Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Şiddetli Yağmurda Yollardaydım
11 Haziran Cumartesi günü Ankara’ya sağan şiddetli yağmur ve sellerden üç vatandaşımızın, (biri aracıyla sürüklenmesinden) ölümlerine neden olurken, pek çok köprü altı geçitlerine suların dolması ile araçlara sıkıntılar yaratmış, taşkın suların bazı ev ve dükkanlara dolmasına neden olmuştu.

Haftada iki kez kondisyon aletleri ile spor yapmaya giderim. Tam o gün spor çantamı elime alarak KKK karşısında bulunan Silahlı Kuvvetler spor okuluna spor yapmaya gitmiştim, 

O gün saat 10 buçuk 11,00 civarında idim. Spor salonuna girip spor yaparken aniden bir sağanak bastırdı, peş peşe hiç durmadan gök gürlüyor şimşekler çakıyordu, bardaklardan sarnıçlardan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Hava öylesine kararmıştı ki gece sandım. 40 dakika kadar spor yaptıktan ve duş aldıktan sonra, baktım yağmur kesilmiş, ben de spor çantamı sırtlayıp eve gitmek üzere saat 16. 30 da (dört buçukta) yola düştüm.

KKK durağında EGO otobüsü geldi, bindim ama araçlar gıdım gıdım yol alıyordu. Meğer birçok köprü kavşağında olduğu gibi, İnönü Meydanındaki alt geçide su dolmuş araçlar zorlukla geçiyormuş. Sel sularının getirdiği çör çöplerle logarlar kapandığı için sel suları yığılmalara taşkınlara neden olmuştu. Sıkışan araçlar yolları tıkadığı için yığılan suları almak için gelen arozözler bir türlü yanaşamıyordu.  Araçlar için yollar sıkıntılı olduğundan Batıkent’e gitmek için metroya bineyim diyerek ilk durakta olan Necatibey Metroya gitmek üzere yanındaki otobüs durağında ineyim dedim. Her zaman iki üç dakikada vardığımız ve ineceğim ilk durağa otobüs 15-20 dakikadan fazla bir rötarla varabildi. Çünkü yığılmalarda araç bir türlü gidemiyordu.

Böylece ilk durakta Necabey’de inip metroya aşağı doğru yöneldim, yolcular metrodan dışarı çıkıyorlardı ben de metro çalışıyor sanıyordum. Aşağı indim, güvenlik görevliler içeri giren yerlere şerit çekmişler, “metro çalışmıyor” dediler. Meğer su basmış. Haydaa geri dönüp otobüs durağına geldim, arabalar önden de arkadan da gıdım gıdım yavaş yavaş gidiyorlardı.

Yollarda belediye ASKİ arozözleri su basan yerleri köprü altındaki dolan suları boşaltmak için oralara yığılan araçlar yüzünden yanaşamıyorlar, yer yer polisler arozözler için yolları kâh kapatıyorlar kâh açıyorlardı.

Neyse otobüs durağında beklerken gelen otobüse bindim, Kızılay’a doğru yavaş yavaş da olsa gitmeye başladık. Beş dakikalık sonraki ilk durak Kızılay durağına yarım saatte zor vardık. Sırtımda çantam daha da ağırlaşmaya başladı, sol bacağımda kireçlenme varmış zaman zaman ağrıyordu. Sol bacağım ağrımaya başlarken beni taşımamaya direniyordu.

Sırtımda çanta, Çankaya Belediyesinin önündeki duraktan Batıkent’e doğru giden otobüslere binmek istiyordum. Nihayet 297 numaralı Batıkent Mesa’ya gitmekte olan özel halk otobüsüne zorlukla bindim.  Otobüsün içi müthiş kalabalıktı, ayakta bile sıkış tıkış duruyorduk. GMK Bulvarında Tandoğan’a doğru yine otobüs zorlukla gidiyordu. Belediye sarayının yanındaki demiryolu köprüsünün altına su dolmuş, araçlar zorlukla geçiyormuş, o nedenle GMK Bulvarında Kızılay’a kadar yığılma olduğundan oldukça yavaş ilerliyorduk. Otobüsün içinde tutunmak için bir tutamaç bile bulmakta zorlanıyordum. Kızılay’dan Maltepe-Anadolu’ya her zaman beş on dakikada giderken, araçların yığılması nedeni ile 40 dakikada zorlukla Tandoğan’a (Anadolu) varabildik. Dizlerim ağrımaya başladı, ayakta duramıyordum; aman ayakta duramıyorum ben gitmekten vaz geçtim Tandoğan’da ineceğim, dedim Tandoğan (Anadolu) durağında indim.

Orada yarım saat kadar oturup dinlendim. Her zaman aynı durakta 220-221 numaralı özel halk otobüsleri evime yakın Batıkent-Jandarma’ya gittiği için sürekli ona biniyordum. Beklerken 220 geldi durağa bile yanaşmadı, o otobüste kalabalıktan binecek yer olmadığı için 220 hiç durmadan gitti.

Otobüsten ümidimi kesince metro ile Kızılay’a bari gideyim oradan Batıkent hattına bineyim dedim. Ankaray ile Kızılay’a varıp metroya indim, görevliler, “sel bastığı için metro Kızılay-Ulus arasında çalışmıyor, yukarı çıkıp otobüslerle Ulus’a gideceksiniz, Ulus Batıkent açık Ulus’tan metroya bineceksiniz” dediler.

Kızılay’da tekrar dışarı çıktım, duraklara doğru yürümeye başladım, sırtımdaki çantam daha bir ağırlaşmaya, dizlerim daha fazla ağrımaya başladı ve özellikle sol diz kapağımdan kireçlenme olduğu için hayli zorlanmaya başladım. Saat 18.30 (altı bucağa gelmişti). Telefonla eşimi arayıp yollarda sıkıntılarımı anlattım, bu gidişle eve hayli geç geleceğim sanırım, dedim. Badi adındaki Jekrasıl cinsinden küçük bir köpeğimiz var, onu her sabah akşam ben gezdirmeye çıkarırdım. Badi bağırıp çağırıp benim gelmemi beklermiş. Eşim, “Badi’yi ben bari gezdireyim, sen de ne zaman ulaşırsan o zaman gelirsin” dedi.

Kızılay’dan Ulus’a giden otobüslere binip Ulus’a vardım, oradan metroya aşağı yürümeğe başladım, sırtımdaki çanta daha da ağırlaşma ve dizim daha fazla ağrımaya başladı. Yolum Ulus Metrosuna aşağı doğru olduğu için, yolum ya yukarı doğru olsa idi, diye düşündüm, aşağı doğru olduğu için buruk bir tebessümle sevinir gibi oldum, şükrettim.

Ortapedi doktorum, “olabildiğince merdivenleri kullanma asansör ve yürüyen merdivenleri kullan” demişti. Ama gel gör ki, o gün şiddetli yağmurdan her olasılığa karşı güvenlik için metro asansörleri ve yürüyen merdivenleri pek çalıştırılmıyormuş. 

İki saattir Batıkent’e gidecek otobüs ve metroya binmek için dolaşıp duruyorum. Ulus metrosunda Batıkent’ten gelen metroya bindik, her zaman Kızılay’a doğru gitmekte olan metro, sel basmasından yol kapalı olduğu için, aynı yoldan Batıkent’e doğru gidiyordu. Metro yine aynı şekilde müthiş kalabalıktı, sırtımda spor çantam zorlukla ayakta duruyorum, nihayet bir genç oturduğu yeri bana verdi, oturunca öyle sevindim ki, o gence dua ettim. Ona, “ömrün uzun olsun, düğünün güzün olsun, karşı takıma gol olsun” dedim, gülümsediler. (Rahmetli Zeynep ebem gençlere böyle dua ederdi).

Böylece yorgun argın, ne ki bitkin olarak akşamın 7.30nda  eve ulaştım; Badi her zamanki geç kaldığımda sevincinden boynuma dolanırcasına bacaklarıma dolanıyor, ayaklarımı kokluyordu. Ben de onun başını okşarım adını söyledikçe mutlu olurdu.

Bu yazıyı bitirirken, okula gidip gelen çocuklar sıkıntı çekmesin diye, Ankara Valiliği okulları bir gün (13 Haziran) tatil edildiğin öğrendim. Demek ki meteoroloji o gün için de şiddetli yağmur olacağını bildirmiş olmalı. 

Doğaya bitkilere hayat verdiği için yağmura atalarımız “rahmet” demişler. Ama şiddetli yağmur çevreye de böylesine zarar da veriyor.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Sosyal Demokrasi Sempozyumu
Sosyal Demokrasi Derneği ile Almanya’dan Friedrch-Ebert Vakfı’yla ortaklaşa olarak, 21. Yüzyılda Demokrasiye Yönelik Tehditler ve Otoriter Popülizmin Yükselişi konulu sempozyum düzenlendi.
Ankara’da Demond otelin salonunda 9 Haziran 2022 günü düzenlenen sempozyuma geniş katılımcılara hitaben dernek temsilcileri ile CHP Genel Genel Sekreteri Selin Sayek Böke birer konuşma yaparak, Türkiye’de demokrasiyi yok etme noktasında yapılan eylem ve saldırılar konusunda açıklamalarda bulundular. Bu açılış konuşmalarından sonra, üç grup halinde seçkin akademisyenlerin konuşmacı olarak katıldığı konu ile ilgili panele geçildi.
Sempozyumun açılışı konuşmasını yapan Sosyal Demokrasi Derneği Genel Başkanı Sami Doğan konuşmasında şunları söyledi:

Sosyal Demokrasi Sempozyumu

“- 21. Yüzyılda otoriter rejimlerin iktidara gelişleri hemen hemen aynı, öncelikli olarak toplumda eşitsizlikler artıyor, kutuplaşmalar keskinleşiyor, elitlerle halk karşı karşıya geliyor. Küreselleşmenin kazananları beşli çeteler, oligartlar oluyor, küreselleşmenin kaybedenleri ise emekçiler oluyor, yoksul halk oluyor. Dünyada popülist otoriter rejimlerin liderlerinin uyguladığı politikalarda da birbirine benzerlikler var. Parlamentolar, öncelikle parlamento etkisiz hale getiriliyorlar; yargıyı tamamen siyasallaştırıyorlar, medyayı ve sivil toplum örgütlerini etkisiz hale getiriyorlar. Popülist ekonomi politikalarını hayata geçiriyorlar. Bu tanımlamalar nasıl bir ülkede yaşadığımızın açık bir göstergeleri. Biz sosyal demokratlar olarak böyle bir rejimle yönetilmeye karşı çıkıyoruz.
Biz Sosyal demokratlar Cumhuriyetin yaşatılmasını, laik demokratik ve sosyal hukuk devletinin güçlendirilmesini, ülkemizin bağımsızlığının korunmasının vazgeçilmez hedefler olarak görüyoruz. Toplumsal adaletin gereği olarak toplumdaki bütün eşitsizliklere karşı çıkıyoruz.
Siyasetin kişisel çıkarlar için değil, ülkeye hizmet için yapılmasını, ülkede temiz siyaset anlayışının yerleştirilmesini savunuyoruz. Aklın ve bilimin öncülüğünü rehber kabul eden Atatürkçü düşüncenin gereği olarak toplumsal yaşamın her alanında bilginin üstünlüğünü ve özgür düşüncenin vazgeçilmezliğini gerekli görüyoruz. Hukuk ve eğitim politikalarında çağdaş ve katılımcı politikalar üretilmesini istiyoruz.  Gençlerin kaygılarını beklentilerini ve geleceğe dönük hayallerini anlamaya çalışan politikalar üretilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Demokrasiler örgütlü toplumla kalıcı olur. Örgütlenmeye gereken önemin verilmesini istiyoruz ve düşünüyoruz. Etkin, katılımcı ve sorumlu yurttaşlık bilincinin geliştirilmesine yönelik politikalar üretilmesini istiyoruz.  Kısaca sosyal demokratlar olarak özgürlük, eşitlik, adalet, dayanışma ve doğayı koruyan politikaların hayata geçirildiği Türkiye istiyoruz. Bu hayali gerçekleştirebilmek için önümüzde bir fırsat var, 2023 seçimleri. Aslında 2023 seçimleri bir açıdan da çok önemli geçtiğimiz günlerde Gezinin yıldönümünde geziye katılan halkımızı özellikle kadınlarımızı “sürtük” olarak nitelendiren anlayışın burnunu sürtmek olarak da olabilir 2023 seçimi”. (Alkışlar)
“Biz sosyal demokratlar olarak bugün ülkemizde var olan antidemokratik yönetimine ve tek adam rejimine karşı korkmadan yılmadan umudu örgütleyerek mücadeleye devam edeceğiz. 2013 de Cumhuriyetin 100. Yılında yapılacak seçimler ülkemiz için demokrasi güneşinin yeniden doğacağı seçimler olacaktır”.

Sosyal Demokrasi Sempozyumu
Friderich-Ebert-Stiftung Vakfı Türkiye Temsilcisi Henrik Meyer konuşmasında şunları söyledi:
“-Etkin otoritet popülizmin yükselişi ve bu amaçla bu kadar çok kişinin bir araya gelmesi beni m utlu ediyor. Bu konunun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Bu konu bugünü anlamak için önemli, geleceği inşaa etmek için önemli, bu sadece Türkiye için değil, Almanya, Fransa, ABD, Macaristan gibi çok sayıda ülke için önemli. Maalesef çok sayıda ülke örneği var, maalesef otoriter popülizme karşı başarıya ulaşacak kampanyaların sayısı çok az. Tüm dünyada öyle bir eğilim var, otoriterlik yükseliyor. Ama iyimser olmak için nedenlerimiz var. Populizmin Almanya’daki aktörlerin temsilcileri varlıklarını büyük ölçüde yitirdi. Bunun çok yakın zamanda Türkiye’de de böyle olacağını düşünmek için çok nedenimiz var. Bu demokrasi mücadelesinde başarılı olmasını diliyorum. Ben Türkiye temsilciliği olarak paylaşılan bu organizasyon için çok teşekkür ediyorum. Türkiye temsilciği 30 yılı aşkın süre ülke çapında paydaşları ile ortak amaç ve idealler için çalışıyoruz. Dünyanın en köklü işi olarak bu işi yapmak için önemli. Biz tartışmalara olanak sağlamak istiyoruz, ama onları domino etmek için değil, tam da bu nedenle etkinlik alanın açılma sunumları için büyük heyecan duyuyorum”. (Alkışlar)

Sosyal Demokrasi Sempozyumu
Bu konuşmadan sonra söz verilen Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SDP) Milletvekili Nils Schmıd Almanca konuşmasın da şunları söyledi:
“-Bugün sadece Türkiye’de değil, Almanya’da da değil birçok ülkeyi ilgilendiren bir konuyu ele aldıkları için 21. Yüzyılda demokrasiye yönelik tehditler olarak otoriter popülizmin yükselişi. Yalnız Türkiye’de değil Almanya da aynı şekilde birinci sırada aslında bütün dünyada bu üçlerin iktidarda yükselişe geçtiğini demokrasiyi tehdit ettiğine şahit olduk. Elbette ki Avrupa’nın birçok ülkesinde olduğu gibi Almanya’da da popülist partilerin iktidarının güçlerini de elbette bir kanuna bağlı değildir. Zira toplum içerisindeki özellikle siyasi çevreler içerisinde de bununla mücadele etmeyi bilmemiz gerekiyor. Nitekim Federal Almanya seçimlerinde eyalet seçimlerinde de bize ait de partinin oy sayısının bir gerileme olduğunu göstermiştir.
Kendi deneyimlerime dayanarak şu bilgiyi özellikle sisinle paylaşmak için benim bölgem olan Baden Burgen eyaletinde özellikle seçim bölgemizde aşırı sağa ve radikal partilerin yükselişinde de önüne geçilebilmiştir. Bu eyalet seçimleri daha sonra meclis seçimlerinde de kanıtlayabildik. Buna bir örnek vermek gerekirse özellikle 90 lı yıllarda Cumhuriyetçi olan partinin yüzde on oranı ile birlikte 2002 de meclisten tekrar çıkarıldığını ve seçimi kazanamadığını gördük. Demokratik güçlerin demokrasinin nasıl popülist güçlerin önüne geçtiğini nasıl demokrasiyi tehdit ettiklerini üç tane bilgi paylaşmak isterim.
Bunlardan birincisi özellikle demokrasinin güçlü olması, şimdi demokrasinin güçlü olması özellikle kurum ve kuruluşların güçlü olmasıyla aynı zamanda yapısal olarak bir güvenceye sahip olmalarını sağlıyoruz. Özellikle Almanya’da güçlü meclislerde güçlü parlamentolarda güçlü bir anayasal sağlıyoruz ve aynı zamanda güçlü olan kurum ve kuruluşlarıyla bunu deneyimledik. Bu sayede de ifade özgürlüğü özellikle bağımsız bir yargı gerekiyor.
İkinci bir unsur da özellikle güçlü bir anayasal bir zemin üzerinde bu tür popülist ve aşırı sağ olan partilerle mücadeledir. Yani burada kast edilen aşırı sağa olan partilerle antisemitist partilerle olan mücadele ve ki bu mücadelede aynı zamanda katiyen iş birliği olmadığı anlamına geliyor ve katiyen bir ortaklık da olmadığı anlamına geliyor ve otoriter güçler karşısında güçlü olunması anlamına geliyor. Almanya’nın özellikle tarihine baktığımızda İkinci Dünya Savaşından sonra demokratik olmayan aşırı sağ olan güçlere baktığımızda burada örnek vermek istemiyorum, aynı manda Avusturya’da da TTÖ Partisinin yükselişi ile birlikte bir anlamda başka iktidarlar da onlara destek oldu ve yol açtı. Bunlardan biri Hristiyan demokratların bir anlamda ünlü olmasıyla gerçekleşti. Yine Almanya’da AES partisinin yükselişini engelleyebilmek için özellikle şu anda Hristiyan Demokrat patisi ve bir an evvel tartışmaları sonlandırabilmek aradaki bağı kopartabilmek için bu diyalogları ve bu tartışmaları bir an evvel sonlandırmadığı için Hristiyan Demokrat Partisinin parti başkanı istifa etmek zorunda kaldı.
Proses kişilerin yollarının açılması ve yollarının güçlenmesinin sebeplerinin bir tanesi de şu şekilde açıklamak lazım. Almanya’da sadece kimlik bilgisinin tartışılması değil, aynı zamanda yabancılar ve mülteciler konusunda ağırlıkta olmaması gerekiyor, bu tartışmalar sürdürülürken. Eğer Sosyal Demokrat Partisi Almanya’da başarı gösterdi ise, o zaman Suriyeliler ve mülteciler konusu üzerine tartışmayı sürdürdüğü için değil, sosyal ve ekonomik konuları ele aldığı için başarılı olmuştur.
Almanya’da gündemi meşgul eden bir diğer konu Türk toplumu da aynı zamanda son derece etkilenerek ek kotlardan bir tanesi şu anda oturulabilir evlerin olmayışından kaynaklanıyor. Aynı zamanda kira ile birlikte ödenebilir ev ve konutların yapılması konusu şu anda sıkıntılı bir mevzu. Popülistlerin şu anda bu konuda yaklaşımı, mültecileri bu konuda hedef tahtasını gösteriyorlar. Biz Sosyal Demokratlar ise yaşanabilir bir hayat aynı zamanda ikamet sorununu da ve konut sorununu çözülmesi yönünde her zaman işaret ettik”. Türkçe olarak, “iyi çalışmalar iyi sempozyumlar diliyorum”. (Alkışlar)

Sosyal Demokrasi Sempozyumu
Kürsüye çağırılan CHP Genel Sekreteri Selin Sayek Böke yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“…buhran halini aşabilmenin tek yolu düzeni değiştirmekten geçiyor”
“4253 lira asgari ücret 6100 lira açlık sınırı. Çalışırken yoksulluğa mahkûm ediyor düzen”
“- En önemlisi demokrasiyi kapsayıcı bir kalkınmayı ve adaleti tesis etmek için Türkiye’yi karış karış gezerek yeni bir siyaseti büyütüyo olan çok sayın genel başkanımız Kılıçtaroğlu’nun selamlarını saygılarını, Ordu’da yürüttüğü çalışmalar kapsamında ben bugün temsilcisi olarak bir kez daha iletmek istiyorum. Demokrasinin yıkıldığı temel insan haklarının yok sayıldığı, hak temelli bir kalkınma anlayışın yerine ahbap çavuş ilişkilerine dayanan bir eyyamcı düzenin halkı yoksullaştırdığı çok karanlık ve zor günlerden geçiyoruz. Bütün dünyanın benzer bir deney yaşadığını biraz önce sayın Şimit size Almanya’da Almanya’yı aşan Avrupa örnekleriyle söyledi. Türkiye’de aynı karanlığın içerisinde belki de çok daha sertlik yaşadığımız bir gerçekle karşı karşıya. Dolayısıyla konu büyük bir dönüşüme ihtiyaç olan düzene itirafta buluşuyor. Konu yeni bir düzenin ne olduğu ne olması gerektiğine dair fikir oluşturmak için yeni bir sürer açmakta buluşuyor. Tam da bu nedenle 2000 lerin ortasından beri süregelmekte olan bu büyük yıkım karşısında bir yeniyi konuşmak ve o yeniyi birlikte inşaa etmek iradesini büyütmek açısından bu sempozyumu çok değerli buluyorum.
Böyle bir ortamda bugün 21. Yüzyılda demokrasiye yönelik tehditleri tartışıyoruz. Böyle bir ortamda demokratik olarak her birimizin ses verebildiği bir kürsüde buluşmuş oluyoruz. Biz çok boyutlu bir krizin içerisindeyiz, birbirinin içine geçmiş, birbirine benzeyen ve birbirini derinleştiren çok boyutlu bir kriz. Bugün sadece bir demokrasi buhranı ile karşı karşıya değiliz. Eşzamanlı olarak siyaset kurumunun yıkıldığı, eş zamanlı olarak ekonominin derin bir buhrana sürüklendiği eş zamanlı olarak ayrıştırıcı bir kutuplaştırıcı bir siyaset üzerinden toplumu sosyal bir bunalıma sürüklendiği, birbirinin içine geçmiş çok boyutlu bir krizin ortamındayız. Bu krizlerin birbirine benzediğini tespit etmek ve en önemlisi bu krizlerin gelip geçici olmadığı çok duygusal olduğu kendini tekrar ettiği ve üstelik de her tekrarın bir öncekinden daha derin bir buhran olduğu gerçeğini tespit etmemiz gerekiyor.
Gelip geçici olmayan kalıcı olduğu olan ve üstelik de bu kadar iç içe geçmiş olduğunu tespit ediyorsak bu krizin esasında işaret ettiğimiz gerçeklik şu, bu kriz düzenin yapısından kaynaklı. Dolayısıyla bu buhran halini aşabilmenin tek yolu düzeni değiştirmekten geçiyor. Ve bu düzenin sadece bir parçasını düzelterek değil, düzenin bütünlüğünü düşünerek değiştirmek gerektiğine işaret ediyor.
Demokrasiyi var edebilmek için sosyal adaleti kurmamız gerektiğine, sosyal adaleti var edebilmek için demokrasiyle hukuku güçlendirmemiz gerektiğine, sosyal adaleti var edebilmek için devletin sosyal dokusunu yeniden kazandırmamız gerektiğine işaret ediyor. Yeni bir düzen inşaatının artık bir seçenek değil, zorunluluk olduğuna işaret ediyor. Biz sosyal demokrat siyasetçiler ve biz iktisatçılar esasında demokrasiye ilişkin tehditlerin otoriterliğin bu popülizm üzerine inşa ediliyor olan yeni siyasetin iki temel sütuna dayandığını çok iyi görüyoruz. Bu sütunlardan birisi ekonomik yapı, bir diğeri de siyasi yapı. Dolayısıyla izin verirseniz önce bu ekonomik yapıyı ardından da bu ekonomik yapının yarattığı tahribatı gizlemek için yıkılmış olan demokrasiyi konuşmak istiyorum. Bu tahlili yaptığımızda reçetenin ne olduğu ne olması gerektiği de bugünün karanlığın içerisinde var olan bu bunu da esasen çok belirgin bir şekilde karşımıza çıkıyor zaten. Adını koymamız gerek, bugün yaşıyor olduğumuz büyük demokrasi yıkımının temelinde neoriberal ekonomik düzen yatıyor. Adını koymasak neyi değiştireceğimizi tarif edemeyiz. Neoriberal düzen her şeyi ama her şeyi eğitim hakkını, sağlık hakkımızı, barınma hakkımızı, söz söyleme hakkımızı, emekçiler olarak örgütlenme hakkımızı bütün temel haklarımızı piyasanın ellerine teslim etme iradesidir. Oysa sağlık, eğitim, barınma, örgütlenme, gıda güvenliği bunlar anayasamızda her birimizin temel insan hakkı olarak güvence altına alınmıştır. Haklar, tam tarafından sunulmak zorundadır. Özel sektörün piyasaların kar güdüsüne teslim edemezler, teslim edildikleri zaman haklar yok sayılır v e bugün yaşıyor olduğumuz ağır ekonomik buhran ve buhranı göstermemek adına ağır demokrasi buhranı ortaya çıkar.
İkincisi, piyasaların halklar adına en doğruyu bileceğini ve en doğru yapacağını savunulur neoliberal ekonomik anlayış. Kamu yararı yerine piyasanın yararını gözetir, neoliberal ekonomik anlayış. Kamunun kaynaklarını, kamunun halkın ihtiyaçlarını gözeterek kullanmaz neoliberal ekonomik anlayış. Halktan topladığı vergiyi piyasa tanımladığı görünmez bir elin zapt ettiği yapının telleri için kullanır, neoliberal ekonomik anlayış. Oysa ihtiyaç halkın yararını gözeten, piyasaları halkın yararını gözetecek şekilde düzenleyen denetleyen, kimi zaman öncülük yapan orada üretirse üretici rol denen bir kamudur. Bu olmadığı zaman yoksullaşma, derinleşen yoksullaşma, yüksek hayat pahalılığı ve bunları omuzlarında taşımaya mahkûm edilmiş, bunu bir kader gibi sıkıştırılmış halklar karanlığa gömülürler. Yine neoliberalizm, piyasa dene o aygıtın bireylerin tekin hareketleriyle şekillendiğini iddia eder. Toplumların olmadığını, dayanışmanın gereksiz olduğunu her birimizin tek başımıza dayatır bize. Nitekim Tekşir bu görüşü tek bir şekilde ifade etmiştir: “Toplumlar yoktur, bireysel olarak kadınlar, erkekler ve aileler vardır” demiştir. Oysa ki belirici siyaset, sosyal demokrat siyaset kökten toplumu birlik dayanışmanın ne derece önemli olduğunu anlatabilir. Ve dayanışmaya sahip çıkan bir ekonomik yapının kamu yararı gözetmek açısından ne kadar elzem olduğunu da verir. Bireylerin toplumsal dayanışmayla kalkınabildiğini toplumsal dayanışma ile zenginleşebildiğini, gene toplumsal dayanışmayla bir ortak gelecek yaratabildiğini bilir.
Yine neoliberal anlayış, kamunun yararının yerine eğmen güçlerin yararını koyar, yani halkı gözeten değil, gücü elinde tutanın faydasına olan anlayış. Oysa halkın önceliği her şeyin önüne konmalıdır. Türkiye’de 1980 lerden beri adım adım inşa edilmiş olan 2000 lerde AKP iktidarıyla günden güne derinleştirilmiş olan ve 2018 yılında tek adam rejimine geçişle perçinlenmiş olan neoriberal ekonomik düzenin yıkımını yaşıyoruz bugün. Ve ortaya çıkmış olan yıkımın yarattığı sosyal adaletsizliği halk itiraz edemesin diye ortaya çıkmış olan derin yoksullaşmada buluşmuş olan milyonlar dayanışarak bir yeniyi inşa etmeyi talep etmesin diye, halk kendi ödediği vergilerin hukuk ve demokrasi çerçevesi içerisinde hesabını soramasın diye neoriberal düzen devam etsin diye hukuk yıkıldı, demokrasi yıkıldı, toplumu toplum yapan bir arada yaşama anlayışını yok edecek ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı hatta nefret tohumlarını toplumun üzerine saçan bir siyasi dil Türkiye’yi tahakküm altına aldı. Eğer 21. Yüzyılda demokrasiyi inşa edeceksek, 21. Yüzyılda toplumsal barışı var edeceksek neoriberal ekonomik düzenin yerine halk temelli kalkınmacı yeni bir ekonomik düzen de mutlaka var etmemiz gerekiyor. Çünkü bu ikisinin birbirinden ayrılmaz olduğunu son 20 yılda hızlanış olan ve son beş yılda çok derinleşmiş olan ekonomik buhranla her birimiz derinden yaşıyoruz.
Bu tarif ettiğim ekonomik düzenin sonuçları ne, derseniz, bugün yaşıyor olduğumuz gerçeklik çok net ortaya koyuyor. Sadece hatırlatmak adına söyleyeceğim, 16 milyon yurttaşımız bakanlığın resmi verilerine göre bugün yoksul. Sekiz milyon yurttaşımız iş arasa da bulamıyor, o derecede umudunu kaybetmiş ki, artık iş dahi aramıyor. İş arayıp bulabilen yurttaşlarımız asgari ücret veya asgari ücrete çok yakın çalışıyor. 4253 lira asgari ücret 6100 lira açlık sınırı. Çalışırken yoksulluğa mahkûm ediyor düzen. Yine sonuçlar açık, bu düzen ranttan yana kullandığı tercihlerle sosyal ve ekonomik hakları yok sayan anlayışıyla üretilen zenginliği de bir avuç imtiyazlının eline veriyor. En güncelleriyle söyleyelim, 2020 yılının ilk çeyreğinin verisi, emeğin milli gelirden aldığı pay, yüzde 39.1 ine, bu oran en güncelliğine göre yüzde 31.5 (yüzde otuz bir buçuğa) geriledi. Emek veriği olan milyonlar düzenin yapısı nedeniyle ekonomik ve sosyal haklarımız yok sayıldığı için, bir avuç rantçı yandaşa verildiği için iktidar düzeni böyle kurduğu için yoksullaşmaya mahkûm ediliyor.
Yetmez bütçenin içine bakarak da gerçekleri görebiliyoruz. Halkın üretici güçlerin, emekçinin yoksulluğa mahkûm edilmiş bu düzen içerisinde sadece bu senenin bütçesi içerisinden üstelik de arçıya olan döviz kuru gerçeği gözetilerek şu andan rantçı yandaşlara bir bütçe kalemiyle 75 milyar lira kamu özel iş birliği projeleri kapsamında garanti ödemesi olarak yapılıyor.
Milyonlar açlığa mahkûm edilmiş, derin bir barınma krizi var, ağır bir hayat pahalılığı ve enflasyon zorunu var. Ciddi ve derin bir yoksullaşma var, 75 milyar lira halkın ihtiyaçlarını gidermek için değil, bir avuç rantçı yandaşa zenginleştirmek için kullanılıyor. Açık ve net bir siyasi tercihte kullanılıyor. Bir kader olarak değil, bize dışarıdan dayatılmış bir zorunluluk olarak değil, iktidar gücünün elinde tutanların bütçe yaparken kullandığı açık bir siyasi tercih sonucunda bir avuç yandaş şirkete aktarılıyor. Milyonlar 4253 lira asgari ücretle yarın sofraya ekmek koyabilir miyim kaygısı ve umutsuzluğa mahkûm edilirken. Değişmesi gereken düzenin ne olduğu açık.
Halkın bu ağır yıkım karşısında demokratik hakkını kullanarak başka bir şeyi talep etmesinin önüne geçmenin bu iktidar açısından tek yol var. Hesap sorulmasının engellenmesi, oysa ki demokrasinin özü halkın hesap sorabilmesidir. Ödediği verginin nereye harcandığına dair hesap sorabilmesidir. Ödediği verginin nereye harcanacağına dair söz sahibi olmasıdır. Kamunun kaynaklarının niçin kullanılacağına dair kendi seçtiği vekillerin meclis çatısı altında halk adına söz söyleme, sorumluluğu ve yetkisinin verildiği bir demokrasiye ihtiyacı vardır. İşte bu derin yoksullaşmanın hesabını halk sormasın diye demokrasi yıkıldı. Bu hayat pahalılığının enflasyonun hukuk önünde hesabı sorulamasın, diye hukuk devleti yok edildi. Yani ekonomik düzenin siyasi düzenden ayrı düşünülmemesi gerektiği. Ekonomide ısrar ediyor düzen devam edebilsin diye siyaseten tercihin demokrasiyi yıkmak, hukukun üstünlüğünü yok etmek, üstünlerin egemenlerin hukukunu var etmek tercihi olduğu gerçeğinin gözden kaçırmamız gerekiyor.

Sosyal Demokrasi Sempozyumu
 O zaman bu tahlil neye ihtiyacımız olduğunu da söylüyor bize ve bu iktidar ve bu iktidar gibi neoliberal ekonomik düzen üzerinde yükselen bütün egemen güçler demokrasi ve hukuku yıkmanın yanı sıra dayanışmayla içine mahkum edildiği ortak derin yoksullaşmaya halk bir arada itiraz etmesin diye, halkı kimi zaman etnik kimliği üzerinden, kimi zaman inancı üzerinden, kimi zaman yaşam tarzı üzerinden, kimi zaman muğlak elitler kavramı üzerinden, kimi zaman asla tanımlanmayan dış güçler üzerinden ayrıştırılan, kutuplaştırılan “benden olan benden olmayan” diyerek egemen güçlerin taarifiyle halk sayılan ve sayılmayan olarak ayrıştırıldığı, toplumsal barışın zedelendiği kökten popülist bir siyaset dayatıyor. Neden çünkü etnik kimliğimiz ne olursa olsun, inancımız ne olursa olsun, yaşam tarzımız ne olursa olsun, aynı asgari ücrette buluşuyoruz., aynı hayat pahalılığı altında eziliyoruz. Çocuklarımız için bu toplumun gençleri için aynı gelecek kaygısında buluşuyoruz. Ama bu itirazda buluşursak, düzeni değiştireceğimizi bilen güçler, itirazın yönünü kendilerinin tanımladığı düşmanlığa göre tutmaya çalışıyorlar. O zaman üç temel üzerine inşa edilmiş bir yeni geleceği kurmak hepimizin sorumluluğunda. Biz sosyal demokrat siyasetçilerin ve Cumhuriyet Halk Partisinin bu siyasetin temsilcisi olarak temel sorumluluğun ne olduğunun çok farkındayız. Bizler neoliberal ekonomik düzene halk temelli kalkınmacı üreten üreterek birlikte zenginleşen zenginliğini eşitlikçi ve kapsayıcı bir anlayışa paylaşan yeni sosyal adaletli bir düzeni mutlaka kuracağız. Bizler halkın ödediği vergilerin nereye harcanacağına dair söz sahibi olacağız. Nereye harcandığının hesabını soracağı bir hukuk devletini ve halkın temsilcilerinin halk adına bütçeyi yapacağı güçlü parlamenter sistemi mutlaka kuracağız. Bizler toplumu ayrıştıran bu siyasetin karşında bugünden toplumu barıştıran, buluşturan, bütün kimlikleri gören herkesin özgürlüğünü güvence altına almış olan bir toplumsal barışı ve bunun hukuk düzenini mutlaka kuracağız”.
Bundan sonraki programda üç oturum halinde sunulacak olan sempozyum konuşmalarına geçildi. 

Cevat Kulaksız 

Cevat Kulaksız 

Bugün Karşıyaka 7. Asliye Ceza Mahkemesinde Az Kalsın Hukuk Boğazlanıyordu
Evet, bugün İzmir Karşıyaka 7. Asliye Ceza Mahkemesinde;  az kalsın,  hakim tarafından hukuk boğazlanıyordu. 

Nedir bu kibir?

Okurlarım biliyor. 

Sakarya Üniversitesinde görevli bir öğretim üyesi profesör, sanırım CNN Türk Televizyonunda katıldığı bir televizyon programında “üniversiteler fuhuş yuvasıdır” diyerek,  üniversite öğrencisi genç kızlarımızı fahişelikle suçlamış ve kamuoyundan büyük tepki almıştı, üniversitesi de sözde bir soruşturma açmıştı, sanırım sonuçsuz kaldı. 

Çünkü üniversiteler fuhuş yuvasıdır diyen kafa ile iktidarın kafaları aynıydı, AKP Genel Başkanı da, geçtiğimiz günlerde,  benzer bir lafı,  geziye katılan genç kız ve kadınlarımız için  sürtük bunlar diyerek sarf etmiş ve kamuoyundan büyük tepki almıştı. 

Biz de, üniversite öğrencilerini fahişelikle suçladığı için, kapıldığımız üzüntü, hiddet ve tehevvür ile bu öğretim üyesinin üniversitelere yönelik haksız suçlaması nedeniyle bir makale kaleme alarak, sizin iddia ettiğiniz gibi, üniversiteler fuhuş yuvası ve üniversite öğrencisi kızlarımız fahişeyse, öğretim üyesi olarak onlardan sorumlu bir kişi olarak,  o zaman siz de gavat ve pezevenk olmuyor musunuz? Diye soru soru sorarak, haksız suçlamasının nerelere kadar gittiğine, gelip kendisine dayandığına dikkat çekmek istedim. Ben bu öğretim üyesini tanımam,  aramızda bir husumet de  olmadığından,  ona hakaret etmem için bir sebep de yoktur. Televizyonda programa katılarak, boyundan büyük haksız beyanlarda bulunan bir öğretim üyesinin,  bu nedenle kendisine yönelik eleştirilere katlanmak zorunluluğu vardır. 

Dikkatimi çeken bir husus da şu oldu. Hakaret suçları uzlaşmaya tabi olduğu için, hakarete uğradığı gerekçesiyle şikayetçi olan öğretim üyesi, 5000 TL manevi tazminat verin uzlaşalım teklifinde bulundu, yani aşağılandığını iddia ettiği şerefinin değerini 5000TL ye satılığa çıkardı, biz suçsuz olduğumuz için uzlaşmaya yanaşmadık tabi, 

İşte, Sakarya Asliye Ceza Mahkemesinde görülen sanığı olduğum bu davanın, talimat duruşması vardı bugün, ikametgahımın bulunduğu Karşıya 7. Asliye Ceza Mahkemesinde. 

Sanık sıfatıyla,  Karşıyaka 7.  Asliye Ceza Mahkemesinde hakimin karşısına çıktık, kimlik tespitine göre emekli hakim ve faal avukat olduğumu hakim bey biliyordu, çok doğal, emekli hakim ve avukat da olsak bizim hakkımızda da davalar açılabilir sanık sıfatıyla yargılanabiliriz, tabi. 

Ancak, adil yargılanma, savunma hakkına ve masumluk kainesine saygı koşuluyla. 

Mahkeme hakimi, hakkımızdaki suçlamayı talimat evrakına göre okudu ve başladı benim adıma yazdırmaya, özetle “suçsuzum beraatime karar verilmesini talep ederim” diye yazdırdı ve ben bekliyorum ki; bana da savunma yapmam, niçin suçsuz olduğumun ve beraatime karar verilmesi talebimin haklı ve hukuki gerekçelerini anlatayım ve tutanağa geçirteyim. 

Ne gezer, tamam gidebilirsiniz demez mi. 

Gerçekten, çok şaşırdım ve 52 yıllık bir hukukçu olarak şok oldum, çok sinirlendim ve üzüldüm. İtiraz ettim, hakime savunma hakkımı kullanacağımı niçin suçsuz olduğumun gerekçelerini kısaca anlatacağım dedim, ısrarla söz hakkı verilmedi, ben de inatla savunma yapacağımı savundum, emekli hakim,  avukat ve 52 yıllık hukukçu olduğumu, yanlış yapıldığını savunma hakkımın yok edildiğini anlatmaya çalıştım, o sırada duruşma hakimi,  emekli hakim  olmanız bir imtiyaz değildir demez mi, gayet tabi bir imtiyaz değil, ben imtiyaz istemiyorum, savunma ve konuşma hakkımı kullanmak istiyorum demek zorunda kaldım, neredeyse beni mübaşir zoruyla dışarı çıkaracak, direndim, bu kibire ve hukuksuzluğa karşı benden beklenmeyen sabrı göstermeye devam ettim, sonunda sadede geldi sayın hakim her nedense. Allah beni vukuuna ramak kalan müessif bir olaydan sakındı. 

Evet emekli ve kıdemli bir hakim ve hukukçu olmak imtiyaz değildir, ama mesleki etik ve dayanışma diye bir gelenek vardı bir zamanlar. Bir hakim, kendisinden büyük ve kıdemli meslektaşına karşı daha saygılı davranırdı, bugün karşısına çıktığım hakim, henüz hakkımda kesinleşmiş bir yargı kararı olmadığı halde, karşısında sanık olarak bulunduğum için, beni ona buna hakaretler yağdıran suçlu muamelesine tabi tutmaya kalkıştı, ama kayaya çarptığını geç de olsa anlamış oldu. 

Duruşma hakimi, sonunda lütfetti ve peki savunmanızı yapın, siz yazdırın oturun avukat masasına ve ekrandan tutanağa yazılanları izleyin,  yanlış yazılan yerleri düzeltelim dedi. 

O hukuk tanımaz, adil yargılanma ve savunma hakkına  saygı göstermeyen  hakim gitmiş ve melek bir hakim gelmişti sanki. 

Duruşma hakimi ısrarla; benden savunmanızı almam istenmemiş, savunma aşamasında yeniden talimat yazarlar o zaman kendinizi savunursunuz diyordu. 

Hakim bey yanılıyor, uygulama öyle değil, kendisine de izah ettim, hakaret gibi basit suçlarda, teknik tabiri sorgu olan bu aşamada, her şey söylenir, savunma da yapılır, bu tutanak dosyaya girer, savcı esas hakkında mütalaasını verdikten sonra gerçek anlamda savunma aşamasında,  yeni bir talimat yazılmaz, sanık duruşmada hazır değilse, esas hakkındaki mütalaaya karşı teknik anlamda savunma yapmasa dahi, ilk ifadesi doğrultusunda, gıyabında hüküm verilir. İşte duruşma hakimi bu gerçekten uzak bir düşünceyle, bize savunma yaptırmak istemedi. Bu savunma değilse, benim adıma niçin beraat talep eden beyanda bulunabildi anlamak çok zor. Beraat talebi savunmayı tamamlayan nihai bir taleptir, savunma aşamasında değilsek,  niçin benim adıma beraat talep eden beyanı tutanağa geçiriyorsun? Sayın hakim. 

Sayın hakim,  siz gerekçesiz kararlar verebilirsiniz belki, ama ben gerekçe sunmadan suçsuz olduğumu ve beraat ettirilmemi isteyemem,  buna hakkım olamaz. Talebimin altını doldurmak zorundayım, benim tecrübelerim ve hukuk nosyonum bunu gerektirmektedir. 

İşte 52 yıllık duayen bir hukukçu,  emekli hakim ve avukat sıfatımızla bunlar başımıza gelebiliyorsa, hakkını savunamayan, hakimden korkan ve sinen normal vatandaşın vay haline. 

Bugün yaşadığımız ve hukuk adına üzüldüğümüz bu tatsız olay yanında, dün de Kuşadası Adliyesinde görevli olduğunu öğrendiğim genç bir hakim ve yanındaki nişanlısı ile beni ve yanımdaki eşimi çok mutlu eden bir olay yaşadım. 

Kuşadası Davutlar mevkiinde bir köy sofrasına gitmiştik dün,  eşimle birlikte. 

Yanında genç bir bayan olan,  genç bir bey arabasından inerek park etti,  tam o sırada ben de aracımla park yerine girdim, onun arabasının yanına park ettim. Genç bey aracının başında bekliyordu. Ben,  acaba aracına çarpmamdan mı çekindi, beni mi kontrol ediyor diye düşünürken,  eşim daha önce inip yanlarına gittiği için konuşmuşlar, genç bey benim aracımın ön camındaki hakim amblemini görünce,  benim de hakim olduğumu düşünerek,  benimle tanışmak ve konuşmak istemiş o nedenle duruyormuş, ben de inip yanına gidince, emekli hakim olduğumu söyledim tanıştık, bana çok saygı gösterdi, Kuşadası Adliyesinde görevli hakim olduğunu söyledi, ayak üstü sohbet ettik, beni makamına davet etti ve ben de fırsatını bulursam çayını içmeye memnuniyetle gideceğimi beyan ettim. Aynı mekanda yemek yedik yemek sonrası ben, çok sevdiğim, saygısından dolayı mutlu olduğum genç meslektaşım  hakim bey ve yanındaki nişanlısının masasına giderek,  kendilerine afiyet dileyip,  mekandan ayrıldım. 

Yirmi dört saat için de yaşadığım birisi sevimsiz ve üzücü, diğeri sevindiren ve mutlu eden, birbirine  taban tabana zıt bu iki olay,  ancak bizim ülkemizde yaşanır maalesef.

Güner Yiğitbaşı

10/06/2022

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Ey altılı masa nedir bu korku ve endişeniz?
AKP Genel Başkanı ve partili Cumhurbaşkanı ERDOĞAN bugün İzmir’de yaptığı konuşmada;

“Seçim önümüzdeki yıl haziran ayının ortasında yapılacak.  Kaçacak yerin yok bay Kemal.  Habire söylüyorsun Cumhur İttifakı'nın adayı belli olsun.  Cumhur İttifakı'nın adayı Tayyip Erdoğan.  Bay Kemal ya adaylığını açıkla ya da adayını açıkla.  Siyaset hem yürek hem samimiyet işidir.  Bu soruma cevap vermezsen hem yüreksizsin hem samimiyetsizsin demektir.  Unutmayın horozun çok olduğu köyün sabahı geç olur derler.  Baksanıza aday bile çıkmıyor,  gerisi nasıl gelecek. ”demiş ve bize göre çok da doğru söylemiş. 

ERDOĞAN'ın; normal seçim tarihinde yapılacak olan seçimde, anayasaya göre üçüncü kez cumhurbaşkanı adayı olmaya hakkı vardır veya yoktur, bu yazımızda bunu tartışmayacağız. 

Sonuç olarak, ERDOĞAN; zamanında yapılacak seçimde cumhurbaşkanı adayı olacağını açıkça beyan etmiş ve altılı masaya meydan okumuştur. 

Altılı masayı oluşturan muhalefet cephesi, hala ortak adayını açıklamaktan kaçınacak mıdır? çok merak ediyoruz. 

Nedir bu korkunuz, endişeniz ve öz güvensizliğinizin sebebi. 

Daha önce de çok yazdık, adayınızı artık açıklayınız diye. 

Neymiş efendim,  seçimlere daha bir sene varmış, aday şimdiden açıklanırsa yıpratılırmış. 

Halkımızı da inandırdınız,  bu saçma sapan görüş, korku ve güvensizliğinize. 

Bir açıklayın artık neden korkuyorsunuz diye yazdıkça, okurların büyük kesimi bizi eleştiriyor, daha erken, seçim tarihi kesinleşsin, şimdiden açıklanırsa aday yıpratılır diyorlar. Biz bu görüşe asla katılmıyoruz. 

Artık sağır sultan duydu ve biliyor ve gerçekten de hak ediyor, altılı masa ve Millet İttifakının cumhurbaşkanı adayı KILIÇDAROĞLU' dur ve olmalıdır da.  

Bu ülkede,  yıpratılacak eleştirilecek milyonlarca nedeni üzerinde taşıyan AKP Genel Başkanı ERDOĞA; hem de,  anayasaya göre hakkı olmadığı halde,   bugünden adaylığını korkusuzca açıklıyor ve anayasaya göre üçüncü kez aday olamayacağını bugünden tartışmaya açabiliyorsa, siz neden çekiniyorsunuz ve korkuyorsunuz?

KILIÇDAROĞLU'nun alevi olması,  yıllarca bilinen bir gerçek ve bunu KILIÇDAROĞLU'da gizlemiyor zaten. 

Alevi olmak da; suç, utanılacak ve eleştirilecek, yıpratılma nedeni yapılacak ve cumhurbaşkanı adayı olmayı engelleyen bir kusur değil ki. 

ERDOĞAN; KILIÇDAROĞLU'nun adaylığını, şayet, alevi olması nedeniyle tartışmaya açar ve bu nedenle KILIÇDAROĞLU'nu yıpratmaya çalışırsa,  bundan zararlı çıkacak olan,  bizzat ERDOĞAN'ın kendisi olacak, KILIÇDAROĞLU; ahlaka, insanlığa, laikliğe, din ve vicdan özgürlüğüne aykırı olarak nesebi üzerinde eleştirilmesi ve yıpratılmaya kalkışılması nedeniyle,  mağdur olacak ve oy sayısı azalacağına daha da artacaktır. 

Altılı masa, adayını şimdi açıklamaz da, seçime çeyrek kala açıklarsa,  KILIÇDAROĞLU'nun mezhebi mi değişmiş olacak?

Bırakınız artık; bu ERDOĞAN korkusunu , alerjisini,  o ne söylerse kötü niyet aramayı ve inatla tersine hareket etmeyi. 

Gerçekten, hiçbir haklı nedene ve gerçekliğe dayanmayan bu gereksiz nazınız,  artık kendi adıma söylüyorum, çekilmez hale geldi, öz güvensizliğiniz, sizlere olan güvenimi kemirmeye başladı. 

Altılı masa ortak adayını açıklamada geciktikçe, maalesef bizim aklımıza gelen en doğru ve   mantıklı gerekçe; aday konusunda hala birbirlerine güvenip anlaşamamaları,  seçimlere kadar altılı masayı devirme haklarını ellerinde tutmak istemeleri olmaktadır. Bu gerekçeler de; gerçekten, milletimizin  altılı masaya olan güvenlerini sarsacaktır. 

Ben, hala aday açıklamamayı,  böyle değerlendiriyorum, kimse kusura bakmasın. 

Bravo ERDOĞAN; zamanında yapılacak bir seçimde anayasaya göre, üçüncü kez aday olamayacağını bildiğin halde, adaylığını bugünden açıklayarak, adaylığını ve kendini tartışmaya açma cesaretini gösterdiğin için.

Güner Yiğitbaşı

09/06/2022

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Gidişiniz Akaryakıt'dan Olacaktır
Evet; Saray iktidarının 2023 de yapılacak seçimlerde sonlanacağı,  AKP'nin tüm kadrolarıyla siyaset tarihinin çöplüğündeki yerini alacağı,  artık kesin gibi. 

İktidarın biletinin sandıkta kesilmesi için çok sebep var aslında. 

Doğru yaptıkları hiçbir şey yok. 

Ülkeyi yönetemiyorlar artık. 

Özgürlükleri, demokrasiyi, ekonomiyi, dış politikayı berbat ettiler. 

Şunu iyi yapıyorlar diyebileceğimiz,  hiçbir olumlu faaliyetleri yok. 

Akaryakıt aldı başını gidiyor. Bir yıl içinde, yaklaşık  7 TL olan benzin ve mazotun bugün ulaştığı fiyat,  28TL. lerde. Yaklaşık dört kat artmış litre fiyatları. 

Buna bağlı olarak enflasyon sürekli yükseliyor, fiyatlar yerinde durmuyor sürekli artıyor. Çarşı pazar yanıyor. Dar gelirlilerin kazançları sürekli eriyor, Türk Lirası sürekli kan kaybediyor. 

Bildiğiniz gibi, en basit tanımıyla fiyatların artışı, paranın alım gücünün azalması anlamına gelen enflasyon ‘un belli başlı iki tipi vardır. 

Birincisi, talep enflasyonu, ikincisi maliyet enflasyonu. 

Talep enflasyonunda; dolaşımdaki para arzının ve ona bağlı olarak talebin artarak, üretilen mal arzının artan talebi karşılayamaması üzerine,  fiyatlar artar. Buna talep enflasyonu denir. 

Maliyet enflasyonunda ise, talep de aşırı bir artış olmadığı halde, arza sunulan mal ve hizmetlerin üretimindeki iş gücü, enerji,  hammadde fiyatlarının ve vergilerin artmasına bağlı olarak, mal ve hizmet arzındaki maliyetin artması sonunda,  bunun fiyatlara yansıyarak, fiyatların sürekli artması söz konusudur.  

İşte, bu tanıma baktığımızda, ülkemizde bugün yaşanan ve sürekli fiyatların arttığı enflasyon türü,  maliyet enflasyonudur.  

Zira; mal ve hizmet üretiminde kullanılan, doğal gaz, doğal gazdan üretilen elektrik, dışa bağımlı ham madde ve akaryakıt fiyatlarının sürekli artması ve bu artışların mal ve hizmet üretim ve arzının maliyet fiyatlarının artışına sebep olması sonunda,  çalışanların çoğunluğunun asgari ücret aldığı, işsizliğin had safhada olduğu ülkemizde taleplerde bir artış olmadığı halde, enflasyon,  yani fiyat artışları sürekli yükselmekte ve enflasyon üç haneli seviyelere ulaşmış bulunmaktadır. 

Doğal gazı da akaryakıt içine dahi edecek olursak, ülkemizde son bir yıl içinde yaşadığımız kronikleşen akaryakıt fiyatlarının sürekli artırılması, yaşamakta oluğumuz hiper enflasyonun baş nedenidir bize göre. 

Doğal gaz, benzin ve özellikle mazot fiyatlarının, dış piyasa fiyatlarındaki ve döviz kurundaki artışlar bahane edilerek sürekli artırılması, akaryakıt üzerinden alınan fahiş KDV ve ÖTV'ye tamah edilerek, bütçe açığının giderilmeye çalışılması,  bize göre, ekonomik bir intihardır, kaz gelecek yerden tavuğun esirgenmesidir. 

Doğal gaz ve akaryakıt ülkemizde büyük bölümüyle sanayi, ticaret ve tarımda kullanılmaktadır. Bu da mal ve hizmet üretiminin en önemli maliyet unsurudur. 

Ülkemizdeki cari açığın kapatılması, döviz kurlarındaki artışların önlenmesi için,  sanayi ve tarımda üretimin ve ihracatın artırılması zorunludur. 

Sanayi de ve tarımda üretim sürekli artırılmalıdır ki; sanayi ve tarımdaki üretimin yetersizliğinden kaynaklanan ihracattaki azalma ve buna karşılık ithalattaki aşırı ve gereksiz artış,  önlenebilsin. 

İhracattaki azalma ve buna paralel olarak da, ülkemizde üretilebilen tarım ürünleri de  dahil olmak üzere,  ithalatımızın sürekli artması değil midir? Cari açığı ve döviz fiyatlarını sürekli artıran. 

Evet, cari açığı ve buna bağlı olarak döviz fiyatlarını sürekli artıran, ülkemizde üretilebildiği halde,  çiftçinin desteklenmemesi nedeniyle tarım ürünlerinin dahi döviz karşılığı ithal edilmesidir. 

Mazot fiyatlarını sürekli artırdığınız ve çiftçinin üretim maliyetini sürekli yukarıya çektiğiniz sürece, üretim yapamazsınız, tarım ürünlerini dahi ithal etmek zorunda kalarak, olmayan dövizinizi kullanmak zorunda kalırsınız, döviz fiyatları sürekli artar ve döviz fiyatlarının artışını gerekçe yaparak akaryakıta sürekli zam yaparsınız, tam bir fasit daire içine girersiniz. Ülkemizin yaşadığı ekonomik krizin ve döviz rezervlerinin eksiye düşmesinin en önemli nedenlerinden birisi budur. 

Evet,  doğal gaz ve mazotu, özelikle üretimde kullanan kesimlere bir fiyat ayrıcalığı getirilmelidir, akaryakıt fiyatlarındaki süreklilik arz eden  artışın durdurulması,  devlet tarafından sübvanse edilmesi, orta ve uzun vadede, üretim maliyetlerini düşürecek, üretimi artıracak ve bundan devletimiz ve halkımız yararlanacaktır. 

Akaryakıt fiyatlarının sürekli artması sonunda, üretimin menfi olarak etkilenmesinin yanı sıra, insanlar otomobillerini kullanamaz hale gelmiş, otomobil satışları ve buna bağlı olarak otomobil üretimi düşmüş,  bundan elde edilen KDV ve ÖTV kayıpları oluşmuş, otomobil üretim ve kullanımından kaynaklı iş yapan sanayici ve esnafın ödediği vergi değerleri düşmüş, en önemlisi de, geçiş garantili yap işlet devret yöntemiyle yapılan köprü ve yollardan geçen ve verilen garantilerin çok altında kalan araç sayısı daha da düşerek,  hazineden ödenen garanti paralarında, aşırı  artışlar oluşmuştur.  

Neresinden bakarsanız bakınız, akaryakıt fiyatlarındaki fasit daire haline gelen artışlar ve bu artışların tüketicilere yansıtılması, ülkemiz ekonomisi için bir felakete dönüşmüş olup, siyasal iktidar gidiş biletini kendi elleriyle kesmekte ve gidişi akaryakıttan olacaktır. 

Bu açgözlü ve kısa vadeli politikanızla, akaryakıt ve doğal gaz fiyatlarını kur artışlarını bahane ederek sürekli artırmaya devam ederseniz, sübvanse yoluna gitmezseniz, kısa sürede elli TL'lere ulaşacak olan bir litre mazot içinde boğulacaksınız. 

Bizden söylemesi.  

Güner Yiğitbaşı

09/06/2022

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Birisi Bu Kardeşinize Saldırmak Türkiye'ye Saldırmaktır Demiş
Bu sözü kim söyleyebilir bizim ülkemizde?

Evet; hep bir ağızdan, söylese,  söylese , ancak ve ancak AKP Genel Başkanı söyleyebilir dediğinizi duyuyorum. 

Kolay bir soruydu, bu nedenle,  hiç fire vermeden hepiniz bildiniz, bu sorunun cevabını. 

Soru kolay olsa da, isabetli cevabınızdan dolayı hepinizi kutluyorum. 

Şuna bakar mısınız?

Bu sözü söyleyen zat-ı muhterem; ben Türkiye'yim diye içeriye ve dışarıya meydan okuyor. 

Yüzde 50+1 oyla iktidar olmuş partili Cumhurbaşkanı seçilmiş, ülkeyi yönetemediği,  Türk Milletini ve Türkiye'yi yoksullaştırdığı, hazineyi zenginlere peşkeş çekerek boşalttığı, halkımızı özgürsüzleştirdiği için, şu anda ise, oyları yüzde 20'lere gerilemiş olan  bu zat-ı muhterem, kendisini Türkiye Cumhuriyeti Devletiyle özdeş kılıyor. 

Bu sözü ben söylesem, derhal  bana deli gömleğini giydirip akıl hastanesine tıkarlar,  haklı olarak. 

Zaten,  bu  saldırma sözünden maksat,  güç kullanarak,  cana yönelik cebri bir saldırı eylemi de değil. 

Kendisini Devlet ve Türkiye sanan AKP Genel başkanı; içeriden ve dışarıdan yapılacak olan kendisine yönelik haklı eleştirilerin dahi, Türkiye Cumhuriyeti Devletine yapılmış ve yapılacak olan bir saldırı olarak değerlendirerek, şahsını kutsamaktadır. 

AKP Genel Başkanı,  partili ve taraflı Cumhurbaşkanı; Türk Milletinin oylarıyla seçilerek, bir dönem için  ülkeyi yönetmeye yetki almış, gelip geçici, yolcu konumundaki bir siyasetçidir. Yoktur diğer siyasetçilerden bir farkı ve üstünlüğü. 

Bu ülkenin kurtarıcısı ve devletimizin kurucusu Türkiye’nin ezeli ve ebedi ölümsüz tek lideri ATATÜRK dahi, yaşamı boyunca, bazı çevreler tarafından eleştirilmiş ve hatta canına fiilen kast edilmiş olmasına rağmen, bana yapılan saldırılar, Türkiye'ye yapılmıştır diye, boyundan büyük,  saçma sapan ve iddialı bir söz söylememiştir. 

Şu anda dahi, ATATÜRK'ün ilkeleri, büstleri ve heykelleri, kişilik hakları, şeref ve haysiyeti, manevi hatıraları; hem de, bana yapılan saldırı Türkiye’ye yapılmış demektir diyen AKP Genel Başkanı ve partili Cumhurbaşkanı tarafından atanan,  korunup ve kollanan, sırtları sıvazlanan,  Atatürk tarafından kurulan Diyanet İşleri Başkanlığının başındaki ve bu kurumda çöreklenmiş, gerici ve ATATÜRK düşmanları başta olmak üzere, anti laik  karşı devrimciler tarafından saldırıya uğramakta olup, ne acıdır ki; bu zat-ı muhterem bu saldırılardan memnun ve  mutlu olmalı ki; bu saldırılara sessiz kalmakta ve bu kadroları Diyanet İşleri Başkanlığından uzaklaştırmamakta, en tipik örneği tescilli ATATÜRK düşmanı, ATATÜRK'e diliyle saldıran hain Fesli KADİR, onun can dostu olabilmektedir. 

Bu Dünya; Peygamberlere, ATATÜRK'e, Fatih Sultan Mehmet'e, Kanuni Sultan Süleymanlara dahi kalmamıştır, ey zat-ı muhterem. 

Sen değil misin?

Dünya ülkelerinin temsil edildikleri, uluslararası Birleşmiş Milletler Teşkilatının Genel Kurulunda konuşarak ve Güvenlik Konseyinin beş daimi üyesini hedef alarak; Dünya beşten büyüktür deyip sözle saldıran ve eleştiren. 

Sen değil misin?

Bağımsız bir devlet olan Suriye'nin iç işlerine karışan ve bu ülkeye düşmanca tavır takınan, Şam'daki Emevi Camisine gidip namaz kılacağız diyen ve hala Suriye'nin meşru ve seçilmiş lideri ESAD'ı muhatap kabul etmeyen,  toprak bütünlüğüne saygılıyız diyerek, her ne maksatla olursa olsun,  Suriye'ye askeri harekatlar yapan. 

Demek ki; gerektiği zaman,  Dünya devi Birleşmiş Milletler Teşkilatı, bağımsız bir devletin lideri, eleştirilebiliyormuş. hatta bağımsız bir devletin toprağına girilerek askeri harekat yapılabiliyormuş, silahlı güç kullanılabiliyormuş. 

Ama, bu zat-muhterem; yoğun ve akıl almaz korumaları nedeniyle, canına yönelik bir fiili saldırı zaten  imkansız olduğuna göre, saldırı olarak nitelendirdiği, kendisine yönelik bir eleştiriye dahi tahammül edememekte ve kendisine sözle yapılan ve yapılacak olan haklı eleştirileri (eleştirel saldırıları)dahi, Türkiye'ye yapılan bir saldırı olarak kabul ederek, adeta ben Türkiye'yim diyebilmektedir. 

Bu zihniyettir ki; yani, ben Türkiye'yim, beni eleştiremezsiniz, bana yapılan eleştiriler Türkiye'ye yapılan bir saldırıdır dediği içindir ki; yaklaşan seçimlerde,  sandıkta kaybettiği taktirde, korkarız ki; ben Türkiye'yim, bu nedenle asla saraydan ve iktidarımdan uzaklaşmam, ben gidersem Türkiye yok olur, benim varlığım Türkiye'nin beka sorunudur, koltuğu bırakmıyorum,  dahi diyebileceğinden endişe duymaktadır Türk Milleti. 

Bu sonuca ulaşması mümkün müdür?

A S L A. 

Güner Yiğitbaşı

06/06/2022

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget