Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Halklar bir şarkı ya da türküyü benimsemek için onda neler arar acaba?
Ya da yıllarca, nesilden nesile söylerken belki de kendileri bile fark etmeden onda ne bulurlar?
Eğer “dertlerini ve duygularını” diyorsanız, gelin şu hepimizin bildiği “Kadifeden Kesesi”ni köşemizde dillendiriverelim.

İki ayrı söylenişi var: biri bizim buralarda, diğeri çıkış yeri olan Kırım’da.
Birincisi hepimizin bildiği şarkı:

“Kadifeden kesesi
Kahveden gelir sesi
Oturmuş kumar oynar
Ah ciğerimin köşesi”

İkincisi, Kırım’lı tatar sanatçı Asiye Salih’in bizim TRT’mizde de söylediği kendi yöresinin türküsü:

“Kadifeden kesesi
Ovadan (bahçadan) gelir sesi
Oturmuş sazını çalar
Ciğerimin köşesi”

İkisinin arasındaki bazı farklılıklara ne dersiniz?
Keseler kadifeden, tamam.
Ciğerim diyen kadının erkeğine duygusu da aynı.
Ama birinde adamın sesi ovadan gelirken diğerinde kahveden geliyor
Birinde sazını çalıyor, diğerinde oturmuş kumar oynuyor.
Neden?

Galiba daha öncesinde ovada, bahçede oturan sesi oradan gelen erkek daha sonra erkek-egemenliğin rahatlığına alışmış ve gidip kahvede vakit öldürmeye başlamış.
Oturmakla da kalmamış, sazını bırakıp kumara dalmış.
Kadınsa hep aynı:
Adamı ovada, bahçede de olsa, kahvede kumar da oynasa hep “ciğerimin köşesi”.

***
Tarımla, hayvancılıkla uğraşan ve sesi kırlardan gelen adamlarımız tarihin bir başka enstantanesinde, coğrafyanın bir başka karesinde acaba neden kahve köşelerine tıkılmış, kumara takılmış?
Çalışma hayatında kadından kopmasından mı?
Onu üretimden koparan, kahvede kumara oturtan ne?
Adam ne yaparsa yapsın, ne kadar değişirse değişsin, kadının onun ardından hala “cigerim” diye seslenişini, ona bakışını değiştirmeyen nedir?

***
Şimdi gelin buradan ani bir dönüş yapalım ve siyasette erkek egemenliğine karşı, siyasi partilerin örgütlenme ya da seçim düzenlemelerindeki “kadın kotası” konusuna geçelim.

Doğal olarak nüfusumuzun yarısı kadın ve diğer yarısı erkek olduğu halde, siyasi nüfusumuzda kadınların yüzdesi oldukça düşüktür.
Peki siyasetin daha çok erkekler tarafından yapılacağı hakkında yasal bir düzenleme mi var? Ya da özel teşvikler mi?

Eğer yoksa bu çarpık durumun nedeni, kadınlarımızın siyaset alanında erkeklerle aynı başarıyı elde edememeleri midir?
Yoksa siyasete girmek konusunda kadınca bir çekingenlik göstermeleri mi?
Acaba kadın kotaları konduğunda kadınımız siyasete daha fazla mı katılacaktır?

Siyaset, toplumumuzda neredeyse erkek işi olmuşsa, kotalarla siyasete taşımak istediğimiz kadınlarımız kendilerine ancak özel düzenlemelerle sağlanan bu imkânı kolayca siyasi etkinliğe çevirebilecekler midir?
Ya da en iyisi soruyu şöyle soralım:
Konan kotalar kadınlarımızın siyasette erkekler kadar etkin olmaları için yeterli önlemler olabilecek midir?

***
Tutun ki çok etkili bir düzenleme yaptınız ve hem örgütün hem seçilmiş politikacılarınızın yarısını kadınlardan oluşturmayı başardınız.
Bu tablodaki dengeler acaba sadece “sayısal” bir denge mi olacaktır yoksa “siyasal” bir denge mi?
Acaba sadece böyle yapmakla siyasetteki etkinlikte kadını erkekle aynı düzeye getirmeyi başarmış olabilecek miyiz?
Yani sonuçta kadınlarımız siyasette erkekler kadar “belirleyici” olabilecekler midir?

***
Bu soruların cevabını vermek gerçekten zor ama yine de tartışmaya açmak için bir iki şeyi öne sürmekte yarar var:

1.Kadın, sesi ovadan, bahçeden de gelse kahveden de gelse her iki durumda da adamının kesesinin “kadifeden” olduğunu söylüyorsa, buradaki kadının ekonomik özgürlüğünün istenen ölçüde olmadığını hissetmek gerekir.
Nasıl ki, birileri siyasette birileri tarafından finanse edildiğinde gerektiği kadar özgürce davranamazsa, ekonomik özgürlüğü olmayan kadın da özgür siyaset yapamaz.
Siyasette daha fazla ağırlık koymalarını istediğimiz kadınlarımızın ekonomik özgürlüklerinin, mutlaka şimdikinden daha ileri olması gerekir. Bunun için, istenen denge kurulana kadar siyasetteki pozitif ayrımcılık gibi, çalışma hayatında da pozitif ayrımcılık sağlamak gerekir.

2. Kotalar koyarak siyasette daha fazla seçilmiş kadın olmasını sağlayabilirsiniz ama o seçilmiş kadınlar ekonomik özgürlükleri kadar hukuken de, yeterince özgür değillerse yine beklenen sonuç alınamaz. Kadınlarımızın hukuk yönünden de kuvvetlendirilmesi için medeni hukukumuzda bile pozitif ayrımcılığa yer vermek gerekecektir.

3.Kotaları koyabilir, kadınlarımızı davet edebilirsiniz ama eğer onlara erkekler kadar eğitim imkanı sağlayamamışsanız, bu kotalar belki sayısal olarak dolar fakat siyasal ağırlık olarak aynı etkinliği sağlamakta güçlük çekersiniz. Siyasette kadının güçlenebilmesi için, ona yine bu güç dengesi sağlanana kadar eğitiminde de pozitif ayrımcılık yapılması, iyi eğitim imkânları verilmesi gerekir.
Siyasetteki kotanın gerçek anlamda doldurulmasının “olmazsa olmazı”, kadına eğitimde yapılacak pozitif ayrımcılıktır.

4.Siyasette bütün bunlar yapılmadan da kendisini ispatlamış, her zoru aşmış, hatta bazı alanlarda erkeklerin önüne geçmiş olan kadınlarımız yok mu?

Var elbette.
Ama ne yazık ki bu noktada bile bir başka sorun yaşanıyor: Genel algıda kadın öncelikle bir ana/eş olarak düşünüldüğü için, kendisinin ancak “kadınsı” işlerde başarılı olacağı düşünülüyor ve o noktaya gelirken “kota”ya bile ihtiyaç duymamış kimi kadınların siyasette önleri kesilebiliyor. Siyasette seçici durumda olanların mutlaka bunu da göz önünde bulundurmaları, başarılı kadının önünü tıkayan kanalları açmasında yarar var.

Sonuç olarak:

Sadece kadın kotaları, kadının siyasetteki etkinliği için tek başına yeterli değildir.
Kota verip işin arkasını bırakmak da çözüm değildir.
Kotaların amacı, -kim ve ne olursa olsun- sadece siyasete “cinsiyeti kadın” olanı doldurmak değil, ekonomik açıdan bağımsız, hukukta kuvvetli, eğitimi yüksek “kadın insangücü”nü erkekle eş değerde toplumun hizmetine sunmak olmalıdır.

Aksi halde, bu günün toplumunda da, yarının toplumunda da, adamın kesesi “kadifeden” sayılmaya devam edecek sesi kahvedeki kumardan da gelse, kadının “ciğerinin köşesi” olarak görülmeye ve toplumda bu farklılıklar yaşanmaya devam edecektir.

Bir film düşünün, erkek ve kadın oyuncuları en iyi değil; yardımcı erkek ve kadın oyuncuları da en iyi değil; hatta yönetmeni de en iyi değil. Ama film en iyi film!
Bu yıl en iyi film ödülünü alan Ben Affleck’in Argo isimli İran karşıtı filminden bahsediyoruz. Aslında filmin Oscar törenindeki sunumunu First Lady Michelle Obama’nın yapması bile bu filmin neden “en iyi” ilan edildiğine tek başına bir göstergedir. Çünkü Oscarlar ABD’nin emperyalist politikalarına uygun olarak dağıtılıyor!
Eskiden bunu daha usturuplu yaparlardı, şimdi iyice alenileştirdiler ve CIA operasyonu filmlere doğrudan Beyaz Saray üzerinden ödül vermek durumunda kaldılar! Kuşkusuz bu ölçüsüzlüğün ABD’nin siyasal gücünün inişe geçmesiyle doğrudan bir bağı vardır.
ORYANTALİST BİR FİLM
Filme gelirsek…
Film, İran’da ABD Büyükelçiliğinin basılması ve 52 kişinin rehin alınması sırasında, Kanada Büyükelçiliği’ne sığınan 6 Amerikalının, bir CIA operasyonuyla Tahran’dan çıkarılmasının hikâyesi: CIA bir film şirketi kurar ve 6 Amerikalıyı o filmin bir parçası yaparak kurtarır.
Yani ABD, 444 gün boyunca 52 diplomatının rehin alındığı o yenilgisine 34 yıl sonra “casus Rambo” ile yanıt arar ve bu filmle “aslında o kadar da başarısız değildik”  demiş olur! Kısacası Afganistan’da ABD’nin onurunu Rambo’nun kurtarması türünden bir CIA güzellemesi…
Sonuç olarak filmde ne ABD’nin 1979 öncesinde İran’ın iç işlerine müdahalesi var ne de CIA’nın katliamlara varan gizli operasyonları. Haliyle İran halkının ABD karşıtı haline gelmesinin de doğal bir sonuç olduğu anlaşılmıyor. Geriye kötü İranlılar ve iyi beyaz Amerikalılar kalıyor. (Filmin girişindeki kısa tanıtımda, sadece Şah’ın emperyalizmle işbirliği yaptığı, bunun da Humeyni’yi kurtuluş umudu haline getirdiği belirtiliyor.)
Öyle ki, ABD’de kimi yayın organlarında bile film, Batı merkezli ve oryantalist olması nedeniyle eleştirildi.
RUZİ NAZAR’IN ARGO’DAKİ ROLÜ
Film doğrudan Türkiye’yi de ilgilendiriyor. Sadece İran sahnelerinin ülkemizde çekilmesi nedeniyle değil elbette; Tahran’daki operasyonda imzası olan CIA istasyon şefi Ruzi Nazar’ın Ankara’da uzun yıllar görev yapması nedeniyle de…
Özbek asıllı Ruzi Nazar, ikinci dünya savaşında Rus ordusundan kaçıp önce Nazi oldu sonra da CIA görevlisi. Ancak önemi 11 yıl kaldığı Türkiye’de MİT’i CIA’ya bağlamasında ve ülkemizde kendisine bağlı bir NATOTürkçü birim oluşturmasındandır.
Eski MİT görevlisi Enver Altaylı işte bu Ruzi Nazar’ı yazdı şimdi. Altaylı’nın bir bakıma hocası da olan Ruzi Nazar kitapta Argo filmine konu olan operasyon hakkında da bilgiler veriyor.
Altaylı şu övgülerle başlamış o bölüme: “Bir kurtarma operasyonu yapılacaksa güncel, doğru bilgilere ihtiyaç vardı. Merkezden birinin Tahran’a gitmesi ve orada bir süre çalışması gerekiyordu. Bu tehlikeli ve belki de ölümle sonuçlanacak görevi kim yapabilirdi? Ruzi, tecrübeli ve cesur bir istihbaratçıydı. Bölgeyi, İran halkını ve bu halkın örf ve adetlerini iyi biliyordu. Ayrıca Müslüman’dı. Bu zor ve tehlikeli görevi, örgütünde Ruzi’den başka hakkıyla yerine getirebilecek tek kişi yoktu.”(Enver Altaylı, Ruzi Nazar: CIA’nın Türk Casusu, Doğan Kitap, Şubat 2013)
Altaylı’nın görevi açıklarken “Ruzi ayrıca Müslümandı” demesi önemli. Şimdilik “Ah Müslüman maskeliler, ah” diyerek ve onların Türkiye’nin Küçük Amerika sürecindeki rollerinin bir gün mutlaka cilt cilt yayımlanacağını bilerek geçiyoruz…
İRAN’IN VERDİĞİ FAKAT ALINMAYAN DERS!
Ruzi bu görev için Afgan halı tüccarı kılığında İsviçre Havayolları’nın bir uçağıyla Pakistan’ın Karaçi şehrine gider ve dönüşte uçağı Tahran havaalanına “mecburi iniş” yapar! CIA şefinin 11 günlük görevi böyle başlar.
Altaylı CIA’nın rehineleri kurtarmak için birinin merkezinde Ruzi Nazar’ın, diğerinin merkezinde de Tony Mendez’in bulunduğu iki ayrı operasyonun varlığından bahsediyor.
Mendez’in operasyonu Argo’ya konu olandır. Altaylı, Ruzi Nazar’ın anlatımlarıyla iki operasyonu birbirine bağlıyor ve “Ruzi’nin yerinde derlediği bilgiler ve yaptığı çalışma olmasaydı, Mendez operasyonunun başarısı mümkün olmazdı.” diyor.
Ruzi Nazar’ın bu bilgileri Müslüman ve Türk kimliğini kullanarak İran Azerilerinin üzerinden edindiğini özellikle not edelim.
Kitapta uzun uzun anlatılan bu süreci, şu notumuzla bitirelim: İranlı öğrenciler ABD’nin katliamlarına haklı tepki nedeniyle büyükelçiliği basmış ve 52 diplomatı rehin almıştı. İranlı öğrenciler, o dönemin simgesi olan ABD Başkanı Jimmy Carter’in seçimleri kaybetmesinden sonra rehineleri serbest bıraktılar. Hem de yeni başkan Ronald Reagon’ın yemin ettiği günün gecesinde…
Bu gerçek bile İran düşmanı filmin tüm maskesini indirmeye yeter!


Bebek katili Apo sayın olduktan sonra anlamını yitirdiği için pek sayın başbakan diyerek Erdoğan’a soruyorum.
Sizi iktidara getiren hangi millettir başbakan?
Bir türlü söyleyemediğin bu Türk Milletidir değil mi?
O zaman nasıl olurda “Bu süreçte kimse bizim karşımıza Kürtlükle de Türklükle de çıkmasın. Biz her türlü milliyetçiliği, ayaklarının altına almış bir iktidarız. ” Diyebilirsin?
Böyle sormayacağım, zira Tayyip Erdoğan bu, asar da keser de. Başbakanlığı kaç yıl önce 23 Nisanda bir çocuğa böyle anlatmamış mıydı?
 Pek sayın başbakan gömlek değiştirdim diye iktidara gelebilir, hatta kendisi gömlek değiştirmeye müsait bir karakterde de olabilir.
 Ancak;
Türk milliyetçiliği ayaklar altına aldım demekle değiştirilecek bir gömlek değildir.
Şimdi de pek sayın başbakanımız Türk Antropoloji Enstitüsü’nü kuran Atatürk’ü ırkçı ilan ediverdi.
Başbakan kaş yapayım derken göz çıkartmaya başladı.
Irkçılık: İnsanların toplumsal özelliklerini biyolojik, ırksal özelliklerine indirgeyerek bir ırkın başka ırklara üstün olduğunu öne sürerken,
Milliyetçilik: Maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı, ulusçuluktur.
İşte Atatürk milliyetçiliği de budur.
                ****
Gelelim başbakanımızın T.A E ‘sünün Türk Kafasının Zaviyesi Üzerine yapmış olduğu çalışmalar hakkındaki sözlerine.
“Şimdi soruyorum bizim millet tasavvurumuz bu olabilir mi?
Hay Allah’ım hay! Güleyim mi yoksa ağlayayım mı şaştım ya!
Anadolu'dan toplanan 64 bin kafatasının bir bilim adına incelenmesini başka taraflara çektirmeye kalkmanın ırkçılıkla, millet tarifi ile ne ilgisi olabilir anlayabilmiş değilim.
Başbakanın kafatası resimlerini göstermesinin altında elbette ki halka Atatürk’ü bir suçluymuş gibi tanıtmak istemesinden başka bir şey değildir.
Bütün dünyanın Atatürk’ü bir Dahi olarak kabullenmesini, nedenini anlayamamış ve onu sevmeyen, adeta nefret eden bir başbakan ile yönetilen Türkiye’de yaşıyoruz ne yazık ki.
Milletimizin beyinlerini bulandırmak istiyor. Türkleri ırkçı belki de ileride Padişahının İngiltere’ye kaçmış bir imparatorluğun, emperyalist güçler tarafından parçalanmasını da Atatürk ve Türklere yükleyecektir.
Zaten elinden gelse bu Ergenekon davalarını oraya kadar götürecek Atatürk’ü yargılatmaya hatta itibarını kaldırmaya kalkacaktır.
Tabi elinden gelse ama gelmeyecek, hayalleri halkın gücü ile yıkılacaktır.
İstiklal Savaşımızın zaferle taçlandırmamız düşmanlarımız tarafından mucize olarak söylenmiştir. Kolay değil elbette 7 düvele karşı o günkü şartlarda 8 yıl savaş meydanlarında binlerce şehit vererek ve karşı güçleri eze eze bağımsızlığımız kazanılmıştır.
Öyle birileri istiyor diye ne Atatürkçülük ne de Türklük biter.
Türk veya Türklük MÖ ki yıllarda vardı, bazı bilim adamları tarihin Türklükle başladığını söylerler. Milattan 10 bin yıl önce Türklerin inşa etmiş oldukları piramitler, yapmış oldukları mumyalar vardır. M.Ö. 17.000 yılında Uygur devletinin altın çağını yaşadığı Çin efsanelerinde geçmektedir.
Tarihimizi araştırdığımız zaman Türklerin ne kadar güçlü ve akıllı olduklarının yanı sıra haçlıların neden Türkleri yok etmek istedikleri de daha iyi anlıyoruz. Bizlerden korkuyorlar.
Bundan dolayı bizleri tarihten silmek isteyenler, bizi güçsüz kılmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Bundan dolayı aydınlarımızı, ordumuzun yürekli askerlerini, komutanlarını, gazetecilerimizi esaret altına almışlardır. O esaret gün gelecek bitecektir, kimsenin kuşkusu olmasın.
Kimse merak etmesin Mustafa Kemal’in askerleri bir ölürse bin doğar ve bitmez.
 İşçi Partisi Lideri Doğu Perinçek’e gelince, onun ne kadar Amerika karşıtı olduğu bilinmektedir. Bugün demir parmaklıklar ardından partisini yüreklice yönetmekte ve muhalefet nasıl yapılırmış dosta düşmana göstermektedir. Değerli eşi Şule Perinçek sevgili eşinin ve oğlu Mehmet Perinçek’in zindanlara kapatılmış olmalarının acısını kalbine gömmüş. Yollara düşüp karda kışta şehir kasaba dolaşıp halkı doğruları anlatarak bilgilendiriyor.
Ana muhalefet Partisi CHP ‘in yapması gerekenleri yapmaları, İŞÇİ Partisine katılımları çoğaltmakta ve parti hızla büyümektedir. Bu kıskanılacak değil, takdir edilecek bir olaydır.
Helal olsun diyorum onlara.
Ben doğruları yazdığım için bazen benim parti değiştirdiğim söyleniyor. Hayır değiştirmedim, ben CHP ye yıllarını veren bir insanım ve halen partimin yanlışlardan dönmesini isteyen bir üyesiyim.
                                                                 ****
 Başbakan diktatörlük veya padişahlık isteği ile tıpkı Musolını İtalya’sındaki gibi kendisine karşı çıkan, vatanın bölünmesini istemeyen herkesi düşman belleyen bir kişiliğe bürünmüştür. Aradaki fark o ülkesindeki var olan farklılıklara kan kustururken bizim pek sayın başbakanımız Kürtçülere itibar etmektedir.
Bu itibardan yüz bulanlar Türkiye Cumhuriyetini, devletini tehdit yağmuruna tutmakta adeta alay etmektedirler.
PKK’nin meclisteki uzantısı oldukları bilinen BDP’nin Genel Başkanı öylesine sözler etmektedir ki yenilir yutulur cinsten değildir.
Türkiye’nin birinci gündem meselesinin bebek katili Öcalan ile hükümet arasındaki görüşmeler olduğunu utanmadan, çekinmeden söyleyebiliyor.
İşsizlik, yoksulluk ve hak arayan onca insan kendilerini ilgilendirmiyor bile.
Üstüne üstlük bunca evliliklere, çoluk çocuklara rağmen biz Türklerle et ve tırnak değiliz diyor.
Efendim iki onurlu millet olduklarını iddia ederek;
“Tarih kitaplarında Türkler Orta Asya’dan Anadolu’ya gelmiştir diye yazıyor. Benim çocuğum okurken kendi tarihini görüyor mu” diye soruyor.
Ben ona Türklük tarihini okumasını öneriyorum. Türkler ’in dünyaca ünlü yapıtlarının yanında bir tek Kürtçe yazıta bile rastlanmamıştır. Haydi, meydana çıkartsın da görelim.
Benim vatansever, ayrımcı olmayan Kürt kardeşlerimle hiçbir sorunum olmamıştır, olmaz da ama sizin gibi bölücü ve emperyalizm ile işbirliği içerisinde olan hainleri susturana kadar işim bitmez.
Sizler benim gözümde birer vatan hinlerisiniz. Yazık ki hala bizlerden kesilen vergilerle maaş alıyorsunuz.
Cennet gibi bir vatanda yaşıyoruz ama sizler ille de BOP projesi denilen haritayı çizdirmek istiyorsunuz.
Allah, kitap tanımıyor ve korkmuyorsunuz. Benim senden fazla ne gibi bir hakkım var bu ülkede ha?
Nürnberg Kanunları (1936) “Alman ırkından olan vatandaşları diğerlerinden ayırıyor, Almanlara özel haklar verirken diğerlerine kısıtlamalar getiriyordu. İki taraf arasındaki “karışık evlilikleri” de yasaklamıştı. Atatürk Cumhuriyetinde böyle bir şey yapıldı mı?
Bizim aramızda ne fark var?
Fark şu, bizler vatansever, sizler vatan hainleriniz. Hain olmasanız Doğuya yapılan, yapılacak olan yatırımları yakıp yıktırmaz, engellemezsiniz. Küçük çocukların önce beyinlerini yıkayıp sonra örgütleyip, şehirleri alanları yakıp yıkmazsınız. Kamu mallarına zarar vermez, Askere mayın döşeyip kurşun sıkmazsınız.
Ey genel başkan! sana bir şey diyeyim mi, siz Kürt vatandaşlarımızı değil emperyalistleri temsil ediyorsunuz.
Kürtlerin bölünme, bağımsızlık, federasyon gibi dertleri yok. Sizlerin ne yapmak istediğinizi herkes anlamış durumda. Bütün iddialara rağmen Güneydoğu'daki vatandaşlarımızın büyük çoğunluğu , Türkçeyi ortak bir dil olarak kullanan ve hiç bir şekilde Türkiye’den ayrılma isteği olmayan vatandaşlarımızdır.
Son söz, size ve iktidara rağmen vatanımız böldürmeyeceğiz gerekirse bunun için öleceğiz. Haberiniz olsun.
Sevgiyle kalın
http://www.milliyetciforum.com/tarih-turklerle-baslar-mo10000-de-insaa-edilmis-turk-piramitleri-17714.html

Mustafa Kökten yazmış.
Sizinle paylaşacağım.
Hadislerde yok.
Zebur'da yok.
İncil'de yok.
Tevrat'ta yok.
Kuran'da  da yok.
Kitap ta yok.
Akıl da yok.
Vicdan da yok.
Zehir içmek yok.
Ya söyleminde samimi değilsin ya inancında samimi, değilsin.
İnsanlık tarihinde baldıran otu içen bir kişi var.

O da Sokrates.
Başka yok.

Xxx


Bir şey daha var.
Baldıran otunu gözünü kırpmadan içecek kadar cesur ve yürekli olan birisi,
1500-2000 korumayla dolaşır mı?
Yeni Anayasa taslağına eklenecek bir madde de şöyle olmalı: “Anayasayı değiştirirken gözümden kaçan maddelerin yakama yapışması halinde,
Amerika'ya kaçıp yerleşmeyeceğime, ant içerim”
Zehri içmek mi kolay,
Bu yemini etmek mi?
Hodri meydan.
Bugünkü söyleme baktım.
Güvenlik güçlerimiz operasyon heveslisi değil” diyorsunuz.
Allah Allah!
Operasyon, yani terör örgütüne karşı operasyon hevesle mi yapılır.
Anlayamadım.

Xxx

Bu ülkeyi 90 yıldır birlikte tutan bölünmezlik sürecekse; Abdullah Öcalan, kendisini ziyarete gidenlere; “Türkiye’nin eskimiş Cumhuriyet paradigması Ortadoğu’da kurulmakta olan yeni dünyaya uymuyor. Bundan böyle İslam’daki millet yaklaşımının referans alınması gerekir” lafını etmeye ihtiyacını niçin duyuyor?
Ortadoğu’da kurulanı görüyoruz.
Irak üçe bölündü.
Petrolüne el konuldu.
Kürt piyon devlet yaratıldı.
Bağdat Müzesi talan edildi.
5 bin antika mühür çalındı.
Irak’ın bütünlüğü katledildi.
Üniversiteleri perişan kılındı.
Öğretim üyeleri öldürüldü.
Korkutularak kaçışa zorlandı.
İşgalci ABD askerleri üniversite laboratuarlarını makineli tüfeklerle taradılar. 30 bin bilgisayarı içindeki bilgilerle paramparça ettiler. Ülkenin hem bütünlüğü bozuldu hem eğitimi çökertildi. Okuma yazma oranı 25 yıl öncesine geriletildi.
Kültür kurumları çökertildi.
Binlerce öğrenci okulu bıraktı.
Kız öğrencilerin yüzde 75’i okullarına gitmez, gidemez oldular. Okulların yüzde
80’nu kullanılamaz hale geldi. 2 bin doktor, yüzlerce hukukçu, 376 gazeteci, binlerce meslek sahibi planlı şekilde öldürüldü.
Irak Cehheneme döndü.
Çocuklar açlık çekiyor.
Kaçırılıyor, öldürülüyor.
Uyuşturucu satıcılığına zorlanıyor. Şu anda Irak’ta anasız-babasız çocuk sayısı 5 milyonu buldu. 500 bini sokakta yaşıyor ve dileniyor. (Irak’ta olanların ayrıntılarını Türkkaya Ataöv’ün dünkü Cumuhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan; “Kemalizimden Kurtulmak mı?” başlıklı yazısından okuyabilirsiniz)

Xxx

İşte Öcalan’ın “Ortadoğu’da kurulmakta olan yeni dünya” dediği bu Irak tablosu… ABD ile İsrail Ortadoğu’da “Kürtleri Piyon” yapıp ülkelerin bütünlüğünü bozarak; Irak ve Hazar çevresi petrolünü, Dicle ve Fırat sularını kontrol etmek için “Büyük Kürdistan” kurduruyor.
Bu plana alet olanları!
Baldıran da kurtarmaz.


(uyan borusu)
Dönmedi, gelişti (!)

Abdullah Öcalan, PKK’yı Doğu ve Güneydoğu’nun gaddar toprak ağalarının zülüm ettiği marabaları (topraksız köylü) örgütlemek için kurdu. Allah tanımaz, Marksisti. İmralı’da kendisine izlenecek yolu öğrenmeye gidenlere Hazreti Muhammed’in  “Arap’ın Acem’e. Acemin’in Arap’a üstünlüğü yoktur” hadisini okudu. Ve yeni anayasa yapılırken İslam’daki millet yaklaşımını referans alınmasını öğütledi. Tayyip Erdoğan, AKP’yi kurduğunda  “mili görüşten vazgeçtik” demişti. Döndü diyenlere de “dönmedik, geliştik” diye cevap vermişti. Öcalan da “dönmedim, geliştim” diyecektir.

Silivri Cezaevinin bulunduğu bölge jandarmanın sorumluluğunda. Burada duruşmalarla ilgili gerginlikler yaşanırken, son dönemde Jandarmanın tutumu da hayli eleştiriliyor. Jandarmanın sıktığı tazyikli suyun kumlu olduğu yolundaki şikayetler de ayrı bir tartışma konusu oluyor. Duruşmaya katılmak isteyen milletvekilleri de, sanık avukatları da salona giremiyor… Dışarıda tazyikli su, gaz….

Emekli Tümgeneral Osman Özbek, Silivri’deki duruşmalara sıkça giden isimlerden birisi. Ergenekon olarak bilinen davanın başladığı günlerde “Amaç, bir genelkurmay başkanını tutuklatmak” dediği zaman içimden “Osman Paşa’da amma atıyor” diye geçirmiştim.

18 Şubat’ta Silivri’de duruşma salonu çevresinde jandarma ile vatandaş karşı karşıya geldi. Jandarma Genel Komutanlığı’nda genel sekreterlik, genel plan ve prensipler başkanlığı, harekat başkanlığı görevlerinde bulunan Özbek, iki bölgede de jandarma bölge komutanlığını da yürütmüştü. “Silivri’de jandarmanın tutumunu anlatmak istiyorum” dedi. Söz emekli Tümgeneral Osman Özbek’te:

Orada hiç subay bulunmaz mı?
“Genelkurmay başkanının yargılandığı bir dava benim için çok önemlidir.Emekli Subaylar Derneğinin organizesiyle, duruşmayı izlemek üzere Ankara’dan otobüsle Silivri’ye gittik. TEM otoyolunda, yani duruşma salonuna yaklaşık 1,5 kilometre uzaklıkta otobüsten indirildik. Saat 06.00 civarında çoğu yaşlı, kadın olan insanlar yağmur altında yürüyerek cezaevinin karşısına geldik. O saatte, rüzgarın,. Yağmurun altında insanları yürütmek doğru mu?

Geldiğimiz noktada bir jandarma engeliyle karşılaştık. Arama kapılarının üzerinde ‘polis’ yazıyordu. Jandarmanın görev yaptığı bir yerde, üzerinde ‘polis’ yazan geçiş kapıları olmasını kabul edemiyorum. Jandarma bu görevi yapıyorsa, orada jandarma yazılmalıydı…

Orada, bir subayla muhatap olmak istedik. Ancak, arama noktasında subaylar bulunmuyor. Bizim muhatap olduklarımız ise yetkisi az olan uzman çavuş ve genç astsubaylardır. İsteklerimizi ve şikayetlerimizi iletmekte, muhatap bulmakta zorlandık. Bir ara bir yüzbaşı geldi ona durumu ilettik. Ancak bir daha da kendisini görmedik. Bizim istediğimiz bir an önce kontrol noktasından geçip duruşma salonu önüne geçmekti. Arama noktasından geçişlerin saat 08.00 başlayacağı söylendi.

Asker, sözünü tutmalıydı
Saat 08.00 olduğunda “açın kapılar” denildiğinde arama noktasından geçiş yine yapılmadı. Oysa, asker söz verdiğinde o kapı açılmalıydı. Gelen herkes söyleniyor ve jandarmaya kızıyordu. Orada jandarmanın yaptığı hukuksuzluk ve işkencedir.

Saat 08.15’e kadar kapı açılmayınca, İstanbul Jandarma Bölge Komutanını arayıp konuyu iletmek, karşılaştığımız muameleyi anlatmak istedim. Ancak herhangi bir rütbeli subaya ulaşmam mümkün olmadı. Bir erle konuşabildim. Not bırakmama rağmen komutanın dönüşü olmadı. Kapılar hala açılmayınca üzüntümüz ve sıkıntımız daha da arttı. Bunun üzerine Jandarma Genel Komutanlığı Kurmay Başkanını aradım.

Komutana ulaşamayınca, emir subayına, jandarmanın burada vatandaşa kolaylık göstereceğine her türlü zorluğu gösterdiğini, iki saattir soğukta bekletildiğimizi, bize adeta işkence uygulandığını, buradaki yaşananları birinci ağızdan dinlemesi için durumu kurmay başkanına anlatmak istediğimi belirttim. Ancak, aradan neredeyse 10 gün geçmesine rağmen ne Bölge Komutanından, ne de Kurmay Başkanından bir cevap alamadım.

33 yıl görev yaptığım jandarma teşkilatında, bizden sonra gelen kardeşlerimizin bizlere bu vefasızlığı göstermesini kabul etmiyorum. Kendinden sonra gelenlerin aynı hataları yapmamaları için bunları anlatmayı gerekli ve zorunlu gördüm.”

Habur’da teröriste gösterilen saygı

Osman Özbek’e, “Peki asker ne yapmalıydı?” diye sorduğumda, “Jandarma TEM yolunda durdurmak yerine, duruşma salonuna en yakın yerde durdurmalıydı. Açık yapılan bir duruşmaya, vatandaşın en kolay yoldan ulaşması için önlem almak yerine, bu tür engelleri koymamalıydı. Halkla bütünleşmiş jandarmadan beklenen şudur: gelenlere bir çay ikram edilebilirdi. Çünkü gelenler emekli subay, onların eşleri, tutukluların yakınlarıdır. Onların kolaylıkla tuvalet ihtiyaçlarını karşılayacak seyyar tuvaletler yapılırdı. Habur’da teröristlere, Suriye sınırında mültecilere gösterdikleri yakınlığı dörtte biri bile bize gösterilse yeterdi. Ancak bunlar yapılmadı” diyor.

Üç jandarma genel komutanı, iki kurmay başkanının tutuklu yargılandığı davalarda, jandarma teşkilatının çok daha hassas olmasını yalnız Osman Özbek değil, asker eşleri de, duruşmalara katılan emekli askerler de istiyor, bekleniyor. Önceki genelkurmay başkanı, üç kuvvet komutanı ve jandarma genel komutanının tanıklık için geldiği bir günde orada yaşatılanlar açıkçası onları da üzdü. Dilekleri de, 18 Mart’ta bunların yaşatılmaması oldu…

Bugün size bir belgeden bölümler aktaracağım. Bu belge ünlü İslamcı şair Necip Fazıl'ın çıkarmış olduğu 11 Mayıs 1951 tarihli Büyükdoğu Dergisi'nden alınma. Cumartesi günü bu dergiyi Star Gazetesi ek olarak verdi. Bulabilen oradan tümünü okuyabilir.
Bu belge; Demokrat Parti'yi ve  1960 askeri müdahalesinden sonra asılan Başbakan Adnan Menderes'i tanımamız açısından çok ilginçtir. Bilindiği gibi Necip Fazıl; koyu bir İsmet İnönü düşmanıdır. Öyle ki bu dergide; rahmetli Mevhibe İnönü gibi bir hanımefendiye bile edepsizce dil uzatılmıştır. CHP küfür partisi olarak anlatılmıştır; yerden yere vurulmuştur. Necip Fazıl gibilerin sıkı  desteği ile 14 Mayıs 1950'de Demokrat Parti, "demokrasi ve özgürlük vaat ederek"  iktidara gelmiştir. Adnan Menderes başbakandır; Celal Bayar ise cumhurbaşkanı. Aradan bir yıl geçtikten sonra Necip Fazıl; kendi deyişi ile istemeden olsa bile İsmet İnönü'yü övmek zorunda kalmış ve onunla ittifak yapmak istediğini de yazmıştır. Şimdi o methiyenin can alıcı noktalarını okuyalım:
(...)
"Evet, Sayın İnönü! (...) arada bütün aykırılık ve düşmanlık kutupları yerli yerinde kalmak şartiyle, sizinle belli başlı bir hedef üzerinde ittifak arayışımdaki mânayı sezer ve bütün gücünüz ve şevkinizle bu mânaya doğru koşarsınız.  

TESİR ALTINDA KALMADINIZ
(...)
1- Siz ve Partiniz, nazarımda, simsiyah bir dalâlet ve nasipsizliğin devamlı mümessili oldunuz! Buna rağmen siz ve Partiniz, en mutlak mahrumiyet ve en bâtıl zihniyet içinde, Türk kalmak, Türk çocuklarından ibaret bulunmak hassasını kaybetmediniz. Fenaydınız; fakat Türkün sağlam kumaşına ve mayasına rağmen, yine Türktünüz. Masonluğun, Dönmeliğin, Yahudiliğin, kozmopolitliğin günlük tesiri altında kalmadınız. (...)

2- Kimseyi, mâna sahasında arkasından vurmak, yalan ve dolanlarla çürütmeğe çalışmak gibi bir hale asla düşmediniz. Beni, ister uğramak ihtimalim bulunsun, ister bulunmasın, meyhanede, umumhanede, kumarhanede ve daha bilmem hangi rezalethanede yakalatmak ve Müslümanların gözünden düşürmek için bundan başka bir çareye malik bulunmamak gibi bir metoda asla yanaşmadınız.

3- Zalim kanunlarınız vardı; fakat bunlar açık ve samimi idi. Bir neşir suçu, ancak neşir vâki olduktan sonra cürüm teşkil etmek gibi hukuki bir umde haysiyeti belirtiyordu. (...) Bir neşir vâkıasında ağır cezalı bir suç isnadı, mutlaka ve her hal ve kârda mevkufluğu mecburî kılıyordu. Bunlar yanlıştı, fakat böyleydi; ve bunların böyle olduğu açıktı, malûmdu.
Hiç siz, Matbuat Kanununu değiştirip, (...) vücut bulmamış bir suçu vâki göstermek, üstelik suç sahibini imzası bulunmadığı için kanun nazarında Aksaraylı Pembe Hanım kadar mesuliyetsiz olmasına rağmen imtiyaz sahibi diye tâyin etmek, üstelik yazılara hayalen dahi münakaşası imkânsız mânalar atfetmek, üstelik mevkufiyeti kaldıran bir Adalet taahhüdüne rağmen onu zindana atmak gibi bir muameleye razı olabilir miydiniz? Asla!.. Bu bakımdan sizi, devrinizi ve kanun anlayışınızı kat'i olarak tenzih ederim!"
Necip Fazıl; son bölümde, Demokrat Parti'nin; basına özgürlük vaat etmesine karşın; yayımlanmamış yazılar yüzünden bile ceza vermeye kalkışmasını eleştiriliyor. Tıpkı; 2012'de, daha basılmamış kitaba ceza verilmesi gibi... DP ile AKP dönemini nasıl da benzeşiyor.
Beyoğlu'ndaki bir kumarhanede basılıp gözaltına alınmasını; kendisine kurulmuş bir tuzak olarak gören ve bunu  CHP'nin asla yapmayacağını itiraf eden Necip Fazıl'dan umarım ki İsmet İnönü'nün günümüzdeki yeminli düşmanları bir ders çıkarırlar.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget