Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Gündüz Akgül: Sosyal Devleti Arıyorum!...
Sevgili Dostlar,
Yazılı ve görsel medyada okuduğum ve izlediğim bir haber sonrasında, sosyal devleti arama telaşına düştüm, ama bulamıyorum.
Nerede olduğunu bilen, gören, duyan varsa bu telaşımı gidermek için lütfen bildirsin.
T.C. Anayasasının 2. Maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti,….   demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” Dediğini biliyorum.
Yine T.C. Anayasa’sının 17/1 maddesinin “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” Dediğini de biliyorum.
Türkiye Cumhuriyet’inin, Avrupa İnsan Hakları sözleşmesini imzaladığını bu sözleşmenin 2/1. Maddesinin “Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.” Dediğini de biliyorum.
Aradığım bu bağlayıcı kurallar değil, bu kurallara karşın ortada olmayan, kayıplara karışan, birileri tarafından işlevsiz hale getirilen sosyal devleti arıyorum.
Yazılı ve görsel medyada okuduğum ve izlediğim haberde;
Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK), IQ (Zekâ Testi) sınavında %50 baraj puanının geçmeyen hastalara, genetik bir hastalık olan, vücutta yağ ve şeker parçalayan enzimler olmadığı için sürekli organ büyümesine neden olan ve bunun sonucu olarak da hastaların yürüme, konuşma gibi fiziksel faaliyetleri yerine getiremediği ve tıp dilinde Mukopolisakkaridoz (MPS) diye bilinen hastalığın ilaçlarını karşılamadığı belirtiliyordu.
Görsel medya da ayrıca küçük bir çocuğun yürek yakan görüntülerini, asgari ücretle çalışan babanın yıllık 800 bin lira tutan ilacı karşılama olanağı bulunmadığına dair çaresizliğini, evlat acısını yüreğinde hisseden annenin gözyaşlarını izledikçe, bu rezalet karşısında insanlığımdan utandım, ezildim, büzüldüm oturduğum koltuğa gömülerek saklanmak istedim.
Muhteşem sağlık reformu yaptık diye yurttaşların oylarını toplayanların sözleri hala kulaklarımda çınlıyor.
Bu muydu muhteşem sağlık reformu?
Bu hastalığa yakalanan çocuklar resmen devlet tarafından ölüme terkediliyor.
Anayasa Mahkememiz bir kararında, sosyal devletin şöyle anlaşılması gerektiğini vurguluyor.
“Sosyal hukuk devleti, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak gerçek eşitliği yani sosyal adaleti ve toplumsal dengeyi sağlamakla yükümlü devlet demektir. Çağdaş devlet anlayışı, sosyal hukuk devletinin, tüm kurumlarıyla Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun biçimde kurulmasını gerekli kılar.”
Yurttaşlarını, zekâ testi yetersiz diye ölüme terk eden devleti, bu karardaki açıklamanın neresine koyacağız?
Dar gelirli aile çocukları olan ve bu hastalığa yakalanan Beytullah Hakyeri ve Eyüp Can adındaki çocukların ölüme terk edilmeleri hangi vicdana sığmaktadır?
Bilen varsa açıklasın.
Buradan avazım çıktığı kadar haykırmak istiyorum.
Sosyal devlet neredesin, seni arıyorum.
Bu yazıyı yazmaya başladıktan sonra, maalesef anayasal haberleşme hakkımın güvencesi olan devletimin diğer bir niteliğini de Twetter’imin kapatılmasıyla kaybettiğimi öğrenmiş bulunuyorum.
Sosyal devletimin arama telaşında iken hukuk devletimi de aramak durumuyla karşı karşıyayım.
Ben bu telaştayken,
Sizler rahat mısınız?

23.03.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Erdoğan'ın Twitter'ı neden kapattığını merak ediyor musunuz?
Başbakan Erdoğan dün (20 Mart 2014) Bursa’da, “Twitter mıvitır dinlemem, kapatırız” demişti. Dediğini de yaptı. Seçimlere sayılı günler kala, dünyanın tepkisini alacağını bile bile bunu niye yaptı ki?
Genel kanı, “Yeni ses kayıtları ve görüntüler çıkacak. Bunlar en çok Twitter üzerinden yayınlanıyor. Özellikle 25 Mart’ta yayınlanacak video Erdoğan’ı bitirecek. Bunu önlemek isteyen Erdoğan ise Twitter’ı kapattı” şeklinde. Ben hiç bu fikirde değilim ve geçin bunları derim.
1995’ten beri konuşmalarını, açıklamalarını, siyasi kariyerini izlediğim Erdoğan’ın atacağı adımları kolaylıkla kestirebildiğim için bu yazıyı Bursa mitinginde, Twitter’i yasaklayacağını söylediği andan itibaren yazmaya başlamıştım.
Bütün riskleri alarak bu adımı atan Erdoğan’ın hesabı başka. Öncelikle gündemi değiştirmek istedi ve böylesi önemli bir konuya el atarak, bunu başardı. Hem de öyle böyle değil. Seçimlere 9 gün var ve bu yasağa Facebook ve Youtube yasaklarının da eklenmesi ihtimalini konuşturup, birkaç gün boyunca gündemi bununla işgal edip, kamuoyunun dikkatini enerjisini başka yerlerde tutacak.
İkincisi ve en önemlisi ise ABD ve AB’nin çok sert tepki göstereceğini bilen Erdoğan’ın hedefinde AKP’ye oy veren kitle var. Merak edenler, asıl bundan sonrasını iyi okusun ve adım gibi eminim ki, birçok kişi, “Aynen ben de böyle düşünmüştüm, siz yazmışsınız” diyecektir.
Yolsuzluk operasyonu ve birbiri peşi sıra çıkan ses kayıtlarının ardından bir sendeleme dönemi geçiren Erdoğan’ın imdadına, mitingler yetişti. Meydanların dolup dolmayacağını merak eden Erdoğan, halkın tepkisini, ama her şeyden önce AKP seçmeninin tavrını buralarda görecek, ona göre davranacaktı.
AKP’nin bugüne kadar birçok ilde düzenlediği miting alanlarındaki görüntüler, Erdoğan’a beklediğinden de fazlasını verdi. Kimi illerde, daha önceki seçimlerde olmayan kalabalıklar meydanları doldurunca, Erdoğan’ın cesareti arttı. Gaziantep, Kahramanmaraş, Bursa, Sivas, Şanlıurfa, Sakarya, Elazığ, Eskişehir, Adıyaman, Balıkesir, Malatya başta olmak üzere bugüne kadar miting yapılan illerdeki meydanları bilirim. Buralarda, daha önceki seçimlerde mitinglerin düzenlenmesine katkıda bulundum ve başta AKP olmak üzere partilerin mitinglerini izledim. O mitinglerle karşılaştırdığımda, bu kez Erdoğan’ı bile şaşırtan kalabalıkların toplandığını hatta meydanlardan taştığını gördüm. İşte bu büyük ilgi ve kalabalıklar Erdoğan’ın özgüvenini her geçen gün artırdı. Yine işte bu nedenledir ki, Erdoğan kalabalıkları gördükçe, “Allah razı olsun sizden kardeşlerim. Bu kardeşinizi yalnız bırakmadınız” diye meydandakilere birçok kez seslendi. Bu mitingleri izleyenler, aktardığım sözleri hemen anımsayacaktır.
Miting alanlarında, beklemediği kalabalıkları gördükten sonra Erdoğan, hesaplarını seçmen kitlesinin tamamına yönelik değil, AKP’ye oy veren ve yüzde 38-45 arası garanti oy kitlesi üzerine yapmaya başladı. Muhalefeti çıldırtacak adımlar atarak, söylemler kullanarak, tepkileri yükseltti. Tüm şimşekleri bilinçli olarak üstüne çekti. “Saldırılan, yok edilmek istenen, tek başına kalsa da, yiğitçe direnen adam” imajını AKP seçmeninin gözünde yarattı. İşte bu imaj, Türkiye gibi ülkelerde, duygusallığın üst düzeyde olduğu toplumda, sadece kemikleştirilmiş AKP tabanında değil, bu kez muhalefete oy vermeyi düşünmeye başlamış seçmenlerin gözünde de etkili olmaya başladı. Dikkat edin, alçak sesle yapılan sohbetlerde, “Valla bu defa oy vermeyecektim, ama adama çok saldırıyorlar. Dik duruyor. Ne yapacağımı şaşırdım” şeklinde konuşmalar duyuluyor.
Ancak Erdoğan, “Saldırılan, yok edilmek istenen, tek başına kalsa da, yiğitçe direnen adam” imajının yetmeyebileceğini dikkate almıştı. Mevcut şartlarda “Milli Kahramanlık” sağlayacak bir konu olmadığını bildiği, Suriye’ye saldırma, PKK’ya büyük operasyon ya da başka bir seçenek bulunmadığını anladığı için kimsenin aklına gelmeyecek bir yola girdi. AKP’nin yüzde 38-45 garanti oy kitlesinin gözünde kahraman olacağı, “Helal olsun, yine dünyaya kafa tuttu” dedirteceği bir iş yaptı. Twitter’ı önce yasaklayacağını söyledi, birkaç saat sonra da dediğini yaptı.
Yasak duyulur duyulmaz, ABD, AB kıyameti kopardı. Yabancı medya çok sert haberler yayınladı. Dünyadan gelen tepkiler daha da sertleşecek. Erdoğan’ın istediği tam da bu. Çünkü Türkiye’deki muhalefeti karşısına alması, okların üstüne yönelmesi belli bir yere kadar etkili olacaktı. Ama “Dünyanın saldırdığı Erdoğan”, “İçerideki muhalefet ve kurumların dünya ile bir olup saldırdığı Erdoğan” imajı, onu kahraman yapacaktı.
Erdoğan, garanti ettiğini, kemikleştirdiğini düşündüğü seçmen kitlesinin kendi deyimi ile “Twitter Miwiter”ı takmadığını biliyor. Sosyal medyanın, ahlak dışı şeyler yaydığına, montaj kasetlere, ses kayıtlarına aracılık ettiğine, zararlı olduğuna zaten bu kitleyi uzunca bir süredir inandırmıştı. Meydanlarda, kalabalıklara bu yönde sorular sorup, onları yönlendiriyordu.
Twitter yasağını, sabahın erken saatlerinden buyana AKP tabanındaki sıradan insanlarla yoğun bir telefon trafiği yaşayarak konuşuyorum. Yasak falan umurlarında değil. “Başbakan yaptıysa doğru yapmıştır” düşüncesi hâkim.
Erdoğan, Twitter’ı yasaklatırken, teknolojiye hâkim kesimlerin, çeşitli yollardan Twitter’a girip milyonlarca tweet atacağını biliyordu. Ama bu yasakla, tıpkı ses kayıtları konusunda olduğu gibi üstüne gelinmesini istiyor. Böylesi bir yasak karşısında kim susar, oturur, tepkisiz kalır ki? Yapılacak ilk şey, çeşitli yollardan bunu protesto etmektir. Ama Erdoğan, dünya ve Türkiye kamuoyunun demokratik tepkilerini bile nasıl kullanırım hesabı ile hareket ediyor. Bu durum da, “Demokrasiyi, inilecek istasyona gelene kadar binilecek tramvay” olarak gören zihniyeti anlatan güzel bir örnektir.
Günün büyük bir bölümünü sosyal medya ile haşır neşir geçiren, ellerinden düşürmedikleri cep telefonlarında, Twitter dünyasında, sanal alemde dolaşan, eğitimli, teknolojiye hakim insanlar ise “Adam kafayı yemiş. Vallahi sonunu hazırlıyor. Bunu yaptığı iyi oldu. Ay durup dururken bunu niye yaptı ki?” türünden değerlendirmelerde bulunuyor. Her zaman söylüyorum, Erdoğan’ın hedef kitlesinin içinde bizim gibi insanlar yok. Toplumdaki kutuplaşmayı hızlandırırken, kimleri yanına, kimleri de karşısına alacağını biliyor.
22 Mart’ta, Ankara’daki mitinge gidip, oradaki insanlarla konuşarak, son gelişmeler hakkındaki düşüncelerini sorup, izlenimlerimi yeni bir yazıda paylaşacağım.
Uzun oldu ve aceleye geldi. Olası imla hataları için özür dilerim.

 Gürbüz Evren

İsmet İnönü ve THK.’nun Kırk Parası
 Anlatan Manevi kızı Sabiha Gökçen:

Bir gün, hiç unutmam, İsmet Paşa köşke hem çok yorgun, hem de çok sinirli gelmişti. Oysa, çoğu kez sinirlerine hakim olmasını herkesten iyi bilirdi. Şöyle bir yorgunluk kahvesi aldıktan sonra Gazi:
“Hayır ola İsmet” dedi. “Sende bir fevkaladelik var bugün... Ne oldu? Neye sinirlendin?”
İnönü yumuşamıştı. Gülümsemeye çalışarak:
“Türk Hava Kurumu'nun Genel Yönetim Kurulu Toplantısı vardı da...” dedi.
Gazi üsteledi:
“Eee, ne olmuş varsa?”
“Fuat Bey'i epey terlettim... İstifaya filan kalktı.”
“Çalışkan çocuktur Fuat... Cemiyeti de diğer milletvekili arkadaşları ile iyi yönetiyor...”
“Bunlara bir diyeceğim yok.. Fakat canımı sıkan bir husus oldu..”
“Neymiş o?”
“Hesaplarda kırk para oynuyor!...”
“Kırk para.. Yani bir kuruş...”
“Evet.. Toplantıya sabah onda girdik, saat on yediyi geçiyordu çıktık.. Daha önceki toplantıda dikkatimi çekmişti.. Bu bir kuruşun nereye gittiğini öğrensinler diye talimat vermiştim... Bulamamışlar.. Bugünü de onunla geçirdik.. Fuat Bey'in hassasiyetini anlıyorum ama, milletimiz ondan daha hassastır. Verdiği paranın nereye gittiğini behemahal bilmek ister. İstifa bu gibi hallerde en kolay çıkar yoldur. Ama kimseyi rahatlatmaz.. Hatta söylentilere bile neden olur.. Yurttaş bu parayı Türk Hava Kurumu yükselsin diye veriyor..”
Gazi Paşa gülümsedi:
“Demek mesele bu.. Kırk paranın hesabı seni bu kadar yorup üzdü. Tam adamını bulup bunların başına getirmişim.. Haklısın.. Kırk para günün birinde kırk lira, kırk lira da dört yüz lira olur.. Bu da giderek büyür halkın ağzında.. Böyle kuruluşlara olan güveni sarsar.. Biz Cumhuriyeti kurarken, böyle kırk paralara çok ihtiyacımız oldu.. Peki ne yaptın sonunda?”
"Muhasebeciyi çağırttım. Memurları seferber ettim. Ve kırk paranın yanlışlıkla bir başka hesaba geçirildiğini bulup çıkartırdım.. Bundan sonra da bu gibi hataları affetmeyeceğimi söyledim kendilerine.. Bizim milletimiz gerçekten de elindekini avucundakini verir. Hiçbir ulus Türk ulusu kadar cömert değildir. Ama verdiğin doğru dürüst yerlere sarfedildiğini görmek ister. Hem de buna inanmak ister.. Türk Hava Kurumu'nun halktan toplanan paralarla uçaklar alıp askeriyeye hediye etmesinden duyulan memnuniyet büyüktür.. Bu güzel havayı ne kırk para uğruna, ne de yüz para uğruna bozmaya kimsenin hakkı olmasa gerekir..”

Evet evet... Bu benim yakından tanık olduğum bir konuşma, bir olaydır... Türk Hava Kurumu'nun kırk parası uğruna harcanan emek ve zamanı belgeleyen kutsal bir olay.. Şayet ülke ve bazı müesseler bugüne kadar sarsılmadan, alın aklığı ile gelebilmişlerse hep bu 'kırk para'nın hesabı sorulduğu, milletin parası üzerine titrendiği için gelinebilmiştir kanısındayım..
Onlar bir başka devlet adamlarıydı.

Tünay Süer: Mitoman ve mitomaniye!
Erdoğan mitinglerinde sık sık;
İşte bu toprak var ya bu toprak, ah benim kardeşlerim 780 bin kilometrekareyle vatan toprağıdır. Burada kimse ameliyat yapamaz. Kimse operasyon yapamaz. Bunun tamamı tek millet, Türk milletinindir, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarınındır. Hepsi ama saydım ya bütün etnik unsurlarla beraber hepimizin" demeye başladı.
Nasıl bir kişiliktir inanın hayret etmekteyim.
Bir yandan Barış, Açılım ayakları ile tavizler vereceksin Türkiye’nin bölünmesine göz yumacaksın, öte yanda böyle konuşacaksın.
Diyarbakır’da kutlanan Nevruzda PKK paçavraları altında İmralı’daki bebek katilinin ve Kandildeki Bayık denilen sözde komutanın görüntülü mesajlarında Türkiye’yi tehdit edişlerine izin vereceksin. 
APO’ ya özgürlük, özgür Kürdistan sloganlarını duymayacaksın, görmeyeceksin!
Türk bayrağını yasaklayacaksın, tabelalardan TC yi kaldıracaksın ama sonra o bayrakla seçim propagandanı yapacaksın..
Bu ne ikiyüzlülüktür?
Biryandan “bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” diyeceksin ama vatan uğruna şehit olanlara kelle diyeceksin.
Bu ne tutarsızlıktır?
Bunlar camileri ahır yaptılar, hem laiklik hem Müslümanlık olmaz, bunlar benim başörtülü kızıma saldırdılar diyeceksin.
Ortalığı kan gölüne çevirmek için  provokatörlük yapacaksın.
Edirne’de “Dün Çanakkale’de şehitliklerimizi ziyaret ederken o korkunç saldırının olduğu mekânları ziyaret ederken 99 yıl önce orada kahramanca savaşan Mehmetçiklerimizi yâd ettim.
Bir avuç buğdayla, bir kâse buğday çorbasıyla günlerce idare etmek zorunda kaldılar. Düşmanın en modern silahları karşısında yetersiz toplarla, o eski tüfeklerle kahramanlık destanı yazdılar” diyerek duygu sömürüsü yaparken, bir yandan kendisini protesto eden halkın üzerine, polisini ölümüne saldırtacak, canlara kıyacak, benim polisim destan yazdı diyeceksin.
“Kardeşlerim, evvel Allah biz gelirken dedik ki, yolsuzluğu ortadan kaldıracağız, yasakları kaldıracağız, yoksulluğu kaldıracağız. İşte bizim iktidarımız bunları başardığı için biz bugün güçlüyüz, daha da güçlü olacağız ”diyeceksin, bu tutarsız davranışlarla neredeyse bize kafayı yedireceksin.
Hey Allahım hey! Yolsuzluğu ortadan kaldıranı sevsinler...
Tapeler ortalıkta uçuşuyor, ayakkabı kutularındaki dolarlar, yurolar fakir fukaranın rüyalarına giriyor.
Yasakları kaldıracağız diyor ama milletin haber alma özgürlüğüne taş koyup Tivetteri kapatıyor.
Bazı kitleleri kandırmayı başarıyor, din iman diyerek nutuklar atıyor.
Gel de çıldırma!
Başbakan hasta dediğimde haklıyım.
Mardin mitinginde ''30 Mart seçimlerinde vereceğiniz oylar, Mısır’da şehit olan Esma kızımızın ruhuna gidecek'' der mi normal bir insan?
                                               ***
Başbakanın hastalığını araya araya buldum galiba.
Bakın tıp dilinde buna Mitomani deniliyor.
Mitomani, yalan söyleme hastalığıymış.
Mitoman ise mitomaniye yakalanmış kişi demekmiş.
Mitomani bir çeşit dürtü kontrol bozukluğu olarak tanımlanıyor. Mitomani hastalığına yakalanmış kişi, çevresindeki insanlara amaçsız ve sebepsiz şekilde yalanlar söylermiş.
Bizim başbakan tıbbı bile şaşırtacak gibi zira yalanların amacı var. Yüce Divanda yargılanmamak, bir müddet daha iktidarda kalmak.
                                                 ***
TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’nun Twitter yasağı konusunda nöbetçi mahkemeye yaptığı başvuruya mahkeme" yargı tarafından alınmış bir yasak kararı yok" diyerek, ret yanıtı vermiş.
Feyzioğlu yaptığı açıklamada "Twitter'ın kapatılması kararı yargı kararı değil, idari karardır" dedi.
Buyurun ne düşünürseniz düşünün.
Benim ise diyeceğim, ülkemizde Demokratik ve Anayasal hukuk düzenin kalmamış olduğunun açıkça anlaşılmasıdır. Oligarşik ve despotik bir yönetimle yönetildiğimizin resmidir tüm bunlar. Hatta buna faşizm de diyebiliriz.
                                                     ***
Ergenekon davasının gerekçeli kararının yazımı tamamlanmış.
Vallahi gülüyorum.
Kumpas olduğu iktidar tarafından itiraf edilen bir dava ve kapanan mahkemelerin gerekçeleri!
                                                   ***
Bu gece yasaklı Twitter'a ülkenin cumhurbaşkanı girerse elbette ben de girerim dedim bol bol tiwit attım.
Bu arada gelenleri de okudum tabi.
Çok hoş sözler vardı.
Bakın bir vatandaşımız ne demiş:
Başbakan Twitteri yasaklar, Başkentin Başkanı Twitter mitingini iptal ettiğini Twitter'den duyurur. Ülke değil tımarhane anasını satayım!
Güldüm, çok güldüm ve rahatladım.
Hakikaten bu adam hep birlikte bizi çıldırtacak galiba. Aman aklımıza sahip çıkalım.
Sevgiyle kalın,

Bir Müslüman için en büyük inanç gösterisi Allah’ın 99 adında özetlenen vasıflara sahip olmaktır. Bunların başında ‘ErRahman erRahim’ gelir. Rahm, Rahmet, Merhamet aynı kökten gelen sözcüklerdir. Allahın en büyük özelliği Rahman ve Rahim oluşudur. Bağışlayıcıdır, merhametlidir, esirgeyendir. Bu en yüce ve her Kuran ayetinin başındaki vasıf İslam öğretisinin en insancıl ve birleştirici çağrısıdır.

Dini biçim olarak kabul eden cahiller rahmanın ne anlama geldiğini bilmez, ama her şeye ‘rahman ve rahim olan Allahın adı ile’ başlamak gerektiğini bilirler. Er Rahman ve ErRahim sözcükleri Kuran buyruğu ve dilinin kilit sözcükleridir.

Bu sözcükler İslam’ın bütün insanlara indirilmiş bir din olduğunu ve bunun gerçekleşmesinin Allah’ın rahmetinden yani bağışlayıcılığından, esirgeyiciliğinden, yardım severliğinden kaynaklandığını anlatır. Bu kişiyi aşan, insanların tümüne hitap bütünleştirici bir çağrıdır.

Başka bir deyişle, bilinçli yaşama Tanrının adı ile başlayan her Müslüman bağışlayıcı, esirgeyici ve yardımsever olmak zorundadır. Allaha ve onun peygamberine inanıyorum demek, sizi şekil olarak Müslüman yapar. ‘Ben Müslümanım’ diyene kimse ‘Sen Müslüman değilsin!’ demek hakkına sahip değildir. Fakat her Bismillah’ın arkasında ‘bağışlayıcı, esirgeyici ve merhametli davranışlarımla insanlığı birleştirici bir inanca sahibim’ demek istenir.

İslam, cahiliye dönemi insanlarına kucak açan, onları birliğe çağıran bir dindir. Her Müslüman için ilk uyması gereken insanları sevmesi ve bağışlamasıdır. Bu İslam dininin en büyük çağrısıdır. İslam tarihinin en büyük fatihleri bağışlayıcıdır. Bir Hıristiyan kalesi fethedilmeden önce içerdekilere bir teslim çağrısı yapılır. Aman verilir. Moğollar gibi ‘aman’ vermeden kılıçtan geçirilmez.

UZUN VADELİ POLİTİKALARIN SONUCU
Sevgili Okuyucular,
Türkiye’de Allaha inanan, namazında niyazında olan, ama bunların dışında Müslümanlığın ne olduğunu, dinin ne olduğunu, İslam tarihinin gelişmesini, Osmanlı devletinde dinin konumunu, ve sonunda, İmparatorluğun sonunu getiren nedenleri bilmeyen milyonlar yaşıyor. Bu cahil sürekliliğinin çağdaş ve demokratik devlet kurmaya olanak tanımadığını, toplumu geri kalmış, gelişmemiş ülkeler kategorisine düşürdüğünü halkın bir kesimine anlatamıyoruz.

Toplumun bu aymazlığı, ekonomik hegemonyalarını yürütmeye çalışan dış odakların uzun vadeli politikaları sonucudur. Türkiye’ye özgü değildir. Ama Türkiye de programın içindedir. Kore Savaşı’ndan bu yana sürüp gelen politik durum İslamı çökertmiştir Türkiye halkı ülkenin Afganistan, Irak ve Suriye gibi olmasını, milyonların köylerini, kentlerini bırakıp oraya buraya kaçışmasını kuşkusuz istemiyor. Bu olasılıkların var olduğunu görmek için etrafa bakmak yetişir.

Baskı rejimi sözcülerinin klişelerine yanıt vermek gerekmez. Fakat politik tartışma tek sözcü ile de olsa içinde bulunduğumuz durumu kişisel nedenlere indirgeme kolaylığına kapılmamalıyız. Batı komplosu eskidir. Rıza Sarraf yenidir. ‘Ben de hırsızım, ben de soyguncuyum,’ ‘Allah desin de, ne yaparsa yapsın’, ‘Ben bilmem nenin kılıyım’ türünden’ saçmalar, sağlıklı bir toplumun işaretleri değildir. Bunlar bilinçli bir Müslüman tepkisi değil.

Hırsızlıktan ve düzensizlikten etkilenmeyen milyonlar toplumsal ve kişisel psikolojinin anlaşılmamış boyutlarına işaret eden bir yozlaşma görüntüsüdür. Fakat varlığı Osmanlı’dan kalan bir mirasın kavgacı yüzünü temsil eder.

IRAK VEYA SURİYE OLASILIĞI
Türkiye gelişmiş bir ülke olsa, bunların nedenlerini saptamak daha kolay olabilirdi. Fakat bu ilkel tavırlar ülkeyi Irak ya da Suriye’ye dönüştürme tehlikesi içeriyor. Kentleşememiş burjuvazi, cahil cesareti ile, ülkeyi uçurumun kenarına getirmiştir. Köylerden kentlere gelenlere ekonomik sömürü aracı olarak bakan, onlara sadaka vererek derin bir cehaleti istismar eden yeni kent ağaları yaratmıştır.

Bu bağlamda aklı başında olanların ciddi ve sürekli çalışmaları, toplumun nabzını ellerinden bırakmamaları, dini inançları yoluyla tahrik edilenlere dinin doğrularını anlatarak ulaşmaya çalışmaları, iç kavganın insanlara çektireceği acıların, oy kavgasının ötesinde çok ağır bedeli olduğunu ve sadaka cezbesine tutulmuş fakirlerin daha kötü durumlara düşeceğini inandırıcı söylemlerle anlatmaları gerekir.

Bugün para kazanmanın en kolay yolu olan toprak ve yapı spekülasyonu, cahil insan sömürüsü ile neredeyse bütünleşti. Kente gelen halk kendi sömürülmesinin pasif aracı oldu. Durumun farkına yeni varıyor. Bu gelişmeler sadece dış komplo söylemleriyle anlaşılamaz.

BÖYLESİNE KÖTÜ BİR DEVLET
Fakat toplumun tepkilerini irdelemek kolay değil. Devleşmiş sayısal boyutlar, iletişim, ulaşım, bugünkü teknoloji daha önce yoktu. Bugünkü çatışma bizim bildiğimizden 19501980 arası çatışmalarından farklı. Türkiye böyle bir devleti en kötü askeri Tayfun darbelerde de görmedi. Bunun geçmişle, Batılı komplolarla, toplumun cahilliği ve hamlığı ile, hızlı bir kentleşme ve kapitalist sömürü ile ilişkilerini toplumun aydınları irdeleyemediler. Aptal, aktarma politik söylemlerde ve kişisel menfaatlerde boğulup, gericilik aracı oldular. Kuşkusuz bugün temel sorun, birbirimizi boğazlama batağında yok olmadan seçim dönemini atlatmaktır. Muhalefet, dine aykırı bölücü bir tahrik söyleminin kullanıldığını anlamıştır. 19. yüzyıldan bu yana İslam dünyası dinin istismarı aracılığı ile parçalandı. Savunucu ve aydınlatıcı, basite indirgenmiş bir dinsel yanıt yararlı olabilir. Bu da ‘Besmele’nin içeriğidir. Bağışlayan ve merhamet eden, esirgeyen Allah’ı örnek almak.

Bağışlamak ve merhamet olunca, Müslüman polis Müslüman’ı öldürmek için kurşun atmaz, zehirli gaz sıkmaz. Bu davranışlar Kuran’ın açık emirlerine karşıdır. Polis kalabalığı dağıtabilir, insanları tutuklayabilir. Ama Müslüman’a cihat yapmaz. Türk ve Müslüman polis, kendi yaşındaki Türk ve Müslüman gençlere nefret ve kin duymaz. Kaldı ki dinde kin olmaması bir Kuran buyruğudur: La ikrahe fid Din (Dinde kin yoktur.)

Demokrasi, çağdaş Batı uygarlığının, tam gerçekleşemese de en insancıl toplumsal kuramıdır. Fakat bağışlayıcı ve merhametli bir Tanrının varlığı ve çağrısı da o denli önemlidir. dönüştürme tehlikesi içeriyor. Bugün İslam dünyasının tablosu din konusundaki cahilliğin ve dini inançları yoluyla tahrik sömürü komplosunun büyüttüğü onulmaz edilenlere dinin doğrularını bir yara haline gelmiştir.

Oysa monoteist dinler arasında Tanrı ile insan arasındaki en mantıklı ilişki İslam dinindedir. Allah buyruğu Peygamberin yaşamı ve İslamlığın ilk tarihi üzerine kurulmuş gerçek olaylara oturur. Çünkü sadece ona tebliğ edilmiştir.
Onun için Sünnet onu tamamlayıcı olgudur.
Kuşkusuz hırsızlık, rüşvet ve yasa dışı akıl almaz hikâyeler halk oyu üzerinde etkili oluyor. Kanımca bunu örtmeye çalışan yalan söylemin panzehiri, Kuran’da ve Hadislerde vardır. İslam öğretisi her tür uydurma din yorumunu ve onda temellenmeye çalışan yalanları engelleyecek güçtedir.

Halkın dini söylemle aldatılmasına karşı çıkmak, politik ideoloji nedeniyle dışlanmamalıdır. 

Doğan Kuban


Ergenekon Gerekçeli Kararı Kaç Sayfa Olacak? - Müyesser Yıldız
Ergenekon davasına bakan 13. Ağır Ceza Mahkemesi 7 ay geçtiği halde gerekçeli kararı yazmayınca, kanun değiştirildi ve gerekçeli kararın 15 günde yazılması zorunluluğu getirildi.

13. Ağır Ceza Mahkemesi için 15 günlük süre yarın sona eriyor. Ancak gerekçeli kararın tamamlanması imkânsız gibi gözüküyor.

Zira şu ana kadar gerekçeli kararın 7 bin sayfası tamamlandı. Daha 3 bin sayfa yazmayı planlayan mahkeme, HSYK’dan ek süre istedi, ama “hayır”  cevabı aldı.

Ergenekon iddianamesi ekleriyle birlikte milyonlarca sayfaydı. Görülen o ki, 10 bin sayfalık gerekçeli kararla da bu davada yeni bir rekor kırılacak.

       -34 Yıl Hapis Verirken, Suçu Bilmiyor muydunuz?-  

İddialara göre, Ergenekon Mahkemesi Başkanı Hasan Hüseyin Özese geçen hafta HSYK 1. Dairesini arayarak, gerekçeli kararı tamamlamalarının imkânsız olduğunu, çalışmaların 1.5-2 ay daha süreceğini belirterek, ek süre talebinde bulundu.

Ancak HSYK, “Süre verme imkân ve yetkimiz yok. Önünüzde 9 gün var, toparlayın, tamamlayın”  dedi.

Özese’nin, “imkânsız”  cevabı üzerine de HSYK’dan şu tepki geldi:

“7 ay geçti. Kısa kararı açıklarken, 34 yıl hapis cezası verirken neye göre verdiniz? Suçu ve cezayı neye göre tanımladınız?”

Başkan Özese, duruşma kayıtlarını izleyip, çözümlerini yaptıklarını, savunmaları tek tek okuduklarını anlattı. Ancak HSYK yetkilileri, 15 günlük sürenin kesin olduğunu hatırlatıp, kısa kararın Yargıtay’a gönderilmesi önerisinde bulundu.

Özese, bunun mümkün olmadığını söyleyince de HSYK, “21’inden sonra sonucu hep birlikte göreceğiz”  demekle yetindi.

                -Görevden Alınırlarsa Kim Yazacak?-

Peki Ergenekon Mahkemesi yarın gerekçeli kararı tamamlayıp, göndermezse ne olacak ve HSYK yetkililerinin, “Sonucu hep birlikte göreceğiz”  sözlerinin anlamı ne?

Anlamı şu; Ergenekon hakimlerinin görevden alınıp, başka yerlere tayin edilmesi gündeme gelecek. Bununla birlikte de “Gerekçeli kararı kim yazacak?”  şeklinde yeni bir hukuki tartışma başlayacak.

Yeni hâkimlerin yazılmış 7 bin sayfayı kabul edip, bunu tamamlamasının imkânsız olduğuna dikkat çeken yetkililer, uygulamada tayini çıksa da kararı giden hakimin yazdığını, Ergenekon’da da her halükarda bu hakimlerin yazması gerekeceğini bildirdi. 
 
Tabii şöyle bir ihtimal de gündemde:

Mahkeme yarın gerekçeli kararı tamamlar ve Yargıtay’a gönderir, Yargıtay da aynen Balyoz’da olduğu gibi hızlandırılmış bir süreçle mahkumiyet kararlarını onarsa ne olur?       

           -Anayasa Mahkemesi Gündeme Aldı mı?-
                                                    
Öte yandan Ergenekon Mahkemesi kulislerinde, yeni bir gelişmeden söz ediliyor.

Hatırlanacağı üzere 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Özel Yetkili Mahkemelerin TBMM tarafından kaldırılmasının Anayasa’ya aykırı olduğunu iddia etti ve Başkan Hasan Hüseyin Özese konuyla ilgili Anayasa Mahkemesi’ne başvurduklarını açıkladı. 

Bu girişim üzerine HSYK, “Mahkeme kurma-kaldırma yetkisi TBMM'dedir. 13. Ağır Ceza Mahkemesi yetki gaspı yaptı”  derken, Anayasa Mahkemesi de kendilerine ulaşan herhangi bir başvuru olmadığını duyurdu. 

İşte şimdi bu başvurunun Anayasa Mahkemesi’ne ulaştığı ve öncelikle görüşülmek üzere gündeme alındığı öne sürülüyor.

Ergenekon Mahkemesinin gerekçeli kararı yazıp, yazmaması daha çok tartışılacak gibi. Bakalım yarın neler olacak?

Silivri, Hasdal, Hadımköy, Maltepe, Sincan, Mamak ve Şirinyer’e kucak dolusu sevgiler
Müyesser YILDIZ
20 Mart 2014 

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget