Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Referandum - Tünay Süer
Çağının en güçlü devletleri arasında olan Osmanlı İmparatorluğunun 1. Cihan Harbinde müttefikleriyle birlikte yenik düşmesi ve Mondros Ateşkes antlaşması ile (30 Ekim 1918) İtilaf devletleri Osmanlı ülkesini işgal etme hakkını kazanmışlardı.
Ülkenin her bir tarafı düşman işgali atındaydı.
Mondros Anlaşması gereği Atatürk’ün komutanı olduğu Yıldırım Orduları Gurubu ile 7. Ordu dağıtılınca Atatürk İstanbul’la çağrılmıştı.
Haydarpaşa Rıhtımı’na ayak bastığında 55 düşman gemisinin bayraklarını açarak İstanbul Limanında olduklarını gördüğünde içinde fırtınalar kopmuştu adeta.
Atatürk, NUTUK ta bağımsızlığın, cumhuriyetin nasıl zor şartlar altında kazanıldığını ve ne kadar değerli olduğunu kendinden sonra gelecek nesillere açık bir dille anlatmıştır.
Atatürk İnkılâplarının en büyüğü; milli egemenliğe dayalı, tam bağımsız, milli çağdaş ve laik
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıdır.
                                                                ***
Ata’nın ebediyete intikalinden sonra Cunta, darbe, postmodern darbe, muhtıra, ya da e- muhtıra, bildiri, kalkışma ve girişimlerle Türkiye defalarca sarsıldı.
Laik Türkiye Cumhuriyeti AKP dönemindeki kadar hiçbir zaman böylesine yara almadı.
15 senedir iktidarda olan AKP adım adım cumhuriyetin altını oydu.
Sandalye sayısının fazlalığı ile TBMM sini adeta işgal etti.
Tabi burada muhalefet partilerinin zayıflığını da unutmamak gerekir.
MHP her zaman AKP’nin yanında olarak onun bugünlere gelmesine büyük etken oldu.
CHP ise beklenen muhalefeti asla yapamadı.
Durum böyle olunca AKP istediği gibi at koşturabildi.
                                                                      ***
Erdoğan’ın BOP eş Başkanı yapılması ile Ortadoğu’da aktif bir oyuna kalkması en büyük hatası olmuştur.
Yaptığı yanlış politikalarla dış ülkelerde itibarı kalmayan, içeride ise kan gövdeyi götüren, nerede hangi zaman, hangi bombanın patlayacağı bilinmeyen, insanların can güvenliği olmayan bir Türkiye olduk.
                                                                    ***
Önceleri her istediğini veren, başlarına taç ettikleri, “muhterem hoca efendi” diye toz kondurmadıkları Fethullah Gülen ve ABD işbirliği ile Ergenekon davaları başlatıldı.
Onlarca general ve rütbeli subaylar hatta emekli genelkurmay başkanı dahi kendilerine hazırlanan kumpasla tutuklanıp zindanlara kapatıldılar.
Rütbeleri söküldü veya istifaya zorlandılar.
Böylece Türk ordusunun şah damarını kesmiş oldular.
O dönem sadece ordu mensupları değil memlekette ne kadar aydın bilim adamı varsa, gazeteciler, milletvekilleri, parti genel başkanları bile zindanlara kapatıldılar.
İktidar olmayı paylaşamayan ikili arasında ayrılık olana dek her şeyi birlikte yaptılar.
15-25 Aralık yolsuzlukları meydana çıkınca düşman kardeş oluverdiler.
Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan onca insanın zindanlara kapatılmasına kılıf uyduruverdi.
Kandırılmışlardı…
Yıllarca birçok masum insanın hayatları çalınmış oldu böylece.
                                                                       ***
PKK ve terörist başı APO ile, “Çözüm süreci, Demokratik açılım”  adı altında anlaşmalar yapılıyor devlet olarak masaya oturuluyordu.
Terörist başı öylesine şımartılmıştı ki Erdoğan’ı iktidarda ben tutuyorum demeye başlamıştı.
İstekleri bitmiyordu.
Yasa teklifleri veriyor, ziyaretçileri ile rahatça görüşüp emirler yağdırıyor ve PKK’yı İmralı’dan yönetiyordu.
Oslo anlaşmaları ile PKK’ya tavizler verildi.
PKK askerimizin gözleri önünde Güneydoğu bölgesini adeta cephaneliğe dönüştürdü.
AKP Hükümeti buna göz yumuyor asker ve polisin müdahalesini önlüyordu.
Dolmabahçe’de mutabakat metni imzalandı bu metne göre PKK’ya özerklik hakkı tanınacaktı.
Başkanlık hayalleri gerçekleştiği an Erdoğan kendi seçmiş olduğu milletvekilleri ve bakanlara Güneydoğu’nun vatan topraklarından PKK ya geçmesini yani özerkliği tanıtacaktı.
Sonra ne olduysa PKK uzantısı HDP kuruldu ve seçimlere gidildi.
HDP 80 milletvekili ile TBMM’sine girdi.
Böylece AKP tek başına hükümet kuramadı.
7 Haziran seçimleri ile 2 Kasım arasında Türkiye adeta kan gölüne döndü.
                                                                  ***
İçeride bunlar olurken yolgeçen hanına dönen sınırlarımız sayesinde Türkiye adeta terörist yuvasına dönüştü.
PKK saldırılarının yanısıra IŞİD saldırıları ile ülke sarsılmaya başladı.
Erdoğan’ın Suriye takıntısı yüzünden milyonlarca Suriyeli Türkiye’ye göç etti.
Kendi vatandaşına cimri olan AKP onlar için kesenin ağzını açtı.
Oysa onların içinde ülkesindeki istiklal savaşından kaçan gençler çoğunluktaydı.
Neyse fazla uzatmak istemiyorum.
Ülke büyük bir kaos yaşıyor, gittikçe bataklığa gömülüyordu.
İşte böyle bir zamanda 15 Temmuz darbe kalkışması tuz biber oldu.
FETÖ denilen hain örgüt ve ABD işbirliği ile ülke kana bulandı.
Türkiye tarihinde ilk kez Büyük Millet Meclisi bombalandı.
Vatandaşların üzerlerine tanklar sürüldü.
Kurşunlar sıkıldı. 248 şehit ve bir o kadar gazimiz oldu.
Genelkurmay başkanının tutsak alındığı, hiç görmediğimiz acı bir gece yaşadık.
Türk Milleti tek yürek olarak, Atatürkçü askerlerle birlikte FETÖ cü darbecilere karşı koyarak bu kanlı
Kalkışmayı atlattı.
O kanlı gece Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “bu girişim bana tanrının bir lütfudur” sözleri akıllarda birer istifam olarak kaldı.
Daha sonra bu kalkışma Erdoğan tarafından sanki gökte ararken yerde bulduğu bir nimet gibi kullanılmaya başlandı.
OHAL kararları ile yüz binleri geçen tutuklamalar, gözaltılar başladı.
TSK paramparça oldu.
Askeri okullar kapatıldı, birçok general ve yüksek rütbeli subay hapislere tıkıldı.
Öğretmenler, memurlar, akademisyenler ve gazetecilerin başlarına da aynı şeyler geldi.
15 Temmuzda kanlı bir kalkışmayı durduran halk bu sefer sivil bir darbe ile karşılaştı adeta…
                                                                        ***
 Erdoğan başkomutan olarak Türkiye’ye tehdit olan IŞİD ve PYD temizliği için 24 Ağustos 2016 da sabaha karşı Türk Silahlı Kuvvetleri Fırat Kalkanı harekâtını başlattı.
Türk Silahlı Kuvvetleri halen bir tarafta emperyalist güçlerin desteklediği PKK ile diğer tarafta Irak ve Suriye topraklarında ölümüne çatışıyor.
Sonrası malum…
 AKP sevdalısı Devlet Bahçeli durup dururken başkanlığı dile getirdi.
Bu teklif AKP tarafından memnuniyetle karşılandı ve 18 maddelik değişiklik halktan gizlenerek CHP’nin tüm itirazlarına rağmen MHP oyları ile mecliste kabul edildi.
Şimdi iş referanduma kaldı.
                                                       ***
Evet demek serbest ama hayır demek yasak…
Başbakan Binali Yıldırım
PKK Hayır diyor.
FETÖ hayır diyor.
HDP hayır diyor.
İşte bunun için evet diyoruz…
Sonra “hayırcılara bakın, ona göre karar verin” diyor.
Yani başbakan  “evet” çileri yurtsever vatandaşlar, “hayır” diyecek olanları vatan haini, terörist olarak ilan ediyor.
(İç savaş tehditleri savuranlara ne demeli?)
 Hayır diyenlerin konumu, 15 Temmuz'un yanında yer almak” olacakmış.
Bu resmen halkı bölmektir.
Kimsenin bunu yapmaya, hele hele bir başbakanın asla  hakkı yoktur.
Halkın üzerinde böyle bir baskı kurulmaya çalışılmaktadır.
15 senedir Türkiye’yi yöneten ve ülkeyi bu hale getiren kendilerinin olduğunu pişkinlikle unutturmaya çalışıyorlar.
İşsizliğin 12.1 olduğu, Tarım dışı işsizliğin 14.3 ‘e fırladığı, genç işsizlerin ise yüzde 22.6 olduğu tarihin en kötü günlerini yaşamaktayız.
Türkiye şimdi TERÖR-EKONOMİ -BAŞKANLIK sistemi ile çalkalanmaktadır.
Can güvenliği kalmamış, ekonomisi neredeyse çökmüş bir ülkeye dönüşmüş olan ülkemizde insanlar adeta diken üzerindedirler.
Padişahlarda bile olmayan yetkilerin Erdoğan’a verilme referandumuna, çocukların geleceğinin kararmaması, tüm ülkenin bir kişinin iki dudağı arasından çıkacak emirlerle yönetilmemesi için Hayır denecektir. Tahminim böyle…

Bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak olmaktan kurtulamaz.
                                                                                                                                   Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Bugün Benim Doğum Günüm - Güner Yiğitbaşı
17.Şubat.1949 tarihinde doğmuşum. Yani, bugün 17.Şubat.2017 benin doğum günüm.
Mutlu olduğum gün.Rahmetli Baro Başkanlarımızdan değerli dostum Kasım SÖNMEZ; mutluluklar paylaşıldıkça daha da artar, acılar da paylaşıldıkça azalır sözünü çok kullanırdı.Rahmetli dostum Kasım SÖNMEZ'in haklı olarak sıkça tekrarladığı gibi; gerçekten, bugün benim doğum günümü kutlama nezaketini gösteren tüm dost,arkadaş ve akrabalarımın, bu mutlu günümü hatırlayarak beni kutlamaları ve bu mutluluğumu paylaşmaları, mutluluğumu daha da artırdı, bu güzel insanların hepsine şükranlarımı ve teşekkürlerimi sunuyor, herbirine sağlık ve mutluluklar diliyorum.
Facebook da bizim doğum günümüzü hatırlamış ve iki yıl öncesine ilişkin 17.Şubat.2015 tarihinde yazdığımız bir yazıyı anı olarak paylaşmış, biz de “DİRENME HAKKI ÖZGECAN'IN YAPTIĞIDIR” başlıklı bu yazımızı, aynen aşağıda sizlerle yeniden paylaşıyoruz.

17.Şubat.2017 
Güner YİĞİTBAŞI


DİRENME HAKKI ÖZGECAN'IN YAPTIĞIDIR


Mersinde ömrünün baharında hunharca öldürülen üniversite öğrencisi genç ve talihsiz kızımız ÖZGECAN, ulus olarak hepimizi büyük bir yasa boğdu.Buradan kendisine Allah'tan rahmet, anne ve babasına ve diğer aile yakınlarına başsağlığı diliyoruz.
Bu acının etkisiyle, idam cezası geri gelsin diyenler oldu ve her zaman olduğu gibi, yine kolaycılığa kaçtık ve millet olarak, insanlığımızı sorgulayıp, kendimizle yüzleşme olgunluğunu gösteremedik.
Şunu herkes iyi bilsin ki, bugün içinde bulunduğumuz koşullarda, idam gibi çok ağır cezalar geri de gelse, bu tür namusa ve cana yönelik suçları önlememiz asla mümkün olamayacaktır.
İnsanları eğitemezseniz, iş ve güçsahibi yapamazsanız, en az üç çocuk sahibi olmayı marifer sayar ve bunu devlet politikası haline getirmeye çalışırsanız, insanlarımızı sürekli belden aşağıya çalışmaya teşvik ederseniz, insana yatırım yapmazsanız, insan sevgisini aşılayamazsanız, kadına bakış açınızı değiştiremezseniz, kadını, erkekten ayırırsanız, kadın ile erkeğin, madalyonun iki yüzü gibi eşit iki kişi gibi göremezseniz, erkeği kadından üstün tutar ve kadınları, erkeğin karşısında edilgen konuma sokarsanız, kadını sadece bir seks objesi olarak değerlendirirseniz, erkekler tahrik olmasın gerekçesiyle kadınların başlarına türban geçirirseniz, kadınlarımızın mini etek giymelerini, ırz ve namuslarına saldırılmalarının ve hatta öldürülmelerinin bahanesi yapar ve erkekleri zeytinyağı gibi suyun üzerine çıkarmaya çalışırsanız, kadını toplumdan ve çalışma hayatından soyutlamaya devam ederseniz,kadını çocuk doğuran, evinde oturarak çocuğuna bakan, erkeğine yemek yaparak onu akşam kapıda karşılayan ve erkeğinin canı istediğinde onu yatakta da memnun eden, ama kendisi bir türlü memnun ve mutlu olamayan, dünyaya çile ve erkek kahrı çekmek için gelen eksik bir kişilik olarak görmeye devam ederseniz, daha çok ÖZGECANLAR'ın acısını yaşamaya devam ederiz.
İnsanları germemeleri, onların ümitsizliğe kapaılmalarına yol açmamaları, rakiplerini ve tüm insanları sevmeleri ve insanlara değer vermeleri, topluma iyi örnek olmaları için, politikacılarımıza ve özellikle de iktidara büyük sorumluluklar düşmektedir.
Kadınlarımızın ırz, namus ve canlarına yönelik erkek saldırılarına son vermek için, en büyük görev ve sorumluluğun yine kadınlarımıza düştüğünü belirtmek istiyoruz.
Kadınlarımız; okumalı, kendilerini yetiştirmeli, en az erkekler kadar eşit ve onlarla aynı hak ve özgürlüklere sahip birey olduklarına inanmalı ve kendilerine güvenmeli, erkeklerden önce, kendilerine kendileri değer vermeli, erkekler istiyor, onlar tahrik olmasınlar düşüncesiyle kendilerinin özgürlüklerinden asla fedakarlık yapmamalı,erkeklerin ehlileşmelerine katkı yapmaya çalışmalıdırlar.
ÖZGECAN; bugüne kadar öldürülen binlerce hemcinsi gibi, ömrünün baharında hunhar bir saldırı sonucunda öldürülmüştür. Hiç değilse, bu ölümden bir ders çıkarmasını bilmeliyiz.
Bizlere, o derslerden birisini ÖZGECAN'ın babası vermiş ve iktidarın gösteremediği olgunluğu göstererek, insanların suçlu doğmadıklarını, koşulların insanları suça sürüklediğini, kızının katillerine zulüm yapılmadan, adalet önünde yasalara göre hesap sorulmasını, kızını öldürenin de bir anne ve babasının olduğunu, Allahın onlara kolaylık vermesini dileyebilmiştir. İşte insanlık, insan sevgisi,nefse hakimiyet ve olgunluk bu olsa gerek, ÖZGECAN'ın babasının bu olgunluğunu, politikacılarımıza ithaf ediyoruz.
Son sözümüz de talihsiz ve cesur kızımız ÖZGECAN'a.
ÖZGECAN; ebedi istirahatgahında rahat uyu, seni çok seviyoruz, iki günden bu yana ulus olarak senin için ağlıyoruz, eninde sonunda hepimizin gideceği yer orası ama, sen çok erken ve zamansız gittin, giderken de hepimize çok iyi bir ders verdin. O gözü dönen caninin, senin namusuna yönelen saldırısına göz yummadın ve canının pahasına da olsa, tek başına ve cesurca karşı koyup direndin, dişe diş mücadele ederek, saldırganın kötü emellerine ulaşmasına engel olmak için direnme hakkını kullandın, saldırganın asıl hedefi olan namusunu, direnerek korumasını bildin, bu uğurda ölmeyi göze alabildin, o alçak da emeline kavuşamamanın çılgınlığı içinde seni acımasızca öldürdü.Hayatını verdin ama, kutsal direnme hakkını kullanarak namusunu teslim etmedin, bize göre mücadeleyi sen kazandın, haksızlık karşısında direnmenin ve direnme hakkının, yaşamdan da önemli ve kutsal olduğunu, toplum olarak hepimize gösterdin. Bu toplum ve ailen, seninle ne kadar övünse azdır.
Cesur kız ÖZGECAN; sana ve senden önce, erkek demeye asla dilimizin varmadığı o mahluklar tarafından öldürülen tüm talihsiz kadınlarımıza selam, kendi siyasi emel ve çıkarları için kadınlarımızı kullananlara,onaları erkeklerin uydusu kılanlara da lanet olsun.

17/02/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Halkımız Sizden Özgürlük İstiyor - Güner Yiğitbaşı
AKP iktidarının ileri gelenleri; demokrasi,insan hak ve özgürlükleri dedikçe, inanın kahroluyoruz.

Demokrasi, insan hak ve özgürlükleri neredeymiş diyerek, şöyle bir etrafımıza bakınıyoruz ancak göremiyoruz.

Demokrasinin, insan hak ve özgürlüklerinin ne olduğunu ya sizler bilmiyorsunuz, ya da biz.

Demokrasiyi, dört yılda bir sandığa giderek oy vermeye indirgemeyin lütfen.

Fetöcü oldukları iddiasıyla, Fetöcülükle hiçbir ilgileri bulunmayan demokrat ve sizlere muhalif olan bazı saygın öğretim üyelerini, sorgusuz ve sualsiz, OHAL KHK ile işten atıp sokağa koyuyorsunuz ve bu haksız ve hukuksuz işleminizi protesto etmek, silahsız ve kavgasız bir şekilde, barışçıl protesto haklarını kullanmak isteyen öğrenci ve öğretim üyelerini, göz yaşartan gaz,jop ve polis şiddetiyle engelliyor ve öğretim üyelerinin cüppelerini yerlerde çiğnetiyorsunuz.

Bu mudur, sizin demokrasi, insan hak ve özgürlüğü anlayışınız?

Bu halk; yasama,yürütme ve yargıyı tek adamın elinde toplayan anayasa değişikliğinin referandumda oylanması öncesindeki bu tutumunuzu gördükten sonra, bu anayasa değişikliğinin kaza ile halk oylamasından geçmesi halinde başına gelecekleri düşündükçe, haklı olarak hayır cephesine kaymaktadır.

Bu nedenle, hiç değilse, referandum öncesinde, geçici bir süre,halkın gözünü boyayarak evet oylarınızı çoğaltmak için,demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine saygılı davranın ve biraz sabredin. Ama, onu dahi yapamıyorsunuz,demokrasi karşıtlığı genlerinize işlemiş,gözleriniz kör olmuş, bindiğiniz dalı kestiğinizin dahi farkında değilsiniz.

Sizlere göre; köprüler, tüp geçitler, hızlı trenler, kanallar, lüks inşaatlar, oto yollar ve dört yılda bir sandığa gidip oy kullanmalar, demokrasi,insan hak ve özgürlükleri ve halkın mutluluğu için yeterli oluyor.

Halk; işsizse, açsa, karnı doymuyorsa,özgür değilse, iki kişi yan yana gelip barışçıl protesto hakkını dahi kullanamıyorsa, televizyonlarını açtıklarında tüm kanallarda sürekli sizlerin konuşmalarınızı dinlemek ve yüzlerinizi görmek zorunda bırakılıyorsa,mutlu değilse, halkın bir kısmı boğazı yer altı tüp geçitleriyle, köprülerle geçse,oto yollarda hız yapsa,hızlı trene binse,lüks binalardan daire alsa ne olacak ki, bu paralı ve lüks hizmetlerden, halkın çoğunluğu yararlanamadığı gibi, yap işlet devret yoluyla gerçekleştirilen bu projelerin yapımcı firmalara sağlayacağı parasal getirilerin; tahmin edilen ve devletçe garanti edilen miktarların altında kalması nedeniyle, bu hizmetlerden hiç yararlanamayan gariban halkımızın büyük kesimi, verdiği vergileriyle, yapımcı firmalara garanti edilen kar farkını bu firmalara ödemek zorunda bırakılıyor.

Hizmet, demokrasi, insan hak ve özgürlükleri anlayışınızın, çağın gerisinde kaldığının farkında olmadığınız gibi, sürekli halka hizmet ve demokrasi naraları atarak, halkımızı olduğu kadar kendinizi de aldatıyorsunuz.

Çok yazık.

16/02/2017
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

CHP O Kararla Hukuktan Vazgeçmiştir! - Müyesser Yıldız
Ana muhalefet partisi CHP'nin, ülkenin altını üstüne getirecek anayasa değişikliği teklifinin Anayasa Mahkemesi'ne götürülmemesi kararı alması, Cumhuriyet'ten Çiğdem Toker dışında hemen tüm gazeteciler tarafından alkışlandı. “İsabetli oldu... CHP AKP'ye ters köşe yaptı” dendi. Çok acı bir gerçeği itiraf ettiğinin farkında veya değil, Başbakan Binali Yıldırım da CHP'nin kararını “isabetli bulanlar”  kervanına katıldı.  
Başbakan Binali Yıldırım'ın acı itirafından başlayalım; “Anayasa Mahkemesi'nden bir sonuç çıkmayacağını anlamış olmalı”  dedi.
Acaba nasıl ve neden bu kadar emin konuştu? Daha geçen hafta CHP'nin AYM'yle gitmesiyle ilgili olarak, “Bu süreci durdurmaz. AYM kendi iradesinde kararını verecektir”  diyen Yıldırım'ın, CHP'nin gitmeme kararının ardından söylediği bu sözden çıkartılacak üç sonuç vardır; “AYM ülkenin en ciddi meselesiyle ilgilenmiyor”  veya “AYM'nin söz hakkı yok. Ne karar alırsa alsın sonuç değişmeyecekti”  ya da “AYM bize tabi”...  Ülke ve hukuk adına herbiri diğerinden vahim değil mi?
Başbakan Yıldırım geçen hafta da, “Millet AVM'ye, CHP AYM'ye gider”  diye çok veciz bir söz kullanmıştı. Milletin parka, bahçeye, sinemaya, tiyatroya değil AVM'ye gitmesiyle övünmek, nasıl da tüketim toplumu haline  geldiğimizin/getirildiğimizin itirafıydı aslında.
Kılıçdaroğlu'nun kararına gelirsek;
“Halkın iradesiyle korunamayan bir egemenliğin başka hiçbir güçle korunması mümkün değildir. Sandıkta kararın verileceği 16 Nisan'a kadar önümüzdeki 60 günü milletin hakemliğine emanet edeceğiz. Söz konusu olan milletin egemenliğiyse, bu konuda asıl yüce divan, halkın ve milletin divanıdır. İşte bunun için Anayasa Mahkemesi'ne gitmeyeceğiz, başvurmayacağız. Biz, CHP olarak bu milletin ferasetine güveniyorum. Son söz, milletin divanıdır”  dedi.
Öyle ya, sokağının, caddesinin adını değiştirirken, parklarını yıkıp, AVM'ler dikerken vatandaşa sorma gereği dahi duymayanlar, ülkenin rejimini, sistemini değiştirmeyi halka soruyor... O kadar milli iradeye saygılıyız yani!..
Öyle ya, o kadar demokratik şartlarda referanduma gidiyoruz ki!.. Sanırsınız, anayasa değişikliğine karşı çıkanlar da devletin tüm imkanlarından yararlanıp, millete doğruları rahat rahat anlatacak!.. Ve yine sanırsınız ki, “hayır”  diyeceklere, “terörist, FETÖ'cü, darbeci” damgası Patangonya'da vuruluyor!..  
Bunlar bir yana, CHP'nin bu kararı hem hukuk, hem yönetimin temel ilkeleri açısından çok yanlış olmuştur. Şöyle ki;
Birincisi; Anayasa Mahkemesi Anayasal bir kurum, buraya başvurmak da bir hak ve görevdir. CHP'nin bu hakkından vazgeçmesi sadece Anayasa Mahkemesi'nden vazgeçmek değil, hukuktan da vazgeçmektir.
İkincisi; Her ülkede en yüksek yargı organı olarak Anayasa Mahkemesi var. Var ki, Fransa'da “soykırım”  iftiralarını durduruyor. Var ki, ABD'de Trump'ın Müslümanları biçmesini engelliyor.  Bülent Arınç'ın hem de TBMM Başkanıyken, “Anayasa Mahkemesi'ni istersek kapatabiliriz”  dediğini unuttuk mu? İşte CHP bu vazgeçişle, AYM'siz bir Türkiye'nin önünü de açmıştır.
Üçüncüsü; CHP bu kararıyla, Anayasa Mahkemesi üyelerini peşinen mahkûm etmiş, onlara inanmadığını ve güvenmediğini açıklamıştır. Yani “Ankara'da hakimler yok”  demiştir. Acaba bunun vatandaşa etkisi hiç düşünüldü mü? Şimdi vatandaş, “Koca AYM bile iktidarın isteği dışında karar veremiyorsa, ben mahkemeye gitsem ne olur ki?”  diye düşünüp, kendi hak ve hukukunu kendisinin sağlaması yollarını aramaz mı?
Dördüncüsü; CHP, iktidarın mahalle baskısına yenik düşüp, bu önemli hak ve görevinden vazgeçerek, başka vazgeçişlere de kapı aralamıştır. İktidar yarın “idamları da millete götürelim”  derse veya “çözüm”den ne anladığını bildiğimiz için mesela, “CHP Kıbrıs'ta çözüme karşı... CHP   Ege'de çözüme karşı... CHP Barzani'yle çözüme karşı”  şeklinde kampanyalar düzenledikten sonra ülkenin bu milli meseleleri konusunda da kararı vatandaşın vermesini isterse, CHP yine, “Asıl yüce divan halkın ve milletin divanıdır”  deyip, kabul mü edecek?
Eyy CHP, o kararı alırken, hiç bu maddi ve manevi sonuçları da hesapladınız mı?
Müyesser YILDIZ
15 Şubat 2017

 “Türkiye Çağdaş Uygarlık Arzusundan Vaz Geçmeli, Bunun Yerine İslam’ın Çekirdek Devleti Olmalıdır”. Diyorlar

Ahmat Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanlığı 2007 ye Kadar AKP Hükümetlerinde Bir Denge Unsuruydu.

2008 Yılından Bu Yana Demokrasi Kategorisinde Uganda Ve Tanzanya’yla Birlikte Anılıyoruz

Bu Anayasa Projesi Çok Açık Bir Şekilde Atatürk’ten Onun Laik Ve Demokratik Cumhuriyetinden Rövanş Alma Girişimidir.
“Hakların Güven Altına Alınmadığı, Kuvvetler Ayrılığının Yapılmadığı Bir Toplumda Anayasa Yoktur

Uğur Mumcu’nun evinin önünde menfur bir suikastla yaşamını yitirdiğinin 24 ncü yıldönümü anısına, 24. Adalet ve Demokrasi Haftası Kapsamında Çankaya Çağdaş Sanatlar Merkezindeki 31.01.2017 günlü panelde Uluç Gürkan [i] bir konuşma yaptı.
Anma etkinliklerinin devam süresince ülke demokrasisinin elden gitmek üzere olduğu şu günlerde, arka arkaya konferanslarda birbirinden değerli konuşmacıların uyarıcı, aydınlatıcı konuşmalarının hepsini size aktarmak isterdim.  Bu değerli konuşmaların 16 Nisan 2017 günkü referanduma kadar güncel ve önemli olduğuna inanıyoruz. Çok az sayıdaki seyircilerle yetinmeyerek daha çok kimselere iletilmek amacıyla bu güzel konuşmayı bandan çözerek okuyucuya sunmak istedik. Bandı çözmek çok zor, hatamız varsa affola.
“Hakların Güven Altına Alınmadığı, Kuvvetler Ayrılığının Yapılmadığı Bir Toplumda Anayasa Yoktur

Bu düşüncelerle Uluç Gürkan’ın paneldeki konuşmasını aynen size aktarıyoruz, umarız yararlı olur.
“-Muammer Aksoy, hocamdan birkaç yıl önce 1964 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Hukuka Başlangıç dersini kendinden aldım. 12 Mart 1971 karanlığında Mamak Askeri Cezaevi’nde koğuş arkadaşlığı yaptık. Ancak onun o koğuşa getirilişi ile bir anımı paylaşmadan geçemeyeceğim.
Muammer Aksoy, rahmetli Sadun Eren, İlhami Soysal, Mümtaz Soysal aynı koğuştaydık.
Muammer Aksoy’un getirileceğini duyduk, Mümtaz Soysal o sakin, yumuşak Muammer Aksoy hocamız, demir parmaklara tırmandı ve o parmaklıkları yumruklayarak sesinin son perdesine kadar bağırdı, “Muammer Aksoy’u buraya sığdıramazsınız”. Sığdıramadılar, onun için katlettiler. Ama buradaki sizin varlığınız, kararlılığınız Muammer Aksoy’u mezara da sığdıramadıklarını ortaya koydu.(Alkışlar)
Değerli dostlar 12 Mart, 12 Eylül askeri müdahalelerine karşın, bu müdahaleler 1961 Anayasasının getirdiği o özgürlük ortamını, dilim dilim doğramasına karşın o 12 Eylül Anayasasında yapılan değişikliklerle Türkiye bütün eksikliklerine yetersizliklerine karşın demokrasiyi yaşayabiliyordu. İşleyen bir demokrasi vardı. 12 Eylül Anayasasında bahsedilen o 17 değişiklik askeri müdahaleyi başlangıç kısmından, 1995 yılında çıkararak askeri müdahaleye bağlılığı çıkararak, ardından bir dizi, ama toplumsal mutabakatta değişiklik yaparak,   2001 yılında temel hak ve özgürlüklerde yaptığı değişikliklerle yazılı da olsa Türkiye demokrasi çıtasını bayağı yukarı,  o çok söylenen sözüyle Avrupa standartları düzeyine getirmişti.

2007 YE KADAR DEMOKRASİDE AHMET NECDET SEZER BİR DENGE UNSURU İDİ.
AKP bu ortamda iktidar oldu. Sayın başkan, ilk konuşmasında AKP nin ilk yıllarında bir demokrasiyle barışık görüntü çizdiğini vurguladı. Bakın o görüntüde, kimse pek üzerinde durmuyor ama ne var? Cumhurbaşkanı olan 2007 yılına kadar Ahmet Necdet Sezer’di. Onun denge kuvvetler ayrılığı ilkesi doğrultusunda, onun denge ve denetleme mekanizmaları AKP yi bir anlamda demokrasiyle, görünürde barışık hale getirmişti. Bunu hiç ihmal etmeyelim, onlar kendine yetecek. Nitekim 2007 yılında Ahmet Necdet Sezer’in görevinin bitmesiyle, Türkiye tesadüf mü, 2008 yılındaki dünya demokrasi endeksinde, Ekonomiks dergisinin iki yılda bir hazırladığı demokrasi endeksinde, birden bire eksikliği yetersizliğine karşın işleyen bir demokrasi kategrasisinden hibrit-karma neyin karması, demokrasi görünümlü baskıcı rejim düzeyine indirgendi.  ve 2008 yılından bu yana biz o kategoride hibrit demokrasi kategorisinde Uganda ve Tanzanya’yla birlikte anılıyoruz.
Şimdi 2016 yılına kadar da geriliyoruz. 2008 yılında bu hibrit demokrasi, yani demokrasi görünümlü baskıcı rejim kategorisinde beş puan üzerinden 5.69 puanımız var. Yani AKP nin yediği miras 5.69 dur. Bu gün, 2016 itibariyle kaça düştü, biliyor musunuz bu hibrit kategorisini, 5.04 Eğer bu anayasa değişiklikleri gerçekleşirse artık tam baskıcı rejimler totaliter rejimler kategorisine Uganda ve Tanzanya’nın da altında Kuzey Kore, Zimbabwe, Gana, Mali, Gambiya ve Suriye ile birlikte anılmaya doğru gideceğiz.
Çünkü burada işleyen bir demokrasinin vazgeçilmez kurala olan kuvvetler ayrılığı ilkesi yıkılacak, yürütme, yasama ve yargı erkleri hep birlikte yanılmaz, kandırılsa da affa uğrayarak yanılmaz kişi olarak kişi sanmış, Tayyip Erdoğan’a devredilecek ve buna da “kuvvetler uyumu yaftası” yapıştırılacak.
Bu 17. Yüzyılda Avrupa’daki krallıkları meşrulaştırmaya çalışan Tomas Foks’un yaklaşımdır, bu anayasa yaklaşımı. 17. Yüzyıl, çünkü Tomas Foks mutlakçı bir devlet anlayışındadır, paralelindedir. Laviankal yapıtında “egemenliğin tek bir kişide olması, kralda. Tanrıdan aldığı yetkiyle kral olması gerektiğini savunacak. Bu Foks’un mutlak devletçi anlayışı yirminci yüzyılda Hitler Almanya’sında, Mussolini İtalya’sında canlandırmaya çalışılmıştır.
Çok ünlü bir hukuk bilgini ve siyaset filozofu olmasına karşın Nazilere boyun eğen Karl Şimit Parlamenter Demokrasinin Krizi adlı eserinde Nazilerin halk iradesini temsil ettiğini savunarak bunu rejimleri meşrulaştırmaya çalışmıştır. Halk iradesi kavramı da, mülkiyetçi devlet anlayışının yirmin yüzyıla taşınmış şeklidir. Şimdi Türkiye’de yirmi birinci yüzyılda bu anlayış canlandırılmaya çalışılmaktadır.
“Hakların Güven Altına Alınmadığı, Kuvvetler Ayrılığının Yapılmadığı Bir Toplumda Anayasa Yoktur

“TÜRKİYE ÇAĞDAŞ UYGARLIK ARZUSUNDAN VAZ GEÇMELİ, BUNUN YERİNE İSLAM’IN ÇEKİRDEK DEVLETİ OLMALIDIR”. DİYORLAR
Sayın başkan, “nereden çıktı bu anayasa değişikliği” dedi. Hiç kuşkusuz sadece Tayyip Erdoğan’ın hırsı, iktidar arzusundan kaynaklanmadı. Bakın size 1986 yılında bana sevgili Hocam Muammer Aksoy’un “mutlaka okuyacaksın” dediği Samuel Hangtintin’ın [ii] Medeniyetler Çatışması adıyla Türkçe’ye de çevrilen kitabından bu anayasa değişikliğine kaynak olan yaklaşımın nerden çıktığını paylaşın. Bu Samuel Hangtintin’ın kitabı,1986 daki kitabı Sovyet Rejiminin çökmesinin dağılması sonrasında tek kutuplu dünya üzerinde Amerika dış politikasının da temeli olmuştur, bu noktaya da vurgu yapmak lazım. Samuel Hangtintin’e göre, “Türkiye Çağdaş uygarlık arzusundan vaz geçmeli, bunun yerine İslam’ın çekirdek devleti olmalıdır.  Bunun için gerekli tarihe, nüfusa,  ekonomik gelişmişliğe, ulusal birliğe, askeri yetenek ve geleneğe sahiptir”  diyor Samuel Hangtintin.
Ancak, Atatürk Türkiye’yi net bir şekilde laik bir toplum olarak nitelediği için bu görevi yapamıyor. “Türkiye kendini laik bir ülke olarak anılmadığı sürece İslam’ın liderliğine soyunma olasılığı yoktur” diyor Samuel . Bu Amerikan dış politikasına döndü. Ilımlı İslam dayatması yaklaşımıyla, propagandasıyla, Samuel Hangtintin’ın İslam’a liderlik etmesi için Türkiye’ye önerdikleri de şöyle:
1-Türkiye Atatürk’ün mirasını, Rusya’nın Lenin’in mirasından ret edişinden daha eksiksiz bir şekilde ret etmek zorundadır.
2-Atatürk kalibresindeki bir lideri, böyle bir hayal, Türkiye’yi bölünmüş bir ülke olmaktan çıkarıp çekirdek bir İslam devleti haline getirmek için gerekli siyasal ve bu sözün altını çizerek tekrarlıyorum, dinsel meşruluğu kendinde toplamış bir lideri ortaya çıkarması gerekir. Bu günkü karşı karşıya kaldığımız olay işte bu projenin ABD nin Türkiye’ye Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) kapsamında dayattığı bu projenin ürünüdür, sonucudur burada açılmıştır.
Şimdi burada bu proje çok açık bir şekilde Atatürk’ten onun laik ve demokratik Cumhuriyetinden rövanş alma girişimidir. Bu rövanşı vermeyeceğiz. (Alkışlar)
Şimdi bu AKP nin Anayasa değişiklik teklifi de önümüze sunduğu demokratik meşruiyetten yoksundur. TB Meclisinden referandum sayısıyla çıkmış olsa da hiç hayal kurmasınlar, halkoyuyla kabul edilse bile demokratik meşruiyetten yoksundur. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin kaldırılması anayasayı anayasa olmaktan çıkarmaktadır. Bu 1789 Fransa İnsan Hakları Beyannamesinin son 16. Maddesinde yazılıdır. Madde şöyle, “hakların güven altına alınmadığı, kuvvetler ayrılığının yapılmadığı bir toplumda Anayasa yoktur.
Amerikan Anayasasının 1791 yazıcılarından Ceymis Medisin’in da Kuvvetler ayrılığı ilkesinin demokrasi için vazgeçilmezliğini şu sözlerle vurgulamıştır. İster irsiyet, ister kendine atama, ister seçim yoluyla iş başına gelsin, tüm gücün yasama, yürütme ve yargının bir elde toplanması tahakkümün gerçek bir tanımıdır.
Bizi işte 18 yıl önce Foks 20 yüzyılda Mussolini, Hitlerle canlandırmaya çalışılan Foks’un mutlakıyetçi, devletçi anlayışına boyun eğmeye zorlamak istiyorlar. Bu değişiklik anayasaya da mevcut haliyle aykırıdır. Egemenlikle ilgili Anayasanın 6. Maddesi “egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletinindir” derken ve şöyle devam ederken, Türk Milleti egemenliğini anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması hiçbir surette hiçbir kişiye, zümre veya efradına bırakılamaz, hiç kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.
Hiç kimseye devredilemeyecek yetkileri bu maddeyle, anayasanın 6. Maddesi ve anayasanın 6.  Maddesinin tarih ettiği, değiştirilemez ikinci maddesini, TC nin niteliği ile ilgili, Türkiye devleti laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir ilkesinin çiğnenmesidir açıkça. Bu gün yapılmak istenen o 18 maddedeki bir tek mahkeme ilgili tarafsızlığın yanına bağımsızlığı da ekledikleri madde hariç bütün maddeleri anayasanın değiştirilemez ikinci ve ona atıf yapan 6.  Maddesine de aykırıdır. Bu bakımda demokratik meşruiyeti hiçbir şekilde yoktur. YASAMA ORGANININ ELİNDEN DENETLEME VE YASAMA YAPMA YETKİSİ ALINMAKTADIR. İlgili bu altıncı maddenin değiştirmesinde bu yasama organının bilgi edinme ve denetleme yetkisiyle ilgili maddedeki kenar başlığı kaldırılmaktadır ve gerekçesinde de kuvvetler ayrılığı ilkesine bu ayrılığa göre yasama yetkisinin denetleme yetkisi kaldırılmıştır demektedir. Ama yürütmeye yasamayı ya tam ortaklığın ötesinde patronluk gücü verilmiştir.
İşte veto yetkisi, yani yasama organının çıkardığı yasaları veto ederse, Meclisin bunu yeniden yapması salt çoğunluğu gerektirir. 12 yıl parlamentoda bulundum, salt çoğunluğu elde etmek çok zor iş, imkânsız çevirmiştir.
Denetleme konusunda işte var ya Meclis soruşturması daha da imkânsız. Teklifi vermek için soruşturma teklifini, salt çoğunluk gerekiyor, yüce divana soruşturma açılmasını kabul etmek için beşte iki çoğunluk gerektiriyor. Yüce divana sevk için üçte iki çoğunluk gerekiyor. Bunlar imkânsız sayılar. Yani yasama organının denetleme ve yasama yetkisi sadece sözde vardır, özde kaldırılmıştır.
YARGI TAMAMEN CUMHURBAŞKANININ KEYFİNE BIRAKILMIŞTIR.
“Hakların Güven Altına Alınmadığı, Kuvvetler Ayrılığının Yapılmadığı Bir Toplumda Anayasa Yoktur

HİTLER AHİRETTE CEHENNEMDE
Bu öyle bir tablodur ki, size bu tabloyu izninizle bir fıkrayla paylaşayım.
Ben Hitle deyim, siz isterseniz bu güne güncelleyin. Hitler ölünce Cebrail’in karşısına çıkmış. Cebrail Hitler’e demiş ki, “yav bize çok az geliyor insanlar, devlet başkanı, başkan, seçilmiş sözde Cumhurbaşkanı. Onun için Yüce yaratan ona bir hak tanıdı. Cennete mi gitmek ister, Cehennem’e mi?
Hitler diyor ki, “ben halkıma Cennet vaat ettim, Cennete gitmek isterim” diyor.
Cebrail, “Cennete bak gör tanı, oraları”. Hitler, “iyi, bir bakayım”, diyor. Önce Cehenneme, asansöre biniyorlar aşağı iniyorlar, Cehenneme gidiyorlar. Aa orda ne, ne kadar kendi arkadaşı dostu, arkadaşı, yoldaşı, hayalini kurduğu eski despotları varsa ordalar. İçiyorlar, yiyorlar, eğleniyorlar, hayalindeki bütün arkadaşları, dostları kadın erkek orda, inanılmaz bir zevk sefa…
“Allah Allah hiç böyle bilmiyordum, Cehennemi”, diyor. Bize böyle anlatmadılar.
Cebrail, “haydi bir de Cennet’e gidelim” diyor. Cennet’te Atatürk, Hz. Muhammed, Hz. İsa gayet sakin, gayet sakin konuşuyorlar, aralarında şey yapıyorlar, Atatürk çağdaş Türkiye hayalini inletiyor. Rahmetli Bülent Ecevit onu dinlerken “Hayırlı başarılar, hayırlı başarılar” diye tekrarlıyor.
Hitler sonunda Cebrail’e diyor ki, “Cennet de çok güzel ama Cehennem müthiş, ben Cehennemi seçiyorum” diyor. Ama aşağı iniyorlar Cehennemden girer girmez, işte zebaniler sopalayıp ateşe atıyorlar. Bütün o dostları bakıyor, biraz önce gördüğünde eğlendiğinde eski dostları, yanmış kavrulmuş kir pas içinde.
“Yav” diyor “biraz önce geldim buraya Cehennem böyle değildi” diyor. “Yav”, diyor şeytan, omzuna elini koyuyor, diyor ki, “biraz önce gördüğün senden 70 yıl sonra Türkiye’de yapılacak referandumun “evet” kampanyasıydı, sen de ona oy verdin”. (Alkışlar)
Bizim ödevimiz görevimiz Muammer Aksoy’un yoldaşları olarak Atatürk’ün askerleri ve ikinci Mustafa Kemaller olarak Cenneti yeryüzüne Türkiye’ye bu referandumda alacağımız “Hayır” sonucuyla indirmektir”. Alkışlar.
Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com
SONNOTLAR

[i] HALİS ULUÇ GÜRKAN (d. 1945, Şanlıurfa) eski milletvekili ve ODTÜ'de öğretim görevlisidir. TBMM başkanvekilliği yapmıştır. Çeşitli medya organlarında gazetecilik deneyimi vardır. Halen Atılım Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak görev yapmaktadır.
5 Kasım 1945 Şanlıurfa doğumludur. Evli ve iki çocuk babasıdır. Mustafa Kemal Gençlik Vakfı kurucu üyesi, Atatürkçü Düşünce Derneği, Mülkiyeliler Birliği, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Beşiktaş Jimnastik Kulübü üyesidir.
Eserileri: "Ermeni Sorunu'nu Anlamak, Ön Yargıları Aşmak ve Nefretten Arınmak", Destek Yay, 2011. (belge-söyleşi kitabı)

[ii] Samuel Phillips Huntington (d. 18 Nisan 1927 New York, ABD - ö. 24 Aralık 2008, Massachusetts, ABD) ABD'li siyaset bilimci.
Ölümünden önce Harvard Üniversitesi'ne bağlı John M. Olin Stratejik Araştırmalar Enstitüsünde öğretim görevlisiydi. Aynı zamanda ABD Savunma Bakanlığı'na danışmanlık yapmaktaydı.
Pek çok sayıda çalışmaya imza atmış olmakla birlikte, Türkiye'de ve dünyanın çeşitli yerlerinde daha çok Medeniyetler Çatışması adlı kitabıyla tanınmaktadır.
Huntington 1988 tarihinde yayımlanan kitabında ülkeler arasındaki çatışmaların ve ülkelerin kendi bünyelerinde yaşanan çatışmaların giderek kültürel ağırlık kazandığını savunmaktadır. Yazar, küreselleşme sürecinde Batı ve diğerleri arasındaki çatışmaların artacağı öngörüsünde bulunmaktadır. Huntington, milli devletlerin 21'nci yüzyılla birlikte artık merkezi siyasi rolünün tamamlandığı görüşüne asla katılmamaktadır.
2004 yılında yayımlanan "Biz kimiz? Amerika'nın Ulusal Kimlik Arayışı" (Who Are We - The Challenges to America's National Identity) başlıklı kitabı da tartışma yaratmıştır. Kitap, medeniyetler çatışması tezini Amerika'nın "içinden" değerlendirmekte, ülkedeki farklı kültürlere ilişkin gözlemini aktarmaktadır. Başta Meksika olmak üzere Latin Amerika'dan gelen göç dalgalarını kaygı verici olarak değerlendirmekte, ABD'nin gerçek milli kimliği olarak kabul ettiği, Avrupalı ilk göçmenlerin Anglo-Sakson-Protestan değerlerine dönüşü önermektedir. Bu yaklaşım, özellikle Latin Amerikalı örgütlerle sol-liberal aydınların tepkisine neden oldu. Huntington'un resmettiği geleceğe dair muhtemel senaryolar, Latin Amerika kökenli göçmenlerin bazı eyaletlerde hakim unsur haline gelip Anglo-Sakson kökenlilerin belli eyaletlerden kaçışını, ABD'nin giderek çift dilli, çift kültürlü bir topluma dönüşümünü içermektedir.
Huntington'ın kitaplarında Türkiye'ye de önemli bir yer verildiğine dikkat çekmek gereklidir. Huntington, Türkiye'de Atatürk'ün önderliğinde yaşanan toplumsal değişim sürecini incelemiş, bu konuyu kitaplarında irdelemiştir.
"Değişen Toplumlarda Siyasi Düzen" adlı kitabında Türkiye'yi de bir konu çalışması olarak ele alıp incelemiş olan Huntington, siyasi iktidar tarafından halkın değiştirilmesinin hedeflenerek iktidar yollu gerçekleştirilen bir değişimin ne gibi sonuçlar ortaya çıkaracağı konusuna eğilmiştir.
Huntington, Türkiye'de Atatürk döneminde yaşanan toplumsal değişim ve bu değişimin ürünü kurumsal yapılanma sürecini "Medeniyetler Çatışması" adlı kitabında da ele alıyor. Kitabında Türkiye'ye ayırdığı sayfalarda Türkiye'nin çağdaşlaşmaya direnim gayretleri nedeni ile "kararsız ülke" statüsü kazandığını söyleyen Huntington, siyasal değişimin Türkiye gibi bir ülkede çok tehlikeli olduğuna ve bu gibi uygulamaların "kararsız ülke"ler ortaya çıkaracağına değiniyor. Huntington her ne kadar çağdaşlaşma yanlısı olsa da, bunun doğal bir süreç içinde gerçekleşmesi gerektiğini belirtiyor.
Yazar Türkiye'yi, Atatürk devrimleri ile çağdaşlaşma çabalarına karşı direncin halen süre gelmiş olmasının kendisinde bıraktığı izlenim ile kararsız bir ülke olarak, kendisinin tasavvur ettiği ve belki de uygulamaya dökmek istediği bir Batı / Konfüçyus-İslamcılık ittifakı karşıtlığı tabanlı kurgusal fay hattının diğer tarafında bir karşıt olarak müstakbel müttefiklerine göstermek çabasındadır.
https://tr.wikipedia.org/wiki/Samuel_Huntington

Cevat Kulaksız

Şimdi söz, karar ve yetki milletindir - Tünay Süer
Cumhuriyet yazarı Nuray Mert bir yazısında “güya Cumhurbaşkanlığı sistemi önerisi milletin reyine sunuluyor, güya iki seçenek var, ama bu iki seçenekten hayır’ı seçenler şimdiden suçlu ilan edilmiş vaziyette.
Hem de teröristler ile aynı tarafta olmak suçlamasıyla!
AK Parti gerçekten de bizim hayal edemediklerimizi gerçekleştirdi, zira böyle akıl almaz, vicdan kaldırmaz bir şeyi hayal etmek, bizler için imkânsızdı” .
“2010 referandumu da çok gerilimli geçmişti, ancak o dönem ve tartışması, bu seferki ile kıyas kabul etmez” diye yazmış.
Hâlbuki o zaman Perşembenin gelişi Çarşambadan belliydi.
Ben yetmez ama evet diyenleri Nuray Hanım’ın aksine bol bol eleştirmiştim.
Öngörü meselesi…
O referandumda CHP Kadıköy Kadın kolu başkanıydım.
Yönetim kurulu üyelerim ve aslan yürekli diğer  partili kadın arkadaşlarımla ki sayımız  yüzün üzerindeydi,sabahın ezan vaktinden akşamın kör karanlığına kadar tabir caizse ırgat gibi çalışmıştık.
Mahalleler, caddeler, pazarlar ve metrobüs çevresinde görev yaptık.
Kadıköy metrobüs durağına yakın alanı mekân eylemiştik.
O alanda hemen yanı başımızda AKP liler de çalışma yapıyorlardı.
İktidar olmanın bütün nimetlerinden (!) yararlanıyorlardı.
Koskoca bir barka vizyon ile ses kirliliği yapılıyordu.
Sonuna kadar açık sesle Erdoğan durmadan konuşuyor, o susunca müzik başlıyordu.
Bizler yan tarafta birbirimizi duyabilmek için gırtlağımızı parçalarcasına avaz avaz bağırmak zorunda kalıyorduk.
Sesi biraz kısmalarını rica ediyorduk o an kısıyorlardı, yarım saate kalmadan yine açıyorlardı.
Onların stantlarında çalışan bay ve bayanlar günaşırı değişiyordu.
Dikkatimizi çekmişti.
Nasıl olduysa bir gün birisiyle konuşabildik.
İşin esası her gelen, günlük yüz lira ile 50 arası yevmiye alıyormuş.
Neyse bunları uzatmayacağım.
Netice olarak demokrasin kalesi olan Kadıköy’de % 70 hayır çıkmıştı.
Türkiye Genel toplamında % 57.88 ile AKP’ye evet çıkmıştı.
Tabi burada yetmez ama evet diyenlerin rolleri ve Pensilvanya’dan gelen üst akılla mezardan ölüleri çıkarıp yazmalarının dahli büyüktü.
Neler gördük neler…
60 metrekarelik bir dairede 30 kişinin yazıldığını da gördük.
Aslında öyle bir daire yoktu bile.
Yetmez ama evetçilerin bunlardan haberleri yoktu tabiî ki.
Acaba şimdi mutlular mı veya akıllandılar mı dersiniz?
İnşallah diyelim…
                                                      ***
82 Darbe Anayasası
Güya darbe Anayasasından kurtulacaktık.
Oysa oy kullanacak seçmenlerin yarıdan fazlasının paketin içeriğiyle ilgili yeterli bilgisi yoktu.
Tıpkı bugünkü gibi…
2010 referandumu da bir aldatmacaydı.
Türkiye’nin sivilleşmesi ve demokratikleşmesini vaat ederek  evet istemişlerdi.
Aslında o referandum ile bugünlere gelmenin yollarındaki engelleri kaldırmışlardı.
O yıl şöyle diyorlardı;
HAYIR DEMEK, BİLEREK YA DA BİLMEYEREK DARBECİ ZİHNİYETLE İŞBİRLİĞİ DEMEKTİR.
Bugün ne diyorlar?
Hayır diyenler FETÖ cü, Kandil’ci, Teröristlerle birdir.15 Temmuz darbesinin yanında olmaktır.
Evren ne diyordu?
Dış güçlerle işbirliği yapanlar  “Anayasaya HAYIR kampanyası açtılar”.
Hayret! Ne kadar benzerlik var değil mi?
Askeri vesayetten kurtulacağız, daha özgür olacağız diyerek toplumu kandıran AKP, Türkiye’nin gördüğü, gelmiş geçmiş tüm hükümetlerinden en baskıcısıdır.
Kenan Evren ruhundan asla kurtulamamış ve o ruhu daha da katılaştırarak cumhuriyete, onun kurucu değerlerine karşı savaş açmıştır.
Yani Evren ruhunu hortlatmıştır.
Bunun adına ister sivil darbe deyin, ister rejim değişikliği.
AKP veya diğer bir partinin meselesi değildir.
Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan her vatandaş için hayati önem taşımaktadır.
Kısacası Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve onunla İstiklal Savaşı veren Türk Milletinin meselesi olmuştur.
Ya tek bir kişinin emrine gireceğiz ya da Atatürk’ün bize emanet ettiği cumhuriyet için mücadele edeceğiz.
Yani ya İstiklal ya da ölüm diyeceğiz.

Tünay Süer
14 Şubat 2017

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget