Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Her fırsatta “Makine ve Kimya Endüstri Kurumu’na (MKEK) kıymayın” demeyi sürdüreceğiz. Atatürk’ün kurduğu fabrikada mermi üretiliyor, Emniyet Genel Müdürlüğü “sudan bahanelerle” mermiyi İtalya’dan alıyor. Silah üretiyor ama bu kez MKEK’nın elinden alınıp bu üretimi özel sektöre verme çabaları var.

MKEK’nun Ankara’da fişek fabrikası Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün silah mermisi üretimini gerçekleştiriyor. Emniyet Genel Müdürlüğü’nde, MKEK’nu devre dışı bırakıp yabancı ülkelerden mermi alma hevesi başladı. Üst düzey bazı yetkililere yanlış bilgiler aktarılarak bunu da sonunda başardılar.

Emniyet’e mermi geç mi verildi?
MKEK’nun Fişek Fabrikası, asker ve polisin mermi ihtiyacını eksiksiz karşılıyor. Dahası bir çok ülkeye ihracatta yapıyor. Ancak, Emniyet’in MKEK’dan vazgeçmesi ve dış alım yapması için Emniyet üzerinde yoğun baskılar olduğunu biliyoruz. Polise nasıl yerli üretim silah alınması için çaba gösteriyorsak, mermi ihtiyacımızın da kendi fabrikamızdan alınmasını isteriz.

MKE’den 2010 yılında 15 milyon adet fişek için 12 milyon 900 bin lira, 2011 yılında 27 milyon adet fişek için toplam 23 milyon 355 bin lira ödendi. Yeni mermi alım döneminde Emniyet Genel Müdürü Mehmet Kılıçlar’a şu bilgi verildi:

“2011 yılı içerisinde alımı gerçekleştirilen 10 milyon adet fişeğin 6 milyon adetlik birinci partisi bize 15 gün geç teslim edildi. Aynı yılın ikinci partisinin alımında ise 5 milyon adet fişek, MKE kurumunca Çek Cumhuriyeti’nden ithal edildi. Yani, bize Çek Cumhuriyeti’nden alınan mermiler satıldı.”

Ancak olay, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Kılıçlar’a anlatıldığı gibi değil.. MKEK, Emniyeti hiç fişeksiz bırakmadı. Hele, Çek Cumhuriyeti’nden ithal edilen mermilerin Emniyet’e verilmesi diye de bir olay yok. Konuştuğum yetkili, “Emniyet’in mermi talebi 10 milyondan 27 milyon adede yükselince, iç piyasanın mermi ihtiyacını karşılamak için Çek Cumhuriyeti’nden mermi ithal ettik. Emniyetin ihtiyacı, tamamen fabrikamız üretiminden karşılandı. Asla ithal mermi vermedik. Gerçekler söylenmiyor. Bunu belgelerle de ispatlayabiliriz. ” dedi.

MKE dururken mermi alımı İtalya’dan
İhale 2 milyon740 bin Euro ( 6.427.218 TL) teklif veren İtalya Firmasının Türkiye Temsilci şirket tarafından alındı. Fişekler 11 milyon 500 bin lira düşük fiyatla sağlanmış oldu. Emniyet yetkilileri şimdi bununla övünüyor.

Evet, düşük fiyatla alındı ama önemli olan o firmanın Türkiye’ye girebilmesiydi. Türkiye’de üretilen mermiyi ucuza verebilir. Türkiye’de üretilmeyen fişeklerin ithali durumunda bu farkı bir yolla kapatırlar. Ayrıca bu fişeklerin, ucuz iş gücü olan ülkelerde üretilmediğini Emniyet’e kim garanti ediyor? Unutmayalım, MKEK’nin düşük karları da yine kaliteyi artırmak için yatırıma dönüştürülüyordu.

Gelelim ünlü “Milli Piyade Tüfeği”ne
Savunma Sanayi Müsteşarlığı tarafından, henüz adı konulmayan ancak şimdilerde “Milli Piyade Tüfeği” olarak adlandırılan tüfek projesini de unutmuyoruz. MKEK Kırıkkale Silah Fabrikasının çalışanlarının geliştirdiği silahın üretiminin özel sektöre verilmesi an meselesi.

Kumar masasında Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın silah projesiyle ilgili iki yetkilisi, silah projesini yürüten özel sektör yöneticisiyle birlikteydi. İsim vermeden bu şirket yönetiminde eski Savunma Sanayi Müsteşarı ve eski AKP Milletvekilinin bulunduğunu belirttik. “İsim yazmamışsınız ama sözü edilen kişi benim” dedi. Arayan, Vahit Erdem’di. Erdem telefonda, kimar masasındaki fotoğrafı asla etik bulmadığını belirtti. Şirketin Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi olduğunu kaydeden Vahit Erdem, kendisine yönelik suçlama olmamasına rağmen yine de açıklama ihtiyacı duydu. İşte söyledikleri:

“Kale Kalıp ile MKEK'nun işbirliği ile geliştirilmesi planlanan Milli Piyade Tüfeği projesi, benim Kale Grubun'da görev almamdan yaklaşık üç yıl önce kararlaştırılmış başlamıştır. Projenin başlamasında hiçbir rolüm ve bilgim olmamıştır. Benim yönlendirmem söz konusu olamaz öyle bir görevimde yoktur. Eğer proje ile ilgili görevim olsa idi, ülkenin menfaati ve projenin başarısı neyi gerektiriyorsa ancak onu yapardım.”

Erdem, Savunma Sanayi Müsteşarlığı’ndan 20 yıl önce ayrıldığını kaydediyor, “MKEK benim de ilimdedir. Bu Kurumda çok sayıda yakınım çalışmakta veya emekli olmuştur. Hal böyle iken benim MKEK'nun zararına bir fiilde bulunmam söz konusu olamaz” diyor.

Yokluk, kıtlık döneminde Atatürk döneminde kurulan fabrikalarımıza sahip çıkmak hepimizin görevi olduğu için Silah Fabsrikasını, mermi fabrikasını yazıyorum. Emniyet yetkililerinin kaç kez İtalya’ya davet edildiği ve bunların daha devamı olup olmadığı da ayrı bir merak konusudur.

İşte bunları söyledikten sonra da iyilik, esenlik dileklerimle yeni yılınızı kutluyorum.

BİLGESAM heyetinin Çin ziyaretiyle ilgili raporunu dün incelemeye başlamıştık. Bugün Çin’in Ortadoğu politikasını ve tek tek ülkelerle ilişkisinin ne boyutta olduğunu inceleyeceğiz.
BİLGESAM heyetine bu konuda bilgi veren isim ise aynı zamanda Çin’in Medeniyetler İttifakı’ndaki temsilcisi olan Prof. Dr. Pan Guang.
SURİYE KRİZİ TİCARETİ VURDU
Porf. Pan ülkesinin Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerinin genel olarak çok iyi olduğunu ancak son gelişmelerin Çin’in bölge ülkeleriyle yürüttüğü ticareti olumsuz etkilediğini belirtiyor. Prof. Pan, bölgedeki istikrarsızlığın riskleri, dolayısıyla ulaşım ve sigorta maliyetlerini artırdığına dikkat çekiyor. Örneğin sigorta şirketleri şu anda Suriye’ye gönderilecek malları sigorta etmiyor ve Çin bu nedenle Ortadoğu ile ticaretini Dubai merkezli yürütmek zorunda kalıyor.
Tek tek Ortadoğu ülkeleri ile Çin’in ilişkisine göz atacak olursak:
LİBYA
Pekin, Libya’daki kriz başlayınca bu ülkede çalışan 36 bin Çinli işçiyi tahliye etmiş. Libya şimdi bu işçilerin yeniden gönderilmesini talep ediyor ancak Pekin’in önceliği Libya’da kalan parasını kurtarmak.
IRAK
Prof. Pan Guang, Çin’in Irak’la, özelikle de kuzeydeki Bölgesel Kürt Yönetimi ile ilişkilerinin çok iyi olduğunu belirtiyor. Prof. Pan, Cumhurbaşkanı Talabani ile bir sorunlarının olmadığını vurguluyor.
İRAN
Prof. Pan Guang Pekin’in İran konusunda üç ilke doğrultusunda hareket etiğini belirtiyor:
Çin’in birinci ilkesi, İran’ın nükleer silah sahibi olmaması… Pekin bunu kabul edemeyeceğini ilan etti.
Çin’in ikinci ilkesi, İran’a karşı her türlü askeri harekâta karşı olması… Pekin bu ilke doğrultusunda İran nükleer krizinin askeri seçenekle çözülemeyeceğini savunuyor. Prof. Pan, İran’ın nükleer tesislerini imha etmeye dönük bir askeri harekâtın tüm Ortadoğu’yu çatışmaya sürükleyeceğine dikkat çekiyor ve böylesi bir saldırının İran’daki reform çabalarına zarar vereceğini belirtiyor.
Çin’in üçüncü ilkesi ise bu ülkedeki menfaatlerinin korunması… Prof. Guang ülkenin İran’da yatırımları bulunduğunu, İran’dan petrol ithal ettiğini, finansal ilişkiler yürüttüğünü belirtiyor ve bu nedenle ABD’nin tek taraflı yaptırımlarına destek vermediklerini ancak BM yaptırımlarına uyduklarını söylüyor.
SURİYE
Prof. Pan Guang, Suriye konusunda Pekin’in yaklaşımının Moskova’dan farklı olduğunu, çünkü Rusya’nın bu ülkede askeri üssü bulunduğunu ve iki ülke arasında silah satış anlaşmaları olduğunu belirtiyor. Pan, Çin’in böyle bir ilişkisi olmadığını ancak Suriye’ye yabancı askeri müdahaleye karşı olduklarını söylüyor.
Muhalefetle bir sorunları olmadığını, Esad yönetimi ile de iyi ilişkileri bulunduğunu ve bu iktidarı Suriye’nin merkezi yönetimi olarak tanımaya devam edeceklerini kaydeden Pan, ülkesinin Annan ve İbrahimi planlarına destek verdiğini belirtiyor.
Pekin, Suriye krizinin geldiği bu aşamada her şeyden önce ateşkesi gerekli görüyor.
FİLİSTİN-İSRAİL
Çin Filistin’in kendi devleti olmasını savunuyor ve bu nedenle Filistin’in BM üyeliğini destekliyor. Pan Guang bununla birlikte Pekin açısından İsrail’in güvenliğinin önemli olduğunu ve Hamas’ın roket saldırılarını durdurması gerektiğini savunuyor.
Çin iki tarafı da müzakerelere ve anlaşmaya teşvik ediyor. Prof. Pan Guang ihtilafın çözümünde ABD ve AB’nin de gayret göstermesi gerektiğine dikkat çekiyor.

Genelde insanlık, özel olarak da Türkiye çok zorlu bir berzahtan geçiyor. Önce genele bir
bakalım:
Ümitler, beklentiler var; deneyimlerimizle elde ettiğimiz ışıklar var ama korkular, ıstıraplar, karanlıklar, tehlikeler de var. Bundan da önemlisi, tüm ümitlerimizin hayat kaynağı olan evrensel değerleri kemirmek,  insanlığı, eskinin karanlık dehlizlerinde çürütmek üzere bekleyen tahrip odakları var. Bunlar, kudurgan bir şehvetle insanı boğmak ve sadizmlerini tatmin etmek üzere pusudadır.
Berlin Duvarı yıkılmıştır. Duvarın arkasından ümit ve coşkularla birlikte ‘acabalar’ ve endişeler de akın etmiştir. Soru, kısaca şudur: Zulüm ve kahırla bastırılan kitlelerin serbest kalışıyla su yüzüne çıkan boşluklar nasıl doldurulacaktır? Cevap ne olursa olsun, şunu görmezlikten gelemeyiz: Materyalizmden idealizme, dinsizlikten dine, Allahsızlıktan Allah ile aldatmaya gidiyoruz. Magazin züppesi sözde  ‘aydınlar’la, devlet adamlığını Kırkpınar ağalığı sananların hâlâ fark edemediği bu gerçeği bundan elli-altmış yıl önce görenler var.
Çağın en büyük düşünürlerinden biri olan İngiliz Toynbee, 1940’lı yıllarda şunu söylüyordu: “Eğer insanlığın mutlu bir geleceği olacaksa bu yine büyük dinlerin mirası içinden çıkacaktır.” Yüzyılımızın düşünce devlerinden bir başkası, Fransız Andre Malraux, aynı gerçeği daha keskin bir ifadeyle şöyle tekrarlamıştır: “Önümüzdeki yüzyıl ya dinler çağı olacaktır ya da hiçbir şey.”
Büyük dinleri, evrensel ilkelerin, insana sevgi ve saygının kaynak kurumu olarak aldığınızda bu doğrudur. Ama unutmamak gerekir ki, insanlığı din dışılığın, inkâr ve materyalizmin en zehirlisine teslim edenler  de büyük dinlerin temsilcileri olmuştur. Burada, Kur’an’ın, yaklaşık üçte birinin, din temsilcilerini şikâyetten oluştuğunu bir kez daha belirtmek isterim. Yani rahmet ve mutluluk kurumu olması gereken dini,  zahmet ve kahır kurumu haline getirenler, ne yazık ki, dini inkâr edenler değil onu temsil edenler oldu.
Kılık değiştirmiş engizisyonların yakamıza yapışması imkân dışı değildir. Çünkü engizisyon ölmez, sadece uyar; uyanmak için de sizin uyumanızı bekler. Bugün, hassas kulakların duydukları bazı sesler,  engizisyonun ayak sesleridir. Çöken sistemlerin bıraktıkları boşlukları doldurmak üzere din, ruh, üst âlem, öte dünya, kutsal adına binlerce kişi ve klik sahneye fırlamıştır. Her ilde birkaç ‘mehdi’ (!) türemiştir. Bunlar, esrarlı bir paralellik ve entegrasyona girebilmişlerdir. Hatta yer yer ‘ortak hurafe mafyaları’na vücut verebilmektedirler.
Dinlerin bünyesinden çıkabilecek mutlu yarınlar kendiliğinden gelecek kadar ucuz değildir.
Herkesin, özellikle aydınların kolları sıvaması şarttır.
Bizim teklifimiz şudur: İnsanlığın ulaştığı bugünkü bilim, aydınlık ve deneyim mirasıyla, vahyin son ürünlerini toplayan Kur’an’ı kucaklaştırıp yepyeni reçeteler elde etmeliyiz. Bunun için, Kur’an’ı, geleneksel  tabuların tüm tasallutundan kurtularak yeniden okumak gerekiyor. Biz bu okuyuşun devrim niteliğinde örneklerini iki düzineyi aşkın eserle ortaya koymuş bulunuyoruz.

VE TÜRKİYE ÖZELİ

Türk halkı olarak yeni bir oluş sürecine girmiş bulunuyoruz. Türkiye ile, Türk tarihiyle,  Türk’ün ruh ve iman kökleriyle hesaplaşıyorlar. İşin kotarımı, Kelime-i Şehadet’in ve Malazgirt ruhunun bin yıllık düşmanı haçlılarda. Destek ve meşrulaştırma işi ise içerdeki kanı bozuklarla imanı bozuklara ihale edilmiş. Türkiye borç batağına tepesi üstüne batırılmış. Seksen küsur yıllık birikimlerimizin işe yarar nesi varsa ona  buna satıldı. İslam dünyasındaki en yakın komşularımızla neredeyse kanlı bıçaklı olmuşuz. Hukuk askıya alınmış. Süratli bir biçimde diktatörlüğe gidiyoruz. Diktatörlük özlemleri hedefine vardırılırsa bölücü  terörün döktüğü kana ilaveten dinciliğin dökeceği kanlar dönemi başlayacak.
Türkiye şundan haberdar mı: Dincilik, planını çok becerikli bir biçimde ve çok önceden yapmış bulunuyor. Dincilik yıllardan beri iç ve dış teröre yatırım yapıyor. Ayağını tam sağlam bastığı anda, Türkiye’nin  canını yakacak kıyımlar sürecini açacaktır. Böyle giderse dincilik bu millete yakın bir gelecekte PKK’ya rahmet okutacak dehşetlere imza attıracaktır.
Allah bu milleti korusun. Yeni yılınız kutlu olsun!

Bizler ve sizler dün yeni yıla girmeye hazırlanırken, Hasdal Cezaevindeki tek tutuklu kadın, iki çocuk annesi Güllü Salkaya’dan 2 sayfalık mektup geldi.
Onu tanıyorsunuz; Daktilo memuru, yani sivil personeldi. Balyoz darbe planı iddiasıyla açılan davada tutuksuz yargılanırken, 21 Eylül’deki karar duruşmasında 16 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldığı gibi, “babalık ve kocalık haklarından” da men edilerek Hasdal’a kondu.
O, yeni yıla dün akşam ilk kez çocuklarından, eşinden ayrı olarak, Hasdal’da bir başına girdi.
Bizler yeni bir yıla umutla uyandık, ya o?
İşte Salkaya’nın yürek burkan mektubundan çarpıcı bölümler:
"1985 yılında Hava Harp Akademisi Komutanlığında işe başladım. 27 yıldır aynı yerde sivil memur olarak görev yapıyordum. Bu dönem içinde evlendim ve dünyalar tatlısı 2 çocuk sahibi olduk. 2005 yılında emekliliğime hak kazanmama rağmen çocuklarıma iyi bir gelecek sağlamak amacıyla çalışmaya devam ettim. Oğlumun matematik mühendisi olarak hayata başlaması, kızımın ise 1 yıl sonra üniversiteden mezun olacak olması en büyük mutluluğumdu. Çocuklarımın okullarını bitirmesinden sonraki ilk hedefim emekli olup, onlarla daha fazla vakit geçirip, hayata atılmalarını yakından izleyerek destek vermekti.
Birini öldürürsün katil olursun. Bir şey çalarsın hırsız olursun. Kaçarsın. Ama nereye kadar, nasıl olsa bir gün yakalanırkın, ‘Evet ben suçluyum, suçumu da mutlaka birgün çekeceğim’ dersin. Ama benim suçum ne, halen bilmiyorum.
BEN NE YAPMIŞIM
Ben ne yapmışım? Bunu hala anlayamıyorum. İradem dışı evimde veya işyerimde olmayan bir bilgisayarda adı geçen dijital verilerin nerede, ne maksatla, kim veya kimler tarafından hazırlandığını, benim adım kullanılarak kaydının yapıldığını bilemiyorum. Bunu kabul etmem elbette ki mümkün değildir. İşlemediğim bir suça değil 16 yıl, 1 saat bile ceza verilmesine anlam veremiyor ve kabul edemiyorum.
Çalıştığım şubedeki görevim, yıl içindeki eğitim-öğretim faaliyetleri, aylık ve yıllık ders programları ve ders konularıyla ilgili muhtelif yazışmaları yapmaktır. Kaldı ki, evimde yapılan aramada el konulan bilgisayarlarda ve CD’lerde suç unsuru bulunamadı. İş yerinde kullanmakta olduğum bilgisayarda ise suç unsuru var mı, yok mu diye araştırma bile yapılmadı.
HESABINI KİM VERECEK
Bize atılan bu iftiraların ne maksatla, kimler tarafından yapılmış olduğunu bir türlü anlayamıyorum. ‘Neden ben?’ diye sorduğumda cevabını bulamıyorum. Bunun hesabını ne zaman, kim, nasıl verecek? Bilemiyorum. Bizlerin hapishanede kaldığımız, sevdiklerimizden uzakta geçirdiğimiz her günü, her saati bizlere geri verebilecekler mi?
Karakol kapısına dahi gitmeyen ben, kendimi bir anda mahkeme salonunda buldum.
Hâla soruyorum; bir bayan olarak, bir eş, bir anne olarak kendini çocuklarına ve ailesine adayan biri, bu kabûs dolu sıkıntılı günleri hem kendisine, hem ailesine, hem de çevresine yaşatmak ister mi? İşlemediğim bir suçum cezasını bana ve tüm yakınlarıma çektiriyorlar.
Bazen içimdeki duygulara da engel olamadığım zamanlar oluyor. Bana verilen bu ağır cezayı hak edecek ne yaptım?
BEN KİM, DARBEYE TEŞEBBÜS ETMEK KİM
Orta halli bir ailenin çocuğu olarak, yapacak bir iş imkânı olmadığından devlet memuru olarak görev yapmam mı?
Devletin bana imkân tanıdığı bu işi layığıyla yerine getirmek mi?
Ben şimdi darbecilikle suçlanıyorum. Ben kim, darbeye teşebbüs etmek kim?
Masumum. Suçlu olmadığımı biliyor olmanın rahatlığıyla sabrımı ve metanetimi koruyarak, aklanmayı, beraat etmeyi ve özgürlüğümün iadesini bekliyorum.”
Böyle bir günde bu mektuptan bahsederek, keyfinizi kaçırdığım için özür dilemeyeceğim. Çünkü Güllü Hanım’ın da anlattığı gibi kabûs sürüyor!..
Silivri, Hasdal, Hadımköy ve Maltepe’ye kucak dolusu sevgiler...
Müyesser Yıldız
www.facebook.com/MuyesserYildiz

Odatv.com

Sazlı sözlü bir yılbaşı "garip" olur mu?.. Olurmuş... Oldu...

Önce Silivri’de 4’üncü yılbaşını geçiren Gazeteci-Yazar, CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay’larda...

Elimizde Balbay’ın gönderdiği pasta, 100. Yıl’daki kapılarını çaldık... Babasından 8 aylıkken ayırdıkları, şimdi 5 yaşında olan Deniz, annesinin yaptırdığı dinozorlu pasta yerine babasının gönderdiğini tercih etti. Mumları, maytapları minik elleriyle yerleştirdi. Heyecanla yanmasını izledi, sonra da coşkuyla üfledi...

Ortaya hüzünlü mutluluğun -baba eksik- aile boyu fotoğrafı çıktı.

İkinci durağımız, "Amirallere suikast" iddiasıyla ikinci kez tutuklanma kararı çıktığında, 3 yıl önce onuru için canından geçen merhum Yarbay Ali Tatar’ın 80 yaşındaki annesi Satı Tatar’ın İncirli’deki evi oldu. Ona ancak bir demet beyaz şebboy götürebildik. Merhum Ali’si –kaderi benzemesin- aynen oğlum İlim gibi iri yapılıymış. Kapıda İlim’e: "Oğlum Ali gelmiş." diye sarıldı Satı Anne.

Ağabey Ahmet Tatar ve eşi de oradaydı. Merhumu konuştuk hep. Söz bitti, ağabey Tatar, Ali’nin sazını alıp bize üç türkü söyledi. Üçü de biten sözlerin devamıydı.

İlk seçtiği türkü 1993’te Madımak’ta yakılan halk ozanı Muhlis Akarsu’nun “Zalım Felek Duymadın mı Sesimi” türküsüydü. İşte o türküden birkaç dize:


Zalim felek duymadın mı sesimi

Sen yaralı değilsin ki bilesin

Bilemezsin matemimi, yasımı
Sen yaralı değilsin ki bilesin
Dostun düşmanın olmadı ki bilesin

Gurbet ellerinde ömrüm çürüyor

Eller beni bir biçare biliyor

Akarsuya gelen bir taş vuruyor
Sen yaralı değilsin ki bilesin
Sonra Pir Sultan Abdal’dan “Boz Atlı Hızır”...

Bir yavru yolladım gurbet ellere

Emaneti sana boz atlı hızır

Seni bekçilerler nice ellere
Emaneti sana boz atlı hızır


Nice günler gördüm bahtı karalı

Nice günler gördüm dertli çareli

Bir yavru yolladım yürek yaralı
Emaneti sana boz atlı hızır

Hak'tan bize bizden halka zulüm yok
İmanım var vadesize ölüm yok
Senden başka kanadım yok kolum yok
Emaneti sana boz atlı hızır
Abdal’ım böyle m'olacak
Beklerim yolların yavrum gelecek
Analı babalı murad alacak
Emaneti sana boz atlı hızır

Ve son türkü Muharrem Koç’tan Sefa Geldin Bizim Ele”...

Sefa geldin bizim ele
Efendim sen sefa geldin
Bizi koydun ah u zara
Her dertlere deva geldin

Aman dostum dosta yara
Dost bulunmaz derde çare
Her suyun geçidin ara
Kul olayım vara vara

İle acılarını bal eyledi Tatar Ailesi... Satı ananın sessiz, ama sicim gibi akan gözyaşlarıyla...

Eğlenmedik mi? Eğlendik. Son durağımız eski dostlar, gazeteci Dilek-Hamza Şahin çiftinin eviydi. Banu-Bülent, Sultan-Celal, Güneş-Hakan, çoluk çombak toplandık. Banu’nun kızı Rengin’in 2’inci doğum günüydü, onu kutladık. 2010’da doğumhaneden çıktıklarında minik Rengin’i kucağıma alıp anasının koynuna ilk veren ben olmuştum. 3 ay sonra tutuklandım. Rengin’in büyüdüğünü ancak Silivri’ye gönderilen fotoğraflarından görebildim. Birinci yaş gününde yoktum, ama ikincisine yetiştim işte.

Darısı yolları beklenen tüm yavrularla, ana-babalara!..


Müyesser YILDIZ
1 Ocak 2013

Neden Atatürk diyemiyorlar? - Gündüz Akgül
Yıl 1919, emperyalist ülkeler yurdumuzun bir bölümünü işgal etmiş, tümünü bölüşmek için planlar yapıyorlardı.
Padişah ve şürekâsı (yandaşları) kendi geleceklerini garantiye almak için emperyalistlerle anlaşmak isterken, yurtseverlerin ise içi kan ağlıyor ve mutlaka bir şeyler yapmak gerektiği ateşiyle yanıyorlardı.
Bu ateşi yakacak bir lidere gerksinim vardı.
O lider, Trablusgarpta adı simge haline gelen Binbaşı, Çannakale geçilmez destanını yazdıran, Seddülbahirde, Anafartalar da, arıburnun da, coknbayırın da adeta devleşen Yarbay, Mustafa Kemal Bey’den başkası değildi.
Mustafa Kemal, savaşlarda gösterdiği başarılar nedeniyle 6 Mart 1917 tarihinde Tümgeneralliğe yükselmiş, bu rutbede iken 9.Ordu Müfettişliği göreviyle 19 Mayıs 1919 da Samsun’da bir güneş gibi doğarak Kurtuluş Savaşını başlatmıştır.
Padişah, emperyalist işgalcilerin etkisiyle hemen İstanbul’a dönmesini isteyince, tasarladığı kurtuluş rüyasını gerçekleştirmek için İstanbul’a dönmemiş, 8 Temmuz 1919 tarihinde çok sevdiği ordudan istifa ederek güvendiği Türk ulusu ile bütünleşerek yoluna devam etmiştir. (11.Mayıs 1920 tarihinde hakkında verilen idam kararı, 24.Mayıs 1920 tarihinde Padişah tarafından onaylanarak resmen askerliğine son verilmiştir.)
Kurtuluş savaşında, ülkesinin kurtuluşu için canını vermeye hazır Türk, Kürt, Laz, Çerkes, Sünni, Alevi herkes Musatfa Kemal’in arkasında yer aldı.
Binbir zorluk ve binlerce şehit kanı pahasına devam eden kurtuluş savaşı, 9 Eylül 1922 tarihinde düşmanın İzmir’de denize dökülmesi utkusu (zafer) ile son buldu.
TBMM 19 Eylül 1921 tarihinde oybirliği ile Mustafa Kemal’e Mareşal ve Gazi unvanı verdi.
Kısaca özetlediğim bu başarılara imza atan Mustafa Kemal’i benimseyenler, ATATÜRK’ü neden içlerine sindiremiyorlar?
Neden ATATÜRK diyemiyorlar?
Yazının başlığını oluşturan bu soruyu, nedenlerini belirterek yanıtlamaya çalışacağım.
Çünkü ATATÜRK, uzun soluklu bir çalışma sonunda, kurtuluş kadar önemli olan ve devrimlerin gerçekleştirildiği kuruluş aşamasının eseridir.
Bu aşamada;
-Saltanat kaldırıldı.
-Ankara Başkent yapıldı.
-En önemli devrim olan Cumhuriyet ilan edildi.
-Halifelik sonlandırıldı.
-Eğitim Birliği Yasası kabul edildi.
-Şer’iye Mahkemeleri kaldırıldı.
-Tekke ve Türbeler kapatıldı, tarikatlar yasaklandı.
-Şapka devrimi gerçekleştirildi.
-Uluslararası Saat ve Takvim kabul edildi.
-Laiklik ilkesi Anayasaya girdi.
-Türk alfabesi ve latin rakamları kabul edildi.
-Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi.
-Türk Tarih ve Dil Kurumu kuruldu.
-Halk Evleri açıldı.
-Ezanın Türkçe okunması kararlaştırıldı ve okutuldu.
-“En Hakiki Mürşit İlimdir” denilerek, us (akıl) ve bilime önem verildi.
-21 Haziran 1934 tarihinde Soyadı Yasası çıkrıldı.
-24 Kasım 1934 günü TBMM oy birliği ile Mustafa Kemal’e anasının ak sütü gibi hak ettiği ATATÜRK soyadını verildi.
-Tüm bu devrimler, Ümmetten –Ulusa, Hilafetten – Demokratik ve Laik rejime, Tebaadan- Yurttaşa, Cemaatten- Topluma, Seçkin sınıftan – Bizzat halkın iradesine geçmemizi ve karanlıktan aydınlığa çıkmamızı sağladı. 
Sanırım, bu açıklamalardan sonra ATATÜRK’ü neden sindiremedikleri ve neden ATATÜRK demedikleri konusunda başka bir açıklama yapmama gerek kalmadı.
Kurtuluş savaşı destanını azda olsa inceleyenler, İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele’nin, ATATAÜRK’ün silah arkadaşları ve Kurtuluş Savaşının birer kahramanları olduklarını göreceklerdir.
Devrimlerin gerçekleştirildiği kuruluş aşamasında ne yazık ki Kurtuluş Savaşının bu kahramanlarından İsmet İnönü hariç, diğerleri devrimlerde Büyük Önder ATATÜRK’e ayak uydurmadıkları gibi askerliğe dönmeyip TBMM de siyaset yapanlarda, devrimlerin gerçekleşmesinde daima karşı duruş sergileştirmişlerdir.
Bu devrimlerin hangi koşullarda gerçekleşrildiğini, kimlerin karşı durduğunu ve bu gün ATATÜRK’ü telafuz etmeyenlerin, karşı duranların geleneğinden geldiğini tarih baba çok açık olarak altın sahifelerine kaydetmiştir.
Meraklılar gerçekleri oradan okuyabilirler.
Güzel yurdumuzu işgalden kurtaran ve kurtuluşu devrimlerle taçlandıran ATATÜRK ve silah arkadaşları ile aziz şehitlerimizin anıları önünde saygı ile eğiliyorum.
Ne mutlu Atatürkçüyüm diyenlere ve ATATÜRK ile gurur duyanlara.
Sevgili Dostlar,
Yeni yıla ATATÜRK aydınlanması ile girmek istedim.
Savaşsız, mutlu, sağlıklı ve aydınlık dolu yeni yıl dileklerimle.
01.01.2013
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget