Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet savcılığı tarafından yürütülen “28 şubat soruşturması” kapsamında hakkında soruşturma başlatılacağı hükümete yakın yayın organlarında sıkça gündeme getirilen dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, “Genelkurmay Başkanı Karadayı, yardımcısı Çevik Bir dahil bir tek askeri yetkili değil ‘Vural Savaş’ın Refah Partisi’nin kapatılması için dava açacağını biliyorduk, tahmin ediyorduk’ desinler, yalan bile olsa ben kendimi dünyanın en aşağılık insanı ilan edeceğim” dedi.

Döneme ilişkin bazı gerçeklerin farklı bir biçimde yansıtıldığına dikkat çeken Vural Savaş, SÖZCÜ’nün sorularını şöyle cevaplandırdı:

RP ile ilgili gerçekler
“Refah Partisi’yle (RP) ile ilgili açtığım dava ile ilgili her işlemim ve kullandığım tabirler Yargıtay 1. Başkanlık Kurulu tarafından incelenmiş ve oybirliğiyle yaptığım işlemlerin ve kullandığım tabirlerin dosya içeriğine uygun olduğu kabul edildiği gibi, RP’nin kapatılması için açtığım da Anayasa Mahkemesi’nde 2’ye karşı 9 oyla kararlaştırıldı. Bu konuda RP’nin yaptığı başvuruyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) götürdüler. AİHM’de 1’e karşı büyük bir oy çokluğuyla istemi reddedip haklılığımızı tescilledi. Daha sonraki davalarda da RP’nin kapatma davasına atıf yapmış ve böylece RP’yi kapatma davası örnek alınacak bir Avrupa içtihadı haline geldi.

RP’yi kapatma davasının haklılığını ve Anayasa Mahkemesi’nin kapatma kararını AİHM’de savunan kişi ise AKP’nin en önem verdiği, kendisine Anayasa taslağı hazırlatılan Anayasa hukukçusu Prof.Dr. Ergun Özbudun’dur.

Beni Genelkurmay’dan aradılar

RP’nin kapatılmasına ilişkin iddianamede, gazete kupürleri ve Batı Çalışma Grubunu’nun (BÇG) belgelerini kullandığım iddia ediliyor. Bunlar da yalan. RP’nin kapatma davasına ilişkin iddianamemde bir tek gazete kupürüne yer verilmemiştir. BÇG belgelerini kullandığım ise tamamen yalandır. Aksine, RP’nin kapatma davasını açtığım 22 Mayıs 1997’de tarihinden bir gün sonra Genelkurmay Başkanlığı’ndan ismini hatırlayamadığım bir paşamız bana telefon etti, ‘Vural Bey, bizim elimizde de belgeler vardı. Keşke bizim de haberimiz olsaydı’ dedi. Ben de ‘Dava açıyorum, elinde belgesi olan getirsin diye ilan mı verecektim’ dedim.

Kısa süre sonra, Genelkurmay’dan BÇG’nin belgeleri olduğu iddia edilen bir yığın belge geldi. Açılan bir davaya ilişkin olduğu için hepsini Anayasa Mahkemesi’ne gönderdim. Davanın açıldığı tarih belli, Genelkurmay’dan gelen belgelerin Anayasa Mahkemesi’ne çok sonra gönderildiği belli.

Evet, brifinge katıldım
Ben 22 Mayıs 1997’de RP’nin kapatılma davasını açtım. Son dönemde televizyonlarda hemen her gün gündeme getirilen ‘yargıya brifing’ ise 10 Haziran 1997’de yapıldı. Brifing tarihinden 15 gün öncesine kadar ben Çin’deydim. Brifingin yapılacağı gün Çin’den döndüm ve o brifinge katıldım. Ancak hatırladığım kadarıyla dönemin Sayıştay Başkanı Vecdi Gönül dahil üst düzey yargı mensuplarının hemen hepsi bu brifingeydi. Görülmekte olan RP kapatma davası olduğu için Anayasa Mahkemesi üyeleri katılmasa daha iyi olurdu.

Kendimi ‘en aşağılık insan’ ilan edeceğim
Şunu iddia ediyorum: O dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, yardımcısı Orgeneral Çevik Bir dahil bir tek askeri yetkili değil ‘Vural Savaş’ın RP’nin kapatılması için dava açacağını biliyorduk’ desinler, yalan bile olsa ben kendimi dünyanın en aşağılık insanı ilan edeceğim. İnanın, davayı açtığım 27 Mayıs 1997’den birkaç gün öncesine kadar o tarihte dava açacağımı ben dahi bilmiyordum. RP hakkındaki iki soruşturma, dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan tarafından engellendiği yazılı olarak bildirilince, 8 klasör olan söz konusu partiyle ilgili dokümanları evime götürüp iddianameyi yazmaya başladım. ‘Anılarım’ adlı eserimde bunu ayrıntılı olarak anlattım.

Askeri darbe olabilirdi
28 şubat sürecinde Süleyman Demirel gibi tecrübeli bir cumhurbaşkanı, İsmail Hakkı Karadayı gibi sorunun askeri müdahalelerle çözülmesini istemediğini bildiğim bir genelkurmay başkanı, benim gibi hukukun gereğini cesaretle yapacak bir başsavcı olmasaydı, ABD güdümünde bir askeri darbe olabilirdi. Demirel’in bana söylediklerini günü gününe yazdım.
O süreçte görevde bulunan bazı üst düzey komutanların basına yansıyan açıklamalarında ‘Biz nizamiyenin kapısından döndük’ deniliyor. Onları nizamiyenin kapısından Erbakan mı veya başka siyasiler mi döndürdü? Bu soruya verilecek doğru cevap Demirel’in tespitinin ne kadar haklı olduğunu açık bir şekilde ortaya koyuyor. .

Karşı devrim sürecine girildiğini gösterir
“Onursal Yargıtay C.Başsavcısı’nın yargılanması gerekiyorsa yargılanacağı yer Anayasa Mahkemesi’dir. Tüm bu hususlar ortadayken, görevimden dolayı yaptığım işlemler ve açtığım kapatma davası hakkında yetkili olmadığı halde özel yetkili bir savcının soruşturma yapmaya kalkışması ancak iddia edildiği gibi bir karşı devrim sürecine girdiğimizin kanıtlarından birisi olabilir.”

MGK kararına karşı pompalı itirazı
28 Şubat kararlarından önce pompalı silahlard Yargıtay tarafından “suç aleti” olarak kabul edilmiyordu. MGK kararında, pompalı silahların ruhsata bağlanması önerilmişti. Söz konusu kararlardan sonra Yargıtay 8. Ceza Dairesi, pompalı tüfek bulundurmayı suç kabul eden bir karar verdi. Ben, ‘28 Şubat kararları kanun değildir, kanun değişikliği olmadan pompalı tüfek bulundurmanın suç haline getirilmesinin yasal olmadığına’ ilişkin ceza genel kuruluna itiraz ettim. İtirazım kabul edildi.

Brifinge katıldığı için eleştirilen Özden SÖZCÜ’ye konuştu:


Bugün olsun, o brifinge yine giderim

28 Şubat döneminde, Genelkurmay Başkanlığı tarafından yargı mensuplarına verilen brifinge katılanlar, hükümete yakın yayın organları tarafından hedef gösteriliyor. Bunlar arasında dönemin Anayayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden de bulunuyor. Özden, “Bugün olsun, o brifinge yine giderdim. Gittiğim için hiçbir zaman pişmanlık duymuş değilim. Memlekette olup bitenler konusunda Devlet arşivinde olan konularla ilgili bilgilendirilmiştik. Bunda ne sakınca var?” dedi.

Genelkurmay Başkanlığı’nın verdiği brifinge “28 Şubat brifingi” denilmesinin, sonraki olayları amaçlı bir biçimde saptırarak 28 Şubat’ı sömürmeye dönük olduğunu öne süren Yekta Güngör Özden, SÖZCÜ’nün sorularını şöyle cevaplandırdı:

Genelkurmay’dan telefon
Refah partisi (RP) hakkında hiç ummadığınız bir zamanda, hiçbir ön bilgimiz olmayan kapatma davası Mayıs ayında açıldı. Haziran ayı ortalarına doğru, Genelkurmay Başkanlığı’dan gelen telefonda, yargı mensupları için ‘bilgilendirme toplantısı’ yapılacağı söylendi. Brifingin içeriğini sorduğumda, ‘filmlerle ülkedeki duruma ilişkin ayrıntı verileceği’ belirtildi.
Sezer brifinge katılmadı
Genelkurmay’ın brifing davetini ben de Anayasa Mahkemesi üyelerine söyledi. Onlara, ‘bu brifinge isteyen gelir. İsteyen gelmez’ dedim. Çoğunluğu gelmekle birlikte gelmeyenler de oldu. Örneğin, Ahmet Necdet Sezer (Daha sonra 10. Cumhurbaşkanı oldu) yoktu. Brifing için kimseden bir itiraz da gelmedi.

‘Silah kullanacağız’ denilmedi
Toplantının başında ve sonunda bir korgeneral konuştuğunu hatırlıyorum. Başında, neden toplantı yapıldığını belirtip görüntülerin izleneceğini, sonunda da toplantıya katıldığımız için teşekkür edildi. Bize ülkedeki anarşik olayların filmleri gösterildi. İrticai faaliyetler ve bunlarla ilgili görüntüleri izledik. Orada gerek iktidar partisi ya da herhangi bir siyasi parti için olumsuz sözler söylenmediği gibi ‘gerekirse silah kullanacağız’ gibi bir söz de kesinlikle edilmedi.
10 dakika alkışlama durumu yok
Korgeneralin, ‘katıldığınız için bizlere teşekkür etti’ eden sözlerinden sonra kendisini alkışladık. Basında iddia edildiği gibi ayağa kalkıp 8-10 dakika alkışlamak gibi bir durum olmadı.
Bu toplantıda, 28 şubat kararlarından Anayasa Mahkemesine açılan RP’nin kapatma davasından asla söz edilmedi. Oraya katılanlar, brifing etkisiyle kanılarını değiştirecek ya da başka türlü bier zaafa düşecek insanlar değillerdir. Yararlanma olsa bile duygularını kararlarına yansıtacak kimseler yargıç olamazlar. Bir vatandaş olarak edindiklerimizi, kendi eleştirilerimiz ve değerlendirme hakkımız saklı kalarak belleğimize geçirilir.

Gitmek niçin suç olsun?
Bizi davet eden Genelkurmay Başkanlığı. Devletimizin en önemli organlarından birisi. Üstelik gidip gitmeme sizin isteğinize bağlı. Çocuk değiliz ki birisi elimizden tutup götürsün. Genelkurmay’a gidişin ne sakıncası va? Yasalarda böyle bir suç öngörülmüş mü? Kendileri brifing almıyorlar mı? Bu tür toplantılara hiç katılmadılar mı? Kararlarını o toplantılara göre mi verdiler?
Hepsi Devletin arşivinde
Şunu çok açık yüreklilikle söylüyorum, bugün aynı durum olsa yine giderim. Gittiğim için pişmanlık duymuş değilim. Tersine bilgilendim. Gidemediğim, göremediğim yerleri ve tanımadığım kişilerle ilgili bizzat eylemleri gördüm. Değişik yörelerdeki irtica kalkışmaları, olaylarıyla izlettirdiler. Bunlar zaten Devletin arşivinde. “

Suriye… Ve Atatürk - Emin Çölaşan
Suriye rezaleti sürüp gidiyor. Hükümetin başındakiler Suriye hakkında ipe sapa gelmez laflar ediyor, posta koyuyor…
“Suriye bizim iç meselemiz!”
Dostumuz veya düşmanımız olsun, bir ülke için böyle sözler söylenemez. Suriye bizim ilimiz mi? Tayyip’in valisi ile mi yönetiliyor? Ne demek iç meselemiz?
Hariciye Nazırı Davutoğlu Ahmet Meclis kürsüsünden önceki gün yine esti gürledi, Esad’a posta koydu!
“Ortadoğu’da değişim dalgasını artık biz yöneteceğiz. Suriye rejimi bir tehdittir. Er geç yıkılacaktır. Suriye hakkında ne konuşulacaksa, artık İstanbul ve Ankara’da konuşulacak. Yeni Ortadoğu’nun sahibi biziz!..”
Valla helal olsun!..Cart curt’un bu kadarı şimdiye kadar hiç duyulmamıştı!
***
Suriye’de olaylar oluyor. Birileri Esad rejimine karşı ayaklanmış. Bizim hükümet ise isyancılardan yana açık tavır koymuş, ABD’den gelen emir ve direktifler doğrultusunda Esad’ı devirmek için çaba harcıyor. Niçin?..
Çünkü Esad devrilince yerine şeriatçılar, Müslüman Kardeşler örgütü gelecek! Tam bizimkilerin istediği şey.
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım ve kendimizden bir örnek verelim.
Yıllardır PKK terörü ile boğuştuğumuzu bütün dünya biliyor. Varsayalım terör olayları yoğunlaştı, kitlelere yansıdı, İstanbul ve Güneydoğu’da yüz binlerce silahlı insan sokağa dökülüp Türkiye Cumhuriyetine karşı isyan bayrağı açtı.
Hükümetin gitmesini, Kürdistan kurulmasını, kendilerine özerklik verilmesini istiyorlar. Bu amaçla silaha sarıldılar. Her gün askerimizi ve polisimizi şehit ediyorlar.
Dünya kamuoyu bu olayla ilgilenmeye başladı. Ordumuzun isyancılara karşı silah kullanması dünyada büyük tepki yarattı, Birleşmiş Milletler arabulucu heyetleri Türkiye’ye gelmeye başladı!
Esad veya herhangi bir ülkenin başındaki kişiler ise bizim isyancılara yardım ediyor, destek veriyor.
Biz bu durumda ne yapardık? Çok büyük tepki göstermez miydik?..
Devlet, isyancı güçlere karşı bütün gücüyle karşı koymaz mıydı?
Sadece Türkiye için düşünmeyin, her ülke aynı şeyi yapardı. Esad da ülkesinde onu yapıyor.
***
Ben Esad’ın babasının oğlu, ya da avukatı değilim. Onun sıkı rejimini de bilenlerden biriyim. Ama bir rejimin ABD’nin çıkarları doğrultusunda devrilmesinin, yönetimin aynen Mısır’da olduğu gibi İslamcılara verilmesinin karşısındayım.
Bu olayda Türkiye’nin Tayyipgiller eliyle ABD’nin taşeronu olarak kullanılmasını hazmedemiyorum.
Eğer Esad rejiminden herhangi bir düşmanlık gördüysek, Suriye yönetimi bizim ulusal çıkarlarımıza ters düşen işler yapıyorsa, Tayyipgillerin bunu Türk milletine açıklaması gerekir.
Ama ortada böyle bir olay yok. Daha düne kadar karılı kocalı vaziyetlerde Esad ailesi ile sarmaş dolaş olanlar, karşılıklı ziyaretlerde öpüşüp koklaşanlar, dostluk mesajları verenler, iki ülke arasında vizeyi kaldıranlar, sınırları açmak için mayınları temizleme kararı alanlar, şimdi bir bakıyoruz ki durup dururken Suriye düşmanı kesilmişler ve başımıza hayali bir düşman yaratmışlar!
***
ABD oturup kendi çıkarlarını düşünmüş ve kararını vermiş:
“Ortadoğu’da bizim kucağımızda oturmayan bir İran kaldı, bir de Suriye. Ötekiler, Türkiye dahil tümüyle devşirildi. Şimdi, çoğu bizim elimizde bulunan Irak Kürdistanı petrollerini İran’ın erişemeyeceği bir yerden, Suriye üzerinden, Akdeniz yoluyla satacağız. Böylece Kürdistan petrolünü kurtarmış olacağız. Bunun tek yolu da, Esad’ı devirip Suriye’de kukla bir rejim kurmaktır…”
İşte, Tayyipgillere iletilen mesaj bu idi!
“Haydi Tayyip, görev başına! Esad’ı düşman ilan et, senin yardımınla devireceğiz.”
Hikayenin, daha doğrusu rezaletin özü işte bundan ibarettir sevgili okuyucularım. Oynanan bu oyunu hepimizin iyi bilmesi, iyi algılaması gerekiyor.
***
Burada sizlere yüz kızartıcı bir olaydan daha söz edeyim. Yabancı gazeteciler fotoğraflarla belgeledi. Suriyeli isyancılar, ellerinde silahlarıyla, üzerinde Türk Kızılayı yazan çadırların içerisinde poz veriyorlar.
Demek ki bizim paramızla iş gören Kızılay tarafından hazırlanan çadırların bir bölümü isyancıların eline verilmiş.
Kim verdi bu çadırları onlara? Bu nasıl rezalettir, nasıl sorumsuzluktur. Bir insani yardım kuruluşu olması gereken Kızılay bile siyasete alet olmuş, Suriyeli isyancılara çadır sağlıyor!
Kim verecek bu inanılmaz rezaletin hesabını?

VE ATATÜRK HATAYI’I ALDI
Suriye deyince, akıllara Atatürk dönemindeki Hatay olayı geliyor. Ancak o zaman Suriye diye bir devlet yoktu. Bütün Suriye, Hatay gibi tümüyle Fransa’nın elindeydi.
Hatay nüfusunun çoğunluğu Türk ve Müslümandı ve Atatürk, kendisine 1921 yılında Fransa tarafından verilen söz doğrultusunda, Hatay’ın Türk toprağı olduğunu savunuyordu. Amacı Hatay’ı Türkiye’ye katmaktı.
Yıl 1937. Hükümet bu konuda ürkek ve çekingen davranıyor, isteksiz görünüyor.
Şimdi ötesini o dönemde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri olan Hasan Rıza Soyak’ın kitabından okuyalım.
“Atatürk’ten Hatıralar.” (Yapı Kredi Bankası Yayınları)
Soyak kitabında, Atatürk’ün kendisine söylediklerini anlatıyor. Fransızlar silaha sarılırsa ne yapılacağını sorduğunda şu yanıtı alıyor:
“Çocuk, Fransız sefirine de defalarca söyledim. Bu dava benim şahsi davamdır ve icap ederse yine şahsen halletmem gerekir. Şayet böyle bir zorunluluk karşısında, yani işi silahlı bir hareketle halletmek zorunda kalırsak, tutacağım yolu çoktan kararlaştırmış bulunuyorum.
Böyle bir durumda derhal Devlet Reisliğinden, hatta mebusluktan istifa edeceğim. Serbest bir Türk vatandaşı olarak, bu işte çalışan arkadaşlarla birlikte Hatay topraklarına geçeceğim. Bunun her zaman imkanı ve çok emin yolları vardır.
Oradaki mücahitlerle ve anavatandan kaçıp bize katılacağına şüphe etmediğim kuvvetlerle, meseleyi yerinde ve içten halletmeye çalışacağım.
İsterse Türkiye hükümeti beni ve arkadaşlarımı asi ilan eder ve hakkımızda takibat da yapar.
Fakat çocuk göreceksin, yakında bu dava istediğimiz şekilde halledilmiş olacaktır. Yeter ki biz işi ciddiyetle takip edelim, bir takım vesveselere kapılıp gevşek davranmayalım.”
***
Yurtseverlik ve devlet adamlığı işte budur. Atatürk bu sözleri 1937 yılında söylediği zaman ortada ABD veya başka güçlerin çıkar hesapları yoktu. Başkalarından emir almıyordu. Sadece ulusal çıkarlarımız açısından düşünüyor, emperyalist Fransa ile silahlı çatışmayı göze alırken, “Gerekirse hükümet beni asi ilan eder” diyordu.
Sadece kendi ülkemizin çıkarları için her şeyi göze almıştı, bugün olduğu gibi kimseye uşaklık etme peşinde değildi.
Diplomatik ilişkiler sürüyordu. Atatürk hastaydı ve yavaş yavaş sağlığını yitiriyordu. Buna rağmen bir Mersin gezisi yaptı, Hatay sınırlarında nutuk verdi…
İlk Türk askeri birliği, temmuz 1938’de albay Şükrü Kanatlı komutasında Hatay’a girerken büyük tezahüratla karşılandı. Atatürk, silahlı direniş olmayacağını doğru tahmin etmişti.
Hatay’da seçim yapıldı ve Türk çoğunluk kazandı.
Eylül 1938’de toplanan Hatay Meclisi, devlet başkanlığına önce Abdülgani Türkmen’i, sonra Tayfur Sökmen’i seçti.
Resmi adı Meclis kararıyla Hatay Devleti olan bu yeni devletin bayrağı, bizim bayrağımızdı. Tek farkı, yıldızın içi dolu değildi ve çizgilerle gösterilmişti.
Başımızda ne idüğü belli olmayan tipler değil, Mustafa Kemal Atatürk gibi bir dünya devi vardı ve Hatay bir tek kurşun bile atılmadan, onun ağırlığı ve çabalarıyla Türkiye sınırlarına katılmıştı.
Bir şimdikilerin gülünç Suriye tantanasına bakın, bir de Atatürk’ün yaptığına…
Şimdikiler almış ABD’yi arkalarına, onların emirleri doğrultusunda Suriye atraksiyonu yapıyorlar!
Atatürk’ün arkasında ne ABD vardı, ne de başkaları. Hatay’ı tereyağdan kıl çeker gibi almıştı. Bugünküler gibi cart curt etmeden!..Hatay devletinin 1939 yılında Türkiye’ye katılma kararı aldığını görmeye, ne yazık ki ömrü yetmedi.
O günlerle şimdiyi kıyaslayın, farkı anlayın!

“Anayasa Platformu” girişim grubu adı altında bir araya gelen 13 meslek kuruluşu ve sendika konfederasyonu tarafından düzenlenen “Türkiye Konuşuyor Vatandaş Toplantıları’nın on üçüncü ve sonuncusu, 28 Nisan 2012 Cumartesi günü İstanbul Ataköy Atletizm Salonu’n da yapıldı. Ankara Odalar Birliği‘nin daveti üzerine oradaydım.
AKP ‘in hazırlamış olduğu ve CHP ile MHP ‘in de desteklediği anayasayı merak ettiğim için oradaydım tabi.
Ses düzeninin salonda feci akustik yaratması ve konuşulanları anlamamamız dışında görüntü olarak organize çok güzeldi ama hiç coşku yoktu. Konuklar için on kişilik yuvarlak masalar hazırlanmış ve masa numaraları büyük beyaz balonlar üzerine yazılarak tavana doğru yükseltilmişti. Salona girip bu balonları gözlediğiniz zaman hangi numaralı masada oturacağınız belli oluyor, aranmıyordunuz. Bu hem salona güzel bir hava vermişti hem de katılımcılara büyük rahatlıktı. Çay, kahve açık büfe vardı. Öğle ve akşamüstü sandviçlerle meyve suları meyveler dağıtıldı. Prof. Oğuz Babüroğlu’nun idare ettiği toplantıda başlıca konular şunlardı.
1---İfade özgürlüğü ve siyasal örgütlenme özgürlüğü.
2---Siyasal iktidarın denetlenmesi ve dengelenmesi.
3---Kamu hizmetlerinin niteliği(eşit biçimde yararlanma +tarafsızlık ilkesi.
4----Ekonomik ve sosyal haklar, sosyal devlet ilkesi ve pozitif ayrımcılık.
5----Birlikte yaşama.
6---Hükümet sistemi.
7----Yerel yönetimler.
8---Seçimler ve siyasal partiler.
9---Doğa ve kültürel varlıklar.
10---Devlet-din ilişkileri.
Evet, konular bunlardı. Baktığınız zaman ne kadar masum ve yararlı olduklarını düşünüyor insan değil mi? Ama kazın ayağı hiçte öyle değildi.
Bu konular salonun çeşitli yerlerine konan büyük ekranlarda yer alıyor sonra beyin yıkayıcı ve şaşırtıcı cümlelerle ucu açık sorularla bırakılıyordu.
Genelleme yaptığımda Sevr Antlaşmasında ve İkiz Sözleşmelerde yazılan şartlar çeşitli kelime, cümle oyunları ile süslenerek soruluyordu. Yani anlayacağımız tuzak sorulardı bunları anlayabilmek için ya politikanın içinde olmalı ya da yakından takip etmeliydi insan.
Kısacası Ortadoğu haritasını belirlemek için hazırlanmıştı sanki.
Özetlemeye kalkarsam soruların esas amacı gün gibi aşikârdı. Rejim değişikliğinden tutun Türkiye’yi bölecek yerel yönetimlerin özerkliğine kadar tuzak sorulardı.
Mesela;
Cumhurbaşkanının yetkileri kısaltılsın mı? Böyle kalsın mı veya artırılsın mı?
Cumhurbaşkanı başbakanlık yetkilerini de alıp başbakanlık kalksın mı?
Yerel yönetimleri güçlendirmek için merkezden yönetilmesi kalksın mı?
Birlikte yaşama için azınlıklara istedikleri haklar verilsin mi?(Özerklik)
Yargı bakanlık sisteminden kalkıp başbakanlığa veya cumhurbaşkanlığına bağlansın mı?
Devlet din işlerinin içerisinde olsun mu? Olmasın mı?
Birlikte yaşamak için etnik kökene özgürlük adına istediği haklar verilsin mi?
Dediğim gibi başta masum gibi yazılan 10 madde içine girildiğinde bu sonuçlar çıkıyordu.
Salonda sessizlik hâkimdi. Benim bulunduğum masada iki AKP li vardı ki bunlardan teki emekli derneklerinden birinin başkanıymış. Haliyle iktidarı met edip duruyorlar ve sorularda bizi ikna etmeye çalışıyorlardı. Ama tam tersi oldu diyebilirim. Onların anlamadıklarını biz masadakiler anlatınca anlamış oldular. Yine de bazı konuları tam anlatamamıştık veya öylesine beyinleri yıkanmıştı ki anlamak istemediler. Mesela Padişah Vahdettin’i kafalarında çok güzel çizdirmişler sanki özlem içerisindeler gibi.
Her bir konu ile ilgili bilgi verilirken(Prof. Oğuz Babüroğlu) salondaki akustikten hiç birisi anlaşılmıyordu tartışmanın konusu ekranlara güzel ama gizemli sözlerle yansıtılıyordu. Elektronik aletlerle oylama yapılıyordu. Bu yeni anayasaya muhalif olanların oyları belliydi ve salonun yarısı gibiydi bu da. Basına veya kamuya nasıl yansıtılacak bilemem.
Derken TBMM. Başkanı Sn. Çiçek ve (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, Ak Parti, CHP, MHP ve BDP'nin Anayasa Komisyonu üyeleri, 13 sendikanın temsilcisi toplantıya katıldılar. Dedim ya hiç coşku yoktu diye, lütfen cansız alkış sesleri oldu, o kadar. Çiçek’i alkışlamam masadaki iki AKP’ liyi şaşırttı haliyle. Ben de onun şahsını değil makamına olan saygımdan alkışladığımı söyledim, aptallaştılar.
Gelenlerin konuşmaları hiç ama hiç anlaşılmadı hatta bir ara kalkıp görevli gencin tekine anlattım. Bu salonun boş tribünlerini perde ile kapatsaydınız bu olmazdı dedim. Bana İst.Valiliği’nin salonu geç ayarlayabildiğini ve bu sebepten yetiştiremediklerini söyledi.
Neyse bir kulaklarımızı gerçek anlamda rahatsız eden sesleri anlamak şöyle dursun, artık bitse bu çile dedirtmeye başlamıştı bizlere.
CHP ne yapmak istiyor?
Bu komisyonda olan CHP tüm bu söylenenleri kabul ediyor mu anlayamıyorum. CHP Konya Milletvekili Atilla Kart’ı giderken iki dakikalığına uğurlamak için yanına gittim aslında çok soracak sorum vardı ama olmadı sadece el sıkıştık iki kelam ettik. Zira o da o gurupla birlikte çıkmak durumundaydı sanırım.
Zaman içerisinde hükümete, başbakana hatta cumhurbaşkanına hakaretlerde bulunan BDP li Sırrı Sakık bu komisyonda olmaktan çok mutlu görünüyordu. Ne de olsa onların istediği bir anayasa çıkartılmak isteniyordu. Burada yapılan oylamalarda adaletin bağımsız olması oyları çoğunluktaydı. Diğer illerde yapılan sonuçları incelediğimizde Türkiye’de adalet isteyenlerin seslerinin yükselmeye başladığını gözlemliyoruz.
Türkiye de bu anayasa kabul edilirse çok büyük bir tehlike var demektir. Atatürk İlke ve düşüncelerine bağlı bir Kemalist kadın olarak CHP’ in bu komisyondan çekilmesini isterdim. Zira bu gidişatı durdurabilecek tek parti CHP’ dir.
Ne yazık ki CHP içerisinde bu anayasayı destekleyen milletvekilleri var.
"Demokratik anayasa, statükocu, ırkçılığa dayalı Atatürk milliyetçiliğine son vermek.
"Halkların kardeşliği, anadilde eğitim, demokratik özerklik "
"Bu ülkeyi bölen siz ve sizin gibi ulusalçı, kalıplaşmış Atatürkçü zihniyettir.” Diyenler CHP li olamazlar.
Tabi bu aradaAtatürkçü milletvekillerinin ise suskunluğunu anlamak mümkün değil.
Toplantı bitiminde AKP’nin zarflar içerisinde hazırlamış olduğu 15 lira yol paralarını aldık, herkes kendi yoluna gitmek üzere vedalaşıp ayrıldık. (Bu parayı çerçeveleyip duvara asacağım). Yolda YCHP’nin neden bu kadar sessiz kaldığını, neden bu kadar yanlışlıklar yaptığını düşündüm ve kahroldum.
Not: Belki beni anlamayan veya anlamak istemeyen arkadaşlarıma şunu diyorum. Atatürk’ün deyimi ile parti içerisinde bir yanlışlık görürseniz sesinizi çıkartın. Bunu yapmak durumundasınız. Şayet koltuk ve makam bağımlısı değilseniz tabii.
Tünay Süer

Karşıdaki kitapçının vitrininde bir kitap var, gözler eskisi gibi uzaktan seçemiyor ki!
Kitabın adı bile yazı konusu, hem de iki adı var:
“Türkiye kime kalacak?”
İçinizden gülüyorsunuz:
“Herhalde bize kalmayacak!”
Kitabın ikinci adı:
“Başbakan’ın yazdırdığı kitap!”
İşte bu önemli!
Demek Başbakan bunca işi arasında, bir zamanlar kapı komşumuz olan Osman Ulagay’a kitap da yazdırmış!!!
* * *
Az çok, kenardan köşeden de olsa Osman Ulagay’ı tanırız, “yağdanlık, yandaşlık, yağcılık” yapacak biri değildir.
Peki, bu başlık, hem de kitabın kapağındaki başlık neyin nesi?(*)
* * *
İster itiraf deyin, ister pişmanlık deyin, ister durum tespiti deyin, Ulagay açık açık yazmış:
“Ben Recep Tayyip Erdoğan’ın partisine cephe alan ve önyargılı davranan kesim içinde yer almadım” diyor.
Tersine, Erdoğan’a ve AKP’ye önyargılı olanların, AKP ve Erdoğan’a karşı hoşgörülü olmakla suçladıkları köşe yazarları arasında onun da adı geçti.
Yani kısacası “AKP’li ve Tayyipçi” işte.
Yüzeysel bir tespit olsa dahi...
* * *
Oysa, sular köprülerin altından akıp gidiyordu.
İlk ipucu 20 Şubat 2010 tarihli Milliyet’teki yazısında var.
“Türkiye’yi fena halde demokratik-leştirdiklerini iddia eden Sayın Başbakan’a göre, ideal köşe yazarının, iktidarın yalakalığını ve patronun hizmetkarlığını yapan biri olması gerekiyor.”
Ey ahali ne diyorsunuz?
Biz dahil kimsenin sesi sedası çıkmadığına göre...
Ya da duyulmadığına göre...
* * *
Bir de dükkân meselesi var.
Rivayet o ki; Sayın Başbakan, genişletilmiş il başkanları toplantısında, hitabet sanatının güzel bir örneğini vermiş -kendileri diplomalı hatiptir- yine köşe yazarlarını diline dolamış, hayali bir patron ağzından demiş ki:
“O insanlara (köşe yazarlarına) kalemi teslim edenler der ki, (gazete patronları) kusura bakma kardeşim, bizim dükkanda sana yer yok! Çünkü herkes vitrinine layık olanı koyar.”
Osman Ulagay, bu rivayetten çok alınmış ve kararını vermiş:
“Sayın Başbakan haklı galiba, bu dükkânda bize yer yok! Sayın Başbakan’ın sivil ve demokratik hışmına uğramadan işi noktalamak belki de en doğru olacak.”
* * *
Ve köşe yazarlığına son vermiş, bu kitabı yazmaya başlamış!
Buraya kadar anlaşılmayan şey yok da “Türkiye kime kalacak?” sorusunun cevabı nerede?
Onun cevabı da yok değil var!
Bir zahmet kitaba bir göz atın.
Murisinizi, yani mirasçınızı öğrenin, parti mi, cemaat mi?
——————————-
(*Doğan Kitap)

Geride bıraktığımız hafta, her zamanki gibi iki kitap okudum. Ama bu kez iki kitabı ayrı ayrı değil de tek başlıkta ele almak istiyorum:

Çünkü ikisinde de Büyük Orta Doğu Projesi ekseninde Orta Doğu’da ve Türkiye’deki değişimler incelenmiş...

Prof. Dr. Emre Kongar, ABD’nin Siyasal İslam’la Dansı isimli son kitabında Libya, Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerini ve bunun Türkiye’ye olası yansımalarını araştırmış...

Bununla kalmamış, kitaba belgesel tadı veren bazı alıntılar yapmayı da ihmal etmemiş...

Benim en çok dikkatimi çeken ise bir İslam, Arap, Osmanlı ve Orta Doğu uzmanı olan tarihçi Bernard Lewis’ten yaptığı alıntı...

2011’de Wall Street Journal’a verdiği demeçte aynen şunları söylüyor Lewis:

“Türkiye’de gidiş, artan biçimde İslamlaşmaya doğru. Hükümetin böyle bir niyeti var ve çok ustaca Türk toplumunun çeşitli kısımlarını ardı ardına devralıyor. Ekonomi, iş dünyası, akademik topluluk, medya ve şimdi, geçmişte cumhuriyet rejiminin kalesi olan yargıyı ele geçiriyorlar. İran gittikçe demokratikleşirken, Türkiye her geçen gün biraz daha İslamlaşıyor. On yıl içinde Türkiye ile İran’ın (siyasal rejim açısından) yer değiştirmeleri sürpriz olmayacak.”

Emre Hoca, Lewis’in görüşlerine kitabında yer vermekle birlikte, onun kadar “umutsuz” olmadığını belirtiyor:

“Gerek Türkiye, gerekse ABD ve Genişletilmiş Ortadoğu Projesi ülkeleri için, her şeye karşın, iyimserliğimi koruyorum.

Başbakan Erdoğan’ın ve Cumhurbaşkanı Gül’ün İslam-Arap âlemine verdikleri laik demokrasi ve modernleşme mesajlarını da son derece olumlu buluyorum. ABD, bu mesajların arkasında olduğunu beyan etmelidir diye düşünüyorum.

Ayrıca Türkiye’de de, bu mesajların altını dolduracak söylem ve eylemlerle, GOP bölgesinde teknik, ekonomik ve siyasal girişimlerde bulunulacaktır diye umut ediyorum.”

Bernard Lewis mi yoksa Emre Kongar mı haklı?

Ölmez sağ kalırsak, göreceğiz!
***

Akşam Gazetesi yazarı Hüsnü Mahalli de “Ortadoğu’da Kanlı Bahar” adını verdiği son kitabında; aynı olayları farklı bir gözle değerlendirmiş...

Ona göre her şeyin temelinde ABD’nin petrol tutkusu ve politikaları var...

Mahalli bu kitabın ilk sayfalarına dört buçuk yıl önce yazdığı bir makaleyi de koymuş... O makale, yaşadığımız bugünleri adeta bir fal gibi önceden anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda Türkiye’nin geleceği konusunda Bernard Lewis’ten ve Emre Kongar’dan farklı üçüncü bir seçenek sunuyor:

“Elliyi aşkın Müslüman ülkenin tümünde farklı alanlarda farklı anlayış, uygulama ve sorunlar var. Yani ne Türkiye Malezya olur, ne de Pakistan, Mısır ya da İran Türkiye’ye benzer.

Büyük ve iddialı söylemlere gerek yok:

Her ülkenin kendine özgü koşulları var. Türkiye ise nevi şahsına münhasır bir vakıadır!

Türkiye ve AKP yönetiminin tercihi ise kuşkusuz Türk halkının eğilimini ve sosyo-psikolojik yapısını ilgilendiriyor. Önemli olan AKP yöneticilerinin ‘Ilımlı İslam’ tanım ve söyleminden ne anladıklarıdır.

Daha açık bir ifade ile Erdoğan ve arkadaşları, genel itibarıyla muhafazakâr bir toplum olarak Türk halkına ne tür bir ‘din tanımını ve uygulamasını’ uygun görüyorlar. Bence bu sorunun yanıtı yalnızca Türkiye’deki ılımlı İslam tartışmasını değil, aynı zamanda AKP’nin geleceğini de belirleyecektir.

Türkiye yüzlerce sosyal, ekonomik, siyasal, kültürel, tarihsel ve genetik nedenlerden dolayı dinsel tartışmalar açısından diğerlerinden farklı bir ülkedir ve öyle kalacaktır.

AKP yöneticilerinin tercihi bu ülkeyi nereye götürürse götürsün, elbette ABD bundan yararlanmak isteyecektir. Bunu yaparken ABD, Türkiye’de ne tür bir İslam olduğuna bakmayacak ve yalnızca Ankara’daki iktidarın kendi planlarına ne kadar hizmet edeceğiyle ilgilenecektir.

ABD ve yandaşlarının tercihi asla Ilımlı İslam ya da Ilımlı Müslüman ülkeler değildir ve olmayacaktır. ABD’nin AKP’den ve Türkiye’den beklentisi ve isteği İslam’ı içeriğinden boşaltmak yani içeriksiz kılmaktır.

ABD’ye göre ancak böyle bir Türkiye yakında uygulanacak Büyük Ortadoğu Projesi’nde başkalarına örnek olabilir. ABD, Müslüman ülkelerle ilişkilerinde ılımlı ya da demokrat olup olmadığına bakmaksızın tek bir kriteri göz önünde bulundurur:

‘Petrolü bana vereceksiniz, kazandığınız paralarla silah alarak birbirinizle savaşacaksınız ve hep benim dediklerimi yapacaksınız.’

Kendi içinde barışık, sorunlarını çözmüş, toplumuna esenlik sağlayan ve komşusu ülkelerle barış içinde yaşayan Ilımlı Müslüman ülkeler sizce ABD’nin bu beklentilerini yerine getirir mi?

Yakında hep beraber göreceğiz. Çünkü ABD Başkanı, BOP’da hop demeyecektir!”
***

Ne dersiniz; Türkiye’nin bugün özellikle Suriye konusundaki tavır değişikliğinde, Mahalli’nin ta o günlerde anlattığı etkenlerin rolü olabilir mi?

Kısacası... BOP konusunda kafanız karışıksa ve taşları yerine oturtamadıysanız, bu iki kitap tam size göre...sorusuna üç farklı yanıt!
*****

OKUDUKLARIM

ABD’NİN SİYASAL İSLAM’LA DANSI

Türü: Araştırma-İnceleme
Yazarı: Emre Kongar
Yayınevi: Remzi Kitabevi
Baskı tarihi: Nisan 2012
Sayfa sayısı: 224
Fiyatı: 12.5 lira
İnternet (İdefix) fiyatı: 9.38 lira.
Kişisel not: Yazarla ‘Merhaba’mız var...
***

ORTADOĞU’DA KANLI BAHAR

Türü: Araştırma-İnceleme
Yazarı: Hüsnü Mahalli
Yayınevi: Destek Yayınevi
Baskı tarihi: Ocak 2012
Sayfa sayısı: 290
Fiyatı: 17 lira
İnternet (İdefix) fiyatı: 11.90 lira.
Kişisel not: Yazarla tanışmadım.

Türk Ceza Yasası (TCY), eğer bir kişiye ağır suçlamalar yöneltilmişse, yargılama boyunca avukatının da hazır bulunmasını
zorunlu kılıyor. Sanığın avukat tutacak gücü yoksa barodan bir avukatın görevlendirilmesi gerekiyor.
Bu, savunma hakkının en azından ilkesel olarak korunması anlamına geliyor.
Uygulamada ise daha farklı bir seyir söz konusu.
Silivri’deki davaların bir özelliği de şöyle özetlenebilir:
Uzun sorgulama, kısa savunma.
Sanki sorgulamanın ardından her şeyin belli olduğu, savunmanın “usulen” dinlenmesi gerektiği gibi bir hava hâkim.
Benzer durum savunmanın istekleri konusunda da yaşanıyor. Sanık ya da avukatının dosyaya eklenmesini istediği bir belge, dinlenmesini istediği bir tanık gündeme geldiğinde bunların bir bölümü kabul ediliyor ama, ağırlıklı olarak şu karar veriliyor:
“Davaya bir yenilik katmayacağından, isteğin reddine...”
Cümle aynen böyle...
***
Avukatların kendi müvekkili dışındaki sanık ya da tanıklara yöneltmek istediği soruların da “sınırı” şu:
Daha önce sorulmamış olması!
Eğer sorulmuşsa uyarılıyor:
- Bu soru daha önce yöneltilmişti.
Oysa aynı şey savcı ya da hâkimler için geçerli değil.
Basit gibi görünen bu ayrıntıyı biraz açalım...
Bir sanığın çapraz sorgusu sırasında ilk savcının soruları bitince ikinci savcı sormaya başlıyor. İlk sözü de şu oluyor:
- Benim yönelteceğim sorular daha önce sorulmuş olabilir ama, ben tekrar soracağım.
Savcıların sorusu bitince üye hâkim soruya başlıyor. Onun da ilk cümlesi şu oluyor:
- Yönelteceğim sorular daha önce sorulmuş olabilir ama, ben tekrar soracağım.
Eğer sanık aynı soruların tekrar tekrar sorulmasına tepki gösterirse başkan, “Daha önce yanıtlamıştım ya da cevap vermek istemiyorum, dersin” diyor. Aynı soruların yinelenmemesi uyarısı yapmıyor.
İş, avukatlara gelince değişiyor. Daha soru yöneltilen kişinin ne diyeceği belli olmadan mahkeme başkanı avukata şu müdahaleyi yapıyor:
“Bu soru daha önce sorulmuştu, lütfen tekrarlamayalım...”
Eğer avukat ısrar ederse, mikrofonun kapatılacağı uyarısı yapılıyor.
Benzer bir çelişki de soruların çerçevesiyle ilgili. Savcılar “maddi gerçeğin ortaya çıkması için” her türlü soruyu yöneltebiliyor. Buna suçlamayla doğrudan ilgisi olmayan konular dahil. Örneğin şunlar:
- Ne tür yemekler seversin?
- Kredi kartını hangi sıklıkla kullanırsın?
Bu sorular, “Belki de savcı sanığın ifadesindeki bir çelişkiyi ortaya çıkarmak istiyordur” yaklaşımıyla gerçekçi bulunabilir.
Benzer soruyu avukat sorarsa, müdahale ediliyor:
- Bu sorunun davayla ilgisi yok, başka soru yöneltin.
***
Silivri davalarında dönemsel yavaşlamaları ya da hızlandırmaları bu köşede konu ettik. Şimdi “hızlı-yavaş”tan öte yeni bir yöntem söz konusu.
Şöyle tanımlanabilir:
Atlamalı yargı!
Ceza yargılamalarının en önemli aşamalarından biri olan “delillerin değerlendirilmesini” atlayıp esasa geçmek, oradan karara...
Avukatlar bu durumu kabul etmeyip, duruşmalara girmeyince, yeni bir “çözüm” arayışı başladı. Ankara’dan arkadaşımız İlhan Taşcı’nın haberine göre hazırlık şu:
- Karar verirken, avukat olmasa da olur!
Hastayı ameliyat ederken doktor olmasa da olur demek gibi bir şey...
Oldu olacak arkasını getirin:
Sanık ölse de olur ölmese de olur...
Delil olsa da olur olmasa da olur...
Usule uyulsa da olur uyulmasa da olur...

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget