Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Haddini bilmek!...- Güner Yiğitbaşı
Haddini bilmek, güzel bir şeydir ve medeni toplumlarda gereklidir de.
Herkes;sıfatları,makamları,görevleri,yetkileri,ırkı,cinsiyeti,dili,rengi ne olursa olsun, haddini bilmek zorundadır.
Herkesin haddini bilmesi, anayasanın eşitlik ilkesinin de gereğidir. Kimsenin, diğer kimseden bir üstün yanı yoktur. Herkesin haddinin sınırında, diğer kişinin haddi ve hukuku başlar.
Hukukun üstün ve egemen olduğu, her şeyin kurala bağlandığı, anayasa ve anayasaya uygun yasaların hakim olduğu demokratik toplumların, en belirgin ve olmazsa olmaz kuralı, bir tek kişinin dahi istisna tutulmadığı, herkesin haddini biliyor ve bilmek zorunda olmasıdır.
Geçtiğimiz günlerde iş adamlarının, sivil toplum kuruluşu olarak, anayasal haklarını kullanmak suretiyle sarf ettikleri bir sözü beğenmeyen AKP Genel Başkanı; iş adamlarına, haddinizi bilin diye bir uyarıda bulundu.
Bu uyarı yerindeydi veya değildi, iş adamları hadlerini aşmışlardı veya aşmamışlardı, biz bunu tartışmıyoruz.
Velev ki; iş adamlarımız, hadlerini aşan bir söz sarf ettiler ve AKP Genel Başkanı iş adamlarına hadlerini bilmeleri konusunda haklı bir uyarıda bulundu.
Sözde de olsa, demokratik, hukukun egemen olduğu, herkesin yasa önünde eşit sayıldığı bir toplum olarak anılmaya devam ettiğimize göre, kim olursak olalım; bir başkasına haddini bilmesi uyarısında bulunmadan önce, bir öz eleştiri yapmak ve kendimizin, anayasa ve yasalarla sınırları çizilen haddimizi aşan söz ve davranışlarda bulunup bulunmadığımızı sorgulamak zorundayız.
Kimse unutmasın, haddini bilmek bir erdemdir ve demokrasinin olmazsa olmazıdır.
Değerli okurlar; beşeri ilişkilerinizde, bir hak ve yetkinizi kullanırken, söz ve davranışta bulunurken, lütfen haddinizi biliniz, haddinizin sınırlarını aşmayınız, haddini aşanlara da hadlerinin sınırlarını hatırlatınız, bu erdemli davranışınızdan hiçbir zarar görmeyeceksiniz, ama hadlerini aşan istisnasız herkesin haddini bilmesini istemenin ve beklemenin de, sizin en temel hakkınız olduğunu unutmayınız.
10/05/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Her Şey Çok Güzel Olacak
CHP Genel başkanı; son grup toplantısında, başkanlık mazbatası iptal edilen ve 23.Haziranda tekrarlanacak olan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminde CHP'nin adayı olan Sayın Ekrem İMAMOĞLU'nun, artık CHP adayı değil, Türkiye'nin adayı olduğunu açıkladı.
Çok doğru ve yerinde bir saptama. Gerçekten, “her şey çok güzel olacak” sloganı ile yeniden kollarını sıvayan İMAMOĞLU, artık örselenen ve yok olmak üzere olan demokrasimizin ve tüm Türkiye'nin adayıdır.
“Her şey çok güzel olacak” sloganı, ülke genelinde benimsenerek tutmuş ve tüm demokrat insanlarımızın dilinden düşmez hale gelmiştir.
Tüm Türkiye ayağa kalkmış, sanatçılarımız başta olmak üzere, konuşamayan insanlarımızın büyük kesimi, üzerlerindeki baskı ve korkuyu atarak konuşmaya başlamışlardır.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini zorla iptal ettiren AKP ve yöneticilerinin, bu manzara karşısında sustuklarını ve biz ne yaptık diyerek vicdanlarında kendilerini suçlayan öz eleştiri yapmaya başladıklarını zannediyoruz.
AKP, olayın sıcaklığı geçtikçe, ne kadar büyük bir stratejik hata yaptıklarını, Dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan da olacaklarını daha iyi anlayacaklardır.
Hepimiz, tarafsız medyada ve sosyal paylaşım sitelerinde, tüm yurtta otobüs, uçak ve turizm firmalarının, turizm beldelerimizin belediye başkanlarının, 23.Haziran seçimlerine İMAMOĞLU lehine katılımı teşvik eden destek ve girişimlerine tanık oluyoruz.
Ülke genelindeki İMAMOĞLU lehine yapılan bu kampanya ve girişimler, tüm demokrasi yanlılarının yüreklerine su serpmekte ve esasen yeniden başkanlığı kazanacağından emin olduğumuz İMAMOĞLU'na, milletimiz, şimdiden seçimi kazanmış başkan olarak bakmaktadır. Tüm Türkiye'nin kalbi, İMAMOĞLU için atmaktadır.
Millet ittifakını oluşturan CHP ve İYİ Parti dışında kalan diğer muhalefet partilerimizin ve seçimlere bağımsız olarak giren değerli adayların, İMAMOĞLU lehine yapacakları fedakarlıkları dillendirmeye ve bu konuyu parti yetkili kurullarında tartışarak bir karar vereceklerini açıklamaları da, demokrasi adına büyük bir övünç kaynağıdır.
İstanbul seçimlerini haksız ve hukuksuz olarak, keyfi bir şekilde, baskıyla iptal ettirenlerin ve iptal kararına imza atan YSK'nın, kötüye kullandıkları anayasa ve yasalardan kaynaklanan yetki ve güçlerinin; haksızlığa ve demokrasi karşıtlığına direnen, demokrasiye inanmış halkımızın bu inanç ve demokratik güçleri karşısında sonuçsuz kalacağına inanıyoruz.
23 Haziran akşamı, her şey çok güzel olacak.
İçinde bulunduğumuz koşullarda, söylenmesinin yasaklanması dahi olası olan bu güzel sloganı sürekli söyleyin ve paylaşın değerli okurlar.

Güner Yiğitbaşı

09/05/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Hatay’lı yerli bir Arap Gazeteci
Türkiye Barolar Birliği Kültür Merkezinde,  Avukat Halit Çelenk’in ölüm yıl dönümünde 5 Mayıs günü anma ve ödül törenini izlerken hemen arka sırada arkamda oturan orta yaşlı bir beyle bir vesile ile konuşmaya başladık.
Ben onu Türk kökenli bir vatandaş olduğunu düşünerek, ülkemizin sorunları üzerinde genel konuşurken, -RTE dinci politikaları ile bizi Arapların içine sokmaya çalışıyor- diye bir eleştiride bunlundum.
Bu sözüm üzerine karşımdaki adam bana, “ben Arap kökenliyim, Arabım” deyince şaşırdım, gaf yaptığımı anlayınca, -eyvah baltayı taşa vurdum, pardon- dedim, o güldü, ben de gülüp yanına oturdum.  Meğer isminin “Bereket Kar” olduğunu öğrendiğim bu vatandaşımız, bizim Hatay ilinde oturan Arap kökenli bir vatandaşımızmış. Kendisi Arap gazetelerinde yazılar yazıyormuş.  Bilindiği üzere Hatay ilimizde oldukça çok Arap kökenli vatandaşlarımız bulunmaktadır. O “ben Arap’ım” deyince, onun Arabistan ülkelerinden herhangi bir Arap olduğunu sanmıştım, o nedenle onu kırdığımı sanarak tedirgin olmuştum.
Neyse, isminin “Bereket” olduğunu duyduğum bu Arap kökenli vatandaşımızla, program başlamadan önce zaman elverdiği sürece konuşmaya başladım. (Bir erkeğin Bereket adı ile anılmasına ilk kez rastlamıştım).
Bana, “Bereket”i nereden buldun da bu aldın” diye sorunca şunları anlattı:
“- Ee babamız koymuş bu ismi, Araplarda yaygındır. Muhtemelen pederimin, “çocuklarının bereketli olmasını istemiyle koymuş olmalıdır”.
“Ben Antakya’lıyım, Arap kökenliyim, Arapçayı iyi bilirim, Arap gazetelerine yazılar yazıyorum”.
Sordum: Antakya değişik din mensuplarının yaşadığı güzide bir ilimiz. Öteki ırk ve din mensuplarıyla bir sorun çıkıyor mu? Diye sordum. Şöyle dedi:
Bereket: Aramızda hiçbir sorun yok bütün halklar kardeşçe yaşarlar. Aslında sorun devlete kalsa, bazı partilere kalsa çıkar. Ama oradaki halk sağduyulu, tarihten bu yana birlikte a halkalar olması itibariyle hep engellediler, hep karşı durdular dini farklılıklarına, ırk farklılıklarına karşı durdular, birlikte yaşamayı pekiştirdiler. Yoksa 1980 li yıllarda ciddi olaylar başka yerlerde çıkarıldığı gibi Malatya, Çorum, Sivas gibi orayı da karıştırabilirlerdi, karıştırmaya çalışıldı. Ama halk sağduyulu, her düzeyde var ama bunların bazıları galeyana gelmiyor değil, oluyordu bazen.
Sordum: Bereket Bey yazılarınızı Arapça yazıyordunuz, nerede yayınlanıyor bu yazdıklarınız.
Bereket: “Arap gazetelerinde yazıyorum. Türkiye’de Evrensel’e, Birgün’e yazdıklarım oldu. Röportajlarım oldu. Türkiye’de Arapça yayınlanan gazete yok ne yazık ki. Ama başka ülkelerin TV larında Rusya, Fransa, Lübnan, Suriye, İran vs gibi ülkelerin 24 saat haber programlarında programlar yapıyordum. Bu ülkede gerçekler ne ise onları konuşuyoruz. Savaşa karşı bu bölgenin bütünlüklerinin içine alan savaşların durması için elimizden gelen her şeyi yapmaya çalışıyoruz”.
Sordum:  Bereket Bey, Hatay’da kalan yaşana vatandaşlar Türkiye’ye bağlı insanlar mıdır?
Bereket:  Evet yerli Araplar Türkiye’ye bağlı insanlar. Hiçbir ayırımcı tavırları yok. 1939 yılında aslında Antakya’ya Türkiye’ye katıldı. Burası bir Arap toprağı, Suriye’nin içerisinde olmasına rağmen şu anda bir referandum yapılsa, yüzde onu bile “evet anavatanımıza katılabiliriz” diyen çıkmaz. Hepsi Türkiye yanlısıdır. Ama sorunları çok, çünkü asimilasyon inanılmaz şekilde uygulandı bunlara. Şu anda kendi dilleriyle sorunlarını ifade etme sorunu yaşıyorlar. Adam “ben Arabım” diyor, sen nasıl “Türküm” diyorsan, onlar da öyle. “Ama ben Türkiyeliyim, Türkiye’yi seviyorum” diyor. Şimdi bundan başka ne isteyebilirsin”   .
Evliyim, biri kız iki çocuğum var, biri öğretmen biri veteriner. Ben de mühendisliği okudum İstanbul’da”.
Ben ona, sen bizden yerli olarak Arapça yazıyorsun ama bizde başka bir Arap ünlü gazeteci Hüsnü Mahalli (1)de Türkçe yazıyor, diyecektim, kaynayan Ortadoğu Suriye konusundaki görüşlerini alacaktım zaman yoktu, baktım Halit Çelenk’le ilgili program başlıyordu.
Burada asıl gündem olan programı başlamak üzere olduğu için teşekkür ederek yanından ayrıldım, yerime geçtim.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız  
SONNOTLAR
(1) Hüsnü Mahalli 23 Mayıs 1949’da Suriye’nin Cerablus şehrinde doğmuştur ve Türkmen Barak aşiretindendir. Mahalli, Orta Doğu ve siyaset uzmanı, akademisyen, gazeteci ve yazarlık yapmaktadır

Bir Musibet Bin Nasihatten Evladır
Yüksek Seçim Kurulu'nun; sadece, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini iptal eden kararı, elli yıllık deneyimli bir hukukçu olarak söylüyoruz, asla ve asla hukuki ve yasal bir karar değildir, siyasi iktidarın baskısı ve talimatıyla verilen hukuk dışı ve siyasi bir karardır.
Bu karara, asla yargı kararı denilemez.
Evet, yargı da zaman zaman hatalı kararlar verebilir. Ama, istemeden yapılan bir hukuki hatanın dahi, yine de hukuken savunulabilir bir yönü vardır.
YSK'nın iptal kararının, elle tutulur hukuki ve savunulabilir hiçbir yanı ve  değeri yoktur, sözüm ona tarafsız ve yargıya saygılı geçinen değerleri kendilerinden menkul meşhur bazı hukukçular, kararın gerekçesini görmeden, kesin bir kanaat beyan edemeyeceklerini söyleseler de, YSK'nın kısa kararında dayandığı gerekçe açıktır, bu gerekçeye göre, sandık kurullarında kamu görevlisi olmayan kişilerin yer almasıyla oluşan usulsüzlük iptale neden olmuştur.
YSK; esası, milletin iradesini, usule boğdurmuştur.
Bu ülkede kamu görevlisi olmayan kişiler, ilk kez sandık kurullarında görev yapmamıştır. Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimlerinde de, anayasa referandumunda da, aynı usulsüzlükler yapılmıştır. Hatta, yasanın açık hükmüne rağmen, mühürsüz oy pusulaları dahi, YSK kararıyla, milli irade adına, geçerli sayılmıştır. Yerleşik uygulama bu olmasına rağmen, seçimin sonucuna etkisi olmayan, sandık kurullarında  kamu görevlisi olmayanların görev alması usulsüzlüğü, siyasal iktidarın baskısı ile bu seçimde birden bire sadece İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı seçiminin iptaline gerekçe yapılmıştır. Usulsüz olduğu iddia edilen aynı kurulların görev yaptığı sandığa  atılan, aynı seçim zarfına konulmuş diğer oy pusulaları ve seçimler ise, muteber sayılmıştır.
Biz lisede okurken, bir mantık dersi vardı, şimdi var mı bilmiyoruz, o derste öğrendiğimiz bir mantık kuralına göre;” bir şey ya vardır, ya da yoktur. ”Bir şey, hem var ve hem de yok sayılamaz, ikisinin arası da olamaz.
YSK'nın; aynı zarfa atılan dört ayrı oy pusulasından cımbızlayarak, sadece Büyükşehir seçimini iptal eden ucube ve felaket kararı, hukuki olmadığı gibi, mantık kurallarına da açıkça aykırıdır.
Anayasanın ve yasaların, YSK'nın vereceği kararların kesin olduğuna ilişkin kuralının arkasına sığınarak, ben yaptım ve oldu mantığı ile YSK'nın; haddini ve hududunu aşarak, görev ve yetkisini açıkça kötüye kullanarak verdiği, keyfi, hukuk dışı bu musibet kararı, kamu vicdanını rencide etmiş, kanatmış, ülkenin çözüm bekleyen acil sorunlarının çözümünü ötelemiş, ülkeye maddi ve manevi, ekonomik, hukuki ve diplomatik büyük zararlar vermiş olmasına rağmen; bir musibet (YSK Kararı) bin nasihatten evladır derler ya, bugüne kadar kış uykusunda olan bazı seçmenlere; iş başındaki siyasi iktidarın demokrasiden nasibini almamış olduğunu, tek adam rejiminin  sakıncalarını, demokrasi için sandığın zorunlu ama tek kriter olmadığını, yasama, yürütme ve yargıdan oluşan üç erkin, kesin çizgilerle ayrı olduğu, kuvvetler ayrımının en sağlıklı bir şekilde işlediği, aksayan yönleri revize edilecek olan parlamenter sistemin, en demokratik bir sistem olduğunu göstermesi ve kış uykusundaki seçmenlerin uyanmalarına ve gerçekleri görmelerine neden olması açısından iyi olmuştur.
Sandık yoluyla iktidarı kaybedeceğinden emin olan AKP iktidarı, bu girişimiyle, ayağına silah sıkmış ve  önündeki seçimsiz dört buçuk yıllık iktidarını, muhtemel bir erken seçimle kaybetmenin yolunu kendi elleriyle açmıştır. Bu dahi Türk halkı için bir kazanç olarak değerlendirilmelidir.

Güner Yiğitbaşı

08/05/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Osmanlı borçla gitti sıra bizde mi?
Cengiz Özakıncı’nın Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni Osmanlı Tuzağı adlı kitabını okuyordum. Kitabın 104 ncü sayfada ll. Abdülhamid, Dış Borç ve Toprak Yitimi başlıklı bölümünde Osmanlı’nın borcuna karşılık, alacaklıların topraklarına (Midilli) el koymalarını görünce inanın şok oldum.
Şimdiki, Cumhuriyetimizin en gerici iktidarınca o tesise bu tesise adının konulduğu ll nci Abdülhamid özentileri bir yana, biz tarihi acı gerçekleri yansıtan Özakıncı’nın satırlarına bir göz atalım.
“Osmanlı 1854 ten başlayarak borç aldıkça toprak yitiriyor, toprak yitirdikçe dış borç alıyordu ve bunun sorumlusu, Padişahlık özentilerinin savladığı gibi sadrazamlar, İttihatçılar vs değil, doğrudan doğruya Osmanlı’nın bilim ve teknoloji alanında Batı’nın gerisinde kalmış olmasıydı.
Bilim dışı zihniyet Osmanlıda da, şimdi de aynı
60 bin kişilik cami tartışması
SP lideri Temel Karamollaoğlu,"hangi akıllının başına Çamlıca Tepesi'ne 60 bin kişilik cami yapmak gelir ya? Bir kere doldursunlar ellerini öperim" demişti.
Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan da ona şöyle demişti:
“Sen bu hesabı kalk bir de Kanuni’ye sorsana, Fatih’e sorsana”.    
Ben de, izniniz olursa, bu soruyu soracağım ve yanıt vermeye çalışacağım.        
Avrupa’da Rönesansla aydınlanma çağı başlarken, matbaa İstanbul’un alınmasından üç yıl önce bulunmuşken, Osmanlı, elinde kılıç Yemen’den Viyana kapılarına kadar fetihlerle yağma ve talan peşinde idi. (Piri Reis’in talan rüşvetinin paylaşımı yüzünden idam edildiğini tarih sayfalarından okuyunuz.)
Avrupa’da şehir şehir, belde belde matbaa makineleri kurulup aydınlanma çabaları sürerken, Osmanlıda ise devletin servetini gelirlerini İstanbul’a büyük camiler yapıyor olmasını, bilim okulu yerine medrese açmasını medeniyete, çağdaşlığa hizmet sanılıyordu. Günümüzde de tıpkı şimdiki, Cumhuriyet tarihinin en gerici iktidarı AKP-RTE nin borçlanarak oraya buraya lüks camiler yapmayı, okulları imam hatip yapmayı çağdaşlaşma sanıyor.
Şimdi burada RTE nin dediği gibi, Fatihe Kanuniye soralım. Avrupalı, şimdiki çağdaşlığa oraya buraya en büyük, en lüks kilise (mabet) yaparak mı ulaştı? Kesinlikle değil, çünkü dünyada dinle, mabetle,  sadece dine yönelmekle çağdaşlaşma olamaz, böyle bir örnek de yok. Batı ülkeleri Ronesans’tan başlayarak günümüzdeki çağdaşlığa, laik düşünce, demokrasi, bilim ve sanatla ulaştı. Dünyanın en geri kalmış ülkelerine bir bakın (özellikle bütün Müslüman ülkeleri) hepsi de demokrasiden bihaber, demokrasiden uzak ve tek adamla yönetiliyordu. Türkiye ise 1950 den sonra kör topal da olsa demokrasiye yönelmişse de, 66 yıl sonra AKP-RTE iktidarı sürecinde halkı kandıran bir referandumla demokrasiden uzaklaşıp öteki Müslüman ülkeler gibi tek adam yönetimine dönüş yapmıştır. Dünyadaki geri kalmış ülkelerin hepsi de tek adamla yönetilen ülkelerdir. Zaten 16 yıldan beri tek adamla yönetilen ülkemiz (2002-2008 arası hariç) adalet, demokrasi, insan hakları, özellikle ekonomi alanında sürekli geriye gitmektedir. Prof. Dr. Ali Can Ulusal Eğitim Derneğindeki bir konferansında şöyle diyordu: “Dünyada geri kalmış ülke yoktur, tek adamla kötü yönetilen ülkeler vardır” ve geri kalmışlığı tek adamlı yönetime bağlıyordu. Yine aynı konferansta Ali Can, “ IMF ve Dünya Bankası verilerine göre, Türkiye’de 2008 de fert başına düşen gelir 10200 Dolar ilen, 2018 de 8000 dolara düşmüştür, hükümet bunu halktan saklıyor”.  Bu ne demektir, hepimiz herkes fakirleşiyoruz demektir. Bunu piyasada soğandan patatese kadar fiyatlara ve alım gücümüze bakarak anlayabiliriz.
Matbaaya ve bilime ilgisiz kalan Osmanlı çağın gerisinde kalmıştı. AKP-RTE iktidarı da aynı yolda.
Osmanlı borçla gitti sıra bizde mi?

Matbaa 1450 yılında bulunurken, azınlıkların İstanbul’da el yazması ile de olsa yayınevleri vardı.  Osmanlıya ise, bilimin gelişmesine çok büyük etkisi katkısı olan matbaa ancak 270 yıl sonra Lale Devrinde (o da Macar dönmesi İbrahim Müteferrika tarafından zorlukla) getirilebilmiştir.   Ama Osmanlı matbaaya ve de bilime öylesine ilgisiz kalıyordu ki, tıpkı RTE-AKP iktidarının bilim, teknoloji ve sanattan uzaklaşarak oraya buraya kocaman cami yapmayı, okulları medreseye benzer imam hatip okulu yapmayı çağdaşlık-medeniyet sayıyorsa, Osmanlı da bilime matbaaya ilgisiz kalmayı, kocaman cami yapmayı, medrese açmayı çağdaşlaşma sanıyordu. Bu zihniyet taa 1923 yılına kadar geldi.
Bir ülke boya yapar gibi bir anda uygarlaşamaz, çağdaşlaşamaz, bunun için uzun bir eğitim ve kültürleşme süreci vardır. Yine bir ülke, bir anda da batamaz, yıkılamaz, uzun süre tek adam yönetimi ile bilimi, kültürü dışlayarak yavaş yavaş geriler.
Osmanlının da yıkılma sürecine bir bakın, önce duraklama, gerileme ve yıkılış, bu süreç üç yüz yıldan fazla sürdü.
Bilime ilgisiz kalan devlet toplum batar
Oysa Osmanlının Ronesans-matbaa gelişimine, bilim ve buluşlara ilgisiz kalması;  medreseyi bilim okulu sanması, oraya buraya kocaman cami ve saray yapması onu nasıl çağdaş dünyadan geride kalmasına neden olmuşsa, şimdiki AKP-RTE iktidarının da borçlanarak oraya buraya lüks cami, saray yapması, imam hatipleri bilim okulu sanması Osmanlının bu geri kalma sürecine, birbirine ne kadar da benziyordu.
"Firavunlarınki gibi Kilise'nin egemenliği de sömürüye dayanıyordu... Victor Hugo, Sefiller'de de, Notre Dame'ın Kamburu'nda da sömürü ve sefaleti anlatır...
Aydınlanma Devrimi ile Kilise egemenliğini kaybedince sömürü ve görkemli katedraller yaptırma devri sona erdi...
Günümüzde ortaçağı yaşayan İslam dünyasının muktedirleri de egemenliklerini gösterişli saraylar ve büyük camiler yaptırarak göstermek istiyorlar..."(1)
Oysa üretime, bilime dönük olmayan cami ve imam hatipler halkın refahına katkı sağlamadığı için kalkınmaya etken olmadığından, ülkenin geri kalmasını neden oluyordu. Osmanlının hemen hemen hiçbir sanayi tesisi, fabrika,  bir üretim alanı yoktu. Şimdiki bu yönetim de Cumhuriyetin bin bir zorlukla kazanımları olan fabrika ve tesisleri satıp savuyor, bir tane fabrika bile kurmuyordu. Tarımı da ihmal edince, artık sanayi ürünleri yanında tarımın hemen hemen tüm ürünlerini dışarıdan almaya başlıyordu. Kısaca bir ülke ulusal gelirini üretim yapacak fabrika kurmaz, tarımı ihmal ederse,  o ülke çağın gerisinde kalır. Şimdi bu süreci yağıyoruz. 
Cehaletten cahillerden medet uman bir ülke iflah olmaz.
Yükselme devrinde savaşlar kazanılıp ülkeler fethedildikçe, Osmanlıda üretim olmadığı halde, talan, yağma ile hazinesinin dolduruluyordu. Ne zaman ki bu saydığımız, ilim, sanat, demokrasi alanındaki gerileme yavaş yavaş başlamışsa hazinesi de boşalıyor, devlet borç almak zorunda kalıyordu.  Üstelik kendi başına desteksiz bırakılan Türk Köylüsü Türk Çiftçisi de “aşar ve öşür” vb vergileri ile inletiliyordu; halkının da yüzde 95 inden fazlası okuryazar değildi. Her ikisinin de bilim ve teknolojiye ilgisiz kalması geriye gitmelerine neden olmuştur. Bakıyorlar ki okumuş aydın insanlar kendilerine oy vermiyor, sadece cahillerden oy alınca, baştaki AKP-RTE nin bir akademisyenin dediği gibi, cahillerden medet ummaya başladılar ve bir akademisyenleri “biz cahillerin ferasetine güveniyoruz” diyebiliyordu. Çağdaş bir devlet cahillerden nasıl medet umar!) Tıpkı Osmanlının yaptığı gibi, cehaletten ve cahillerden medet uman bir devlet, çağdaşlaşma şöyle dursun, asla iflah olamaz.
Öyleyse, çare şunlar:
  1. Hemen en kısa zamanda yeni bir anayasa değişikliği ile tekrar TBMM ne dayalı gerçek bir demokrasiye dönülmeli, tek adam yönetimine son vermelidir.
  2. İmam Hatip sayılarını sadece imam yetiştirecek seviyeye getirilmelidir.
  3. Avrupa’nın hiçbir ülkesinde devlet bütçesine dayanan bizdeki Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir makam yoktur. Diyanet İşleri Başkanlığı hemen kapatılmalı, özerk hale getirilmelidir. (Bu kurumun bütçesine bir bakın yatırımcı kaç bakanlığın bütçesine eşit)
Bu girişten sonra, biz, tarihi kaynağa dönelim, Osmanlı’nın ll. Abdülhamid zamanında borcuna mukabil vatan parçasına nasıl el konulduğuna göz atalım.
(Şimdilerde 17 yıllık AKP-RTE iktidarının Cumhuriyet Tarihinin en büyük borç altına girdiğini, lüks camiler, saraylar yaparken, bilim okullarını kapatıp imam hatip açtığını, doğru dürüst yatırım- sanayi-fabrika yapmadığını-tarımı batırdığını kafamıza not edelim).
SARAY SENİN NEYİNEDİR
Deden çarıkla gezerdi
Saray senin neyinedir
Baban taş duvar dizerdi
Saray senin neyinedir.
Emmin eşşekle giderdi
Dayın sürüyü güderdi
Anan ırgatlık ederdi
Saray senin neyinedir.
Çiftçiyidi atan soyun
Kok yakardı belden köyün
Aç gezerdi ağan beyin
Saray senin neyinedir.
Muhtaç idin acı tuza
Zor çıkardın kıştan yaza
Bundan kızar Kanber size
Saray senin neyinedir.
Osmanlı borçla gitti sıra bizde mi?
                                                     
ll. Abdülhamid’in Dış Borç ve Toprak Yitimi


1875 yılında Fransız uyruklu iki Yahudi tefeci Lorando ve Tubirni’den alınan 200.000 altın borç 20 yıl ödenemeyince faiziyle birlikte 750.000 altını bulmuş.  ll. Abdülhamid bu borcu ödeyemeyince Fransız devleti bu iki Yahudi tefecinin Fransız uyruklu olduklarını öne sürerek alacaklarına karşılık Osmanlı toprağı olan Midilli Adası’nı işgal edeceğini ve gümrük gelirlerine el koyacağını duyurmuş, ll. Abdülhamid’e 3 gün süre tanımıştı. Süre dolmasına karşın borç ödenmeyince, Fransa, büyükelçisini geri çekmişti. 4 Kasım 1901 de Fransız donanması Midilli Adası’nı işgal ederek gümrük gelirlerine el koymuş ve Midilli’deki Osmanlı egemenliğine son vermişti. Bütün bunlar daha İttihat ve Terakki Partisi yönetime gelmeden yıllar önce ll. Abdülhamid’in ülkeyi tek başına yönettiği, dilediği kişiyi sadrazamlığa oturtup dilediği sadrazamı dilediği an kovduğu yıllarda oluyordu.
Osmanlı ll nci Abdülhamid devrinde böylece borç yüzünden topraklarına el konulurken, Osmanlı sarayında günde yedi bin kişiye yemek çıkarmış. Düşünün o gündeki ve günümüzdeki saray israfını. Bilime ilgisiz kalan Osmanlı padişahı ll. Abdülhamid sarayda fala baktırır, sarayda “Cinci Hoca” diye anılan Ebul Hüda, Şeyh Zafiri gibi nice üfürükçü ve falcıları beslermiş. (Şimdilerde Türkiye’nin en müsrif saray-binasında Fesli Deli Kadirler besleniyordu).
Osmanlı Devleti ll. Abdülhamid’ten çok daha önce kendi ayakları üzerine duramaz, kötürüm bir halde idi”.(2)
“Kırım Savaşı yüzünden Osmanlı bütçesi tamtakır kalmış, devlet kendi memurlarının aylıklarını bile ödeyemez duruma düşmüştür ve Osmanlı İmparatorluğu, bu yüzden, tarihinde ilk kez 1854 te Mısır’ın gelirlerini İngiltere ve Fransa’ya ipotek ederek Yahudi bankerlerden borç para almıştır…” (3)
Osmanlı devleti bilim ve teknolojiye ayak uyduramadığı için, gittikçe geriliyor, borçlanıyor, borçlandıkça toprak kaybediyordu. Abdülaziz padişah olduğunda yaklaşık 25 milyon altın lira dolayında olan dış borçlar, Abdülaziz’in padişahlığı döneminde on kat artarak yaklaşık 250 milyon altın liraya fırlamıştı. Devlet, dışarıdan borç bulamadığı sürece memur aylıklarını ödeyemez durumdaydı. Abdülaziz Avrupa’dan aldığı borçların faizini bile ödeyemez duruma düşmüştü.(4)
Bu kadar borç altına giren Osmanlı, borçlarını ödeyemeyince toprak satışına başladı. Şimdiki AKP-RTE yönetiminin artan borç karşısında ülkenin nice, banka, fabrika, limanlarını yabancılara sattığını bir düşünelim.
Osmanlı borçlarını ödeyemeyince:
“1881 ile 1939 seneleri arasında Osmanlı Devletinin diğer ülkelere olan borçlarını yani dış borçlarını takip eden ve düzenleyen kuruma Duyunu Umumiye adı veriliyordu.
II. Abdülhamit döneminde açılan Duyunu Umumiye'nin temel anlamı “Genel Borçlar” olarak geçmektedir. Yabancı devletlerden oluşan bu idareyle Osmanlı topraklarındaki tütün üretimi gibi bazı kalemler bizzat yabancı devletler tarafından yönetilerek bunların gelirlerine el konulmuştur. 1881 yılında bu kurum kurulduktan sonra Osmanlı Devletinin Mali ve ekonomik birçok alanında etkisi olmuştur.
İlk kez Kırım Savaşı sonrası 1854 yılından itibaren dış borçlanmaya giden Osmanlı Devleti, 1874 yılına gelindiğinde 15 ayrı ülkeden dış borç almıştı. Bu süre zarfı içinde ise 239 milyon lira borç olmasına rağmen hükümetin elinde sadece 127 milyon lira bulunmuştur. Osmanlı Devleti ilk borçlanmasını ise Kırım savaşı zamanında savaş giderlerini karşılamak amacıyla yapmıştır.
Lozan Antlaşması ile Duyunu Umumiye kurumunun vergi denetleme görevi son bularak yalnız borçların alacaklılara paylaştırılması görevi devam etti...
Osmanlı Devleti çöktükten sonra bu topraklarda kurulan yeni devletler ve Türkiye arasında bu borçlar paylaştırıldı. Ancak borcun büyük bir kısmı Türkiye'ye kaldı. Bu borçlar ancak Cumhuriyet döneminde bitirilmiştir”.
TC Devleti o kıt imkânları ile hem fabrikalar tesisler yapmış, hem de Osmanlıdan kalan borçları 1940 ların sonuna kadar zorlukla ödemiştir.(5)
Türkiye’nin borçları da neredeyse ulusal gelire doğru yaklaşmakta olduğunu ve dış borcun 450 milyar doları geçtiğine göre, her halde daha dikkatli daha tasarruflu bir toplum, devlet olmamız gerekir. Yoksa  “borç yiyen kesesinden yer, borç yiyen emir alır, borç yiyen itibar kaybeder”.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız  
SONNOTLAR
(1) Arslan Bulut  06 Mayıs 2019 Çamlıca Camii ve YSK'nın kararı!
(2) Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni Osmanlı Tuzağı Cengiz Özakıncı Otopsi Yayınları 2005 sf 104
(3)Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni Osmanlı Tuzağı Cengiz Özakıncı Otopsi Yayınları 2005 sf 55
(4)Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni Osmanlı Tuzağı Cengiz Özakıncı Otopsi Yayınları 2005 sf 84
(5)https://www.timeturk.com/duyun-u-umumiye-nedir/haber-837843

Deniz Gezmiş ve öteki devrimcilerin ölüm yıldönümlerinde mezarları başında anıldılar
68 Kuşağının aktif devrimcilerinden “üç fidan” diye anılan Deniz Gezmiş, Mahir Çayan. Hüseyin İnan’ın idamla ölümlerinin 47. Yıldönümü Karşıyaka Mezarlığında binlerce kişinin katıldığı sevenleri tarafından anıldılar.
12 Mart 1972 muhtırası sonrasında tutuklanan ve idam edilen “üç fidan”ın 47 nci ölüm yıl dönümünde artan bir hüzünle mezarları başında anıldılar. Karşıyaka’daki mezarları başında anılan bu devrimcilerin anma törenlerine 20 ye yakın sivil toplum örgütleri yanında bazı siyasi parti temsilcileri de katıldılar.  
Bilindiği gibi Deniz Gezmişlerin avukatı Halit Çelenk’ti. Halit çelenk 5 Mayıs’ta ölürken, Deniz Gezmişler de (üç fidan) 6 Mayıs da asılarak öldürülmüşlerdi. Peş peşe iki gün bu devrimciler mezarlarının başlarında anıldılar.
20 den fazla dernek, odalar, sendika, parti, çeşitli birliklerin oluşturduğu grup ve kafileler, ellerinde dövizler, pankartlar, slogan ve marşlarla mezarlıkta bulunan  “üç fidandan”dan başka Halit Çelenk, Yusuf Aslan gibi öteki devrimci ve aydınların mezarlarını ziyaret ettiler.

Deniz Gezmiş ve öteki devrimcilerin ölüm yıldönümlerinde mezarları başında anıldılar
BU anma gününde coşku artıkça hüzünlenmeler de artıyor, bazı erkek ve kadınların, özellikle Deniz Gezmiş’in mezarına eğilerek mezar taşlarını öptükleri görülüyordu. Ellerinde getirdikleri gül ve karanfilleri “üç fidanın” mezarlarına dua ile koyuyorlardı, mezarları çiçek bahçesine dönmüştü. Ziyaretçiler bu mezar ve çiçeklerin arasında resim çektirme yarışına girmişlerdi.
Ülkemizde demokrasiden sapıldığı, yönetimin tek adamlığa dönüştürüldüğü günümüzde, demokrasinin değerini anlamaya başlayanlar, Deniz Gezmişlerin özgürlük mücadelesini daha iyi anlamaya başlayan pek çok insan, her geçen yıl artan oranda o devrimcileri çok daha fazla kalabalık halinde anmaya ve ziyaret etmeye devam ediyorlar.  Bu yılki katılımcılar giden yıllardan çok daha fazla idi; anma gününe mezarlığa engelli arabası ile gelenler bile görülüyordu.
Katılımcılar ellerinde megafonlarla insanları coşturuyor ve yönlendiriyorlardı.
Bu arada mezarlığı giriş ve yan yolları köfteciler, simitçilerle dolmuştu.

Deniz Gezmiş ve öteki devrimcilerin ölüm yıldönümlerinde mezarları başında anıldılar
Toplanma yerinde “İşçiler, Emekçiler, Kadınlar, Gençler, Kardeşler” başlığı altında şu bildiri okundu:
“-Katledilişlerinin 47 nci yılında, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan yoldaşlarımızın huzurunda bir kez daha toplandık. Yoldaşlarımızın şahsında, tüm devrimcileri saygıyla selamlıyoruz.
Emperyalist kapitalist sistemin işçi sınıfında, tüm dünya halklarına uyguladığı sömürü, şiddet ve savaş politikalar, yıkıcı, yok edici etkisini sürdürüyor. Emperyalist ve gerici güçlerin sömürücü ırkçı, mezhepçi politikalarına karşı halklar da direnişlerine ve özgürlük mücadelelerine devam ediyor. Ortadoğu başta olmak üzere tüm halkların özgürlük ve demokrasi mücadelesini selamlıyoruz.
İsrail Siyonizm’inin Filistin halkına ve Arap halklarına yönelik saldırganlığı da yeni boyutlar kazandı. Biliyoruz ki, emperyalistlerin ve işbirlikçi gerici, ırkçı bölge ülkelerinin bütün sinsi ve alçakça oyunları bozulacaktır. Deniz-Yusuf-Hüseyin ve diğer yoldaşlarımızın, Filistin ve Ortadoğu halklarıyla enternasyonal dayanışması, hala devrimcidir, hala yol göstericidir.
AKP Hükümeti, tek parti-tek adam rejimi hedeflerinden vazgeçmedi. MHP ile kurduğu “Cumhur İttifakı” ile ırkçı, şovenist ve mezhepçi politikasıyla, ülkeyi ekonomik ve siyasal krizlerin eşiğine getirmiştir. Bugün emekçiler krizin ağır yükü altında ezilmektedir. Ancak yerel seçimlerde işçilerin, emekçilerin, emek ve demokrasi güçlerinin belirleyici katkısıyla, AKP ve ittifak gücü önemli bir darbe almıştır. Başta üç büyük kentte, Kürt illerinde ve ülkenin önemli kentlerinde yerel yönetim mevzilerini kaybetmişlerdir.


Deniz Gezmiş ve öteki devrimcilerin ölüm yıldönümlerinde mezarları başında anıldılar
Fakat yasakçı ve baskıcı politikalar, tehdit boyutları genişletilerek sürdürülmektedir. Görevi insanları yaşatmak olan hekimlerimiz barışı savundukları için hapis cezasıyla susturulmaya çalışılmaktadır. KHK li seçilmişlerin mazbatalarını vermeme, yeniden seçim manevralarını değişik entrikalarla devam ettirme tutumları iktidarlarında kolay vazgeçemeyeceklerini de göstermektedir. Seçilmiş yerel yöneticiler ve politikacılar, hala cezaevlerinde tutulmaktadır. İktidar, diktatörlük heveslisi, savaşçı ve gerginlikten beslenme politikalarını, ülkemiz halklarını bölüp ayrıştırmak için gündemde tutmaya devam etmekteler.
68 Gençliğinin, özerk-demokratik üniversite ve bilimsel eğitim için verdikleri mücadele, bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Üniversiteler baskı cenderesindedir. Bütün okullar imam hatipleştirilmeye çalışılmaktadır. Tek adam tek parti rejimi, artık kırıntıları kalmamış laikliğin ve bilimsel eğitimin bütün izlerini silmenin çabası içindedir. Gençliğe sunduğu ise işsizlik ve geleceksizliktir. Ancak gençlik AKP Hükümeti’nin ve sistemin gençliğe sunduğu bu karanlık geleceği kabul etmiyor. Son seçimlerin sonuçları ortadadır. Gençlik, yoldaşlarımızın mücadeleci mirası üzerinden, Devrim ve Sosyalizm davasının en kararlı militanları olmaya devam edecektir ve asla teslim olmayacaktır.
Yıllardır pahalılık, vergi soygunu ve iş cinayetleriyle boğuşmakta olan işçi sınıfı, şimdi de kıdem tazminatı ve sosyal güvenlik haklarının gasp edilmesi tehdidi ile karşı karşıyadır.
Yaratmak istedikleri karanlık düzenin kadın bedeni üzerinde iktidar kurmaktan geçtiğini bilen gerici güçler, taciz, tecavüz ve şiddetin önünü açmakla yetinmeyip, kadınları köleleştirecek yeni yasal düzenlemeler arayışına devam etmekteler.


Deniz Gezmiş ve öteki devrimcilerin ölüm yıldönümlerinde mezarları başında anıldılar
Ormanlarımız, göllerimiz, parklarımız yandaş şirketlerin yağmasına açılmış durumdadır.
Umutsuzluğa ve karamsarlığa yer yok. Faşizm ve tek adam rejiminin inşasını durdurmak, b u ablukayı dağıtmak zorundayız. Bu mümkündür, birleşik mücadele ile başarabileceğimizin en yakın örnekleri ortadadır. “Değişmez” denilenin değişebileceğini bizler biliyoruz. Hiçbir kişisel çıkar gözetmeden, kendilerini bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesine adamış yoldaşlarımızın kararlılıkları yolumuza ışık tutuyor. Onların işçi sınıfına ve Marksizm-Leninzm’e olan bağlılıkları yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Yoldaşlarımıza ve onların mücadelelerine saygının ve bağlılığın ölçüsü, bugünün görevlerini ne kadar yerine getirdiğimize bağlıdır.
Emperyalizm, kapitalizm ve dünya gericiliği, onların savaşçı politikaları, dünya halklarının direnişiyle er geç yenilecektir. Türkiye gericiliğinin ve tek adam rejimi heveslilerinin de ömrü kısalmıştır. Sermaye düzeninin, tek adam rejiminin faşist saldırganlığına karşı, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi kazanacaktır. Yoldaşlarımıza sözümüz var: Umudu büyütecek, geleceğin sınıfsız sömürüsüz dünyasını mutlaka kuracağız”.
Bu arada mezarlık içinde önceden kurulu ses sitemi ile devamlı okunan Kuran, dua yayını yanında, ezan da okunmaya başlayınca, eylemcilerin sloganları, marşları, satıcıların köftecilerin sesleri birbirine karışıyor, ortamda garip bir kakofoni oluşuyordu.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız  

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget