alınması gerektiği belirtildi. İngiltere, 3 Mart 1908’deki genelgesinde, üç vilayet için Müslüman ya da Hıristiyan tek bir vali, bunun süresinin belirlenmesi, büyük devletlerin rızasıyla süresinden önce azledilebilmesi, maaşının büyük devletlerin kefaleti altında olması ve Türk askerlerinin azaltılmasını öneriyordu. Ruslar buna karşılık, genel vali yerine Müfettiş-i Umumi’nin iş başında kalmasını önerdiler (26 Mart 1908), İngilizler Müfettiş-i Umumi’nin İstanbul’a sormadan bütçeyi onaylayabilmesi, atama ve azil yetkisine sahip olması şartı ile bunu kabul ettiler (4 Nisan 1908). Öbür devletler de Rus önerisini benimseyince üç vilayetin bağımsızlığına doğru büyük bir adım atılmış oluyordu. Ancak bu gelişmelerin, “Makedonya’yı Osmanlı tutmak için didinen çabaların boşa gittiğini gördükleri oranda İttihat ve Terakki Örgütüne katılan genç mektepli subayları çok etkilediği ortadaydı”(2).
İngiltere’nin 3 Mart 1908 tarihli genelgesi İttihat ve Terakki örgütünü rahatsız etti ve uyarıcı bir rol oynadı. Örgüt 28 Mayıs’ta Manastır’da Rusya dışındaki büyük devlet konsolosluklarına bir layiha sundu. Burada: İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey’in, Makedonya bunalımının çözümü için oraya bağımsız bir vali atanmasını, Rus hükümetinin ise uluslar arası nitelikte bir Genel Müfettişlik istediği belirtiliyordu. Müslüman ve Hıristiyan bütün Osmanlılar yabancı müdahalesine karşıydılar. 2000 yıldır Makedonya diye bir devlet olmamıştı. Eski devletleri diriltme gerekiyorsa Lehistan ne güne duruyordu? Dertli olan yalnız Makedonya değil, istibdat baskısı altında bulunan bütün ülke ve bütün Osmanlı uluslarıydı. Makedonya dâhil bütün ülke mutlu kılınmak isteniyorsa, yüksek rütbe ve makam sahiplerini bir yana iterek kurulmuş olan İttihat ve Terakki’nin hürriyet mücadelesine yardım edilmeliydi(3). Ayrıca Makedonya’da çoğunluğun Müslüman olduğu gerçeği vurgulanıyor ve Makedonya’ya müdahale isteğinden vazgeçilmesi talep ediliyor, tedhişçiliğin önlenmesi için Sofya, Atina ve Belgrat’a, istibdat yönetiminin aşırılıklarının önlenmesi için de İstanbul’a baskı yapılması tavsiye ediliyordu. Böylece açığa çıkan cemiyet kısa bir süre geçmeden kendisini aktif olayların içinde buldu.
 Hürriyet’in ilanının yakın nedeninin, İngiltere’nin 3 Mart 1908 genelgesiyle Makedonya konusunda yaptığı girişim olduğu ifade edilmektedir(4). Hatta İngiliz Elçiliği Baş tercümanı Mr. Fitzmauric’e göre beklenen ihtilal, Abdülhamit’in tahta çıkışının yıldönümü olan 1 Eylül 1908’de yapılacaktı ve hızlandırıcı etkenler ayaklanma tarihini öne almıştı(1). Dış müdahalelerin genç subayları ümitsizliğe düşürmesi ve bir olupbitti karşısında bırakılma endişesi, yabancı subayların onur kırıcı varlığı ve daha önce de belirtildiği gibi keyfi dış müdahaleler, Makedonya’daki hareketleri çabuklaştırmıştır. Tabii, dış müdahalelerin zirvesinde İngiltere Kralı 7. Edward’la, Rus Çarı 2. Nikola’nın 9-10 Haziran 1908’de Reval (Estonya’nın sonraki bilenen adı ve Tallin) de buluşmaları ve Makedonya konusunda kararlar alması olayı vardır.
“Her iki hükümdar özellikle, Uzak ve Yakındoğu’da tampon bölgeler kurma ve Almanya’ya karşı bir denge politikası uygulama konusunda anlaşmışlardı. Dünya basını bu olayı yeni bir üçlü cephenin ortaya çıkması olarak yorumluyordu. Fakat yayınlanan bildiride Makedonya sorununa ve reformlara da değiniliyordu. Ülke içindeki yorum çok farklıydı. Rumeli paylaşılacak, padişah ordularını göndermeyerek bu duruma boyun eğecekti. Reval, bombayı patlatan olaydır (esasen daha önceki). Mürstzeg antlaşmasının kurduğu düzeni şereflerine hakaret sayan subaylar derhal harekete geçtiler”(5) ve ilk darbeyi kendi yakınlarından birine, Selanik merkez Kumandanı Yarbay Nazım Beye vurdular.(6) Nazım Bey, Enver Beyin çok yakını, eniştesiydi.

DİPNOTLAR:
(1)     Sina. Akşin: 100 Soruda Jön Türkler ve İttihat Terakki, s. 67(Gerçek Yayınları–1980)
(2)     Aynı Eser, s. 69–70
(3)     Aynı Eser, s. 73
(4)     Sina Akşin, Jön Türklerve İttihat ve Terakki, s. 71( Gerçek Yay. İstanbul–1980)
(5)     Celal Bayar, Ben de Yazdım Cilt 3, s. 907 (Baha Mat. İstanbul–1965); Bu konuyu destekler mahiyette yabancı görüşler için bknz. Ramsour, age. s. 152
(6)     Tarık Zafer Tunaya: Türkiye’de Siyasi Partiler-I, s. 23( Hürriyet Vakfı Yay. İstanbul–1984)

Dr. M. Galip Baysan


Bir Balkan Kahramanı Enver Bey -1

 Bir Balkan Kahramanı Enver Bey–2

Bir balkan kahramanı Enver Bey–3 (Rumeli karışıyor)

Ergenekon davasından hakkında 6 yıl hapis cezası verilen Akademisyen Mehmet Bora Perinçek İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü araştırma görevliliğinden çıkartıldı.
Bu haberi okuduğumda içim cız etti. Türkiye’de Atatürkçü olmanın bedeli demir parmaklıklar arkasında olmak veya işsiz kalmaktır, bunu bir kez daha anladım.
O, Ermeni soykırımı iddiaları için verdiği mücadele ve bunun doğru olmadığını kanıtlayan genç bir akademisyen.
O, aslında bir araştırma görevlisi, bir bilim adamı ama biz onu Doğu Perinçek’in oğlu olarak tanıyoruz.
Buna şans mı, şanssızlık mı desem bilemiyorum.

Hatırlayalım;
Yaşam hayatı neredeyse dışarıdan çok demir parmaklıklar ardında geçen baba Perinçek Prof. ünvanlı bir hukuk doktoru ve aynı zamanda İşçi Partisi Genel Başkanı. Ergenekon örgütü soruşturması kapsamında 21 Mart 2008 günü saat sabah 04.30 sıralarında, evine baskın yapılmak suretiyle Cumhuriyet başyazarı gazeteci İlhan Selçuk, İstanbul Üniversitesi eski rektörü Kemal Alemdaroğlu ve pek çok kişi ile birlikte gözaltına alınmış, yapılan sorgulamanın ardından tutuklanmıştı.
Baba Perinçek 5 yılı aşkındır halen Silivri Ceza Evinde.
Suçu, diğer esir alınan vatansever komutanlar, bilim adamları, gazeteciler ve halkın oyları ile seçilmiş milletvekilleri ile hemen hemen aynı.  Silahlı terör örgütü kurma, yönetme, zorla hükûmeti ıskata teşebbüs, TC hükûmetine karşı silahlı isyana tahrik(!), açıklanması yasak belgeleri temin etme suçlamasıyla 5 Ağustos 2013'te İstanbul ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
                                                             ***
Türkiye’nin başına Ergenekon diye düzmece bir senaryo kâbus gibi çökmüştü.
Hiçbir düşmanın yenemediği, destanlar yazmış Mustafa Kemal Atatürk’ün ordusunu darmaduman etti. Elbette silah gücü ile değil, sahte delillerle ve PKK’lı gizli tanıklarla, müebbet hapis alan katiller kadın satıcıları ve de siyasallaşmış yargı emperyalistlerin, içerideki işbirlikçilerin katkıları ile.
Aydınlarımız ve ordumuz arkadan kahpeçe hançerlendiler.
BALYOZ  -Kafes, Poyrazköy, gibi senaryosu önceden hazırlanmış diğer davalar da Ergenekon’a bağlandı.  Birbirlerini hiç görmemiş, tanışmamış insanlar hakkında ne yazık ki Özel yetkili Mahkemeler, sanıklar arasında fiilî ve hukukî irtibat olduğunu belirterek önüne geleni tutuklayıp zindanlara kapattı.
Bu tutuklamalar aslında Atatürk’ü yargılamak ve Atatürkçüleri sindirme operasyonlarıydı. Suçsuz oldukları defalarca kanıtlanan ama bu kanıtları dikkate almayan engizisyon mahkemelerine dönüşen bir irade ile uzaktan kumanda edilerek kararlar alındı. Türkiye sıkıyönetim dönemlerinde dahi savunmanın haklarının bu denli ihlal edildiği bir yargılamaya tanık olmadı, davalarda hukukun üstünlüğü değil güçlünün hukuku egemendi.
İşte böyle bir ortamda Ulusal Kanal ve Aydınlık Gazetesi ve İşçi Partisine malum nedenlerle bir baskın düzenlendi. Tutuklananlardan biriside Mehmet Bora Perinçek’ti.
Mehmet Bora Perinçek neden tutuklular arasındaydı?
Doğu Perinçek’in oğlu olduğu için mi yoksa bazı gerçekleri ortaya çıkarttığı için miydi?
Mehmet’i anlatmaya kalkarsak bu gencecik bilim adamının İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsünde, araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladığını;
2005-2006 öğretim yılında Moskova Uluslararası İlişkiler Devlet Enstitüsü (Üniversitesi)’nde (MGİMO(U)) misafir araştırma görevlisi olarak, çalıştığını. 2007-2008 yıllarında TC Dışişleri Bakanlığının projesi çerçevesinde Rusya Federasyonu devlet arşivlerinde araştırmalar yaptığını öğreniyoruz.
Rusya Devlet arşivinde resmi olarak görevli olan Türkiye’de hiçbir şekilde siyasi faaliyeti olmayan genç bilim adamının yurda döndükten altı gün sonra tutuklanması kafalarda sorular yaratmıştı.
Yapılan polis baskınlarının gerekçesi Tayyip Erdoğan'ın ses kayıtlarını bulmaktı. Tabi bu bir bahane, tezgâhtı aslında. Çünkü ses kayıtları yaklaşık 1 yıl önce yayınlanmış, buna ilişkin arama ve tutuklamalar yapılmıştı. Perinçek yurt dışındaydı nasıl olurda Ergenekon’a dâhil edilirdi?
Kısa zamanda kokusu çıktı.
Rusya, Türkmenistan ve Özbekistan gibi ülkelerdeki cemaat okulları “yabancı bir devlet adına casusluk” gerekçesiyle kapatılmış, öğretmenleri sınır dışı edilmişti. Bu operasyonlardan hemen sonra cemaat basını Mehmet Perinçek'i hedefe koymuş, hakkında yalan olduğu defalarca kanıtlanan iddialarla haberler yapılmıştı. Kısacası Cemaatin hedefi olmuştu.
Rusça, Almanca, İngilizce ve Osmanlıca (Eski Türkçe) bilen genç bilim adamının Kaynak Yayınları tarafından okuyucuya sunulan, Sovyet Devlet Kaynaklarında Kürt İsyanları kitabı, konusu ile ilgili Türkçedeki ilk kapsamlı kitap oluyor.
Tarihimizi Yeniden Yazdıracak Değerde Belgeleri binlerce arşivler arasından bulup çıkaran Perinçek kendi kaleminden şöyle diyor.
Rusya Devlet Arşivi’nde, Türkiye’ye ilişkin on binlerce belge bulunuyor. Olağanüstü zenginlikte bir hazine, Kurtuluş Savaşımızı, Kemalist Devrim’i, Türkiye- Sovyetler Birliği ilişkilerini, Kürt ve Ermeni sorunlarını inceleyen araştırmacıları bekliyor. Yapılan araştırmalarda ortaya çıkarılan belgeler, Türkiye tarihinin yeniden yazdırılmasını gerektirecek önemdedir.
Bu belgeler,
* Türkiye Devrimi’nin dünya ölçeğindeki önemini,
* Atatürk’ün büyük devrimci kişiliğini,
* Türk-Sovyet dostluğunun dünya tarihini etkileyen rolünü,
* Ermeni sorununda Türkiye’ye yöneltilen emperyalist suçlamaların haksızlığını,
* Kürt isyanlarının gerici karakterini yansıtmaktadır.
Belgeler, Türkiye’nin ulusal kuvvetlerinin, uluslararası alanda ve iç cephede yürüttüğü ideolojik ve siyasal mücadele açısından eşi bulunmayan kanıtları içermektedir.

Küçük Perinçek’in başarılarını bence anlatmakla bitmez.
Kısacık bir araştırma ile onun genç ama yaşına göre çok değerli bir bilim adamı olduğunu anlıyoruz. Bu değerli bilim adamının iktidarın kuklaları olmuş kişiler tarafından iftiralarla yok edilmek istenmesi, görevine son verilmesine insanım diyen her kişinin tepki göstereceğinden eminim.
CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun bazen güzel şeyler söyleyebildiğini her zaman söylemekteyim.
Bugünkü Parti Meclisi toplantısından önce yaptığı konuşmada;
Yargının siyasallaştığını, militanlaştığını ileri sürerek Ergenekon davasında 2 yıl tutuklu kalmasının ardından tahliye edilen Mehmet Perinçek'in tutukluluğu sırasında İstanbul Üniversitesi'ndeki (İÜ) görevine son verilmesini eleştirdi. Kılıçdaroğlu, "Hangi anlayışla, hangi gerekçeyle son veriyorsunuz. Sizde vicdan yok mu, ahlakın kırıntısı yok mu, nasıl bilim insanısınız siz. Bir insan araştırma yapacak, kalıcı eserler bırakacak, hapse atılacak. Hapisteyken dilekçe verecek 'Ben tutukluyum diye', siz görevine son vereceksiniz. Yüreklendiren kim bunları, işte bu diktatör dediğimiz adam. Sorun buradan çıkıyor, işin kaynağı da burası" Dedi. Ben de bu sözlerine gönülden katılıyorum.
Evet, Mehmet Bora Perinçek’e büyük haksızlık yapılmıştır. Bunu şiddetle kınamalıyız.
Ayrıca Doğu Perinçek’in oğlu olması onu her zaman onurlandırır. Bundan kimsenin şüphesi olmamalıdır. Doğu Perinçek birçok sahte Atatürkçüden daha Atatürkçü ve Kemalist’tir. Demir parmaklıklar ardından en büyük muhalefeti yapmakta, cumhuriyete ve Atatürk devrimlerine sahip çıkmaktadır. Atatürkçüyüm diyen nice insanları gördük ki  bir kez bile esir tutulan  silah arkadaşlarını ziyarete gitmemişler, onlar için parmaklarını kıpırdatmamışlardır.
Doğu Perinçek hakkında ileri geri konuşanlar için onun ATV kanalında 2006 da Fatih Altaylı ile TEKE TEK programında Atatürk karşıtı Prof Atila Kaya ile tartışmasını sunuyorum. İzleyin ve utanın.

TC.Tünay Süer
Kemalizm Tartışması / Doğu Perinçek Atilla Yayla

AK Partili 4 kadın milletvekili, dün TBMM'ye türbanları ile gelerek genel kurula girdiler. 21.yüzyılda İslam dininde örtünmenin olup olmadığı halen tartışılırken yıllarca başları açık dolaşan ve Mustafa Kemal Atatürk sayesinde milletvekili olan bu kadınlara acıdım. Bence onlar birer piyonlardı.
Kafalarını bohçalamakla acaba uygarlıktan vaz geçecekler mi?..
Kameraların aldığı görüntülerden izlediğim kadarıyla tedirginlerdi.
Mecliste bir olay çıkacağından değildi bu tedirginlik. Kendi içsellerinde sanki hesaplaşıyorlardı.
Teki durmadan kafasındaki örtüyü çekiştirip duruyordu.
Atatürk devrimleriyle geldikleri meclise onun devrimlerine başkaldırır durumdaydılar. Hilafeti, çok kadınlı evliliği, erkeğin bir adım gerisinden yürüyecekleri günleri, tekrar şeriatla yönetilmenin ne olduğunu akıllarına getiriyorlar mıydı acaba?
Bugün adına türban dedikleri bohçalama, yarın çarşaf bir diğer gün burkalı olacaklarını düşünüyorlar mıydı?
Bunun için öncü olmaları onları gururlandırıyor muydu?  Kim bilir?
Sayelerinde dün Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihi günlerinden birisini daha yaşamış olurken kendileri de tarihe geçmiş oldular.
Oysa bugün başkaldırdıkları Atatürk kadınlara erkeklerle eşit haklar veren yasanın meclisten geçişinden sonra şöyle demişti:
Bu karar, Türk kadınına sosyal ve siyasî hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak lâzım gelecektir. Türk kadını evdeki uygar yerini salâhiyetle almış, iş hayatının her safhasında başarılar göstermiştir. Siyasî hayatta Belediye seçimlerinde tecrübesini yapan Türk kadını, bu sefer de milletvekili seçme ve seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Uygar memleketlerin birçoğunda kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu salâhiyet ve liyakatle kullanacaktır. Bu notla en mühim inkılâplardan birini anmış oluyoruz."
Evet, ulu önderimiz böyle demişti ama ne yazık ki bugün aldatılmış bazı Türk kadınları ortaçağ karanlıklarına yelken açmışlar ve Türkiye’nin adım adım şeriata yönelmesine katkıda bulunmaktadırlar.
                                                                    ****
Kadını tekrar kafes arkasına kapatmak isteyen “Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ya satılıktır ya kiralıktır” zihniyeti karşısında modern Türk kadını asla taviz vermeyecek ve mücadele edecektir.
AKP li milletvekili kadınlardan tekinin” Başımı açarak bir daha kirlenmeyeceğim.” Sözleri o başının içini örümcek ağları gibi karanlıkların doldurmuş olduğunu gösteriyor.
Bir kadın olarak onun adına çok üzüldüm.
Bu sözleri cahil bir kadın söyleseydi belki güler geçerdim ama siyasette belirli bir noktaya gelmiş bir insanın böyle konuşması inanın içimi acıttı.
Ona demezler mi, kardeşim 40 yılbaşı açık gezmişsin namussuzdun, başına örtü dolayınca namuslu mu oldun?
Söylediği sözler milyonlarca başı açık kadını bağladığı için bunu söylemek durumunda kaldım.
Kadının başını kapatmasını 'hak ve özgürlük' diye bizlere kimse yutturmaya kalkmamalıdır.
Namus iki bacak arasında değil beyindedir. Onu ne örtü ile ne gizleyebilir, ne satın alabilir ne de koruyabilirsiniz.
                                                                      ***
Türbanı ben çözerim diyen CHP lideri Kılıçdaroğlu basına sızan habere göre CHP kadın milletvekilleriyle akşam yemeğinde bir araya gelmiş.( 31.Ekim.2013)
Meclis'te yaşananlar için , "Meclis'te konuşan bütün milletvekili arkadaşlara teşekkür ediyorum. Bugün çok mutluyum" demiş
İnsan bu haber karşısında iki şey düşünüyor.
Kılıçdaroğlu 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımızda Tandoğan alanında toplanan büyük kitleye;
“Ahdim olsun. CHP iktidarında Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaş uygarlığa taşımak için her türlü mücadeleyi vereceğiz.” Mustafa Kemal Atatürk, bizim Atatürk’ümüz, onun izinde yürüyeceğiz. Hedefimiz çağdaş uygarlıktır “diye seslenmişti.
Bu sözleri ayağa kalkmış olan Türk Milletinin baskısıyla mı, yoksa yüreğinden geldiği şekilde mi söylemişti?
Acaba, başbakan Erdoğan gibi takiye mi yapmıştı? Ecevit’in yaptığını yapmamalıydı elbette ama sessiz de kalmamalıydı.
Zira partinin dünkü sessizliği iki konuşmacının dışında 29 Ekim konuşmasından sonra bu ne lahana turşusu, bu ne perhiz dedirtir insana. Söylemleri ve eylemleri tutarsızlık içinde görüntü veren bir lider partisini büyütmek yerine küçültür. Dün hep birlikte gördük ki, Meclis Atatürk Meclisi olmaktan çıkmış, sanki şeriatla yönetilen bir ülkenin konumuna bürünmüştür.
CHP buna nasıl seyirci kalabilir? Bu şartlar altında TBMM’de bu gün türban, yarın fes, kavuk, şalvar, sarıklıları da görürüz. Atatürkçülük, çağdaş uygarlık bu değildir.
Haliyle CHP ye gönül verenler bunu uzun uzun düşünmüşlerdir.
2. Şık ise Kılıçdaroğlu’nun mutlaka bir stratejisi vardır, zira mecliste CHP tarafından çıkarılacak en ufak bir olay AKP ye seçim malzemesi yapılacaktı.
AKP yine mağdurları oynayacak prim kazanacaktı. Bence ikinci şık daha akla yatkın ve iyi oldu.
Dünkü sinirim geçince makul kafa ile ben de böyle düşünmeye başladım.
Ha, bundan sonra ne olacak, CHP ne yapacak bunu da hep birlikte göreceğiz.
Şimdi sırada tarikatlarla içli dışlı olduğunu açıkça söyleyen ve onlara kamu önünde dua eden Sarıgül olayı var.
Bekleyip göreceğiz.
TC.Tünay Süer.

Turkish Engizisyon davaları sonunda verilen ağır cezalar bu ülkede aklı başında bütün insanları rahatsız etmiştir. Daha fazla rahatsızlık veren husus; iktidar mensupları ve onlara bağlı yandaş basın-yayın elemanlarının attıkları sevinç çığlıklarıdır. Hele yargılanan askerler olduğu zaman, hemen ve koro halinde “rütbeleri sökülecek, er statüsüne inecekler, maaşları kesilecek, babalık haklarından mahrum olacaklar” şeklindeki yayınları utanç vericidir. Ne insani, nede dini anlayışla bağdaştırılabilir. Ancak ilkel ve kindar bir anlayış kendi ordusunu  ve çağdaş aydınlarını ezmeye çalışabilir
Böylesine bayatlamış gayrı adil bir uygulama olabilir mi? Ceza almış bir doktorun doktorluğu elinden alınıyor, bir hastabakıcı statüsüne getiriliyor mu? Bir hâkimin hâkimliği, bir mühendisin mühendisliği, bir profesörün unvanı alınıyor mu ki askerin her şeyi elinden alınıyor.
Bir general bulunduğu göreve gelebilmek için görevinde en az 30–40 yıl başarılı olmuş, her sene üstleri tarafından her hareketi dikkatle izlenmiş ve olumlu sicil alarak o rütbe ve mevkilere gelmiş bir insandır. O rütbeyi kimse elinden alamamalıdır.
Ayrıca subay olmak için sivil ve askeri okullarda kıta subayları ortalama17–18 yıl, kurmay subaylar 21–22 yıl talebe olarak eğitim görürler. Subay-Astsubay olmak kolay değildir, çok çalışma ve pek çok şeyden fedakârlık yapılmasını gerektirir. Hiç kimse onlara keyfi rütbe ve mevki vermez, onlar liyakatlerini gösterdikçe rütbe ve mevkileri kazanırlar. Bu nedenle onların rütbelerini ellerinden almak cinayettir. Kanun bunu emrediyorsa meclis derhal toplanmalı ve bu haksız, geri kalmış yasayı iptal etmelidir.
Maaşlarının şu veya bu nedenle kesilmesi büyük haksızlıktır. Çünkü onların maaşlarından başka hiçbir gelirleri yoktur. En çekindikleri suçların başında günümüz siyasilerinin çoğunun önemsemediği “ Makam ve memuriyet nüfuzunu suistimal” gelir. Yani askerler bulundukları rütbe ve mevkiden yararlanarak dostlarına ve yakınlarına çıkar sağlayamazlar. Hele sivil dünyada çok normal karşılanan, herhangi bir konuda alınacak bir komisyon askerler arasında ağır bir suç sayılır. “Askerler ne yer ne de yedirir” sözü ünlüdür. Bu nedenle maddi bakımdan oldukça güçsüzdürler ve tek geçim kaynakları maaşlarıdır. Etrafınıza bakınca rahatlıkla fark edebilirsiniz. Siz hiç milyarder ve hatta milyoner general gördünüz mü?
Son bir sözümüz de emekli maaşları ile ilgilidir. Milletvekilleri bir defa vekil olsalar bile ömür boyu emekli maaşı alabiliyorlar. Yani sadece iki, üç yıl prim ödeyip ömür boyu maaşa hak kazanıyorlar. Oysa bir askerin, yani bir memurun maaşının %20’Si her ay emeklilik primi olarak kesilir. Eğer Hükümet 2-3 yıl prim ödeyene ömür boyu maaş veriyor amma herkesin haksız olduğunda birleştiği bir siyasi yargılama sonucu, ceza aldı diye, 35-40 yıl prim ödeyen bir subayın maaşını kesiyorsa bu adaletsizliğe ancak şapka çıkarılır. Biz adalet ve dürüstlük adına, siyasilerimizin bu tip haksız uygulamalara izin vermemelerini bekleriz. Hiç şüphe yok ki böyle saçma bir uygulamaya izin veren siyasiler dinsel ve insani büyük vebal altına gireceklerdir. Bunun yanında bir defa milletvekili olarak seçilen bir kişinin, yıllarca emekli primi ödemeden ömür boyu emekli maaşı alması da büyük haksızlıktır.

Dr. M. Galip Baysan 

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget